8. bölüm · KIZIL GÖZLÜ KOMUTAN +18
8. BÖLÜM : GEÇMİŞE SON BİR KEZ BAKMAK
MERHABALARRRR ❤️❤️
Nasılsınızz, neler yapıyorsunuz? Klasik olan fazla uzatmadan bölümü size bırakayım...iyi okumalarrrr! :)
Bu hikaye geçen her şey hayal ürünüdür, gerçek kişi ve kurumlarla bir bağlantısı bulunmamaktadır.
Yayınlanan Tarih:09.09.2026
Buyrunuzz bölümeee 💃🏼
***
📌
böyle sevmek olmaz ki, ışıl ayman.
bu can senin, hiraizerdüşt.
kavaklar, sezen aksu.
***
Ankara, F Tipi Cezaevi
Göktürk bulunduğu koridorda yürürken botlarından çıkan tok sesi koridorda yankılanıyordu. Bugün bu koridorda olmasının sebebi oldukça açıktı. Kan kardeşini görmeyeli neredeyse bir ay olacaktı.Onu çok özlemişti ve yüz yüze görüşmek istiyordu. Bir de ana amacı gelişen haberleri ona iletmekti tabi ki.
Buraya sivil olarak gelmesi tamamen dikkat çekmemek içindi, Iğdır'dan ayrılması bu zamana dek sessiz kalmasının da bir amacı vardı. Manastır operasyonu başlamıştı. Kıdemli Albay Hasan Karadağlı bulunduğu hücreden aklanarak çıkacaktı. Herkes de buna şahitlik edecekti. Plan yürürlüğe girmişti, Binbaşı Karan Balaban Iğdır’a geldiği anda tüm plan devreye girmişti.
Manastır Operasyonu devletin inindeki pislikleri temizlemek için planlanmıştı.
Göktürk, yürüdüğü koridor bittiğinde sağ tarafa dönerek görüş alanı için ayrılan kısma yürüdü. Omuzları ve sırtı aynı oranda dikti. Üzerinde açık mavi renk bir gömlek, boru paça siyah renk kumaş pantolonu vardı. En ufak bir kırışıklık dahi yoktu üzerinde, özenle giyinmişti. Sakal traşını her zamanki gibi sinek kaydıydı. Albay’ın karşısına düzgün bir kıyafetle çıkmak zorundaydı.
Kırlaşmış saçlarını da özenle arkaya doğru taramıştı. Mesleğinin getirisiydi bu tertiplik ve düzenlilik. Her sabah özenle kalkıp hazırlardı her şeyini. Hayatına bir kadın girmemişti, o yüzden her şeyi ile kendi başına ilgilenirdi. Allah'ın vardır bir bildiği der gibi kaderine göz yumardı. Ellili yaşlarını geçmiş hayatında tek önem verdiği dostları kalmıştı. Bu yaştan sonra onlar için çabalayacaktı.
Ve elbette vatanı için...
Devletinin altında kendi çıkarları uğruna çalışan birçok çürük vardı. Bunlardan birkaçı da kendi kardeşini içeri attıranlardı. Koridoru yürürken geldiği görüşme alanının kapısını araladı, içeriye kısa bir göz attığında masa ve sandalyeler sıralıydı. Şansına kendinden başka hiç kimsede yoktu.
Gardiyanların Hasan'ı getirmesini beklemek için cam kenarındaki bir masaya geçip sandalyesini çekti. Dışarıdan gözüken parçalı güneşli bir hava hakimdi, içeriye sadece bulutların gölgesi düşüyordu. Hasan olsaydı bu havaları sevdiğini söylerdi. Tebessüm etti içinden bu düşüncesine. Ellerini masanın üzerine çıkarıp parmaklarını birbirine doladı usulca.
Sırtı sandalyenin arka kısmında dimdikti. Kapı biraz gıcırdayarak tekrardan aralandığında kahve rengi gözleri hemen kalkmıştı. İçeri Hasan girdiğinde hemen sandalyesinden doğrulmuştu. Dostunun üzerinde keten siyah bir pantolon beyaz aynı kumaştan bir gömlek vardı.
Dirseklerine kadar kıvırmıştı gömleğinin kollarını. Hasan ona doğru yürüdüğünde gerisindeki gardiyan kapının önünde beklemeye başlamıştı. Göktürk kollarını Hasan'a doğru açtığında Hasan da aynı şekilde güçlü kollarını açtı. İki dost birbirine sıkıca sarıldı. Kaç görev dönüşü, kaç şehadet haberinde bu güçlü kollar birbirine dolanmıştı sayısı belirsizdi.
"Kardeşim." Dedi Göktürk güvenle. Hasan da aynı şekilde sardı kollarını.
"Hoş geldin kardeşim." Demişti Hasan da. "Sefa getirdin." Birbirlerinden ayrılırken güvenle baktılar birbirlerine. İki dostun gözlerinde olan gurur vardı harelerinde. Ellerini yumruk yaparak birbirlerine tutturmuşlar tek omuzlarını birbirlerine vurmuşlardı. Erkeklere özgü bir sarılmayla devam etmişlerdi.
"Hoş bulduk, baktım senin geleceğin yok ben uğrayayım dedim." Göktürk bunu kinaye içeren bir dille söylerken Hasan da tebessüm etmişti.
“E bir zahmet.” derken sesi alay içindeydi. "Oturalım hadi."
Göktürk ilk oturduğu sandalyeye geçtiğinde Hasan da tam karşısındaki sandalyeyi geri çekerek oturdu. Masanın üzerine ikiside ellerini koymuştu. "Nasılsın?" Göktürk söze girdiğinde Hasan elinin arasındaki tesbihi parmaklarına doladı. Bu cezaevine girdiği ilk zaman yapmış olduğu boncuk tesbihiydi ve asla elinden bırakmıyordu.
"Hamd olsun." Diye konuştu. "Yaşıyoruz." Göktürk kıstığı gözleri arasından dostuna bakmaya devam etti.
"Öyle olsun bakalım." Dostuna inanmasa da gülümsedi.
