2. bölüm · KOKPİTTEKİ SIR

İSTANBUL-MOSKOVA-TOKYO

Adnan Koşcağız

İSTANBUL-MOSKOVA-TOKYO
Uçuş ekibi, Tokyo Havalimanında, uçuş sonu hazırlıklarını bitirdi, uçağı terk ederek kendilerini otele götürecek olan araca bindiler. Bir gün önce başlayan uçuş ertesi gün öğle saatlerinde bitmişti. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, yorgunluk, uykusuzluk ve stresin ağır yükü altında kimsenin sesini çıkaracak hali kalmamıştı. Aracın otel önünde durmasıyla araçtan indiler odalarının anahtarlarını aldılar ve kaptanın “arkadaşlar iyi istirahatler” demesiyle tüm ekip odalarına çıkarak istirahate çekildi.
Kaptan, muhtemelen tüm ekip hemen kendilerini yatağa bırakmıştır diye düşünüyordu, ancak onun gözüne bir türlü uyku girmiyordu, yoğun duygular ve yaşadığı olayların etkisinden bir türlü kendini kurtaramıyordu.
Bu uçuş için; gidiş ve dönüşte iki kaptan, iki ikinci pilot olmak üzere dört kokpit görevlisi ve on kabin personeli görevlendirilmişti. Kaptan kendisinden daha kıdemli ve yaşça büyük olan sorumlu kaptan pilot ile uzunca bir süredir uçmuyordu, bir bahane bulup her seferinde kaytarıyordu. İşte o gün uçmak zorunda kalmıştı. Onunla yıldızlarının neden barışmadığını da aslında bir türlü çözemiyordu. Genelde birlikte uçmuyorlardı ancak kendisinin yıllık uçuş kontrol tarihi o güne denk gelmişti ve kontrolü yapacak olan da sadece o kaptandı ve uçmaya mecbur kalmıştı.
Bu uçuşta kendisi ikinci kıdemli olmasına rağmen kıdemli kaptanın kendisine karşı olan davranışlarını hiç de hak etmediğini düşünüyordu. Günler öncesinden hazırlık yapmış olmasına, bilgi ve becerisinin yüksek olmasına rağmen bir türlü kendisini bu kaptana kabul ettirememişti.
Uyuması gereken bu saatlerde, uykusuzluk ve yorgunluktan tam gözleri kapanıyor gibi oluyor, ancak kâbus görmüş gibi tekrar sıçrayarak uyanıyordu.
Kontrol uçuşu esnasında sorumlu kaptanın seyrüsefer cihazlarının ikisini birden kapatması; uçuşun geri kalan kısmının otomatik pilot olmaksızın, manuel olarak yapılması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştı. Seyrüsefer sistemlerinin kullanımının ve rota takibinin de manuel yapılacak olması, yanındaki ikinci pilotun yardımının da engellenmesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Kapatılan bu sistemler tekrar devreye konsa dahi, sistemden yeterli bilgi alınamıyordu. Bu durumda kaptan ikinci pilota kumandayı devrederek koltuğunu terk etti;
“Buyurun siz uçun, dönüşte de ne haliniz varsa görün ve İstanbul’a sağ salim dönersek de hesap vermeye hazır olun.” Dedi ve kokpiti terk etti. Bu yorucu hale gelen uçuşun kalan kısmını ikinci pilotla sorumlu kaptan pilotun uçmak zorunda kalması demekti.

Kaptan artık bu kâbustan kurtulmak ve uyumak istiyordu. Yatağından kalktı ve televizyon seyrederek kafasındaki düşünceleri atmak için koltuğa oturdu. Buzdolabından aldığı bira şişesini ağzına götürdü, büyükçe bir yudum aldı ve ilk bulduğu spor kanalındaki bir futbol maçını takip etmeye başladı, sonrasını hatırlamıyordu.

Bu esnada; ikinci pilot da duştan çıkmış ve tam yatmaya hazırlanıyordu ki telefonun zili beyninin içinde çınladı. Ahizeyi kaldırdı ve daha –alo- bile diyemeden kabin amirinin iç gıcıklayıcı sesini tanıdı;
-Sakın yatma, geliyorum.
Konuşan ses pilotun cevap vermesine fırsat bile vermeden telefonu çoktan kapatmıştı. Daha önce aralarında duygusal ve melânkolik hisler oluşmuştu, her ikisi de bunun farkındaydı. Ancak bu telefon tamamen beklenmedik bir sürprizdi.
Çok geçmeden kapı hafifçe vuruldu, hemen kapıyı açtı. Genç kadın kapının aralığından içeri süzüldü. Bir içim suydu sanki. Bekârlığın tadını çıkaran pilotun genelde güzel kız arkadaşları olmasına rağmen bu kızın çekiciliğine bir türlü alışamıyordu, ara sıra onu nasıl elde edebileceğini düşünüyor ve planlar yapıyordu. Düşündüğü, böyle bir akşam değildi, onun hayalinde daha romantik bir ortam vardı.
Üniformasının eteği hala üzerindeydi, üstündeki açık renk şeffaf blûz onu olduğundan daha genç gösteriyordu. Elmacık kemikleri çıkık, pürüzsüz yüzünü pilota doğru kaldırmış gülümsüyordu. İri gözleri ışığın çok hoş bir parlaklık sağladığı gür saçları kadar siyahtı.
-Beni öpebilirsin ifadesi, hafif aralanmış dudaklarının arasından bir fısıltı gibi çıktı. Bu anı birçok kere düşlemişti, fazla nazlanmadı. Sıkı sıkı birbirlerine sarılmış vaziyette, solukları kesilene kadar dudak dudağa kaldılar.
Tokyo’da üç gün yatı görevindeydiler, nasıl olsa yeteri kadar dinlenme süreleri vardı, hem de tam üç gün. İstirahat süresinin dışında gezi için bile yeterli zaman vardı. Bu yatı görevinin rüya gibi geçeceğine her ikisi de son derece emindi.

Doksanlı yılların başlarında bu şirkette uzun menzilli büyük uçaklar yoktu, uzun mesafelere gidebilmek için iki motorlu geniş gövdeli A-310 uçakları kullanılıyordu. Bangkok, Singapur, New York, Tokyo uçuşları bu uçaklarla yapılıyordu. Uzak doğu seferlerinde uçağın menzili yetmediği için ve kritik yakıt nedeniyle Sibirya üzerinden uçuluyor ve mutlaka Moskova Havalimanına iniş yapılarak yakıt alınmak zorunda kalınıyordu. Moskova-Tokyo-Moskova uçuşlarına giderken Moskova’dan aldıkları bir Rus kokpit görevlisi de onlarla birlikte uçuyordu. Çünkü bu rotadaki uçuşlarda yer istasyonları ile temas, sadece Rusça oluyordu. Çünkü yer istasyonlarında İngilizce bilen personel yoktu. Bu bölgelerde kışın yapılan uçuşlar özellikle meteorolojik şartlar, kar, buzlanma nedeniyle uçuş limitleri zorlanarak yapılıyordu. Kış şartları bazen Rusya’nın bu bölgesini ve Sibirya’yı yaşanmaz hale getiriyordu. Yaklaşık altı saat uçuş yapılan bu bölgedeki inilebilecek ve yedek meydan olarak seçilebilecek meydan sayısı çok azdı. Seçilen meydanlar da kış şartlarına teslim durumdaydı. Rusların bu bölgelere uçuşları ise mevcut şartlara uyarlanmış olan uçaklar ve tecrübeli pilotlarla yapılıyordu.

