10. bölüm · KIZIL HİLAL

10. Bölüm: İlk Kan

Hilal Beker

Ve ilk kan dökülmek üzereydi.

Ancak ne Lina…
Ne Kael…
Ne de onları yüzyıllardır gölgelerden izleyen varlıklar…
Bu kanın kime ait olacağını bilmiyordu.
Sessizlik çökmüştü.
Lina hâlâ avucunun içindeki kızıl işarete bakıyordu.
Parlıyordu.
Yaşıyordu.
Nefes alıyormuş gibi…
Kael ise gözlerini ondan ayıramıyordu.
Yüzündeki sert ifade tamamen kaybolmuştu.
Yerini, daha önce Lina’nın hiç görmediği bir şeye bırakmıştı.
Korkuya.
Gerçek korkuya.
“Kael…”
Lina’nın sesi titredi.
“Ne oluyor bana?”
Kael cevap veremedi.
Çünkü cevabı bilmiyordu.
Hayır…
Belki de biliyordu.
Ama kabul etmek istemiyordu.
Tam o sırada…
Gökyüzü gürledi.
Sarayın bütün pencereleri sarsıldı.
Ve bir anda…
Bütün mumlar söndü.
Aynı anda…
Dünyanın altındaki kadim mezarlarda…
Altı siyah tabutun içinde yatan yaratıklar gözlerini açtı.
Yüzlerce yıldır ölü olmaları gereken varlıklar…
Nefes almaya başlamıştı.
Ve karanlığın içinden gelen o ses yeniden yankılandı.
“Sonunda…”
“Kraliçem geri dönüyor.”
Kuzey topraklarında…
Karlar altında saklanan devasa bir kalede…
Bembeyaz saçlı bir adam gözlerini açtı.
Gözbebekleri altın rengindeydi.
Yüzünde eski savaşların izleri vardı.
Ve boynunda siyah bir hilal sembolü taşıyordu.
Adam diz çöken hizmetkârlara baktı.
“İşaret ortaya çıktı mı?”
Yaşlı kadın başını eğdi.
“Evet Majesteleri.”
“Lysera’nın mührü yeniden uyandı.”
Adamın yüzü karardı.
“Demek gerçekten başladı…”
Bu sırada…
Kael ve Lina hâlâ salondaydı.
Bir anda Kael’in gözleri büyüdü.
“Buradan gitmeliyiz.”
Lina şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne?”
“Hemen.”
“Şimdi!”
“Kael, neden—”
“Lina!”
Kael’in sesi ilk kez bu kadar sert çıkmıştı.
“Burada güvende değiliz!”
Tam o anda…
Koca salonun ortasında siyah bir yarık açıldı.
Lina korkuyla geri çekildi.
“Bu da ne?!”
Kael Lina’yı arkasına aldı.
Ve gözleri kıpkırmızı parladı.
“Hayır…”
“Bu kadar erken olamaz.”
Gölgelerin içinden uzun parmaklı bir el çıktı.
Sonra ikinci.
Ardından…
İnsan olmayan bir yüz.
Boş göz çukurları.
Kemiksi bir beden.
Ve korkunç bir çığlık.
Lina nefesini tuttu.
“Tanrım…”
Kael dişlerini sıktı.
“Gölgeler.”
“Azrael’in habercileri.”
Yaratıklar tek tek karanlıktan çıkmaya başladı.
Onlarca…
Hayır.
Yüzlerce.
Kael kılıcını çağırdı.
Mavi alevler avucunda şekillendi.
Lina şaşkınlıkla ona baktı.
“Kael?!”
Kael gözlerini yaratıklardan ayırmadan konuştu.
“Benden ayrılma.”
“Ne olursa olsun.”
Lina’nın kalbi hızlandı.
“Bir dakika…”
“Kılıç mı?!”
Kael hafifçe gülümsedi.
“Bunu açıklamak için kötü bir zaman.”
Ve tam o sırada…
İlk yaratık saldırdı.
Kael tek hamlede yaratığı ikiye ayırdı.
Fakat yaratığın siyah kanı yere döküldüğü anda…
Lina’nın avucundaki işaret yanmaya başladı.
Birdenbire…
Kulaklarında bir kadın sesi yankılandı.
“Uyan…”
Lina irkildi.
“Kim var?!”
“Artık saklanamazsın…”
“Kanını kabul et…”
Ve gözlerinin önünde dünya değişti.
Salon kayboldu.
Yerini…
Kan kırmızısı bir gökyüzü aldı.
Ve o gökyüzünün altında…
Bir kadın duruyordu.
Uzun gümüş saçları rüzgârda savruluyordu.
Mor gözleri…
Lina’nın gözleriyle aynıydı.
Kadın gülümsedi.
“Merhaba…”
Lina’nın nefesi kesildi.
“Sen…”
Kadın yavaşça yaklaştı.
“Ben Lysera.”
Ve tam o anda…
Gerçek dünyada…
Kael dehşet içinde Lina’ya bakıyordu.
Çünkü Lina’nın gözleri…
Artık mor renkte parlamaya başlamıştı.
Ve tavandan damlayan tek bir kan damlası…
Yavaşça yere düştü.
İlk kan dökülmüştü.