15. bölüm · KIZIL HİLAL

15. Bölüm: Son Mirasçı

Hilal Beker

“…nihayet uyandı.”
Ses yankılandığında şato bir anda sessizliğe gömüldü.
Sanki binlerce yıldır taş duvarların arasında hapsolmuş bütün nefesler aynı anda kesilmişti.
Lina kıpırdayamadı.
Göğsünün üzerinde beliren kızıl hilal, teninin altında yaşayan bir ateş gibi titreşiyordu.
Bir kez.
İki kez.
Sonra daha güçlü.
Güm.
Lina’nın kalbi öylesine sert attı ki, göğsünü tuttu.
“Kael…”
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Kael birkaç adım ötede durmuştu.
Ama Lina ilk kez onun yüzünde korkuya benzeyen bir şey görüyordu.
Kael’in gözleri doğrudan Lina’nın göğsündeki işarete kilitlenmişti.
“Hayır…”
Fısıltısı karanlığın içinde kayboldu.
Lina başını kaldırdı.
“Ne?”
Kael cevap vermedi.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Ama Lina’ya yaklaşamadan şatonun zemini şiddetle sarsıldı.
GÜMMM!
Taş duvarlardan tozlar döküldü.
Tavandaki eski avizeler zincirlerinden sallanmaya başladı.
Lina dengesini kaybedince Kael bir anda yanında belirdi ve onu belinden tutarak kendine çekti.
“Lina!”
Lina onun göğsüne çarptı.
Kael’in kalbinin atışını hissedebiliyordu.
O da korkuyordu.
Ama korkusunu saklamaya çalışıyordu.
“Kael…”
“Buradan çıkmamız gerekiyor.”
“Az önce ne oldu?”
Kael cevap vermeden önce yeniden o ses duyuldu.
Bu kez çok daha yakından.
Duvarların içinden.
Taşların arasından.
Sanki şatonun kendisi konuşuyordu.
“Miras… kanla uyanır.”
Lina’nın gözleri büyüdü.
“Kim konuşuyor?”
Kael’in çenesi gerildi.
“Bilmiyorum.”
“Yalan söylüyorsun.”
Kael ona baktı.
Lina ilk kez onun gözlerinde bu kadar açık bir çaresizlik gördü.
“Biliyorsun.”
Sessizlik.
“Kael, kim bu?”
Kael’in eli hâlâ Lina’nın belindeydi.“
Lina…”
“Bana gerçeği söyle.”
“Gerçeği öğrenirsen artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
Lina acı bir şekilde güldü.
“Zaten hiçbir şey eskisi gibi değil.”

Tam o sırada kızıl hilal yeniden parladı.
Bu kez ışık yalnızca Lina’nın göğsünde kalmadı.
İşaretten ince kızıl damarlar yayıldı.
Boynuna.
Omuzlarına.
Kollarına.
Lina çığlık atacak gibi oldu.
Kael onu tuttu.
“Dayan!”
“Yanıyor!”
“Biliyorum.”
“Kael!”
Kael’in yüzü değişti.
Çünkü Lina’nın gözleri artık mor değildi.
İrislerinin içinde kızıl bir halka oluşmuştu.
Ve o halkanın merkezinde…
Bir hilal vardı.
Kael birkaç saniye boyunca nefes almayı unuttu.
“Bu mümkün değil…”
Lina acıyla gözlerini kapattı.
Ve bir anda…
Gördü.
Karanlık.
Sonsuz bir karanlık.
Lina kendisini buz gibi bir taş zeminin üzerinde buldu.
Ama yalnız değildi.
Karşısında bir kadın duruyordu.
Uzun beyaz saçları beline kadar iniyordu.
Üzerinde eski çağlara ait, koyu kırmızı bir elbise vardı.
Kadının yüzü Lina’ya yabancı değildi.
Aksine…
Lina onu sanki çok uzun zamandır tanıyormuş gibi hissetti.
“Lysera…”
Kadın başını kaldırdı.
Gözleri kıpkırmızıydı.
“Beni hatırlıyorsun.”
Lina geri çekildi.
“Sen öldün
.”Lysera gülümsedi.
“Ölüm, benim gibiler için yalnızca başka bir kapıdır.”
“Sen kimsin?”
“Bunu gerçekten bilmiyor musun?”
Lina cevap veremedi.
Lysera ona doğru yürüdü.
Her adımında taş zeminde kızıl ışıklar oluşuyordu.
“Kanının neden çağrıldığını”
“Şatodaki sesin seni neden tanıdığını…”
“Altı tabutun neden uyandığını…”
“Ve Nox’un neden seni istediğini…”
Lysera’nın sesi gittikçe derinleşti.