İkinci pilot rüya gibi geçen günlerin sonunda sabah erken saatte otelin kahvaltı salonunda kahvaltısını bitirmiş keyif kahvesini yudumluyordu. Masanın karşı tarafında da kabin amiri ona eşlik ediyordu. Bu arada sorumlu kaptan pilot kahvaltı salonuna girdi ve doğruca onların masasına yöneldi.
-Günaydın gençler, kaç gündür nerelerdeydiniz, her şey yolunda değil mi? dedi.
Ses tonundan ve bakışlarından açıklama beklediği anlaşılıyordu. Onlar ayrı ayrı çok yorgun olduklarını ve çok iyi istirahat ettiklerini belirttiler. Zaten bu tür soruları diğer ekip arkadaşlarından da bekledikleri için hazırlıklıydılar. İkinci pilot ve sorumlu kaptan birbirlerine soran gözlerle ve bıyık altından gülümseyerek bakarken, amir;
-Kaptanım siz nasılsınız iyi istirahat edebildiniz mi? diye sordu. Onun cevabını henüz almamışlardı ki hemen yanlarında ayakta duran diğer kaptanı fark ettiler. Sorumlu kaptan gelişteki uçuş esnasında sorunlar yaşadıkları arkadaşı ile barışmış gibi bir tavırlarla,
-Çek bir sandalye, dedi. Bu yaklaşımla işlerin tatlıya bağlandığı anlaşılıyordu.
Şimdi tüm ekip otelin lobisinde toplanmıştı. Gelen ekip otobüsüne hep beraber bindiler ve uçuşa gitmek üzere otelden ayrıldılar.
Havalimanına geldiklerinde onları meydan müdürü karşılayarak uçuşla ilgili bilgileri kendilerine vermeye başladı. Kokpit ekibi kendilerini ilgilendiren bilgileri aldıktan sonra doğruca uçuş planları ve hava durumunu almak üzere ilgili birime doğru yöneldi. İki yüz on kişilik uçak tamamen doluydu. Uçaktaki Türk yolcu sayısı ise onu geçmeyecek kadar azdı. Yolcunun büyük çoğunluğunu Japonlar oluşturmaktaydı. Pilotlar daha sonra düşündüklerinde iyi ki böyle bir yolcu topluluğu ile bu uçuşu gerçekleştirdiklerine sevinmişlerdi.
Her toplumun kimlik kodlarının olduğu, toplumların da insan gibi karakterleri olduğu bilinmektedir. Toplumsal değişimlerde, yozlaşmalarda bile karakter kaymalarının çok hızlı gerçekleşmediği, adeta -toplum genlerini- oluşturduğu sabittir. Böyle toplumsal örneklere, her zaman çok az ülke örnek gösterilir. Verilen örneklerin başında da hep Japon toplumu yer alır.