"Leyli'm nasıl?" Göktürk dostunun gözlerindeki parlamayı mesafeye rağmen gördü.
Göktürk bir eş ve çocuğa sahip olamamıştı ama dostunun bu hallerini görerek babalığın ne demek olduğunu anlamıştı. Belki de sadece anlayabilmişti günün bir vaktinde bu hissi tadabileceğini umarak yaşıyordu. Hayırlısının bir şekilde onu bulmasını istiyordu.
"Çok iyi." Dedi. "Iğdır da birlikteler. Görevden döndüler yakın zamanda." Hasan'ın gözlerindeki o gururlu parlamayı bir tek Göktürk bilirdi.
Hasan için Leyli onun can parçasıydı, eline verdikleri ilk günde aynı bu ışıltıyla bakmıştı kızına. O ışıltı yıllar geçmiş halen daha yerli yerinde kalmıştı. Ne zaman kızından bahsetse öylece görürdü. "İzin vermediler mi?" Göktürk başını iki yana doğru salladı.
"İzinleri var ama kendisi Iğdır'dan çıkmadı."
Hasan başını salladı bu sefer aşağı yukarı şekilde. Biliyordu... Yıllar geçse de her an gelecek olmasının bir ihtimali bile kalbini çarptırıyordu. Gelmeyeceğini biliyordu ama umut ediyordu. "Leyli'nin ne zaman geleceğini sen iyi biliyorsun kardeşim." Göktürk kapıdaki gardiyana kısa bir bakış attığında gardiyan ellerini arkasından çözüp kapıya yöneldi.
Saniyeler sonra odadan çıkmıştı, devletin ini ne kadar gizli adam varsa bir o kadar karşı tarafın gizli adamı vardı. Hasan arkasına bakmasa da anlamıştı çıkan seslerden. "Bazı gelişmeler var." Diye konuşmaya giriş yaptı Göktürk. "Sana yolladığım postalarda."
Hasan usulca tesbihini çekmeye devam etti. Hapishanede edindiği bir huydu. "Duydum... Binbaşını birliğe aldırmışsın." Diyerek devam etti.
"Kolay lokma değil." Dedi Göktürk. "Alanında iyi, çıktığı görevlerde herhangi bir zaiyat vermeden dönmesiyle meşhur. Bunun anlamını iyi bilirsin kardeşim."
"Güvenli, gizli ve akıllı adam." Hasan bakışlarını dostuna çevirdi. "Leyli'm hırçındır Göktürk. Ona zarar verir." Güldü Göktürk.
"Bizim kız benim yüzüme telsizi kapatacak kadar gözü kara." Diyebilmişti. "Kim duracak karşısında?" Güldü Hasan içtenlikle.
"Kızıma ceza kesmedin değil mi Yarbay?"
Göktürk de güldü. "Kıdem emiri keser Albayım." Diyebilmişti Göktürk. "Leyli'nin hazırda üç kesin cezası var, eğer Binbaşı ona son cezasını imzalatırsa önümüzü açar." Hasan sıkıntıyla iç geçirdi.
"Leyli'me bunu yapacak gücüm yok Göktürk." Hasan ilk kez böylesine düşünceliydi. "Ne olacak sonrası?" Göktürk başını salladı sakince.
"Devletin inini temizleyeceğiz kardeşim." Demişti. "Herkes durması gerektiği o yeri bilecek, vatanımıza, bayrağımıza elini uzatanların elini keseceğiz." Hasan güçlükle yutkundu.
"Sessiz kalacağım." Diye devam etti. "Son ana kadar."
"En doğru kararı veriyorsun. Şimdiye kadar sebebimiz yoktu kardeşim, şimdi ise elimizde çok güçlü kozumuz var " Hasan'ın tek kaşı alnına doğru çıktı.
"Kim?"
"Tamer Yuti Diyefez." Dedi Göktürk. "İran asıllı Biruni ile bağ kuran tek dayanak. İnine gireceğimiz son kale." Hasan başını salladı. "Eğer hazırsan Manastır davasının son görüşmesine gireceğiz." Hasan olumlu anlamda başını salladı.
"Hazırım kardeşim." Dedi. "Devletim için... Her şeye hazırım." Göktürk de gülümsedi.
Kardeşinin en doğru kararı vereceğini, en mantıklı olanın bu olduğunu bildiği gibi biliyordu hem de. Manastır davası bir operasyon değil, bir destan olacak kadar sona yaklaşmıştı. Dokuz yıldır süregelen bu devleti içten kemiren orduyu yıkacaklardı. Bu yıkım sessiz bir başlangıç değil sesli bir son getirecekti.
Herkesi yerinden oynatacak görülmeyen bilinmeyen olayları bile gün yüzüne çıkaracaktı. Her meslek dalından bu örgüte çalışan akbabalar temizlenecekti. Yeniden refah seviyesine ulaşana kadar kıdemli olan hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmayacaktı. Hasan ve Göktürk başına geçtikleri bu operasyonun sorumluluğu bilincindeydiler.
Her zaman dost oldukları bu yolda son görevleri yine ve yine devletleri içindi...
Iğdır Havalimanı, aynı gün, akşam saatleri
Beril Balaban, uzun süren uçak yolculuğunun sonunda edinilen anonsu kulağındaki işitme cihazı sayesinde duymuştu. Okuduğu kitabının kaldığı sayfasına kitap ayracını koyarak kapattı. Kitabı, çantasının açık gözünden içeri bıraktı. Göğüs kafesinin içindeki heyecan ise bambaşkaydı... Abisine kavuşmasına çok az kalmıştı. İçten içten gülümsedi kendisine.
Yıllar sonra ilk kez bu duyguları yaşıyordu. Buraya gelmesindeki tek sebebi abisiydi. Ondan ayrı olmak içinde buhranlı bir hüzün bırakıyordu ve ilk kez ayrı kalmaları onu çok kötü etkilemişti. Abisi Iğdır’a görevlendirme ile gitmesinin ardından tek oyun arkadaşını kaybetmiş gibi hissetmişti. Uzun yıllardır kendi çizdiği sınırlardan sonra ilk kez bu sınırların dışına çıkmıştı. Mutluydu... Yıllar sonra ilk kez hem de.