“Bunların hepsinin cevabı aynı yerde.”

Lina’nın kalbi hızlandı.
“Nerede?”
Lysera elini kaldırdı.
Arkasındaki karanlık parçalandı.
Ve Lina altı siyah tabut gördü.
Tabutların her biri zincirlerle çevrilmişti.
Fakat zincirler artık kırılmıştı.
Tabutların kapakları açıktı.
İçleri boştu.
Lina nefesini tuttu.
“Onlar…”
“Uyandılar.”
“Peki Nox?”
Lysera’nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Nox uyanmadı.
”Lina kaşlarını çattı.“
Ne demek bu?”
“Nox geri döndü.”
Karanlık bir anda titredi.
Altı tabutun arkasında devasa bir gölge belirdi.
Lina geri çekildi.
“Onu durdurabilir miyim?”
Lysera sustu.
Sonra Lina’nın göğsündeki hilale baktı.
“Senin gücün onu öldürmek için yaratılmadı.”
“Öyleyse ne için?”
“Onu mühürlemek için.”Lina’nın yüzü düştü.“
Ben bir silah değilim.”
“Hayır.”
Lysera yaklaşarak Lina’nın göğsüne dokundu.
“Sen bir anahtarsın.”
Lina’nın gözleri büyüdü.
“Ne anahtarı?”
Lysera’nın yüzünde korku belirdi.
“Kızıl Hilal’in kapısı.”
Bir anda her şey karardı.
Lina gözlerini açtığında Kael’in kollarındaydı.
“Lina!”
Kael’in sesi uzaktan geliyormuş gibiydi.
Lina birkaç kez göz kırptı.
“Lysera…”
Kael’in yüzü gerildi.
“Ne gördün?”
“Beni gördü.”
“Kim?”
“Lysera.”
Kael sustu.
Lina onun ellerini tuttu.
“Bana artık yalan söyleme.”
Kael bakışlarını kaçırdı.
“Lysera sana ne söyledi?”
“Kızıl Hilal’in kapısından bahsetti.”
Kael’in yüzündeki bütün renk çekildi.
“Bunu söylememeliydi.”
“Neyi söylememeliydi?”
Kael cevap vermeden şatonun uzak bir koridorundan ayak sesleri duyuldu.
Yavaş.
Ağır.
Düzenli.
Birisi onlara doğru yürüyordu.
Kael hemen Lina’nın önüne geçti.
Elini silahına götürdü.
“Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
Ayak sesleri devam etti.
Tak.
Tak.
Tak.
Sonra karanlığın içinden bir adam çıktı.
Siyah saçları omuzlarına kadar düşüyordu.
Yüzü her zamanki gibi soğuk ve ifadesizdi.
Azrael.
Lina onu görür görmez doğruldu.
“Azrael…”
Azrael’in bakışları önce Lina’ya, sonra Kael’e kaydı.
“Geç kaldınız.”
Kael’in sesi sertleşti.
“Neye?”
Azrael’in gözleri Lina’nın göğsündeki kızıl hilale indi.
“Uyanışa.”
Lina kaşlarını çattı.
“Sen bunu biliyordun.”
Azrael cevap vermedi.
“Azrael!”
“Evet.”
“Bana ne olduğunu biliyor musun?”
Azrael birkaç saniye sustu
.Sonra Lina’ya yaklaştı.
Kael hemen önünü kesti.
“Bir adım daha atma.”
Azrael durdu.
“Onu koruyabileceğini mi sanıyorsun?”
Kael’in bakışları sertleşti.
“Gerekirse hayatım pahasına.”
Azrael’in yüzünde kısa, acı bir gülümseme belirdi.
“İşte sorun da bu.”
Lina Kael’in arkasından çıktı.
“Ne demek istiyorsun?”
Azrael ona baktı.
“Son Mirasçı uyandığında…”
Şatonun içindeki bütün mumlar aynı anda söndü.
“…onu koruyan kişi ilk kurban olur.”
Lina’nın yüzü bembeyaz kesildi.
Kael’in bakışları Azrael’e döndü.
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Hayır.”
Azrael’in sesi soğuktu.
“Seni uyarıyorum.”
Tam o anda…
Şatonun dışından bir çığlık duyuldu.
Ardından bir tane daha.
Sonra onlarca.
Kael başını kapıya çevirdi.
Azrael gözlerini kapattı.
“Başladı.”
Lina fısıldadı:
“Ne başladı?”
Azrael cevap vermeden önce şatonun kapıları büyük bir gürültüyle açıldı.
İçeri buz gibi bir rüzgâr doldu.
Karanlığın içinde bir siluet belirdi.
Uzun siyah pelerini yere sürünüyordu.