İnceledikleri meteoroloji haritaları, iniş ve yedek meydanların meteorolojik durumları hiç de iç açıcı görünmüyordu. Uçağın yolcu ve yük durumu da hassas olarak değerlendirilerek alınabilecek en fazla yakıtın alınması için direktif verdiler. Moskova ve civarında iniş saatlerinde yoğun kar yağışının devam edeceği ve görüş mesafesinin de ancak limitlerde olacağı tahmin ediliyordu. İkinci pilot geliş uçuşunu ve bir de bu meteorolojik şartları düşündü; durumun iç açıcı olmadığını ve sorunların üstesinden gelmenin zor olacağını hissetti.
Günün ilk uçuşunu sorumlu kaptan pilot ve diğerinden daha kıdemli olan ikinci pilot yapmak üzere uçağa geçildi. Bu kaptan aynı zamanda baş pilot yardımcısı olarak şirkette idari görev de yapıyordu.
Yolcu alındı. Uçak kapıları kapatıldı ve her şeyin normal olduğu standart usuller uygulanarak kalkış yapıldı. Ancak dört pilot da bunun böyle devam etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Her biri kendi bilgi ve tecrübelerine göre sonraki safhaları tahmin etmeye çalışıyor ve alınabilecek önlemleri kafasında sıralıyordu.
Kalkıştan kısa bir süre sonra Tokyo-Moskova uçuşundan sorumlu olan pilotlar uçuşa devam ederken diğerleri kısa süreliğine dinlenmek için kabine geçtiler. Kalkalı iki saat olmuştu. İrtifadaki rüzgâr meteorolojinin verdiğinden çok daha fazlaydı, bu da meteorolojik tahminlerin tutmayacağının bir işaretiydi. Önden esen kuvvetli rüzgâr, yakıtın hesaplanandan daha fazla harcanmasına neden oluyordu. Üç buçuk saat sonra Sibirya üzerine gelinmiş ve hassas yakıt hesaplarına devam ediliyordu. Bu sırada ikinci pilot standart uçuş ve motor aletlerini kontrolü sırasında dış hava sıcaklığının -71 dereceye düştüğünü gördü ve kaptana;
-Kaptanım dış sıcaklık limitlere yaklaştı, biliyorsunuz -72 den sonra yakıt donmaya başlayacak. Kaptan;
-Hemen güney koridora geçmek ve irtifa kaybetmek için müsaade alalım, o bölgede daha rahat oluruz, dedi.
Bunu ayrıca kokpitte bulunan Rus görevliye İngilizce olarak tekrar etti ve Rus görevlinin de yer istasyonuyla uzun süren konuşmaları sonucunda müsaade alındı ve güney bandına geçilerek aynı zamanda iki bin feet irtifa kaybı sağlandı. Böylece dış hava sıcaklığının birkaç derece artırılarak yakıt donmasının önüne geçildi.
Normal uçuş süresinin on saat elli dakika olarak planlanmasına rağmen, son yaptıkları hesaba göre süre on bir saat yirmi beş dakikaya çıkmış oldu. Yani otuz beş dakika daha fazla uçuş bir buçuk ton fazla yakıtın harcanması demekti. İkinci pilot dışarıya sonsuza doğru uzanan beyazlığa bakıyordu. Sanki dünya çok büyük bir kartopu gibiydi, yukarıdaki masmavi gökyüzü, parlayan güneş ve aşağıda kocaman bir kartopu vardı.
Rotada uçarken her fırsatta meteorolojik durum takip edilmeye çalışılıyordu. Rus pilotun da yardımıyla temas edilebilen yer istasyonlarından Moskova ve civar meydanların hava durumları alınıyordu. Buna göre kar yağışı devam ediyordu, görüş düşüktü ancak iniş limitlerindeydi.
Artık alçalmaya başlamak için hazırlık yapılıyordu ve yönergeler gereği diğer kaptan pilot da kokpite gelerek arka sandalyedeki yerini aldı. Kokpitte hiç ses çıkmıyordu, kimse lüzumsuz konuşmalar da yapmıyordu. Sadece ATIS telsiz kanalı son hava durumunu almak amacıyla devamlı olarak dinlenmekteydi ve bu kanal hem İngilizce hem de Rusça yayın yapmaktaydı. Alçalmaya başlanmadan önceki yayında Moskova meydanında kar yağışının devam ettiği, frenlemenin orta derecede, görüş mesafesinin yedi yüz metre olduğu ve görüş mesafesinin düşmeye başladığı bildiriliyordu.
Moskova kontrol sahasında alçalma müsaadesi alınarak alçalmaya başlandı ancak yaklaşma kontrol radarı meydanın kırk beş mil kuzey batısındaki bir noktada beklemeye girilmesini bildirdi. Zaten kritik yakıtla gelinmişti beklemeye tahammülleri yoktu. Burada operatörler İngilizce konuşuyordu ve Rus görevliye ihtiyaç kalmamıştı. Yakıtın kritik olduğu bu nedenle iniş önceliği isteklerini bildirdiler. Yaklaşma radarı bu defa uçağı doğudaki başka bir noktaya yönlendirerek o nokta üzerinde beklemeye soktu.
Beklemeye girildiği sırada yakıt göstergesi ikaz sisteminde yakıtın limitte olduğu ve derhal iniş yapılması gerektiği ikazını aldılar. Artık sarı lamba yanıyordu ve kırmızı lamba yanmadan mutlaka iniş yapmaları gerekiyordu. Bu durum radar operatörüne iletildi ve acil iniş isteği tekrarlandı. Israrla yapılan bu istekler, sonunda karşılık buldu ve uçak 07 pistine ILS yaklaşması için serbest kılındı. Böylece uçağın pist başına kadar hassas yaklaşmasını sağlayan seyrüsefer yardımcı sistemiyle yaklaşması ve inişi için uygulanması gereken standart paterne girilmişti.
Bu arada uçak, beş bin feet irtifaya alçalmaya başladı. Alçalışla birlikte de şiddetli buzlanma şartlarına girildi ve buza mani tüm sistemler devreye konuldu, iniş hazırlıkları tamamlandı, her şey bilindik şekilde ve normal olarak devam ediyordu. Kokpitte tam bir sessizlik hâkimdi herkes pür dikkat yeri görmeye çalışıyordu. Uçuşun komutası kendisinde olan sorumlu kaptan ve ikinci pilot içerideki aletleri gözden kaçırmadan dışarıyı da kontrol ediyordu. Uçak artık son yaklaşmadaydı ve yaklaşık on saniye sonra pisti görmeleri gerekiyordu.
Tam bu sırada uçuş kulesinin kulakları tırmalayan bağırışı duyuldu. ’’TURKİSH GO AROUND’’ üç kez seri olarak tekrarlanan bu emirden sonra kokpit ekibi kaptanın direktifiyle harekete geçerek pas geçme işlemini gerçekleştirdi. Bu pas geçiş beklenmeyen bir zaman ve yerde olmuştu. Uçağın kontrolünü tam olarak sağlamak yaklaşık yedi dakika almış ve iniş takımlarını içeri almak geç de olsa akıllarına gelmişti. Bu arada yaklaşma kontrolü için radar kanalına geçirildiler. Radar operatörü kendilerine ilk bekleme yaptıkları noktaya gitmeleri gerektiğini ısrarla tekrarlıyordu. Pilotlar ise acil durum yakıtında olduklarını ve derhal inmeleri gerektiğini defalarca bildiriyorlardı. Daha önce verilen talimatı da uygulamak zorunda olduklarından belirtilen noktaya doğru uçuşa devam ediyorlardı. Kısa bir sessizliğin ardından operatörün uğursuz sesi duyuldu;
-Son hava raporuna göre Moskova Havalimanında yoğun kar yağışı devam ediyor, frenleme durumu pistin başından sonuna kadar üç bölgede de -zayıf zayıf zayıf- görüş mesafesi sıfır olup meydan iniş ve kalkışa kapanmıştır.
İşin kötüsü; Moskova bölgesinde bulunan ve yedek meydan olarak seçilen diğer meydanlarda da durum aynıydı.
Şimdi tam bir panik hali tüm kokpiti sarmalına almıştı. Toplamda iki yüz yirmi beş yolcu ve mürettebatın kaderi verecekleri karara bağlıydı. Pilotların boğazlarına sanki bir kaya oturmuştu ve kimse konuşamıyordu. Kaptan birdenbire, terleme, titreme, ürperme, baş dönmesi, hisleriyle ne yapacağını şaşırmış vaziyetteyken kendisini dehşete kapılmış halde buldu. Aşırı ve normalin dışına taşmış korku hali pilotları tam olarak etkiliyordu.
Etki süresinin derhal atlatılarak sağlam kafayla karar verilmesi gerekiyordu. Bu süre içinde kontrollü zihni faaliyet imkânsızdı ve pilotlar benliklerini kaybetmiş gibiydiler. Bu sarmaldan ilk çıkan sorumlu kaptan pilot oldu, ancak anlaşılmaz şekilde küfürler etmeye ve diğer kaptan ve pilota suçu yüklemeye başladı;
-Siz ne halta yararsınız, bir inişi bile beceremediniz, diyor ve lüzumsuz sözlerini sürdürüyordu. O anda arkada gözlemci sandalyesinde oturan bu kaptan ısrarla en yakın yerden meydana dönmeyi ve ne pahasına olursa olsun iniş yapmak gerektiğini söylüyordu.
Havalimanı otoritesinin kapalı dediği bir meydana inmek cinayetten farksızdı. Bu şekilde verilen bir karar kesin kaza veya kırım hatta ölüm demekti. Kaptan ise kararında ısrarlı olduğunu haykırarak bağırıyordu. Birbirlerine güven duymayan iki kaptanın fikir ve karar ayrılıkları yüksek sesle birbirlerine hitap etmeleri durumu çirkinleştirmişti. O anda kumandada olan kaptan ise bu kararın yanlış olduğunu sorumlu kaptana derhal kokpiti terk etmesini emrediyordu. Zaten araları iyi olmayan diğer kaptan da aynı ifadelerle karşılık vermeye başladığında kavga büyüdü ve yumruklaşmaya kadar gitti. Duruma en kıdemsiz ikinci pilot müdahale etti;
-Kendinize gelin, ne yapıyorsunuz, herkesi öldüreceksiniz diyerek araya girdi ve kavgayı sonlandırdı.

