10. bölüm · Kod adı: Abimin arkadaşı
Kırık saat
Güneş binaların arasına sızarken Nur, Ata ile geçirdiği o yoğun anların etkisinden çıkmaya çalışıyordu. Tam o sırada telefonu titredi; arayan annesiydi.
"Efendim anne?"
"Nur kızım, ben hala işten çıkamadım, çok yoğun burası. Yarın teyzenler gelecek biliyorsun, hiçbir hazırlığımız yok. Sana bir liste mesaj atıyorum, markete git de şunları bir koşu alıver. Hadi güzel kızım, akşam ezanı okunmadan evde ol."
Nur, hafif bir iç çekerek gülümsedi. "Tamam anne merak etme, şimdi hazırlanıp çıkıyorum."
Nur, Ata’ya hemen bir mesaj attı: "Annem aradı, markete gitmem gerek. Listemiz biraz kabarık ama yarım saate biter herhalde. Evden çıkıyorum şimdi."
Ata’dan cevap gecikmedi: "Tamam hayatım, ben de o taraftayım zaten. Marketin önünde bekliyorum seni"
Hiç bozmadı ev halini; sadece üzerine bir ceket alıp listeyi cebine attı ve evden çıktı.
Market yolu üzerindeki o dar, iki yanı yüksek taş duvarlarla çevrili ara sokağa saptığında hava iyice ağırlaşmıştı. Sokağın tam ortasına geldiğinde, karşıdan gelen siyah, camları filmli o minibüsü gördü. Araç tam yanında acı bir frenle durdu. Nur ne olduğunu anlamadan kapı sürgüsünden açıldı ve içinden iki adam fırladı.
"Bırakın beni!" diye haykırdı Nur ama sert bir el ağzını kapattı.
Nur var gücüyle çırpındı, tırnaklarını adamın koluna geçirdi. O arbede sırasında kolundaki gümüş saatin kordonu minibüsün kapı eşiğine sertçe takıldı. Bir metalin kopma sesi duyuldu ve o gümüş saat, Nur’un bileğinden sıyrılıp tozlu zemine sessizce düştü. Kapı gürültüyle kapandı ve minibüs hızla uzaklaştı.
Ata, marketin hemen önünde elleri cebinde bekliyordu. Gözü sürekli kapıdaydı ama on dakika, yirmi dakika geçti; Nur yoktu. Ata telefonunu çıkarıp Nur’u aradı. Telefon çalıyor, çalıyor ama kimse açmıyordu. Bir kez daha aradı, yine cevap yok. Nur asla böyle yapmazdı; ya telefonu meşgule atar ya da bir mesaj yazardı.
Ata'nın içine bir kor düştü. Yerinde duramadı. "Bir şey oldu," diye mırıldandı. Daha fazla beklemeden, Nur’un evden markete gelebileceği o kestirme ara sokağa doğru koşmaya başladı.
Sokağın ortasına geldiğinde adımları aniden yavaşladı. Yerde parlayan bir metal parçası gördü. Ata, dizlerinin bağı çözülürcesine yere çöktü. Titreyen eliyle o gümüş saati yerden aldı. Saatin camı çatlamış, yelkovanı durmuştu. Ata, saati avucuna aldığında o anı hatırladı; sabah Nur’un kolunda parlayan o saati... O anki gülüşü, saati takarkenki o zarif hareketi bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
Öfke ve acı Ata’nın damarlarında zehir gibi yayıldı. Saati öyle bir sıktı ki, kırık cam avucuna battı. Elinden sızan kan gümüş kordona karışırken, ıssız sokağın duvarlarında yankılanan o sesiyle kükredi:
"NUR!"
Nur, şakağındaki zonklamayla gözlerini araladı. İlk gördüğü şey, akşam güneşinin son sönük ışıklarını emmiş, Mardin’in o meşhur sarı kalker taşlarından örülmüş yüksek duvarlar oldu. Kendi odasının beyazlığı gitmiş, yerine bu kasvetli ve kadim sarı taşlar gelmişti. Zihni bulanıktı; o dar sokaktaki o karanlık minibüsü ve kolundan kopup giden saatinin metalik sesini hatırlar gibi oldu.
"Neredeyim ben?" diye fısıldadı.
Hızla yataktan kalktı, başı dönse de duvarlara tutunarak kapıya doğru koştu. Var gücüyle kapının koluna asıldı ama kapı milim oynamadı. Kilitliydi. Nur’un içine o an büyük bir dehşet düştü. Yumruklarını ahşap kapıya vurmaya başladı.
"İmdat! Kimse yok mu? Açın kapıyı! Kimsiniz siz, ne istiyorsunuz benden!"
Sesi o yüksek tavanlı odada yankılanıyor, sarı taşlara çarpıp geri dönüyordu. Tam umudunu kesip yere çökecekken, kapının dışındaki büyük demir sürgünün çekilme sesini duydu. Kapı yavaşça aralandı. Karşısında üzerinde yerel kıyafetler olan, yaşlıca ve yüzü hüzünlü bir kadın gördü. Konağın çalışanlarından biriydi bu.
"Bağırma kızım, kimse duymaz seni bu kalın duvarlar arasında," dedi kadın, sesi fısıltı gibiydi.
Nur kadının koluna yapıştı. "Teyze gözünü seveyim bırak beni... Kim getirdi beni buraya? "
Kadın cevap vermedi, sadece başıyla balkonu işaret etti. Nur, balkonun o dökme demir korkuluklarına doğru koştu. Aşağı baktığında nefesi kesildi. O görkemli avlunun tam ortasında, sarı taşların üzerinde diz çöktürülmüş abisi Doruk duruyordu. Elleri arkadan bağlanmış, başında iki silahlı adam bekliyordu.
"Abi!" diye çığlık attı Nur. "Abi ne oluyor!"
O sırada balkonun diğer ucundaki gölgeden, Leyla’nın abisi ağır adımlarla çıktı. Nur, adamı görünce korkuyla geriledi. Adam elindeki ultrason kağıdını Nur’un gözlerinin önüne tuttu.
"Abin kardeşimin namusuna el uzattı. Leyla hamile. Şimdi bu leke ya bu taşların üzerinde kanla yıkanacak ya da berdel yapılacak. Sen bu konağa gelin geleceksin."
Ata, ıssız sokağın ortasında elindeki kırık saate bakarken dünya etrafında dönmeye başladı. "Hayır, hayır, hayır..." diye mırıldandı. Elleri o kadar çok titriyordu ki telefonunu cebinden çıkarırken neredeyse yere düşürecekti. Rehbere girip en üstteki "Güzelim ❤️" ismine bastı.
Telefon kulağındaydı. Her çalma sesi beyninin içinde bir bomba gibi patlıyordu. Birinci çalış, ikinci çalış... Tam kapanacakken telefon açıldı. Ata, büyük bir umut ve korkuyla nefesini dışarı verdi.