Uçak yavaşça piste indiğinde derin bir nefes aldı Beril. Biraz olsun kafasını dinleyeceği abisiyle vakit geçireceği anları düşündü. Biraz daha rahatlıyordu. Uçak piste sertçe indikten sonra yapılan anons ile birlikte kemerini çözüp diğer yolcularla birlikte ayağa kalktı. Çantasını omzuna taktı, havalimanı içerisinden alacağı tek kişilik bir bavulu vardı o kadar.
Amacı abisini görüp birkaç gün hasret gidermekti, bundan sebep çok fazla eşya getirmemişti yanında. Buraya gelirken abisine söz vermişti çünkü onu yalnız bırakmayacağına dair. Birbirlerine anlatacak çok konuları birikmişti bu uzun zamanda. Uçak kapısından geçtiğinde havanın yavaşça karardığını görmüştü, saat erkendi ama siyah gökyüzü yerine yerleşiyordu. Ankara ile saat farkı olduğunu anladığı bir andı.
Derin bir nefes aldı, hafifçe esen bir rüzgar tenini ürpertmişti. Gelirken hava durumunun çoğunlukla bulutlu gösterdiğini bildiği için kışlık kıyafet getirmişti ama şu an üzerinde beyaz renk balon kol bir gömlek, lacivert palazzo model bir pantolon vardı. İçeriye girene kadar idare ederdi ondan sonra da zaten abisi alacağı için sorun değildi.
Merdivenleri hızla inip küçük kalabalığın peşine takıldı. Havalimanı da çok kalabalık değildi, küçük bir şehirdi. Kapıdan içeri girdiğinde bavulunu alacağı şeritli bant kısma doğru yürüdü. Saçlarının bir kısmını ona bakan insanları görmemek için yarasının üzerine çekti. Alıştığı bir durum olduğu için eli yadırgamamıştı bunu.
Kulaklığını da saçlarıyla örtmüştü en nihayetinde. Bavulların dönen kısımdan çıkmasıyla oraya ulaştı. Kendi bavulunu beklediği kısa süreden önce görünce hemen eğilip aldı. Büyük boy bir valizdi ve ne yalan söylesin çok ağırdı. Abisini çağırmasaydı bu bavulla uğraşmak an meselesiydi.
Bavulu şeritten indirerek yanına aldığında çantasındaki telefon çaldı. Çantasından telefonu bularak çıkarttı, ekranda annesinin ismini görünce çağrıyı cevaplayarak kulağına götürdü. “Annem.” dedi karşı taraftaki dinç ses. “İndin mi yavrum? Mesaj yazmadın.” Beril annesinin pimpirikli haline karşı gülümsedi.
“İndim anne, bavulu almaya geçtim mesaj atmayı unutmuşum.”
“Ah, iyi yavrum. Nasıl geçti uçuş?”
“İyiydi, bir sıkıntı olmadı.”
“Basınçta bir değişiklik oldu mu?” Anne yüreği ile ilk önce aklına gelen hastalığıydı.
“Yok anne, hiçbir sıkıntı olmadı.” dedi. “Bavulumuda aldım, abim gelir herhalde birazdan.”
“Seni aramadan önce abini aradım güzelim, havalimanının girişindeydi gelir şimdi.”
“Tamamdır anneciğim, görüşürüz o zaman.”
“Eve gidince haber verin tamam mı?”
“Baş üstüne annem.”
Telefonu kapatarak çantasının içine tekrardan bıraktı. Bavuluna eğildi, kolunu çekerek yukarı kaldırınca ileriye doğru olan kapıya yürüdü. Otomatik kapı aralanınca havalimanının içini görmüştü. Gözleri etrafta dolaştı ama abisini göremedi. Olduğu yerden köşe bir kısma geçerek, yanındaki insanlara yol açarak ilerledi.
Annesi gelir demişti ama göremeyince telaş etmişti. Onca gürültüye onca şeye rağmen bir ses ilişti kulağına... Kısık ama duyduğundan emin olduğu bir ses. "Can bebeğim." Demişti o ses. Beril titreyen elleriyle bırakmıştı çantasını. Yutkundu kendince sonra. Yanlış duymuştu...
Gözleri omzunun üzerinden çevrilirken bedeninin titrediğini fark ediyordu. Doğru duymuştu... Yıllardır kendine haram bellediği o sesti bu ses. Dudakları ayrıldı birbirinden yavaşça, elinin her zaman gittiği yara izini örttüğü saçı bu sefer o yanağından havalandı. Kendi eli bile değmeden. Abdullah gördüğü suretle canının nefes aldığını hissetti.
Sevdasının içindeki imtihandı o...
Abdullah yıllardır nefes almıyormuş, yediği yemek bile yemek değilmiş, içtiği su, soluduğu hava bile yetmemiş ciğerlerine. Şimdi bu ciğerlerine dolan hava nefesse Allah şahitti ya öncekiler nefes değildi. İki çift göz değdi birbirine ama yılların acısı kor oldu yüreklerine. Onlarca mesafeye rağmen yine birbirlerine tutundu.
Beril ellerinin titremesinin sebebini biliyordu, soğuktan değildi. Karşısında kalan bu adamı görmeyi beklemediği içindi... Neden gelmişti buraya? Nerden öğrenmişti yerini? Niye gelmişti? Niye? Kalbinin içinde bir şeylerin hızla koşmaya başladığını hissediyordu. Biliyordu bu hissi.
Onu gördüğü her an aşkla atan kalbinin hızıydı bu.
"Güzelim!" Beril bakışlarını koparamadığı bir anda gelen abisinin sesiyle irkildi. Sanki bir transtan çıkar gibi kendine gelmişti.