Bu bağırış, çağırış arasında uçak ikinci pilotun kontrolünde uçmaya devam ediyordu. O çoktan kararını vermiş ve güneye doğru uçuşla hava durumu güzel olan Kiev Havalimanı için radar yardımı istemişti bile. O da biliyordu ki yakıtın oraya kadar yetmesi ve uçağın salimen o meydana inmesi mucize olacaktı. O ana kadar bütün yakıt hesaplarını kendisi yapıyor ve kaptana bildiriyordu. Ancak bir karar verilmesi ve doğru veya yanlışa bakılmadan uygulanması gerekiyordu. Çünkü kararsızlık en kötü karardan daha kötüydü. Bu kargaşa sırasında yüksek irtifadan Moskova hava kontrol sahasından geçmekte olan bir Lufthansa uçağı acil durum telsiz kanalından onlar adına acil durum uyarısı yaparak civar meydanları uyarmaya çalışıyordu. Temasta olduğu ikinci pilota da yardım isteyip istemediğini sormuştu ancak karar ve cevap verecek kimse olmadığından bu çağrı karşılıksız kalmıştı.
Uçak tırmanışla on beş bin feet irtifaya doğru çıkarken bulutlar parçalı hale gelmişti ve zaman zaman yer görülüyordu. Artık kokpit personeli duruma tam hakimdi, yakıt hesapları en ince noktaya kadar yapılıyor fakat çaresizlik bir kez daha kendini gösteriyordu. Son hesaplamalara göre piste yaklaşık altı dakikalık bir mesafede motorlar duracaktı. Bu mesafe durmuş motorlarla süzülme mesafesini de karşılamıyordu. Sorumluluk kendisinde olmayan ve diğerlerine göre daha rahat kafayla düşünebilen ikinci pilotun heyecanlı sesi kokpitte bir rahatlama ve kurtuluş ifadesi olarak algılandı.
-Kaptanım sağ tarafta bir pist görüyorum.
Gerçekten sağ tarafta ve yaklaşık yirmi beş kilometre uzaklıkta bir pist görülüyordu. Kaptan ani bir kararla sağ tarafa dönüşle birlikte derin bir alçalışa başladı. Bu uçuş irtifasından, piste direk iniş kolay değildi ve tecrübe istiyordu.
Verilen karar büyük riskler içeriyordu. Burası faal bir meydan mı? Pist; iniş ve kalkışa müsait mi? Pistin kaldırma katsayısı yeterli mi? Yangın, arama kurtarma yardımı var mı? Gibi hususlar başta olmak üzere hiçbir özellik bilinmeden piste iniş için karar verilmişti. Telsiz kanalları belli değildi, hatta hava haritasında dahi görülmeyen bir meydandı. Bu meydana inmek büyük cesaret istiyordu. Ancak kurtuluş için verilecek karar bundan başkası da olamazdı. Ya bu meydana inecekler ya da yolcularla birlikte aynı kötü kaderi paylaşacaklardı.
Bu iniş; normal bir inişten ziyade mecburi bir inişti. Şimdi kaptan bu piste inmek için tüm bilgi, becerisini ve uçağı kullanma tekniklerini uygulayarak inmek zorundaydı. Bu andan itibaren ikinci pilot kaptanın direktiflerini tam olarak yerine getiriyor ve tüm maharetini ortaya koyuyordu. Bir taraftan da kulaklarında başlayan uğuldama nedeniyle hiçbir şey duymuyormuş gibi oluyor, kendisini uçağın dışından olup biteni seyrediyor gibi hissediyordu.
Uçak telsiz teması olmadan, sessizce piste yaklaştı ve oldukça sert fakat limitler içinde inişini tamamladı. O anda ikinci pilot da kendine geldi ve kulaklarındaki uğultu bir anda kayboldu. Uçak çok sert ve ani sarsıntılarla pistte ilerliyordu, sanki iniş takımları kırılacakmış gibi oluyordu. Uçağı kısa mesafede durdurmak gerekiyordu ve öyle de oldu. Uçak durduğunda hepsi, yolcular dâhil derin bir nefes aldılar.

Kaptan Moskova Havalimanında pas geçişten sonra yolculara kısa bir bilgilendirme anonsu yapmıştı ve daha sonra herhangi bir anons yapmak akıllarına dahi gelmemişti. Zaten kavga ve dövüşten dolayı zaman da kalmamıştı. Yolcuya bilgi vermek ve gelişi güzel açıklamalarla onları yatıştırmak da kabin ekibine kalmıştı. Yolcuyu yatıştırmak için söyledikleri sözlere kendileri dahi inanmıyorlardı ki yolcuyu inandırabilsinler. En son kaptanın;
-Kabin ekibi iniş için lütfen yerlerinize, anonsuyla ortalık yatışmıştı, ancak bu sakinlik kısa sürmüş ve uçağın inişteki sarsıntıları yolcuyu korkutmuştu. Bu korku ile kimsenin sesi çıkmaz olmuştu. Kabin amiri kaptanların kokpitteki bağırış ve kavgalarını kapı önünden duymuştu. Kokpitteki patırtı ve bağrışmalara şahit olduğundan kaptanlara ne bir şey sorabilmiş ne de bilgi almak için çaba sarf etmişti. Amir bir şeylerin ters gittiğini fark ediyordu, ancak susmayı tercih ediyordu.
Kaptan uçağı pist içinde kazasız belâsız durdurmayı başarmıştı. Uçak durduğunda pistin sonuna sadece üç metre kaldığını gördüler. İnişteki küçük bir hata onların pist dışına çıkmasına ve uçağın kırılmasına neden olacaktı. Pist sonundaki genişçe fakat uçağın ancak dönüşüne yetecek kadar olan bölgede uçağı park ederek motorları durdurdular. Kokpitte kimsenin ağzını bıçak açmıyordu, dört pilot da dışarıya bakıyor; nereye indiklerini ve ne olacağını kestirmeye çalışıyordu.
Kabin amiri ve yanındaki hostes motorların durmasıyla yerlerinden kalktılar, dışarıyı takip eden amirin ağzından çıkan ilk sözcükler;
-Burası Moskova değil, oldu ve telsizle kokpite bilgi vererek kabinde her şeyin normal olduğunu kaptana bildirdi. Bu sözlerden sonra içerden gelecek direktifi beklemeye başladı. Söz yerine kokpit kapısının kilidinin açılma sesini duydu ve kapıyı açarak içeri girdi. Her şeyin yolunda olduğunu gördüğünde;
-Allaha çok şükür, dedi.
Diğerleri de bu cümlenin ne anlama geldiğini sormadılar çünkü hepsi biliyordu ki büyük bir olay şimdilik atlatılmış gibi görünüyordu. Birbirlerine soran gözlerle bakarken sorumlu kaptan pilot, bize birer kahve yapar mısın? Dedi ve ekledi;
-Nereye indiğimizi bilmiyoruz, yolcuya yakıt nedeniyle başka bir meydana indiğimizi anons edin, ben sizi daha sonra bilgilendiririm, dedi.
Dokümanlardan ve haritalardan yaptıkları incelemeye göre bu meydanın kullanılmayan çok eski askeri bir meydan olduğunu anladılar. Ukrayna’nın bu eski meydanında araziye gelişi güzel bırakılmış ikinci dünya savaşında kullanılan pervaneli uçakların çürümeye terk edildiklerini gördüler.