"Nur! Güzelim, neredesin? Ses ver kurban olayım,neden açmıyorsun telefonu? Öldüm meraktan"
Hattın ucunda o sağır edici, buz gibi sessizlik uzayıp gitti. Ata, karşı taraftan en ufak bir nefes sesi duymak için telefonu kulağına iyice bastırdı. Ancak beklediği o huzur veren ses yerine; derinden gelen, pürüzlü ve her kelimesi birer kurşun gibi ağır o erkek sesi yankılandı:
"Boşuna nefesini yorma genç adam; abisi kardeşimi hamile bırakıp namusumuzu yola düşürdü, şimdi bedel ödeme vaktidir."
Ata’nın damarlarındaki kanın çekildiğini hissettiği o an, dünya etrafında hızla dönmeye başladı. "Kimsin lan sen! Kimsin! Nur nerede, ne yaptınız ona!" diye kükredi sokağın ortasında.
Adam, Ata’nın bu vahşi haykırışını zerre umursamadan devam etti: "Seçimi Nur’a bıraktık: Ya bu akşam rızasıyla gelinimiz olup abisinin canını satın alır, ya da abisinin leşini kapıya atarız. Ya Doruk, ya Nur... Karar sizin. Mardin’e gelin de bu hesabın sonunu kendi gözlerinizle görün."
Telefon yüzüne kapandı. Ata, kulağında çınlayan o korkunç pazarlıkla yere çökecek gibi oldu. "Hayır, hayır!" diye bağırdı ama telefonun buz gibi ekranı artık hiçbir cevap vermiyordu. Avucundaki saatin camı etine batınca acıyla kendine geldi. Elinden sızan kan gümüş kordona karışırken, deli gibi arabasına koştu. Lastikleri yakarcasına bir hızla Nur’un evinin önüne daldı. Kapıyı çalmadı resmen kıracak derecede yumrukladı.
"Amca! Ömer Amca!"
Nur’un babası karşısında yüzü tanınmayacak kadar öfkeden kararmış, eli kan içinde ve nefes nefese bir Ata görünce neye uğradığını şaşırdı. Ata, konuşmaya mecali kalmamış gibi elindeki kanlı saati babanın avucuna bıraktı ve titreyen sesiyle o yıkıcı gerçeği haykırdı:
"Amca... Nur'u aldılar! Mardinliymiş o şerefsizler, Leyla'nın abileriymiş! Doruk kızı hamile bırakmış amca, namus davası diyorlar! Bize bir seçim bıraktılar: 'Ya Doruk, ya Nur' dediler! Nur evlenmeyi kabul etmezse Doruk'u infaz edecekler!"
Ömer Bey, duyduklarıyla sendeledi, sırtını duvara yaslayıp olduğu yere yığıldı. "Evlatlarım..." diye inledi feryat ederek. Ama Ata'nın durmaya niyeti yoktu. Adamın kolundan tutup onu sertçe ayağa kaldırdı, gözlerinin içine bakarak kükredi:
"Amca, kendine gel! Eğer biz burada diz çökersek Ya Doruk’un leşini verecekler elimize, ya da Nur’u o cehenneme gelin edecekler!
Başka yol yok, ya Doruk ya Nur diyorlar!"
Ömer Bey, elleri titreyerek avucundaki kanlı saate baktı, sesi hıçkırıklar arasında boğuldu: "Nur’umun ne günahı vardı Ata? Doruk nasıl yapar bunu?"
Ata, yaşlı adamın yakasını bırakmadan, her kelimesi bir yemin gibi döküldü ağzından:
"Şimdi ağlamanın, hesap sormanın vakti değil amca! Şimdi o namussuzlara bu dünyanın kaç bucak olduğunu gösterme vakti! Bin şu arabaya! Mardin’e, o konağın kapısına dayanana kadar durmak yok. Gerekirse tüm şehri yakarım ama Nur'u o töreye kurban etmem!"
Ata, Ömer Amca'nın titreyen elindeki telefona bir pençe gibi yapıştı. Yaşlı adam tam rehberden polisi arayacakken Ata, telefonun ekranını sertçe kapattı ve amcasının gözlerinin tam içine baktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Amca yapma! Polisi aradığımızı duydukları an o telsiz sesi konak avlusunda yankılanmadan Doruk’un kafasına sıkarlar! Nur’u da yerin yedi kat dibine saklarlar, bir daha ne ölüsünü bulabiliriz ne dirisini! Onlar kanun tanımaz, onlar devletten korkmaz; onlar sadece kendi törelerini bilirler!"
Nur balkonun korkuluklarına asılmış, gözyaşları içinde aşağıya bakarken Leyla’nın abisi arkasından bir gölge gibi yaklaştı. Tam Nur’un iradesini kıracak o son tehdidi savuracakken, aşağıdan, avlunun tam ortasından bir ses yükseldi. Bu ses, o ana kadar başı öne eğik, celladını bekleyen bir kurbanın sesi değildi.
Doruk, üzerine doğrultulan namlulara rağmen başını sertçe yukarı kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü ama bakışları ilk kez bu kadar net ve kararlıydı.
"Sakın Nur! Sakın kabul etme!" diye bağırdı Doruk. Sesi konağın yüksek duvarlarında yankılandı.
Başında bekleyen adamlardan biri silahın kabzasıyla Doruk’un omzuna sertçe vurdu. "Sus ulan!" diye kükredi adam. Doruk acıyla sarsıldı ama geri adım atmadı. Dizlerinin üzerinde doğrulmaya çalışarak Nur’un gözlerinin içine baktı.
"Duy beni Nur! Kendi hayatını benim hatalarım için yakma! Ben bir halt yedim, bedelini de ben öderim. Ama senin o gelinliği bu namussuzlar için giymene izin vermem! Sakın 'evet' deme! Vuracaklarsa beni vursunlar, ama sen özgür kal!"
Leyla’nın abisi küçümseyen bir tavırla balkondan aşağı seslendi: "Bak hele... Bizim bülbül dile geldi. Ulan senin canın benim iki parmağımın arasında, neyin kahramanlığını yapıyorsun?"
Doruk, Nur’a bakmaya devam ederek haykırışını sürdürdü: "Nur, Ata’yı düşün! Hayallerini düşün! Benim için kendini bu karanlığa gömme! Eğer o imzayı atarsan, ben yaşasam da her gün ölürüm. Yapma güzel kardeşim, abini dinle bu sefer, sakın kabul etme!"
Nur, abisinin bu çıkışıyla sarsıldı. Doruk’un ilk kez ona gerçekten "abilik" yaptığını hissediyordu; ama bu abilik, abisinin ölüm fermanını kendi elleriyle imzalaması demekti.
Gece yarısı... Mardin’in o uçsuz bucaksız sessizliği, konağın avlusunda patlayan feryatlarla bozuluyordu. Nur, balkonun soğuk demirlerine elleri kenetlenmiş halde aşağıya, abisine bakıyordu. Baran, ağır adımlarla Nur’un arkasından yaklaştı. Elindeki kehribar tesbihin birbirine çarpan sesi, sessizliğin içinde bir saat tiktakı gibi ölümün yaklaştığını haber veriyordu.