Karan Balaban ise içindeki o mutluluk hissi ile dolup taşmıştı. Askeriyeden erkenden çıkmıştı ama Abdi’yi beklerken biraz geç kalmışlardı. Beril abisinin ona doğru açtığı kolları ile geldiğini gördüğünde gözleri en nihayet Abdullah'tan çekilmişti. Abisinin heybeti karşısında kollarının arasında minicik kaldı.
Yoğun olarak barut kokusu, tıraş losyonu ve okyanuslu duş jelinin hafif bir kokusu geliyordu teninden. Abisi onu belinden kavramıştı Beril de aynı şekilde abisinin omuzlarına sımsıkı tutunmuştu. Tutunacak bir yeri olmasa düşeceğini biliyordu. Abisinin ise yaslanabileceği en büyük dağ olduğunun farkındaydı. Heybetli omuzları, geniş göğsü onlar ayrıldıktan bu yana hiç değişmemişti.
Kalıplı bedeni halen formunu koruyordu. Karan elini Beril'in saçlarına bastırarak nazikçe okşadı. "Abisinin gülü." Dedi nazikçe. Kardeşinin saçlarını nazikçe okşayıp başının üzerine derin bir öpücük bıraktı. Beril ise onu boynundan öpmüştü.
"Abim." Dedi o da içtenlikle. Karan bu sesi duyduğuna Allah'ına şükretti. Kısıktı, belki duyulmayacak kadar içtendi ama abisinin duyacağını bildiği bir tonda söylemişti bunu. Hafifçe ayrılıp birbirlerine baktıklarında ikisi de gülüyordu.
Karan Beril'in yanaklarını avuçları arasına alıp minicik kalan yanaklarının üzerine bir buse daha bıraktı. "Abisinin bir tanesi. Hoş geldin." Beril ise gülümsedi, arkalarında kalan Abdullah'ın bu gülüşle yanan ciğerini düşünmeden.
"Hoş buldum." Derken de sesi kısıktı. Karan Beril'i kolunun altına alırken arkalarındaki Abdi'ye döndü.
"Bu da sürpriz yumurtadan çıktı." Diye kan kardeşini gösterdi. Abdullah ise o an ne Karan’ı düşündü ne etrafındaki insanları. Sadece Beril’e baktı, onu düşündü. Ne kadar güzelleşmişti. Yüz hatları netleşmiş, kaşları kalkmış, büyüdüğünü o an anlayabilmişti. Vücudu aynı oranda büyümüş, serpilmişti.
Ayrı bir güzel geldi gözüne. Her zamanki gibi güzelliğinden daha fazla güzeldi.
Abdullah, “Hoş geldin.” diyebildi sadece mırıltıyla. Kollarını ona doğru uzattığında ise her şey silindi. Beril abisinin yanında Abdullah’a sarılmayacak değildi. Abdullah ise bunu bildiği için direkt kollarını kaldırmıştı.
Bu sevdada artık kaçmayacaktı. Karşısında kalan bu güzeli seviyordu, onun olacaktı. Her şekilde hem de. Beril ise kahverengi gözleri ardından ona uzanan kollara baktı. Tereddüt etse de abisinin dikkatini çekmemek için Abdullah’ın koca gövdesine sığındı.
Abdullah burnuna değen koku ile gözlerini kapattı. Halen daha eski kokusu üzerindeydi. Amber kokusu. Ciğerlerindeki tüm pislikleri temizleyen işte bu amber kokusuydu. Abdullah iki kolu daha olsa onlarla da daha sıkı sarılırdı bunu hissettiriyordu. Beril ise ellerini kaldırmış ama karşısındaki adamın sırtında birleştirememişti. Yapamamıştı. Beril, Abdullah kadar hoyrat değildi. Bunca yıl sonra birbirlerine bu acıyı yaşatmak istememişti.
“Hoş buldum.” Diye mırıldanmıştı sadece. Abdullah ise derin bir nefes aldı o güzel saçlarının kokusundan. Bir ömür bu kokuyu koklasa bıkmazdı. Biliyordu. Beril hafifçe geri çekilmek istedi ama Abdullah müsade etmedi.
“Hadi lan ağaç olduk.” Karan aralarına girdiğinde ilk çekilen Beril oldu. Abisi hemen kardeşini kolunun altına aldı. “En sevdiğin yemeklerden sipariş ettim güzelim. Acıktın değil mi?” Beril başını usulca sallayıp abisinin kocaman gövdesine sığındı. Amansız aşkından kaçtı belki ama kimse fark etmedi.
Abdullah ise burnunu göğsüne yaslayan o kadının halen sevdiğine emin oldu.
Beril’in bavulu Abdullah’a kalırken Karan kardeşini kolunun altına almış havalimanının çıkışına ilerliyordu. Arada saçlarına minik öpücükler bırakıyordu. Beril de omzunun üzerinden abisinin koluna tutunmuştu. “Sen beni baya özlemişsin.” diye mırıldandı. Karan da bıyık altından gülümsedi.
“Herhalde özledik ne arıyorsun ne soruyorsun, hayırsız.”
“Mesaj atıyorum bir kere.” Beril kıkırdayarak abisinin göğsüne sokuldu.
“Dağda taşta mesaj yazacak zamanımız olmuyor hanımefendi.”
Abi kardeşin arkasından gelen Abdullah ise sadece Beril’e bakıyordu. Dışarı çıktıklarında esen rüzgar ile kokusunu içine çekiyordu. Göğüs kafesi genişliyordu. Beril ise, “Ben en azından mesaj atıyorum, diğer kardeşin nerelerde?” diye sorarken gülüyordu.
Karan sıkıntılı bir nefes verdi. “O ancak parası bitince arıyor zaten.” derken sesi homurtu doluydu.
Arabaya ulaştıklarında Beril arabaya şaşkınca baktı. Abisinin arabasının başka bir model olduğunu biliyordu bu tamamen farklı bir araçtı. “Bu nereden çıktı?” diye sormuştu.
“Abinin kaliteli standartları burada sıfırlanıyor.” Abdullah’a doğru dönen bakışları ile duraksadılar.