İnişlerinden itibaren yaklaşık yirmi dakika geçmesine rağmen hiç kimse onları karşılamaya gelmemişti. Şimdi en büyük sorun buradan nasıl tekrar kalkış yapılacağıydı. Pist çok kötü, telsiz teması yok, yakıt bulunabilecek mi? Kalkış ve uçuş müsaadesi nasıl alınacak? Daha birçok soru kafaları kurcalıyordu.
Onlar bu düşünceleri tartışırken uçağın etrafının silahlı Ukrayna askerleri tarafından sarıldığını gördüler. Askerler uçağa, uçaktakiler de onlara şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Bu durumda ne yapılacağını hiçbiri bilmiyordu.
O uçuştan sorumlu kaptan ve ikinci pilot, kabin amirinin açtığı kapıdan başlarını dışarı doğru uzatarak kendilerine doğrultulan silahlara rağmen askerlerin önünde ve giysilerinden komutan olduğu anlaşılan askere uçağa yaklaşmasını işaret ettiler. Komutan, arkasında iki silahlı askerle birlikte uçağa yaklaştı ancak iletişim kurmak mümkün değildi. Askerler İngilizce, bizimkiler ise Rusça bilmiyorlardı. Kaptan ikinci pilota dönerek,
-Şu bizim kokpit görevlisi Rus arkadaşı kullanmanın tam zamanı, onu buraya çağırır mısın?
-Kaptanım indiğimizden beri onu hiç görmedim, gidip bakayım.
Birkaç dakika sonra ikinci pilot yanında kabin amiriyle geri döndü ancak Rus görevli onlarla birlikte değildi. Kaptan;
-Adam nerede neden getirmedin?
Kaptanım arkadaşın sözleri aynen şöyle; “Ukrayna’da askeri otorite beni fark ederse bir daha ülkeme geri dönemem beni zindana atarlar, hayatım kararır, ailemi de göremem onlar da perişan olur.” Adam battaniyelerin altında bir kıyıda oturuyor, beni sakın göstermeyin ve saklayın, diyor.
-Kabin amirinin bu konuda söyleyecekleri var, dedi ve kabin amirine dönerek sözü ona verdiğini belli etti. Amirinin söyledikleri bir az olsun yüreklere su serpmişti.
-Kaptanım bizim kızlardan biri Bulgaristan doğumlu ve Rusça konuşabildiğini söylüyor.
Kabin amirinin arkasında mahcup tavırlarla duran hostes o anda öne doğru çıkarak;
-Kaptanım ne istediğinizi bana söylerseniz ben aracılık yapabilirim dedi.
Sonra da direktifleri alarak aşağıdaki komutana selam verdikten sonra kendilerinin aşağıya inmeleri gerektiğini ve meydan komutanıyla görüşmek istediklerini söyledi. Aşağıdaki asker bu isteği anladı ve beklemeleri gerektiğini araç getireceklerini söyledi. Onlar aracın gelmesini beklerken diğer kaptan ve ikinci pilot teknik dokümanları açarak uçağa nasıl yakıt alacaklarını ve diğer teknik konuları gözden geçirmeye başlamışlardı. Çünkü bu meydanda bu uçağın bakımını yapabilecek veya kalkışa hazırlayabilecek personel yoktu.

Kar yağışı yeniden başlamıştı, soğuk hava ve rüzgâr tüm acımasızlığıyla donduruyordu. Hafif tüy gibi olan yeni kar, toz haldeki karla birlikte sağa sola rüzgârla savruluyordu. Meydan ağaçlık bir bölge içerisindeydi ve burayı yerden görmek mümkün değildi. Etraftaki çam ağaçlarında biriken kar öbeklerinin zaman zaman yere düşmesi ve yerdeki karın içine gömülürken kenarlardan yukarıya doğru fırlayan kar taneleri hoşluk yaratıyordu.
Bu arada ikinci pilot kokpitteki görevini tamamlamıştı, kokpitten çıkmak için kaptandan izin istedi. Sandalyeye yapışmış gibiydi, yerinden güçlükle doğruldu ve dışarı çıktı. Kabin amirini görmek için içinde dayanılmaz bir arzu duyuyordu. Dışarı çıktığında onu kendisine ait bölümde yalnız olarak oturuyor buldu. Pilot da onun yanına ilişti. Elleri bir anda buluştu ve sıkı sıkıya birbirlerini sardı. Bir süre göz göze baktılar sanki gözleri birbirlerine takılı kalmıştı. Bu durum uzun sürmedi ve önde görevli diğer hostes, yolcuyla kendilerini ayıran perdeyi açtı ve onların yanına geldi. Bu arada hemen toparlandılar ama hostesin manidar bakışlarından da kaçamadılar. Amir ortamı yumuşatmak için;
-Şükür ki uçağın yedek takat sistemi yeterli ısıyı ve elektrik ihtiyacını sağlamaya devam ediyor, dedi. O da başını sallayarak tasdik etti. İkinci pilot ise kokpite geri döndü.
Şimdi uçağın tüm kapıları kapalıydı ve dışarıdan gelecek olan işareti ve aracı bekliyorlardı. Pilotlar da çalışmaya devam ediyordu. Kokpittekiler teknik dokümanlara gömülmüşlerdi diğer pilotlar, kabin amiri ve Rusça bilen kız nelere ihtiyaçları olduğunu ve neleri onlardan isteyeceklerini not alıyorlardı.