Nur, hıçkırıklar içinde kapıya doğru atıldı. "Bırak beni! Abimin yanına gideceğim, Doruk!" diye bağırdı. Ama Baran, devasa gövdesiyle merdivenin başını kapattı. Nur’un bileğini öyle bir kavradı ki, genç kızın kemikleri sızladı.
"Nereye?" dedi Baran, sesi o taş duvarlar kadar sertti. "Aşağı inince ne değişecek? Abinin alnına dayanan o namlular ben işaret verdiğim an patlar. Sen merdivenleri inene kadar Doruk’un nefesi kesilir."
Nur, yalvaran gözlerle Baran’ın karanlık bakışlarına daldı. "Lütfen... O daha çok genç. Hatası neyse ben ödeyeyim, ne isterseniz yaparım. Yeter ki ona bir şey olmasın. Bir kez sarılayım, sonra ne derseniz o..."
Baran, Nur’un yalvarışlarını ruhsuz bir ifadeyle izledi. Aralarındaki mesafeyi iyice kapatıp Nur’un üzerine doğru heybetiyle yürüdü. Sesi, her bir kelimesi mühür gibi Nur’un kaderine basılan bir hüküm gibiydi:
"O zaman bedelini öde Nur. Madem her şeyi yaparsın... Bu gece bu konağa sadece bir kurban olarak değil, benim helalim olarak gireceksin. Benim karım olacaksın. Kabul edersen abin şu an o namluların ucundan kurtulur."
Nur, bu teklifin ağırlığıyla sarsıldı. "Karım ol" sözü kulaklarında bir idam hükmü gibi yankılandı. Ancak aşağıda Doruk’un şakağına dayalı o soğuk metali gördükçe başka şansı olmadığını anladı. Gözlerini sıkıca kapattı, Ata’nın hayaliyle vedalaştı ve fısıldadı:
"Tamam... Kabul ediyorum. Yeter ki abimi bırakın."
Baran, tek bir işaretle adamlarına bağırdı: "Çekilin üzerinden!" Nur, adamın kolundan sıyrıldığı gibi merdivenleri bir solukta indi. Avlunun ortasında toz toprak içinde yatan abisine ulaştığında hıçkırıklar içinde diz çöktü.
"Abi! Doruk, iyi misin?" diyerek abisine sarıldı. Doruk ise perişan haldeydi, "Nur yapma, kurban olayım kabul etme..." diye sayıklıyordu. Ama sevgi dolu bu an çok kısa sürdü. Baran’ın adamları Nur’u abisinin kollarından sertçe kopardılar.
"Götürün şunu alt kattaki odaya! Sabaha kadar kilitli kalsın!" dedi Baran. Doruk, kız kardeşinin adını haykıra haykıra sürüklenerek alt kattaki karanlık bir odaya kapatıldı.
Nur’u ise yaka paça üst kattaki odaya geri çıkardılar. Odanın içinde bir hoca ve şahitler çoktan hazır edilmişti. Nur, daha ne olduğunu anlayamadan kendini o soğuk odanın ortasında buldu. Baran, heybetiyle karşısına dikildi.
Hocanın dudaklarından dökülen dini nikahın o ağır kelimeleri odanın duvarlarında yankılanmaya başladı. Nur, her "Kabul ettin mi?" sorusunda ruhunun parça parça koptuğunu hissetti. Üçüncü kez, boğazında düğümlenen o hıçkırığı yutarak, abisinin hayatı için o son kelimeyi söyledi:
"Ettim."
Nikah kıyılmış, Nur artık o topraklarda geri dönüşü olmayan bir yolun yolcusu olmuştu. O sırada konağın kilometrelerce uzağında, Ata’nın sürdüğü araba Mardin tabelasını geçerken; Ata içindeki yangının Nur’u çoktan kül ettiğinden habersiz gaza biraz daha yükleniyordu.
Hocanın ağzından çıkan o son "Hayırlı olsun" cümlesi, Nur için dünyanın sonu gibiydi. Baran, ağır adımlarla masadan kalkıp Nur’un tam karşısında durdu. Nur, başını kaldırmadı; bakışları yerdeki eski halının desenlerine takılı kalmıştı.
"Artık bu konağın hanımı, benim de helalimsin Nur," dedi Baran, sesi gurur doluydu ama Nur için bu ses sadece bir prangaydı. "Şimdi odana geç. Sabaha karşı düğün hazırlıkları başlar, ahaliye duyuracağız."
Nur, korumalar eşliğinde odasına götürülürken alt kattan bir feryat yükseldi. Doruk, kapalı kaldığı odanın kapısını yumrukluyor, "Nur! Yapma kardeşim! Öldürün beni ama kardeşimi yakmayın!" diye bağırıyordu. Nur, o kapının önünden geçerken duraksadı, elini soğuk ahşaba koydu ama bir şey diyemedi. Gözyaşları sessizce süzülüp elinin üzerine düştü.
Baran ağır ağır döndü. Gözlerinde ne bir öfke vardı ne de bir heyecan; sadece bir borcu tahsil etmeye gelmiş bir adamın o donuk kararlılığı vardı. Ceketini tek hamlede çıkarıp kenara fırlatırken, bakışları Nur’un üzerinde bir kırbaç gibi gezindi.
"Hesap vakti Nur," dedi Baran. Sesi buz gibiydi, odadaki sessizliği bir bıçak gibi yardı.
Nur, odanın en uzak köşesine, duvarın dibine kadar çekilmişti. Sırtı soğuk taşa değdiğinde kaçacak yeri olmadığını biliyordu. Baran aradaki mesafeyi hiç acele etmeden kapattı. Nur’un tam önünde durduğunda, gölgesi kızın üzerine bir kabus gibi çöktü.
"O iş öyle bir imzayla kapanmaz," diye devam etti Baran. Sesi artık bir fısıltıydı.
"Kardeşim o çocukla, o lekeyle bizim kapımıza geldiğinde benim haysiyetim o eşiğin altında kaldı. Madem sizin ev benden bir can aldı, benim evim de o boşluğu seninle dolduracak. Borcun borçtur."
Baran elini kaldırıp Nur’un duvağını hiç acımadan, tek bir hamlede söküp attı. Nur’un saçları sarsılarak omuzlarına dökülürken, Baran’ın bakışları iyice karanlıklaştı. Çenesini parmaklarının arasında ezercesine tutarak yüzünü kendine çevirdi.
"Kardeşimin o hali, senin bu gecenin kefaretidir," dedi Baran, Nur’un yüzüne doğru iyice eğilerek.
"Sizin ev benim kapıma o lekeyi bıraktıysa, ben de senin bu tertemiz ömrüne kendi mührümü basacağım."