Gözleri…
Gümüş gibi parlıyordu.
Nox.
Lina’nın kalbi duracak gibi oldu
Nox şatonun girişinde durdu.
Ve doğrudan Lina’ya baktı.
“Sonunda.”
Sesi sakin, neredeyse nazikti.
“Beni hatırlamıyorsun.”
Lina geri çekildi.
Nox gülümsedi.
“Ama kanın beni hatırlıyor.”
Lina’nın göğsündeki hilal parladı.
Nox’un yüzündeki gülümseme büyüdü.
“Evet…”
“Lysera’nın kanı hâlâ sende.”
Kael bir anda ileri atıldı.
Fakat Nox yalnızca elini kaldırdı.
Kael görünmez bir güç tarafından savrularak duvara çarptı.
“KAEL!”
Lina ona doğru koşmak istedi.
Nox’un bakışları Lina’ya kilitlendi.
“Gitme.”
Lina olduğu yerde kaldı.
Nox birkaç adım attı.
“Onu kurtarmak istiyorsun.”
“Benden uzak dur.”
“Bunu söylemen hoşuma gidiyor.”“Sen nesin?”
Nox durdu.
“Ben mi?”
Başını hafifçe eğdi.
“Ben, senin mirasının ilk sahibi.”
Lina’nın yüzü gerildi.
“Yalan.”
“Hayır.”
Nox elini kaldırdı.
Ve şatonun zemini yarıldı.
Taşların altından eski bir sembol ortaya çıktı.
Kızıl hilal.
Fakat bu hilalin çevresinde…altı siyah halka vardı.
Azrael sembolü gördüğü anda dondu.
“Hayır…”
Nox ona baktı.
“Sen biliyorsun.”
Azrael sessiz kaldı.
Nox yeniden Lina’ya döndü.
“Altı tabutun neden açıldığını merak ediyor musun?”
Lina cevap vermedi.
“Çünkü onlar seni bulmak için uyandılar.”
“Beni öldürmek için mi?”
Nox’un gülümsemesi kayboldu.
“Hayır.”
Bir anlık sessizlik.
“Seni tahta çıkarmak için.”
Lina’nın nefesi kesildi.
“Ne tahtı?”
Nox’un gözleri karanlıkta parladı.
“Vampirlerin ilk tahtı.”
Kael yerden doğrulmaya çalıştı.
“Lina…”
Nox ona baktı.
“Senin burada olman bile bir hata.”
Kael ayağa kalktı.
“Onu sana vermeyeceğim.”
Nox başını yana eğdi.
“Verecek misin?”
Kael sustu.
Nox gülümsedi.
“Hayır.”
“Çünkü sen de bilmiyorsun.”
Kael’in yüzü gerildi.
“Senin bilmediğin şey…”
Nox bir anda ortadan kayboldu.
Sonra Kael’in hemen arkasında belirdi.
“…onun seni neden seçtiği.”
Kael döndüğü anda Nox’un eli boğazına uzandı.
Lina çığlık attı.
“KAEL!”
Ve o anda…
Lina’nın göğsündeki hilal alev gibi parladı.
Kızıl bir dalga bütün şatoya yayıldı.
Nox geri savruldu.
Kael yere düştü.
Azrael gözlerini kapattı.
Çünkü beklediği şey gerçekleşmişti.
Lina’nın arkasında devasa bir gölge yükseldi.
Bir kadın silueti.
Uzun saçlar.
Kızıl gözler.
Ve başının üzerinde hilal biçiminde bir taç.
Lysera.
Nox ilk kez gerçekten şaşırdı.
“Demek…”
Sesi kısıldı.
“O hâlâ senin içinde.”
Lina arkasındaki silueti görmüyordu.
Ama onun varlığını hissediyordu.
Bir ses zihninde yankılandı.
Lina.
Lina gözlerini kapattı.
“Lysera?”
Henüz zamanı değil.
“Ne yapmam gerekiyor?”
Kael’i al ve git.
“Ya sen?”
Uzun bir sessizlik.
Sonra Lysera’nın sesi daha da uzaklaştı.
Ben burada kalacağım.
Lina’nın gözlerinden yaş süzüldü.
“Hayır…”
Çünkü Nox’un asıl istediği sen değilsin.
Lina dondu.
“Ne?”
Senin içindeki şey.
Lina’nın kalbi hızlandı.
Ve onu ele geçirirse…
Lysera’nın sesi fısıltıya dönüştü.…
Kızıl Hilal yeniden doğacak.
Bir anda görüntü kayboldu.
Lina gözlerini açtı.
Karşısında Nox vardı.
Ama artık gülümsemiyordu.
“Ne gördün?”
Lina cevap vermedi.