Bu arada kokpitte bulunanlar zor da olsa İstanbul Harekât Merkezi ile SSB telsizi vasıtasıyla bağlantı kurabilmişlerdi.
Fakat konuşmalar sırasında bazı kelimeler kayboluyor, bazıları ise ses bozulmasına uğruyordu. Yine de bir kaç tekrardan sonra anlaşma sağlanabiliyordu. Önceleri harekât merkezi plandaki yedek meydana inildi algısı ile konuşmalarını sürdürüyordu. Sonunda anlaşma sağlanabildi ve hayretlerini gizleyemeden onlar da paniğe kapıldılar. Çünkü daha önce böyle bir şey başlarına gelmemişti ve bu tür olaylara karşı hazırlıklı değillerdi. Ukrayna’da faal olmayan eski bir askeri meydana mecburi iniş yaptıklarını, buradan kalkarak daha önce yedek meydan olarak seçtikleri Kiev’e gitmek istediklerini bildirdiler. Bu uçuşun yapılabilmesi için Ukrayna havacılık yetkililerinden müsaadenin alınması ve uçuş planının onaylatılması gerekiyordu.
Bu arada büyük bir askeri kamyon uçak kapısına yanaştı ve kaptanla Rusça bilen hostes bin bir güçlükle kamyona geçebildiler. Çok eski ve bakımsız olan kamyon meydan komutanının makamına doğru sarsılarak kar üzerinde hızla ilerlemeye başladı. Şoför o kadar rahattı ki sanki buz ve kar üzerinde değil de asfalt bir yolda ilerliyormuş gibi hareket ediyordu. Kendi alışkanlıklarının yanında kamyonun böyle yollar için yapıldığı çok belliydi.
Kaptanın ise en çok istediği şey motorlara uygun yakıt bulabilmek, buradan kalkış için müsaade alabilmekti. Zaman geçiyor hava daha da soğuyordu rüzgârla uçuşan karlar az da olsa görüş mesafesinin düşmesine sebep oluyordu.
Bu arada kokpitte oturan iki pilot hazırlıklarını yapmışlar ve kahvelerini yudumluyorlardı. Sıkıntılı ortamın yumuşatılması gerektiği konusunda hemfikirdiler. Kaptanın aklına ikinci pilotken yaptığı bir uçuş geldi ve arkadaşına anlatmaya başladı;

-Türkî Cumhuriyetlere uçuşlar yeni başlamıştı. Güzel bir havada güle oynaya bu ülkelerden birinin başkentine aynı adı taşıyan meydana iniş için yaklaşma yapıyorduk. Son yaklaşma safhasında basiretimiz bağlandı sanki. Kaptan uçuş aletlerine dikkat etmeden görerek yaklaşıyordu, ben daha yeniydim ve olaylara tam olarak hâkim değildim. Piste yaklaşırken bir şeylerin ters gittiğini anladım. En son uçuş kulesiyle temas ettim ve inişe serbest kılındık. Kaptan çok güzel bir iniş yaptı ben dâhil hiçbir yolcu indiğimizi dahi hissetmedik. Pist sonuna doğru yaklaşırken kaptan bu pistte bir tuhaflık var diyordu ki uçuş kulesinin sesini duyduk;
-Neredesiniz? Sizi göremiyorum.
Kaptanın bağıran sesi kokpiti inletti;
-İniş sonrası kontrol listesini ve sonra da kalkış kontrol listesini seri olarak oku.
Ben bunları yaparken uçak da pist sonuna gelmişti ve kaptan uçağı iniş istikametinin tersine döndürerek durdu. Kalkış kontrollerinin tamamlandığını gördükten sonra iniş istikametinin tersine doğru kalkış yaptık. Adeta bir virgül gibi dönerek paralel olan diğer sivil piste inişimizi gerçekleştirdik. Dikkatsizliğimizin bedelini daha sonra ağır olarak ödedik. Paralel iki pisti olan meydanın askeri pistine müsaadesiz olarak inmiştik. Bu olaydan sonra kaptan şirketten ayrılarak başka bir şirkette uçuşa devam etti. İşte insan yaşadıkça başına daha neler gelecek bilemiyor.

Kokpitten her ikisi de dışarıya bakıyordu ve kaptanın anlattıkları tam bitmişti ki kamyonun uçağa doğru yaklaştığını gördüler. Amir de zaten kokpitte anlatılanları dinliyordu, hemen yerinden kalktı ve uçağın kapısını açtı. Gelenler bu defa uçağa geçmek için fazla zorlanmadılar, doğruca kokpite girerek olanları diğerlerine anlatmaya başladılar;
Yüzbaşı rütbesindeki meydan komutanı önce, uçağın kalkışına müsaade etmeyeceğini ve uçağa el koyduğunu söyledi. Zaten uçak yakıtı da yok dedi.
Kaptan da; “İki yüz yirmi beş kişiyi ağırlayacak yeriniz var mı? Biz buraya anlattığım koşullarda mecburi iniş yaptık. Bu küçük kasabada bu kadar insanı yatıracak yeriniz bile yoktur. Bu durum ülkeler arasında siyasi sürtüşmelere neden olacaktır. Bu durumdan siz nasıl etkilenirsiniz bilemem. O halde üst kademelerle temas edin ve bize buradan gitmemiz için yardımcı olun.” dedi.
Bu sözler yüzbaşıyı kendine getirmiş olacak ki birçok telefon konuşması yapmaya başladı. Kimi konuşmalarda son derece saygılı kimi konuşmalarda ise son derece sert veya kızgın görünüyordu. Yaklaşık bir saat geçmişti ve sonunda yüzbaşı kararını açıkladı.
“Komuta kademesi ile görüştüm, onlar da dışişleri ile temas kurdular ve sizin buradan gitmeniz için yardım etmemizi emrettiler.” dedi.