Baran, Nur’un omuzlarını duvar ile kendi gövdesi arasına öyle bir hırsla hapsetti ki, genç kızın sırtındaki taşın soğuğu doğrudan kalbine işledi. Kaçacak, saklanacak, hatta titreyebilecek bir boşluk dahi kalmamıştı aralarında. Baran’ın sert göğsü, Nur’un nefesini her alışında ona daha da ağır bir baskı yapıyordu.
"Kıpırdama," dedi Baran, sesi Nur’un kulağına zehirli bir duman gibi süzülürken. "Bu gece bu duvarların dili olsa da konuşsa, senin çığlığını kimse duymaz. Kardeşimin karnındaki o çocuk her gün benim namusuma vurulan bir mühürse, sen de bu gece o mührün bedeli olacaksın."
Baran elini Nur’un boğazından çekip yüzüne yaklaştırdı. Başparmağıyla kızın alt dudağını sertçe ezdi; gözlerindeki o donuk kararlılık, Nur’un içindeki son umudu da söküp atıyordu. Nur, gözlerini kapatıp bu kabusun bitmesi için dua ederken, Baran’ın eli gelinliğin göğüs dekoltesindeki dantelleri kavradı.
"Gözlerini aç Nur!" diye gürledi Baran, sesi odanın taş duvarlarında yankılandı. "Kimin için, ne için burada olduğunu görerek ödeyeceksin bu hesabı. Abin dışarıda özgürce dolaşırken, sen burada benim her dokunuşumda biraz daha öleceksin. Sizin sülale benim şerefimi o çocukla tarttıysa, ben de o teraziyi senin bu geceki feryadınla dengeleyeceğim."
Baran, gelinliğin omuzlarını tek bir hamlede aşağı sıyırdı. Beyaz kumaş Nur’un dirseklerine kadar inerken, odanın serin havası kızın tenine çarptı. Ama bu serinlik, Baran’ın nefret dolu sıcaklığının yanında buz gibi kalıyordu.
"Borç mühürlendi Nur," dedi Baran, dudakları Nur’un titreyen boynuna değerken. "Yarın bu kapı açıldığında, herkes Baran Ağa’nın namusunu nasıl temizlediğini görecek. Sen artık sadece bu konağın hanımı değil, bu borcun ömürlük esirisin."
Baran, Nur’un omuzlarındaki kumaşı aşağı sıyırdığında, Nur’un içindeki o donmuş korku birdenbire keskin bir isyana dönüştü. Nur, ellerini Baran’ın taş gibi sert göğsüne dayayıp onu var gücüyle itmeye çalıştı. Tırnakları Baran’ın gömleğinin kumaşına gömülürken, bedeni bir yay gibi gerildi.
"Bırak beni!" diye haykırdı Nur. Sesi odanın yüksek tavanında yankılanırken, duvarda sıkıştığı o dar alandan kurtulmak için çırpınmaya başladı. "Ben senin kardeşinin günah keçisi değilim Baran! O borcu ben yapmadım, bedelini de ben ödemeyeceğim!"
Baran, Nur’un bu beklenmedik direnciyle sarsılmak yerine daha da hiddetlendi. Nur, ellerini Baran’ın göğsüne dayayıp onu var gücüyle iterken, tırnaklarını adamın etine geçirmekten çekinmiyordu. Duvarla Baran arasında sıkışmış olsa da, bedeni bir yay gibi gerilmiş, her zerresiyle bu saldırıya karşı koyuyordu.
"Dokunma bana!" diye bağırdı Nur, sesi hıçkırıklarla bölünse de içindeki o hırçın isyanı ele veriyordu. "Ben senin alacağın değilim, senin malın da değilim! Çık git bu odadan!"
Baran, Nur’un savurduğu kollarını havada yakalayıp bileklerini tek elinde topladı. Onu duvara öyle bir şiddetle sabitledi ki, Nur’un çırpınışları sadece kendi bileklerini morartmaya yarıyordu. Baran, Nur’un direndikçe daha da hırçınlaşan o vahşi bakışlarına dikti gözlerini.
"İzin istemiyorum Nur, hesap görüyorum!" diye kükredi Baran. Nefesi Nur’un yüzünü bir kor gibi yakıyordu. "Senin rızan bu gece bu kapının dışında kaldı. Abinin yediği haltı temizleyeceksin!"
"Temizlemeyeceğim!" diye haykırdı Nur, göğsü Baran’ın sert göğsüne çarparak hızla inip kalkarken.
Nur, bacaklarını Baran’ı kendinden uzaklaştırmak için savurdu, dizini adamın karnına geçirmeye çalıştı ama Baran gövdesini bir duvar gibi üzerine yıkarak onu tamamen hareketsiz bıraktı. Nur’un gelinliği, Baran’ın ağır baskısı altında eziliyor, odayı sadece kumaşların hışırtısı ve Nur’un hırıltılı nefesi dolduruyordu.
"Öyle kendi rızanla gitmek yok Nur!" dedi Baran, sesi artık bir tehdit gibi derinden geliyordu. "Hesap vakti geldi demiştik. O borç öyle kağıt üstünde kalmayacak. Sen bu gece burada, o dökülen her gözyaşınla o hesabı ödeyeceksin."
Nur, ellerini kurtarmak için parmaklarını Baran’ın eline tırnaklarını geçirdi ama Baran yerinden bile kıpırdamadı. Nur başını çılgınca iki yana sallayarak Baran’ın kendisine yaklaşan yüzünden kaçmaya çalıştı.
"Yapma..." diye inledi Nur, sesi bu sefer isyandan çok bir feryada benziyordu.
"Bırak beni Baran! Bu adalet değil!" diye haykırdı Nur, son bir güçle başını yana savurarak.
"Bu adalet değil Nur, bu bedel!" diye kükredi Baran. Gözleri, Nur'un dirseklerine kadar sıyrılmış ve onu hareketsiz bırakan gelinliğin darmadağınık haline kaydı. "Kollarındaki o gelinlik bile seni bana teslim etmişken, sen hala neyin davasındasın? Abin canını kurtardı, sen de bu gece her şeyini burada bırakacaksın."
Nur, çaresizliğin verdiği son bir güçle başını geri atıp duvara vurdu, hıçkırıkları artık kesik kesik birer feryada dönüşmüştü. "Gücün ancak bana mı yetiyor Baran Ağa?" diye bağırdı, gözlerinden akan yaşlar Baran’ın elinin üzerine damlarken. "Bu mu senin erkekliğin? Bu mu senin adaletin?"
Baran’ın gözlerindeki o donuk ifade, Nur’un bu sözleriyle yerini kor gibi bir öfkeye bıraktı. Nur’un kollarındaki kumaşı daha da sıkarak onu kendine doğru öyle bir çekti ki, Nur’un ayakları yerden kesilecek gibi oldu. Aralarındaki o nefret dolu temas, odadaki havayı iyice ağırlaştırdı.
"Adaleti abin bozdu Nur!" diye tısladı Baran, yüzünü kızın yüzüne öyle bir yaklaştırdı ki burunları birbirine değiyordu.