Nox birkaç saniye onu izledi.
Sonra başını kaldırıp şatonun tavanına baktı.
“Geç kaldım.”
Azrael şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne?”
Nox’un yüzünde ilk kez gerçek bir korku belirdi.
“Onlar geliyor.”
Kael doğruldu.
“Kim?”
Nox cevap vermedi.
Şatonun dışından korkunç bir uğultu yükseldi.
Dağların üzerinden siyah bulutlar geçiyordu.
Uzakta altı farklı noktada kızıl ışıklar yanmaya başladı.
Bir.
İki.
Üç.
Dört.
Beş.
Altı.
Azrael fısıldadı:
“Altı mühür…”
Nox başını Lina’ya çevirdi.
“Artık seni yalnızca ben aramıyorum.”
Lina’nın yüzü gerildi.
“Kim arıyor?”
Nox’un gözleri karanlıkta parladı.
“Kraliçeler.”
Şato bir kez daha sarsıldı.
Bu kez duvarlarda çatlaklar oluştu.
Lina Kael’in elini tuttu.
Kael parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.
Azrael kılıcını çekti.
Nox geri çekildi.
Fakat gitmeden önce Lina’ya son bir kez baktı.
“Son Mirasçı…”
Lina gözlerini ondan ayırmadı.
“Beni duyuyor musun?”
“Evet.”
Nox gülümsedi.
“Öyleyse bunu unutma.”
Karanlığın içinde bedeni çözülmeye başladı.
“Senin kanın…”
“Benim düşmanım değil.”
Lina kaşlarını çattı.
Nox’un son sözleri şatonun içinde yankılandı:
“Benim kapım.”
Ve kayboldu.
Sessizlik.
Uzun bir sessizlik.
Lina Kael’e döndü.
“Kael…”
Kael onun elini daha sıkı tuttu.
“Buradayım.”
“Bana gerçeği anlat.”
Kael gözlerini kapattı.
Azrael ona baktı.
İkisi de aynı şeyi biliyordu.
Artık saklanacak hiçbir şey kalmamıştı.
Kael yavaşça Lina’nın karşısına geçti.
“Senin soyun…”
Durdu.
“Binlerce yıl önce sona ermedi.”
Lina’nın nefesi kesildi.
“Ne?”
“Lysera’nın kanı yok olmadı.”
Kael elini Lina’nın göğsündeki kızıl hilalin üzerine koydu.
“Bir bedende saklandı.”
Lina’nın gözleri doldu.
“Ben…”
Kael başını salladı.
“Evet.”
“Ben Lysera’nın…”
“Hayır.”
Kael’in sesi yumuşadı.
“Sen onun kopyası değilsin.”
Bir an sustu.
“Sen onun devamısın.”
Lina’nın gözlerinden bir damla yaş düştü.
Kael alnını onun alnına yasladı.
“Ve ne olursa olsun…”
“Bu gece…”
“Yarın…”
“Ya da bütün dünya sana karşı dönse bile…”
“Ben senin yanında olacağım.”
Lina gözlerini kapattı.
Ama tam o sırada…
Şatonun en derinlerinden başka bir ses yükseldi.
Bu kez ne Nox’tu.
Ne Lysera.
Ne de o eski zincirli varlık.
Çok daha eskiydi.
Çok daha derindi.
Ve tek bir cümle söyledi:
“Mirasçı uyandı.”
Bir saniye sonra ikinci ses geldi.
“Taht uyandı.”
Sonra üçüncü.
“Kraliçeler uyanıyor.”
Ve son olarak…
Şatonun bütün duvarları kızıl ışıkla kaplandı.
Lina’nın göğsündeki hilal alev gibi parladı.
Kael onun elini tuttu.
Azrael kılıcını kaldırdı.
Ve uzaklardan…
Altı farklı kadın sesi aynı anda yankılandı:
“Son Mirasçı’yı bulun.”
“Onu bize getirin.”
“Kızıl Hilal yeniden doğmadan önce…”
“Onun kalbini sökün.”
Lina gözlerini açtı.
Bu kez korkmuyordu.
Göğsündeki hilal yanıyordu.
Ve ilk kez…
O ışığın içinde korkudan daha güçlü bir şey vardı.
Öfke.
Lina başını kaldırdı.
“Beni bulmak istiyorlarsa…”
Kael ona baktı.
Lina’nın gözlerindeki mor ışık kızıl bir parıltıyla birleşti.
“…bırakın gelsinler.”
Şatonun dışındaki gökyüzünde ay tutulmaya başladı.
Kızıl hilal yavaşça karanlığın içine gömüldü.
Ve binlerce yıl sonra…
Kızıl Hilal’in tahtı ilk kez yeniden uyandı.