“Kes lan.” diye çıkıştı arkadaşına. İkisi birbirine bakarken Karan şoför kısmına yöneldi. Arabaya binmeden, “Dikkat çekmesin diye değiştirdim abim.” demişti açıklayıcı şekilde.
Karan arabaya bindiğinde Beril arka kapıya yöneldi, Abdullah bagajı kapatarak öne geçtiğinde birbirlerine hafifçe dokunmuşlardı. Beden bedene denk geldiklerinde birbirlerine baktılar sadece. Gözlerinden akan duygular her zamankinden daha yoğundu. Kısa bir an olsa bile birbirlerinin kokusuna tutundular.
Herkes arabaya yerleştiğinde Karan ana yola çıktı, bir yandan da müzik çalardaki şarkı otomatik olarak açılmış arabanın içine dolmuştu. “Güzelim ben yemekleri eve sipariş verdim ama dışarıda yemek istersen uğrayalım bir yere?” Karan arkaya doğru kısa bir bakış atmış sonra öne doğru gelmişti. Beril başını sağa sola salladı.
“Yok abim, evde yeriz. Yoruldum zaten uçakta, dinlenirim.”
“Tamamdır güzelim.”
Müzik çaların ise sesi arada gelen tek sesti.
Gittiğinde ilkbahardı
Çiçeklerim yetim kaldı,
Can dayanmaz, yürek yandı
Dikiz aynasından denk gelen çift gözler birbirine tutundu. Geçen zaman iki insandan da çok şey almıştı. Arabada Karan olsa bile birbirlerine bakmaktan geri kaçmadılar.
Turnalarla sana geldim.
Abdullah belki turnalarla gelmemişti ama her şeyi yakıp yıkarak buraya gelmişti. Sevdasının önünde engel olmadan karşısında duracaktı. Aklına koyduğu şey buydu. Bir de can kardeşi dediği adama sevdiği kadını açıklamaktı. Kavga edilecekse de, kalpler kırılacaksa da kırılacaktı. Buradan geri dönüş yolu yoktu, çıkmaz sokak simgesi ile tüm yollar kapanmıştı.
Karan’ın evine ulaştıklarında saat ilerlemişti. Beril için bir diğer sürpriz ise Sıla’nın burada olmasıydı. En yakın arkadaşıyla uzun süredir konuşmadıkları için hayatıyla ilgili detayları atlamıştı. Abisi ve Abdullah salonda maç izlerken Sıla ve Beril mutfaktaki masada oturuyorlardı.
Akşam yemeğini birlikte yemişlerdi ve herkes bir köşeye çekilmiş gibiydi. “Kuşum benim, ne kadar özledim seni ama.” Beril Sıla’ya tebessüm etti, mutfakta birer bardak çay almış masanın etrafında oturuyorlardı.
Beril ise, “Bende seni canım. Buraya geldiğinden bahsetmemiştin.” demişti. Sıla sıkıntılı bir nefes verdi.
“Mesajla anlatılacak bir şey değildi. Arayıp da o zamanlar rahatsız etmek istemedim.” Beril anladığını belirtir gibi başını salladı. “Sen nasılsın? Nasıl hissediyorsun?”
Beril başını azıcık salladı. “İyiyim… Abimi çok özledim. Ondan dolayı gelmek istedim.” Dedi. “Doktor da duyma yetimin iyiye gittiğini söyleyince…öyle.”
“Çok sevindim kuşum.” Dedi Sıla sevinçle.
“Bende.” Mırıldanmasını sadece Sıla duymuştu. “Sıla.”
“Efendim.” Beril tedirgin bir şekilde salona bir de mutfak kapısına baktı.
“Murat.” Diye fısıldadı. “Ne zamandır burada?” Sıla da masaya dirseklerini yaslayarak öne doğru eğildi.
“İki gündür.” Diye aynı şekilde fısıldadı. “Karan abi bana senin geleceğini geçen akşam üzeri söyledi. Yan dairede Leyli yaşıyor tanıştırdım ya sizi aşağıda. O. Akşam ona geldiğimde Abdullah abi de gelmişti. İlk defa bende orada gördüm.” Beril’in içi titredi.
Tahmin ettiği o soruyu sormaktan geri duramadı. “Benim için mi?” Diye sormuştu. Sıla başını salladı.
“Bence kesinlikle sebep sensin.” Dedi. “Çünkü Karan abi de şaşırdı onu görünce.”
“Delirmiş.” Diye mırıldandı. “Tüm işi gücü bırakıp öylece buraya mı geldi?” Sıla alt dudağını dışarı doğru kıvırdı.
“Bilmiyorum.” Dedi. “Ama öyle gibi duruyor.”
“Abimden de mi çekinmedi? Öy-.” Devam edecekti ki mutfak kapısında Karan belirdi. Üzerini değiştirmemiş dışarıdan geldiği kıyafetlerle duruyordu.
“Kızlar ben bir askeriyeye geçiyorum. Kısa bir evrak işi çıktı. Gelirim yarım saate.”
“Tamam abi.” Beril’e doğru yaklaşıp saçlarının tepesine kocaman bir öpücük bıraktı.
“Abin kurban olsun sana. İstediğin bir şey var mı gelirken alayım?” Beril kıkırdadı.
“Sütlü çikolatadan.” Karan tekrar öptü kardeşinin saçlarını.
“Emrin olur.” Karan mutfaktan çıktıktan sonra dış kapının sesi gelmişti. Sıla da oturduğu yerde kıpırdandı.
“Kuşum ya aslında ben bir Leyli’ye geçsem. Uğrarım dedim öyle kaldı. Uyursa da kapıyı falan açmaz, anahtarı alayım hiç değilse.” Beril başını salladı.
“Tabi geç canım, ben de geleyim mi tanıştıracağım demiştin?”
“Ay doğru ya! Bende ne unuttum diyorum, tamam hadi gel geçelim.” Sıla ayaklanırken mutfak kapısında bu sefer Abdullah belirdi. Sıla gözlerini onlara çevirdiğinde tedirgin şekilde baktı.
“Müsaade var mı?” Sıla Beril’in bir göz işaretiyle dış kapıya yöneldi.