Baran, Nur’un kollarındaki o beyaz kumaş kilitlenmesini fırsat bilip boşta kalan eliyle gelinliğin eteklerini sertçe kavradı. Nur, bacaklarını savurarak ona engel olmaya çalışsa da, Baran’ın devasa gövdesi onu bir mengene gibi duvara hapsetmişti. Nur’un sırtındaki taşın soğuğu, Baran’ın teninden yayılan o yakıcı öfkeyle birleşti.
"Yapma..." dedi Nur, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti, feri sönmüş gözlerini Baran’ın karanlık gözlerine dikerek. "Yapma, bu günahın altından kalkamazsın."
"Günahı abin işledi Nur, ben bedelini kesiyorum," dedi Baran, sesi ölümcül bir kararlılıkla titreyerek.
Baran, tüm gövdesiyle Nur’un üzerine yüklendiğinde, genç kızın ciğerlerindeki son nefes de bir hıçkırıkla dışarı kaçtı.
O an, odadaki zaman durdu. Nur’un isyan eden çığlıkları, Baran’ın sağır edici hırsının altında ezilip yok oldu. Nur, sırtındaki taş duvarın buz gibi soğukluğunu, kemiklerine kadar işleyen o keskin sızıyı hissetti. Baran’ın her dokunuşu, Nur’un ruhunda onarılamaz bir çatlak açıyordu. Genç kız, ellerini kurtarmak için son bir kez hamle yaptı ama kollarındaki gelinlik yığını onu o kadar sıkı kilitlenmişti ki, parmak uçları bile uyuşmaya başladı.
Nur, gözlerini tavandaki karanlık gölgelere dikti. Artık bağırmıyordu; sesi, boğazında biriken kanlı bir yumruya dönüşmüştü. Sadece gözlerinden sicim gibi akan yaşlar, şakaklarından aşağı süzülüp kulağının arkasında birikiyordu. Baran’ın hırıltılı nefesi kulağını bir kor gibi yakarken, Nur kendi bedeninden kopup çok uzaklara gittiğini hissetti. Ruhunun, o odanın yüksek tavanına çıkıp aşağıda paramparça edilen o genç kadına acıyarak baktığını sandı.
Baran, Nur’un omuzlarındaki gelinliği bir kenara savurduğunda, Nur sadece göğsüne oturan o devasa ağırlığı ve kalbinin düzensiz, korku dolu atışlarını duyabiliyordu. Her şey bittiğinde, oda sadece ağır bir nefes alışverişi ve duvarlardaki nemin kokusuyla doluydu.
Nur, Baran’ın dışarıda yankılanan sert ayak seslerini ve kilitlenen kapının o tok sesini duyduğunda olduğu yere yığıldı.
Baran’ın parmak izlerinin bıraktığı o yakıcı, kirli hissi duyuyordu.
Titreye titreye, sanki bir cesedi taşıyormuş gibi ağır adımlarla banyoya girdi. Aynaya bakmaya cesareti yoktu; çünkü o aynada göreceği kadın artık Ata’nın sevdiği, elini tutmaya kıyamadığı o masum kız değildi. Musluğu sonuna kadar açtı, suyun banyoyu buğulaştırmasını bekledi. Buhar her yeri kapladığında, omuzlarını dik tutup soğuk fayanslara yaslandı.
Sıcak su tenine değdiği an, sanki birisi üzerine kızgın yağ döküyormuş gibi bir acı hissetti ama bu acı, içindeki o iğrenme duygusunun yanında hafif kalıyordu. Eline aldığı sert lifi sanki derisini yüzmek ister gibi omuzlarına bastırdı.
"Çıkmıyor..." diye inledi Nur. Sesi banyonun yankısında kaybolup giderken hırsla boynunu, göğsünü, kollarını ovalamaya başladı. "Gitmiyor bu leke!"
Teni önce kıpkırmızı oldu, sonra suyun sıcaklığıyla birlikte hassaslaşan derisi yer yer soyulmaya başladı. Ama Nur durmuyordu. Baran’ın parmaklarının değdiği her santimi, o ellerin izini etinden koparıp atmak istiyordu. Tırnaklarını kollarının üst kısmına, tam o "mühürlendi" dediği yerlere geçirdi. Derin, kanlı çizgiler açarken acıyla karışık bir tatmin duyuyordu; sanki kanı aktıkça o adamın izi de akıp gidecekti.
Nur, tırnaklarını omuzlarına öyle bir hırsla geçirdi ki, sanki Baran’ın parmak izlerini derisinin altından söküp çıkarabilecekti. "Ben kirlendim..." diye hıçkırdı; sesi, suyun şırıltısına karışan boğuk bir feryada dönüştü. "Ata’nın baktığı o kadın değilim artık. O adam dokunduğu her yeri kesti attı benden!"
Gözü banyonun köşesinde duran gümüş saplı traş bıçağına kaydı. Hiç tereddüt etmeden uzanıp bıçağı kavradı. Amacı ölmek değil, sadece o "dokunulmuş" deriden kurtulmaktı. Bıçağın soğuk metali, Baran’ın sıcak nefesinin değdiği omuz başlarına değdiğinde Nur bir an duraksamadı.
Kendi etini bir kağıt parçasıymış gibi kesmeye başladı. Derin değil ama yakıcı kesikler... Baran’ın parmaklarının baskı yaptığı, morarttığı her noktayı bıçağın ucuyla adeta kazıdı. Kan, sıcak suyla birleşip omuzlarından aşağı süzülürken Nur, sızlayan etine baktıkça garip bir huzur buluyordu. "Şimdi gitti," diye fısıldadı delice bir gülümsemeyle. "Şimdi o ellerin izi kalmadı."
Bedenindeki acı, zihnindeki o hırıltılı sesi susturmaya başlamıştı. Kollarını, boynunu, Baran’ın zehirli dokunuşunun değdiğini hissettiği her santimi bu küçük bıçakla "temizledi".
Nur, aynadaki o kanlı ve yabancı akisinden gözlerini kaçırıp başını soğuk fayanslara yasladı. Omuzlarındaki kesikler sıcak suyun altında zonkluyor, sızan kanlar suyla birleşip ayaklarının dibinde kızıla dönüyordu. Ata'nın hayali bir kor gibi düştü zihnine; onun o ürkek sevdasını, "sana kıyamam" diyen bakışlarını düşündükçe hıçkırıkları feryada dönüştü.
"Ben senindim Ata..." diye inledi, sesindeki acı odanın buharlı havasını yardı geçti. "Her zerremle, sadece senindim... Kimse dokunmasın diye sakındığım, sadece senin için sakladığım ne varsa bu gece burda bıraktım."
Kollarındaki kanayan yaraları hırsla birbirine sürttü, sanki bu eylem Baran’ın dokunduğu yerleri yakıp yok edecekmiş gibi... "Sana getirecek bir ben kalmadı artık. O eller sadece tenimi değil, sana olan o tertemiz sözlerimi de kirletti. Şimdi hangi yüzle 'ben seninim' diyeceğim sana? Hangi yüzle ellerimi ellerine uzatacağım?"