Müthiş bir rahatlama hissi yorgun bedenlere itici güç olmuştu ve hemen yakıt istediklerini bildirdiler. Yüzbaşı asli yakıtın olmadığını, yakındaki depodan yedek yakıt sınıfındaki yakıtın getirileceğini söyledi. Bu arada size başkaca hiçbir teknik destek veremeyeceğimizi de bildirmek isterim diye de ilave etmişti.
Uçağın beklemesi devam ediyordu. Aradan oldukça fazla zaman geçmişti ve yolcular artık huzursuzluklarını belli etmeye başlamışlardı. Kabin amiri kıvrak zekâsıyla durumu idare etmeye çalışıyordu. Uçakta içki çok miktarda vardı hem içki servisine devam ediyor, isteyene yemek veriyordu hem de devamlı film seyretmelerini sağlayarak sıkılmalarının önüne geçmeye çalışıyordu. Yolcudan yana şanslıydılar çünkü yolcu büyük bir problem çıkarmıyordu. Hele Japon yolcular son derece sakin ve vakur bir şekilde kendilerini oyalamayı beceriyordu, zaten çoğu kitap okuyordu. Yolcuların sakinleşmesinde büyük çabaları olan Rusça ve iyi İngilizce bilen Bulgaristan doğumlu hostesin gayretlerini de yadsımamak gerekirdi.
Aradan çok fazla zaman geçmeden traktörün arkasına takılı yakıt tankını gördüler. Traktör kanadın altına doğru yaklaştı ve orada durdu. Bu arada ikinci pilot da aşağıya inmişti ve önce traktörün üstüne sonra da tankerin üzerine oradan da bir askerin yardımıyla kanat üzerine çıktı. Kanat üstü yakıt deposunun kapağını açtı, yine o askerin yardımıyla yakıt hortumunu depoya uzattı. Yakıt yavaş yavaş depoya akmaya başladı. Askerin yüzündeki gülümseme ve yardım etme isteği ikinci pilotu son derece mutlu ediyordu. Hele ikinci pilotun ince kıyafetlerini ve onun üşüdüğünü gören askerin başındaki kalpağı çıkararak ona uzatması hayatının sonuna kadar unutamayacağı bir anıydı. Karşılıklı olarak sanki birbirlerini anlıyorlardı, bizimki Türkçe o ise Rusça konuşuyordu ama anlaşıyorlardı. Yaklaşık kırk dakika bu dondurucu soğukta birlikte görev yapmalarına rağmen ikisi de mutluydu.
Yakıt alma işi tamamlanmış ve ikinci pilotla asker aşağıya inmişlerdi. Şimdi vedalaşma zamanıydı. O başındaki kalpağı çıkardı ve askere uzattı, asker ise eli havada maviş gözleriyle onun gözlerinin içine bakıyor ve onu selamlıyordu. İkinci pilot seri bir hareketle kolundaki saati de çıkardı ve askere kalpakla birlikte uzattı. Asker şaşırmıştı böyle bir karşılık beklemediği belliydi, saati almak istemedi ancak ikinci pilot saati onun avucunun içine koydu elini kapattı ve ona sarılarak veda etti.
Pilot uçağa girdikten sonra kabin amiri uçağın kapısını kapattı ve kalkış kontrollerinin yapılması için kabin ekibine anons yaptı. İkinci pilotun görevi henüz bitmemişti, son hesaplamaları dört pilot birlikte yaptılar. Biliyorlardı ki; Kiev meydanına uçuş süresi yirmi dakika olmasına rağmen iniş yakıtı yine kritik seviyede olacaktı.

Uçağa yakıt alınırken bir taraftan da kaptan uçuş için hazırlık yapmaktaydı. Otomatik sistemlerin ve seyrüsefer sistemlerinin çalışması için uçağın bulunduğu pozisyonun coğrafi koordinatlarının tam olarak bilgisayar sistemine girilmesi gerekiyordu. Ancak bu meydanla ilgili hiçbir yazılı bilgi ellerinde mevcut değildi. Meydan komutanına haber gönderdiler ancak cevap şaşırtıcıydı;
-Bilgiler gizlidir yabancılara veremeyiz. Koordinat, sisteme girilmeden kalkış ise birçok olumsuzlukları beraberinde getirecekti ve bu durum kabul edilemezdi. Ne pahasına olursa olsun bu bilgiyi almaları gerekiyordu, kaptanın aklına bir fikir geldi. Amiri çağırarak fazla olan bütün içki şişelerini poşetlere koymasını rica etti. Onları askerlere vereceğini söyledi. Dediğini de yaptı. Aşağıda askerler arasında bir dalgalanma, hareketlenme oldu. Çok geçmeden küçük bir kâğıda yazılmış coğrafi koordinat kendilerine ulaştı.

Bu duruma amir şaşırmıştı kaptana dönerek;
-Nereden aklınıza geldi? Diye sordu, o da;
-Herkesin bir fiyatı vardır, benzer bir durumu İtalya’da Brindisi meydanında askerken yaşamıştık, orada ise bir karpuz vererek işi tatlıya bağlamıştık, dedi.
Şimdi işin en kritik safhasına gelinmişti. Yakıt yetersiz bile olsa alındı, coğrafi koordinatlar sisteme girildi, her şey yolunda gözüküyordu. Ancak pist uzunluğu bu ağırlıktaki kalkış için uygun değildi, kısaydı. Motorları çalıştırdılar, kalkış kontrollerini yaptılar ve aşağıdaki bir teknisyenin işaretleriyle pist içine doğru yönlendiler. Aşağıdaki teknisyen de elindeki portatif telsiz vasıtasıyla aktif olarak kullanılmayan bu meydanın uçuş kulesi ile temas halindeydi.
Uçak hareket ederken ikinci pilotun saatini verdiği asker ise uçak gözden kaybolana kadar selam durumunu sürdürdü. İnsanlar her yerde aynı insani özelliklere sahipti. Duygular da değişmiyordu; cesaret, korku, öfke, hüzün ve mutluluk… İnsanlar konuşarak anlaşamasalar bile beden dili hep aynıydı.
Kaptan tüm tecrübesini ve becerisini kullanarak kocaman uçağı tam pist başındaki artık kaybolmaya yüz tutmuş olan çizgiye oturtmuştu. Motorların gaz kollarını yavaş yavaş tam takat pozisyonuna açarken, uçak beni bırak artık dercesine bulunduğu yerde sallanıyor adeta şahlanıyordu. Kaptan frenleri bıraktı ve motorların en yüksek takat durumunda olduğunu göz ucuyla kontrol etti. Tüm dikkati; istikamet, pist sonu ve süratte yoğunlaşmıştı. Sürat artışı ile pist sonunun mesafesi gözünün alıştığı oranda düzgün şekilde devam ediyordu. Artık pistin kalan kısmında duramayacakları kontrol mesafesini de geçmişlerdi. Bu noktadan sonra kalkış veya arazide uçağı kırmaktan başka seçenek yoktu. Elde edilen süratte artık pistte tekrar durmak mümkün değildi. Uçak pist üzerinde koşarken başlayan sarsıntı giderek artıyordu, sarsıntı dayanılmaz hal aldığında ise pistin sonu gelmişti. Uçak sürati ise neredeyse kalkış süratine erişmek üzereydi.
Kaptanın kalkıştan başka seçeneği zaten yoktu ve uçağı yerden koparırcasına kalkış kumandasını verdi. Bir anda sarsıntı ve gürültü kesilmişti, uçak şimdi havadaydı ancak sürat tam olarak dolmadığından uçak irtifa almıyordu, çöküş de olmuyordu. Alçak irtifadan kısa bir süre daha uçarak sürati doldurdular ve rotada irtifa almaya başladılar. Pistin diğer tarafındaki teknisyen ve o asker, uçak pist sonuna geldiğinde olacakları görmemek istercesine gözlerini kapatmışlardı. Uçak toz ve kardan oluşan bulutun içinden çıkarak tırmanırken asker sevinçle kalpağını havaya attı.