“Tabi abi. Ben Leyli’ye geçiyorum. Beril işin bittiğinde gel sende kuşum.” Beril’in elini sıkıp o da evden çıktı.
Abdullah ve Beril tek başlarına kaldı.
Beril masanın baş kısmında otururken Abdullah onun sağ tarafında kalan sandalyeyi sığacağı miktarda geri çekerek oturdu. Beril ise kaçamak bakışlarla yan tarafına oturan adama bakıyordu. Abdullah ise çekinmeden sakınmadan sevdiği kadının gözlerine bakıyordu.
Kaçamazdı, saklanamazdı. Artık bunlar geride kalmıştı. Lakin ne konuşacaklarını ikiside bilmiyordu. Abdullah bu sessizliği bir köşeye bırakıp elini pantolonunun cebine uzattı. Bir şeyi avuç içine alarak masada Beril’in önüne bıraktı.
Beril Abdullah’ın avucunu çekmesiyle ancak ne olduğunu anladığı pakete baktı. En sevdiği sütlü çikolataydı. Az önce abisinden istediği. Beril’in gözleri şaşkınlıkla aralanmıştı. “Sevdiğinden.” Dedi Abdullah. Sesi ne kısık ne de azdı. Normal bir tonda konuşmuştu. “İki yıl önce paketini değiştirdiler tabi ama içeriği aynı.”
Beril ise ona baktı. İki yıl önce paketinin değiştiğini bilecek kadar bu çikolatalardan alıyor muydu? Diline dökemediği sessiz sorusunu Abdullah cevapladı. “Hep aldım.” İkisinin bakışı bu sefer tutundu birbirlerine. Kaçmadılar ya da kaçamadılar.
“Yapma.” Demişti Beril.
“Neyi?”
“Bilmiyor gibi…Konuşma.”
Abdullah içi gider gibi baktı can bebeğine. “Yıllardır sadece seninle konuşmak isterken, benden nasıl konuşmamamı istersin?” Beril başını eğebildi sadece. “Bak bir gözlerime, aysın artık şu karanlığım.” Beril’in kalbine ne kastı vardı bilmiyordu ama farkında olmadan yapıyordu bunu.
Titrek bakışları Abdullah’a değdi usulca. “Allah belamı versin çok özledim.” Yumruk yemiş gibi kasıldı midesi. “Bir kere sarılayım mı? Lütfen.” Kirpikleri bile titriyordu. Dokunamazdı ki ona. Elleri yanardı.
Beril sadece, “Abim gelir.” diyebildi. Abisinin gelmesinden korkuyordu ama asıl korktuğu şey kalbinin ona ihanet edip durmasını hissedecek olmasıydı.
Abdullah ise, “Gelsin.” Dedi hemen. Tüm çıkış yollarını kapatıyordu.
“Yapamayız.”
“Sadece sarılalım. Yemin ederim bu gece başka bir şey konuşmayacağız. Sadece kokunu ver bana. Öleceğim özleminden.”
Beril’in tüm hisleri buraya kadardı. Abdullah o gözlerle baktığı an tüm her şeyi yerle bir ederdi işte. İnce kolların kalktığını gören Abdullah beklemedi, direnmedi, yapması gerekeni yaptı. Beril’in ince bedenini kendine çekerek kucağına aldı.
Beril’in nefesi kesilse de bunu umursamadı. Sadece bu koca gövdede sevdiği adamın omuzlarına tutundu. Başını o güvenli Abdullah’ın omzuna yasladı. Abdullah ise kalın, nasırlı ellerini sevdiği kadının beline doladı. Başını o amber kokusunun geldiği saçlara yasladı. Yumuşaklığı karşısında mest oldu. Eriyip bitti belki de kül oldu ama kimse görmedi.
İki beden birbirine tutundu. Yıllardır kaçtıkları ne varsa yerle bir oldu. Bu kadardı. Sevda ne kadar ayrı düşerseniz düşün onu gördüğünüz anda her şeyi silmekle eş değerdi. Çünkü kalp sahibi olduğu yeri bilir bir tek orada huzurlu hissederdi.
Iğdır, aynı saatler
Üzerime serdiğim peluş battaniyeyi iyice boğazıma gelecek şekilde çektim. Ekranda dönen su aygırı belgeselini izlemeye devam ediyordum, denilenler bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor da diyebilirdim. İlk kez kendi başıma kaldığım bir anda sesler bu kadar yoğundu. Uzun süredir ilk defa tek başıma kaldığım bir an olduğu için de olabilirdi.
Belki de su aygırlarının dört yüz elli kiloya kadar ulaştıklarını artık dinlemek istemiyorsundur?
Bu belgeseli ilk kez izliyoruz.
Kesin ilk kezdir ,ha, şu siyah olan su aygırını en az on beş kere gördüğüme yemin edebilirim!
Elimi uzatıp kahve kupamı parmaklarımın arasına aldım. Derin bir yudum içtim. Yan daireden ara sıra gülme sesleri geliyordu, ailece birlikte vakit geçiriyorlardı ve Sıla henüz gelmemişti. Açıkçası benimde gidesim yoktu, içime sinen büyük bir buhran vardı sonuçta. Uğurcan ile Seville konuştuğum o elzem konu...
Ne yapmam gerektiğini ilk kez bu kadar bilmiyordum, neye karar vermem en doğru olanı hangisiydi, çözemiyordum. Elimde tuttuğum iki olasılık vardı: Biri beni özgürlüğe kavuşturacak diğeri ise o özgürlüğe kavuşurken elimdekilerden olacaktım. Kim bu fikir ayrılığını çözebilirdi ki? Belgesel reklam arasına girerken bende derin bir nefes aldım.
O sırada kapının zili çaldığında örtüyü üzerimden köşeye doğru çektim. Gelen kişi belki Sevil belki de Sıla’ydı. Metal kapıya ulaştığımda delikten bakma ihtiyacı duymadan direkt açtım. Sıla gelmişti.
“Hoş geldin.” Sıla terliklerini kapımın önünde çıkarıp içeri girdi.