Nur, bıçağı son bir hırsla yere fırlattı; gümüş sapın fayansa çarparken çıkardığı o keskin çınlama sesi Nur'un içindeki son umut kırıntısının kopuşu gibiydi. Olduğu yere, suyun altına yığıldı. Dizlerini göğsüne çekip küçücük kaldı.
"Senindim..." diye fısıldadı, artık sesi tükenmişti. "Ruhum hala senin ama bu beden... Bu beden artık o gecenin, o adamın mezarı oldu Ata. Affet beni, seni bu kadar çok severken bu kadar kirli kaldığım için affet."
Suyun altında ne kadar kaldığını, kaç litre kanın o giderden akıp gittiğini bilmiyordu. Sadece içindeki o boşluğun her saniye daha da büyüdüğünü hissediyordu. Dışarıda Baran'ın ya da törenin ne karar vereceği umurunda bile değildi. O, kendi içinde verdiği hükmün altında çoktan ezilmişti. Yavaşça doğrulup banyodan çıktığında, arkasında sadece kızıla boyanmış bir su ve parçalanmış bir gençlik bıraktı.
Nur, banyonun o boğucu buharından ve yerdeki kızıla dönmüş suyun ürpertisinden sıyrılarak odaya daldı. Omuzları sızlıyor, bilekleri titriyordu; üzerindeki sade elbisenin altından sızan ıslaklık tenine yapışmıştı. Tam o sırada, konağın taş duvarlarını delip geçen, ciğerinden kopup gelmiş o sesi duydu.
"Nur! Nur, buradayım! Baran aç lan kapıyı şerefsiz!"
Nur, bir an bile tereddüt etmeden, omuzlarındaki sızıyı unutarak balkonun ağır kapılarına yüklendi. Kapıları açtığı an sabahın buz gibi ayazı yüzüne çarptı ama o sadece aşağıya, o büyük demir kapıya bakıyordu.
O anda, konağın devasa bahçe kapısı büyük bir gürültüyle, sanki yer yerinden oynuyormuşçasına ardına kadar açıldı. İçeriye ilk giren, öfkeden gözü dönmüş babası Ömer oldu. Ama Nur’un gözleri onun hemen arkasında, nefes nefese kalmış, bakışlarıyla dağı taşı yakacakmış gibi duran Ata’ya kilitlendi.
Nur’un dudakları titredi ama tek bir kelime bile dökülmedi ağzından. Ata ile göz göze geldiği o saniye, ruhuna bir hançer saplanmış gibi sarsıldı. O an, yaşadığı her şey; o duvarın soğukluğu, Baran’ın hırıltısı, kollarındaki o kesik izleri birer birer zihnine doluştu. Ata’nın o tertemiz sevdasına bu halini layık göremedi. Bakışları bir anlığına Ata’nın üzerinde kalsa da, hemen sonra büyük bir utançla başını öne eğdi. Ne babasının yüzüne bakabiliyordu ne de Ata’nın o sarsılmaz sevdasına. Balkonun demirlerine tutunarak, sanki yerin dibine girmek ister gibi omuzlarını büzdü.
Aşağıda, avlu basamaklarının en tepesinde duran Baran, Nur’un balkona çıktığını ve aşağıdakilerle olan o sessiz, acı dolu temasını görünce iyice çileden çıktı. Damarlarındaki o karanlık öfke yeniden şahlandı. Başını yukarı kaldırıp Nur’un omuzlarındaki o perişan hali ve öne düşmüş başını görünce gürledi:
"Nur! İçeri geç! Hemen odaya gir!"
Baran’ın sesi avluda yankılanırken, Ata’nın yumrukları sıkıldı, bakışları Nur’dan ayrılıp Baran’a döndü. Ömer Bey ise bir adım öne çıkarak bakışlarını kızıyla Baran arasında gezdirdi. Nur, Baran’ın emriyle irkilse de başını kaldırmadı; sadece balkonun soğuk mermerine damlayan yaşlarını ve kendi elleriyle parçaladığı omuzlarındaki o derin sızıyı hissetti. Ata oradaydı, babası oradaydı; ama Nur için artık dünya sadece utançtan ibaretti.
Ata, avludaki hengameyi, Baran’ın silahına davranan elini ve Ömer’in kükreyen sesini arkasında bırakıp bir fırtına gibi merdivenlere yöneldi. Kimsenin onu durdurmasına izin vermedi; her bir basamağı Nur’un ismini kalbinde haykırarak çıktı. Odanın kapısını bir vuruşta açıp içeri daldığında gözleri direkt balkon kapısına kaydı.
Nur, balkonun köşesine sindiği yerden Ata’nın içeri dalışını gördü. Ata, açık olan balkon kapısından dışarı, yanına çıktığında Nur korkuyla daha da küçüldü. Sırtını balkonun soğuk mermer duvarına yasladı, elleriyle omuzlarını ve boynunu kapatmaya çalışarak başını öne eğdi.
"Nur..." dedi Ata, sesi titreyerek. Yanına çöktü ama Nur o kadar yabancı, o kadar yaralı bakıyordu ki, Ata ellerini uzatsa da dokunmaya cesaret edemedi. "Bak bana kurban olduğum, geldim... Buradayım."
Nur, başını daha da öne eğdi; saçları yüzünü bir perde gibi örtüyordu. "Git Ata..." diye hıçkırdı hıçkırıklarının arasından. "Yalvarırım git buradan. Görme beni böyle, bırak burada öleyim ama sen bakma yüzüme!"
Ata, Nur’un elleriyle gizlemeye çalıştığı omuzlarındaki kan sızıntılarını ve boynundaki o mor parmak izlerini tam o an, sabahın çiğ ışığında gördü. Nur’un kendi tırnaklarıyla tenini nasıl parçaladığını, o "izleri" silmek için canını nasıl yaktığını fark ettiğinde Ata’nın gözleri doldu, yumrukları mermeri ezecekmiş gibi sıkıldı.
Ata’nın boğazına koca bir düğüm oturdu; gördüğü manzara kalbini bin parçaya bölerken, omuzlardaki o taze, kanlı tırnak izleri her şeyi anlatıyordu. Nur, o lekeli hissi söküp atmak için kendi etini kazımıştı.
Ata’nın parmakları Nur’un yüzüne doğru titreyerek uzandığında, Nur sanki ateşe değmiş gibi irkildi ve balkonun köşesine iyice sindi. Omuzlarındaki kanlı tırnak izlerini ve boynundaki o korkunç morlukları Ata’dan saklamaya çalışırken, gözlerindeki o mutlak yıkım Ata’nın ciğerini yaktı.
"Dokunma!" dedi Nur, sesi bir hıçkırığın içinde boğularak. "Sakın dokunma bana Ata... Git burdan nolur git. Lütfen "
Ata, Nur’un bu çaresiz kaçışıyla mahvolmuş bir halde dururken, balkon kapısında bir gölge belirdi. Baran, elinde sıkıca kavradığı silahıyla ve gözü dönmüş öfkesiyle içeri dalmıştı. Ata’nın Nur’un dizinin dibinde oluşu, Baran’ın içindeki o karanlık kibri iyice şahlandırdı.