Şimdi her şey normaldi, uçak havadaydı ve verilen irtifaya tırmanırken rotaya girildi. Yer istasyonları ile telsiz teması rahatlıkla devam etti. Yakıtın yetersiz olduğu ve acil iniş isteği Kiev yaklaşma kontrol radarına bildirildi. Hava parçalı bulutlu ve görüş mesafesi de yeterliydi. Böylece Kiev Havalimanının 18 sayılı pistine iniş gerçekleştirildi, park yerine gelerek uçak park edildi.
Uçak kapısı açıldığında İngilizce konuşan bir Harekât memuru karşılarındaydı. O yıllarda Kiev Havalimanına şirketin uçuşu olmadığından, şirket tarafından görevlendirilmiş bir personeli de orada yoktu. Bu nedenle tüm istekleri o meydan otoritesinin karşılaması gerekiyordu.
İstekler görevliye bildirildi, ancak sorunun kolayca çözüleceği görülmüyordu. Bu uçağın iniş izni olmadan buraya inmesi nedeniyle kalkış için müsaadelerin alınmasının uzun süre alacağı bildiriliyordu ve ayrıca on altı bin dolar para istiyorlardı. Bu paranın üç bin doları meydan kolaylıkları ve pistlerin kullanımı, on üç bin doları ise yakıt içindi. Kaptan bunları kabul etti ancak peşin olarak veremeyeceklerini fakat bu parayı şirketin karşılayacağını söylemesine rağmen bir türlü anlaşamıyorlardı. Uçaktan inerek İstanbul ile telefon görüşmesi yapma istekleri de kabul görmedi görevli kendisine verilen talimatı tekrar ediyordu;
-Kimse uçaktan inemez ne siz ne de yolcu, diyordu.
Yine İstanbul ile telsiz teması kuruldu, istekler bildirildi ve yine bekleme süreci başladı. Yaklaşık üç saat sonra tüm sorunlar çözülmüş, müsaadeler alınmış ve istenilen para bankaya yatırılmış şekilde Kiev’den kalkarak Moskova Havalimanına sorunsuz iniş yapılmıştı. Geçen zaman içerisinde Moskova meydanında hava şartları değişmişti inişte sorun olacak her herhangi bir kısıtlama kalmamıştı.
Kiev’den sonra kumanda, önceden yapılan brifing gereği diğer kokpit ekibine geçti. Bu ekip şanslıydı bundan sonraki uçuş her zamanki uçuşlar gibi sorunsuz ve rahat geçti. İlk kalkış meydanı Tokyo’dan kalkarak, Moskova’ya gidiş ve oradan da kalkarak İstanbul Atatürk Havalimanına inişe kadar olan süre yirmi altı saat sürmüştü.
Moskova’dan kalktıktan sonra ikinci pilot yolcu kabininde kendine ayrılan bölümde istirahate çekilmişti bu arada amir çaktırmadan kâğıt bardak içinde kendisine bir miktar viski getirdi. Senin görevin nasıl olsa bitti biraz rahatlarsın belki dedi. Pilotun gözleri parladı ve yudum yudum yaşamın keyfini çıkararak içmeye başladı. İçkisi henüz bitmişti ki derin bir uykuya daldı. Kabin amiri onu ara sıra kontrol ediyordu ve derin uykuda olduğunu görüyordu.
Artık İstanbul’a yaklaşmışlar ve alçalmaya başlamışlardı. İkinci pilot ani bir sarsıntıyla kendine geldi. Önce nerede olduğunu ve durumunu saptamaya çalıştı. Gözlerini açtı ama hâlâ bir şey göremiyordu. Gece olmuştu ve dışarıdan da ışık gelmiyor diye düşündü. Oysa koridor lambaları yanıyordu. Yerinden doğruldu etrafa bakındı ama kimseyi göremiyordu. Cama doğru eğildi ve dışarı baktı. Karanlığın karanlığından başka bir şey göremedi. Ancak motor sesinden uçağın havada olduğunu ve uçmaya devam ettiklerini anladı. Ne yolcu ne de kabin ekibinden kimseyi göremiyordu. Aceleyle ayağa kalktı ve doğruca kokpite yöneldi. Uçak kabiniyle görevlilerinin bulunduğu bölümü ayıran perdenin önüne geldi ve orada bir an durdu. Sonra ani bir hareketle perdeyi yırtarcasına sonuna kadar açtı. O bölme az da olsa aydınlatılmıştı, yeterli görüş alanı vardı ama yine kimseyi göremiyordu. Kokpitin kapısı kapalıydı, açarım ümidiyle kapı tokmağına saldırdı. Kapı kilitliydi ve yerinden bir milim dahi oynamıyordu. Kapıyı yumruklamaya daha sonra da tekmelemeye başladı ama hâlâ motor sesinden başka ses duyulmuyordu. Aralıklarla hafif de olsa telsiz konuşmalarını duyabildi fakat anlaşılır değildi. Çaresizlik içinde iki elini de kapıya koydu başını da ellerinin arasına aldı. Öylece ne kadar durduğunu bilmiyordu ta ki kapı açılıp kendini boşlukta buluncaya kadar… Kokpit aslında yoktu ve sonsuzluğa uzanan boşlukta şimdi bilmediği bir yere doğru düşüyordu, içi çekiliyor, midesi bulanıyordu. Düşme sırasındaki rüzgârın etkisiyle gözlerini tam olarak açamıyordu. Bir ara bir şeyler görür gibi oldu, biraz daha kendini zorlayınca kanatlarını kocaman açmış bir meleğin ışıklar içinde kendine yaklaştığını gördü. Son hızla birbirlerine yaklaşıyorlardı tam çarpışacakları sırada melek onu omuzundan yakaladı. Şiddetli bir şekilde onu sarsarken pilot gözlerini açtı. Sevgili amiri onu sarsarak uyandırmaya çalışıyordu. Kaptanım sanırım kâbus görüyordunuz, dayanamadım uyandırmak zorunda kaldım, zaten inişimize de az kaldı, dedi. İkinci pilot ise hafif gülümsemeyle, şaşkınlık ve korkudan açılmış gözlerle kendisine bakıyordu.

Uçuş, kimseye ve uçağa bir şey olmadan bitmişti. Ekip tamamen yorgun ve bitkin haldeydi. Bu uçuşu bitirmenin huzuruyla birbirleriyle vedalaşarak evlerinin yolunu tutarlarken ikinci pilot ve amir sarmaş dolaş olmuşlardı. Onların ayrılması yaşadıkları olaylar ve macera nedeniyle daha zordu.
Havacılıkta hiç akla gelmeyen olayların olabileceğinin bir kanıtını yaşamışlardı. Bu uçuşların yapılmasında bir kaza veya kırım olsaydı, gerçekleri hiç kimse hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Nice kazaların ardındaki gerçekler, bu dünyayı terk ederek başka bir boyuta geçenlerle birlikte kaybolup gitti. Birçok olayda da suçu üstlerine alarak, doğruları bir başka yerde ve zamanda açıklamak üzere bu dünyaya veda ettiler.