“Hoş buldum.” Arkasından kapıyı kapatırken merdivenlerden gelen adım seslerini duyuyordum.
“Leyloş dur!” Sevil’in o kıkırdayan sesini duyduğumda kaşlarımı çattım. Birkaç saniye sonra da bedeni görüş alanımdaydı. Merdivenlerden resmen sekerek geliyordu.
Tek tek basaraktan, bade süzelerekten… Bunun böyle sektiğini görünce oynamadan duramadım kusura bakma. Uğurcan ile işi pişirdiler mi dersin?
Şimdi bu da nereden çıktı?
Bu ses tonunu bizde kullanmak istiyoruz ama esmer civanım ile o musibet seviyesine gelemediğimiz için kullanamıyoruz. Acılarımla dalga geçmeyi kes artık!
Yaşadığı kafayı bir saatliğine yaşasam tüm sıkıntılarım biter.
Sevil son basamağı çıkıp kapının önüne geldiğinde otuz iki dişi gözükecek şekilde gülümsüyordu. Sağ gözünü kırptı bir yandan da ayakkabılarını çıkarıyordu. “Ne haber güzelim?” Sonunda evin içine girdiğinde yanağımdan bir makas aldı. Arkasından kapıyı kapattım.
Kesinlikle işi pişirdi Ley. Bu da bizden önce işi pişirdi, lanet olsun!
“Ne bu halin?” Derken bende bir gözümü kırptım, hayırdır der gibi. “Ağzın kulaklarında.” Çenemi de Sevil’i işaret etmek için kullandım.
“Öyle mi?” Dedi. Çantasını ve montunu portmantoya bıraktı. Bana dönüp bu sefer makas aldığı yanağıma kocaman bir öpücük bıraktı. “Oh mis!” Elim yanağımda öylece kalakaldım.
İşi pişirmekten daha fazla şeyler de yapmış olabilirler, her hareketinde aklıma gelecek senaryolar daha da derinleşecek Ley.
Başımı ağrıttın sus artık.
Ben kapının önünde kalmışken, Sıla da banyodan çıkmıştı. Sevil’i gördüğünde, “Hoş geldin Sevil.” Sevil Sıla’ya kollarını dolayarak kocaman sarıldı bir anda. Sağa sola doğru sallamıştı durduğu yerinde.
Sıla da ona kollarını dolamıştı ama anlamaz gözlerle bir bana bir Sevil’e bakıyordu, “Kız dur yavaş.” Dedi Sıla yerinde durabildiğinde. “Ne oluyor?” Sırıtarak bakan Sevil’di.
“Ne olacak çok güzel bir akşam oluyor.”
Uğurcan ile aralarındaki buzlar erimiş gibi Leyli’m.
Mercimeği fırına atmışlar demek istedi o Ley.
Hayır demek istediğim bu değil.
Ben senin içini biliyorum içini, eğri oturup doğru konuşalım şekerim.
“Bende onu çözmeye çalışıyorum.” Kapının önünden geçerek oturduğum koltuğa yönelmiştim. Sıla da benimle ilerledi.
“Leyli ben Beril’i davet ettim gelir o da. Sorun olmaz değil mi?”
Başımı salladım. “Sormadın sayıyorum Sıla.” Diye mırıldandım. Sevil de bizimle gelip koltuğa oturdu. “Niye seninle gelmedi?”
“Abdullah abi ile konuşacakları vardı.” Anladığımı belirtir gibi başımı salladım.
“Bırakın konuşsunlar.” Dedi Sevil de. Koltuğun baş kısmına oturmuş ayaklarını sallıyordu, bunu yaparken de dudaklarında kocaman bir gülüş vardı.
Bence biliyorsun artık ne olduğunu. Biz de bu hale gelmek istiyoruz, ağzımız kulaklarımızda içimiz kıpır kıpır olsun istiyoruz Ley. Bunu esmer civanım ile yapmak istiyoruz.
İyi hissetmen için bir erkeğe ihtiyacın yok.
Tamam senin yok feministlerin gücü, benim belki var!
Yazık.
“Sana ne oldu peki? Otuz diş sırıtıyorsun?” Sırıtışı daha da imalı bir hal aldı.
“Uğurla öpüştük.” Avuç içlerini yanaklarına yaslayıp gözlerinin kapattı.
Dedim işte, sakalımız yok ki dinlenelim.
“Oha!” Dedi Sıla.
“Çüş!” Demiştim bende. Sevil ise halen sırıtmakla meşguldü.
“Artık resmen sevgili misiniz?” Sıla’nın sorusuyla Sevil olduğu koltukta yayıldı resmen. Eridi. Başını koltuğun kenarına yaslayarak kıvrandı.
“Evet!” Dedi yüksek sesle.
Dedim işte. Ben dedim. Esmer civanımızla bizde böyle olur muyuz bir düşlesek mi ya?
Sus lütfen.
“Şükür.” Dedim sakince. “Kaç yıl daha sabredeceğinizi merak ediyordum.”
Sevil ise yerinde dikleşti. “Olabilir biz de böyleyiz.” Dedi. “Karışmayın kocamla aramdaki meseleye.” Yine nazlı nazlı süzüldü resmen.
Sıla, “Anlat bari nasıldı? Ne dedi Uğurcan abi? Nasıl açıldı?” diye sormuştu.
Anlat kız anlat, ıncığını cıncığını anlat.
Sevil anında yerinde dikleşti ve anlatmaya başladı. “Bakın şimdi biz askeriyeden çıktık yemeğe bir restorana gittik. Ama görmeyin arabada bile ben dut yemiş bülbül gibiydim. Öyle ortam gergindi.” Bakışlarımla onu izlemeye devam ettim, gerçekten de heyecanlıydı ve beden dilinden bunu anlamak çok kolaydı. Ortamın gergin olma sebebi ben olabilirdim. Benimle konuştuktan sonra askeriyeden çıktıkları için sebep olarak kendimi görüyorum. “Tabi ama anladım bir şeyler var, Uğur da gergin böyle. Benimle uğraşıyor ama anlarım ben onu.” Güldü yine.