"Çek lan ellerini karımın üzerinden!" diye kükredi Baran. Adımları mermer balkonda yankılanırken silahın emniyetini açtı. "Nur, içeri geç dedim sana! Hemen!"
Nur, Baran’ın sesini duyunca titremesi daha da arttı ama bakışlarını Ata’dan ayırmadı. "Git Ata..." diye fısıldadı son bir güçle. "Git, öldürecek seni! Yalvarırım git, benim için çok geç ama sen kurtar kendini!"
Ata’nın kulaklarında Baran’ın o kirli, sahiplik taslayan "Karım" kelimesi yankılanıyordu. Nur’un kendi omuzlarını parçaladığı o kanlı tırnak izleri gözünün önünden gitmezken, sevdiği kadının bu çaresizliği damarlarındaki kanı dondurdu. Baran’ın namlusu göğsüne dikilmişken, Ata’nın içindeki o sabır taşı ortadan ikiye çatladı.
Ata, gözünü bile kırpmadan, yıldırım hızıyla belindeki silaha elini attı ve namluyu doğrudan Baran’ın alnına dikti. Şimdi balkonda nefesler tutulmuş, iki silah birbirine kilitlenmişti.
"Karım dersen o dilini kökünden sökerim senin ulan!" diye kükredi Ata. Sesi konağın avlusunda bir gök gürültüsü gibi yankılandı. "Lan kansız! Lan şerefsiz! Sen bu kıza ne yaptın? Ne yaptın da kendi omuzlarını parçalattın ona? Senin o namus dediğin şeyi ben senin alnının çatısına çivileyeceğim bugün!"
Ata’nın parmağı tetikte gerildi, eklemleri beyazladı. Gözlerindeki o karanlık, Baran’ı orada infaz etmeye yeminliydi. "Senin o kirli nefesinin değdiği her yer için, Nur’un döktüğü her damla kan için seni geberteceğim ulan! Leşini bu avluya sereceğim!"diye kükredi.
Sesi sadece konağı değil, sanki tüm dağı taşı sarsıyordu.
Ata tam tetiğe asılacağı, namludaki mermiyi Baran’ın alnına gömeceği o salisede; Nur, bir enkazdan fırlayan son bir can havliyle araya girdi. Titreyen, sargılı elleriyle Ata’nın silahı tutan eline yapıştı. Bedeniyle Ata’ya siper olurken, omuzlarındaki kan sızıntıları Ata’nın gömleğine bulaştı.
"Yapma Ata! Dur!" diye feryat etti Nur. Sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. "Sakın yapma... Onun için, bu pislik için kendi hayatını yakma! Değmez Ata, yalvarırım bırak!"
Ata, gözü dönmüş bir halde Nur’u kenara çekmeye çalıştı. "Çekil Nur! Çekil ki bu soysuzun hesabını göreyim! Görmüyor musun sana ne yaptığını? Sana dokunan o elleri tek tek kıracağım ulan! Bırak, bu itin leşi bugün bu balkondan sarkacak!"
"Hayır!" diye haykırdı Nur, var gücüyle Ata’nın göğsüne yaslanarak. "Eğer onu vurursan seni benden alırlar Ata. Beni asıl o zaman öldürürsün! Ben zaten bittim, bir de senin katil oluşunu izlettirme bana. Yalvarırım... "
Nur, Ata’nın göğsüne iyice sokulup hıçkırıklar içinde sarsılırken, "Beni buradan al götür" diyemedi. Diyemezdi.
"Yapma..." dedi Nur, sesi bir fısıltıdan farksız, bitik bir halde. "Sadece yapma Ata... Senin ellerin temiz kalsın. Ben buradayım artık, bu oda benim sonum. Beni düşünme, kendini kurtar."
Ata’nın kulaklarında bu sözler birer tokat gibi patladı. Nur’un omuzlarındaki kan sızıntılarını, boynundaki parmak izlerini görüp de onu bu canavarın elinde bırakma fikri Ata’nın aklını kaçırmasına yetiyordu. Baran ise namlunun ucunda olmasına rağmen, Nur’un bu kabullenişinden güç alarak o zehirli dilini tekrar oynattı.
"Gördün mü lan?" dedi Baran, sesi karanlık bir zaferle yükseldi. "O benim nikahlım! Kaderi de, ömrü de bu dört duvarın arasında benimle geçecek."
Ata’nın parmağı tetikte son bir kez kaskatı kesildi. Baran’ın her kelimesi, Ata’nın Nur’a olan o tertemiz sevdasına sıkılan bir mermi gibiydi. Nur’un "Mecburum" diyen o yıkılmış bakışları ve Baran’ın o leş kibri arasında sıkışıp kaldı.
"Mecbur değilsin Nur!" diye gürledi Ata, silahını Baran’ın alnına daha da sert bastırarak. "Hangi töre, hangi hüküm seni bu zalime mahkum edebilir? Bak şu ellerine, bak omuzlarına! Seni parça parça bitirmiş bu adam. Ben varken kimse seni mecbur bırakamaz!"
Nur başını iki yana salladı, gözyaşları Ata’nın gömleğini ıslatıyordu. "Sen gidersen ben yaşarım Ata... Ama sen burada ölürsen ben bin kere ölürüm. Git ne olur, zorlama artık. Hüküm verildi, ben bu evde kalkcam artık."
Ata’nın silah tutan eli zangır zangır titriyordu. Hayatının en zor sınavını veriyordu; ya orada tetiği çekip bu pisliği temizleyecek ve geri dönülmez bir yola girecekti, ya da Nur’un bu "mecburiyetine" boyun eğip sevdiği kadını bu cehennemde bırakacaktı. Aşağıda Baranın adamlarının tuttuğu Ömer’in sabrı tükenmiş, merdivenlere doğru hamle yaparken; balkonun o daracık alanında kader, bu üç kişi için yeniden yazılıyordu.
Ata, Nur’un "Mecburum" diyen o ruhu çekilmiş sesini duyduğunda, elindeki silahın ağırlığı bin katına çıktı. Sevdiği kadının bu kabullenişi, Baran’ın kurşunundan daha çok yakmıştı canını. Silah hala Baran’ın alnına dayalıydı; namlu, adamın terleyen tenine soğuk bir mühür gibi basıyordu.
"Mecburiyetin batsın!" diye haykırdı Ata, sesi hıçkırıkla karışık bir öfkeyle çatallaşarak. "Hangi töre senin canından kıymetli lan? Hangi hüküm seni bu şerefsizin eline bırakır? Nur, bak bana... Kurban olayım bak! Ben varken kimse seni hiçbir şeye mecbur edemez!"
Baran, namlunun ucunda olmasına rağmen, Nur’un bu çaresizliğinden beslenen o aşağılık kibirle sırıttı. "Duyuyorsun değil mi Ata?" dedi Baran, sesi yılan gibi tıslayarak. "Kendi ağzıyla söylüyor. O artık bu konağın kadını. Sen ne yaparsan yap, hangi balkona tırmanırsan tırman; akşam olduğunda o kapı kapanacak ve Nur benimle kalacak. Sen ise dışarıda, köpeğim gibi kapımda bekleyeceksin!"
Ata, bu sözlerle beraber silahın emniyetini iyice sıktı; parmağı tetiği ezmek üzereydi. "Kapat lan o leş ağzını!" diye kükredi. "Nur benim helalim! Senin o kirli nikahın, bu kızın omuzlarındaki kanı temizlemiyor ulan! Seni burada, kendi balkonunda geberteceğim!"
"Ata, dur!" diye feryat etti Nur, vücudunu tamamen namlunun önüne siper ederek. Artık gitmesi için değil, Ata'yı orada tutabilmek için yalvarıyordu.
"Eğer onu vurursan seni benden ebediyen koparırlar. Ben zaten yandım Ata, bir de senin ateşinde kül etme beni! Yalvarırım indir o silahı..."
Ata’nın gözlerinden yaşlar boşanırken silahı tutan eli zangır zangır titriyordu. Nur’un kendi tırnaklarıyla parçaladığı omuzları göğsüne değiyordu. Sevdiği kadının bu kadar yakınına gelip de ona dokunamamak, onu bu cehennemden çekip alamamak Ata’nın ruhunu parça parça ediyordu.
Ata, dişlerini birbirine kenetledi. Bakışlarını Baran’ın nefret dolu gözlerinden çekip Nur’un ıslak yanaklarına indirdi. O an anladı; Nur gerçekten de gitmeye cesaret edemiyordu. O ağır taş duvarlar, Nur’un zihnine çoktan örülmüştü.
Ata, silahın namlusunu Baran’ın tam kalbinin üzerine, kaburgalarını ezecek kadar sertçe bastırdı. Gözlerinden saçılan o yakıcı nefret, Baran’ın kibrini bile bir anlığına titretti. Sesi, derinden gelen karanlık bir uğultu gibiydi.
"Şimdilik o tetiği çekmiyorum..." dedi Ata, dişlerinin arasından tıslayarak. "Sırf Nur’un hatırına, sırf o daha fazla yıkılmasın diye bu canı sana bağışlıyorum şimdilik. Ama sakın bitti sanma ulan! Bu hesap burada kapanmadı Baran Ağa!"
Ata, bir anlığına bakışlarını Nur’un o büzülmüş, perişan haline çevirdi; kalbi o an bir kez daha bin parçaya bölündü ama sesindeki kararlılık sarsılmadı. Tekrar Baran’ın gözlerinin içine daldı:
"Bu kızı burada bırakmayacağım. Omuzlarındaki o kanın, boynundaki o morluğun hesabını senden mahşere bırakmadan soracağım! Sen onu bu dört duvara mahkum ettim sanıyorsun ama ben gerekirse bu konağı taş taş söker yine alırım onu senden! Nur benim helalim, benim canım... Canımı sende bırakmam ben!"
Baran tam ağzını açıp o zehirli kelimelerinden birini daha kusacakken, Ata silahın namlusunu göğsüne biraz daha gömdü.
"Tek bir kelime daha edersen, Nur’un yalvarışını falan dinlemem, seni buracıkta deşerim! Şimdi çekil o kapının önünden!"
Ata, silahını hala elinde tutarak ama namlusunu yere indirerek bir adım geri çekildi. Bakışları Nur’un üzerinde asılı kaldı. Nur hala başı öne eğik, omuzları sarsılarak ağlıyordu; ne Ata’ya "gitme" diyebiliyordu ne de Baran’a karşı durabiliyordu.
Ata, elindeki silahın soğukluğunu ve Baran’ın o pis varlığını bir anlığına zihninden sildi. Dünyada sadece o, Nur ve aralarındaki o bitmek bilmeyen acı kalmış gibiydi. Bir adımda Nur’un yanına vardı. Nur, hala omuzlarını gizlemeye çalışarak kendi içine kapanmışken, Ata büyük bir şefkatle ama sarsılmaz bir güçle onu kendine çekti.
Nur, önce korkuyla irkilse de Ata’nın o güven veren, tanıdık kokusunu duyduğu an tüm direnci kırıldı. Ata, kollarını Nur’un titreyen bedenine bir zırh gibi doladı. Bir eliyle Nur’un başını göğsüne bastırırken, diğeriyle o yaralı omuzlarını incitmekten korkarak sırtını sardı.
Uzun uzun sarıldı ona... Öyle bir sarıldı ki, sanki Nur’un omuzlarındaki kanı kendi kalbine akıtmak, boynundaki o morlukları kendi tenine geçirmek istiyordu. Nur, Ata’nın göğsünde hıçkırıklara boğulurken, Ata çenesini kızın ıslak saçlarına yasladı. Gözlerini sımsıkı kapattı; o an ne Baran’ın nefret dolu bakışları ne de aşağıda bekleyen kalabalık umrundaydı.
"Geçecek..." diye fısıldadı Ata, sesi Nur’un kulağında bir yemin gibi çınladı. "Geçecek kurban olduğum. Bu koku teninden de ruhundan da gidecek. Ben buradayım, nefesim yettiği sürece seninleyim."
Nur, Ata’nın gömleğini parmaklarıyla sımsıkı kavradı. Gitmesini istemiyordu ama kal diyemiyordu; bu sarılma onun için hem bir can suyu hem de en acı vedaydı. Ata, Nur’un saçlarından sızan o ıslaklığı ve vücudundaki o bitkinliği hissettikçe kollarını daha da sıktı. Onu bu dünyadaki tüm kötülüklerden korumak istercesine, aralarından rüzgar bile geçmeyecek kadar derin bir sessizlikle sardı sevdiği kadını.
Baran, birkaç adım ötede bu manzarayı izlerken öfkeden kuduruyor, elleri titriyordu ama Ata’nın o sarsılmaz duruşu karşısında tek bir kelime bile edemiyordu. Ata, Nur’un kokusunu ciğerlerine son bir kez, bir mühür gibi kazıdıktan sonra yavaşça geri çekildi. Nur’un alnına uzun ve hüzünlü bir buse kondurdu.
Göz göze geldikleri o son saniyede Ata, Nur’un kulağına sadece onun duyabileceği bir şekilde fısıldadı:
"Ruhunu dik tut Nur. Bu sadece bir ara, son değil. Seni bu cehennemden çekip alana kadar ölmek bana haram olsun."
Ata, ellerini Nur’un ıslak yanaklarından ağır ağır çekti ve bir daha arkasına bakarsa gidemeyeceğini bilerek, sert adımlarla balkon kapısına yöneldi. Arkasında bıraktığı hıçkırık sesi, Ata’nın bugünden sonraki her saniyesinin intikam yemini olacaktı.