“Yılların alışkanlığımı mı yani?” Bana bakarak kafasını salladı.
Bizde esmer civanımızla yılların alışkanlığını yaşamak istiyoruz, istek değil ihtiyaç.
Böyle bir ihtiyaç şeklimiz yok.
Benim var kar tanesi, sen biraz daha konuşursan senin de bir tane hastane randevusuna ihtiyacın olacak.
“Neyse işte gittik restoranta ama çok güzel bir yerdi. Konuştuk genel şeylerin üstüne sonra da yemek yedik. Tam kalkacağımız sırada ne oldu tahmin edin.” Bize soru sorduğu için ikimize ayrı ayrı baktı.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Bir tane masada oturan dangalak herif çalışan garsonlardan birine bağırdı.” Başımı salladım. Sevil bir kere mağazada çalışan görevli bir kadına biri bağırdığı için mağazanın müdürüne kadar şikayet dilekçesi yazmıştı. Devamında ise haklı bulunup tazminat bile almıştı o çalışan kadın için. Onun için keskin sınırlarından bir tanesi buydu.
Tuttuğunu koparan cins diyoruz biz buna.
“Sende duramadın yerinde.” Bana dönerek işaret parmağını salladı.
“Tam olarak öyle. O şerefsiz garsona bağırınca duramadım yerimde, ben de adama bağırdım. Sonra adam da tam yerinden kalkarken Uğur böyle elini adamın omzuna bir koydu.” Olayı canlandırmak için elini Sıla’nın omzuna koymuştu. “Beni bir korudu.” Yerinde yine sağa sola sallandı, Sıla’nın omzundaki elini çekmişti.. “Erkeğim beni korudu.” Kıkırdadığı esnada ellerinin avuç içini göğsünde birleştirmişti.
Sen böyle olmadığın için bu haldeyiz, ben sana diyeyim. Geçen bile adam sana bağırdığında hastaneden topladık milleti. Dişil enerji sıfır!
Karakterimizi yadırgama.
Şu kar tanesine bir şey söyler misin?
“Ee?” Dedi Sıla, o da eli kalbinde dinliyordu. Romantik bir anıydı ama benim Uğurcan’ı tanıdığım kısımda asla etkilenmiyordum. Olacak bir olayı sonunda halletmişlerdi. Onlar için sadece mutlu olmuştum. Yıllardır birbirlerine çektirdikleri eziyet yeterli olmalıydı.
Anlamadığım diğer kısım ise niye, şimdi? Uğurcan henüz Sevil gelmediği zaman, Ferit’i kurtardığımız zaman, bile yine aynı düşüncelerindeydi. Bu kadar kısa sürede ne değişmişti de sevgili olmaya bu kadar kısa sürede emin olmuşlardı? Ayrıca zaten yemeğe çıkmaları da bir saçmaydı ama sorgulamıyordum.
Sende her şeyde bir bit yeniği arama, oldu mu oldu. Bitti. Bu kadar.
Hayatta bu kadar rahat olsak daha neydi?
“Sonra işte o bağırarak konuşan adam benden özür diledi. Sonra arabaya geçtik ve bam!” Dedi, sonunu yüksek sesle elini iki yana açarak konuşmuştu. “Arabaya gidene kadar sadece yanağından öpmek istemiştim ama arabada öyle olmadı. Direkt yapıştım valla.” Güldü yine, Sıla da onun koluna vurmuştu.
“Ay ne fenasın sen!” Demişti.
Bence sen bu taktiği esmer civanımızda yap, ben destekliyorum seni.
Ben desteklemiyorum Leyli’m.
Bu kar tanesine konuşma ben demedim mi?
“Sonra tamam geri çekilecektim ama baktım bu sefer o durmadı. Devam etti.” Yandan yastığı alıp yüzüne bastırdı. Derin bir çığlık attı ama sesi yüzündeki yastık yüzünden boğuktu. Sıla da koluna vuruyordu.
“Siz varya siz!” Dedi gülerek.
“Ay!” Derken yastığı yüzünden indirdi Sevil, yanakları kızarmıştı hafiften. “Çok güzeldi be!” Diyordu.
“Bu kadar sabretmeniz mucizeydi.” Dedim koltukta arkaya doğru yaslanırken.
“Ne yapalım bizim ilişkimizde böyleymiş.” derken gülüyordu. “Artık tescilli bir şekilde sevgilimdir kendisi.”
Bizde esmer civanımıza bunu söylemek istiyoruz.
Sıla tam olarak konuşacaktı ama duyulan kapı sesi ile yerinde doğruldu. “Beril gelmiş olmalı.” O kapıya doğru ilerlerken bende başımı ona çevirdim. Sevil halen daha yastığı kucağında tutmuş sırıtmakla meşguldü. Ona bakıp göz devirdim.
Bir gün gözlerin öyle kalacak da kimse düzeltmeyecek. İnsan gelmiş burda romantik romantik şeyler anlatıyor sen ancak göz devir! Çıkaracağım o gözlerini en sonunda! Çıldırtacaksın beni!
Sıla kapıyı açtığında tahminleri onu yanıltmamıştı, Beril gelmişti. “Gel, kuşum.” Diye seslenmişti. Beril de ayakkabılarını çıkararak içeriye bir adım atmıştı. Abisinin evinin tersi şeklindeydi benim evim. Bakışları çekingen bir edayla etrafta dolaştı. Sevil de arkaya doğru dönmüştü. Bende yerim de doğrularak ayaklandım.
Sevil, “Gel kız gel, hoş geldin.” demişti. Beril ona doğru dönen bakışlar karşısında koltuklara doğru adım attı.
“Hoş buldum.” Sevil ayağa kalktığında kısa bir süre sarılıp ayrıldılar. “Ben Beril.” Diye mırıldanmıştı.
Sevil başıyla beni işaret etti. “Bende Sevil, bu yellozun bebeklik arkadaşıyım.” Beril ile ayrıldıktan sonra bana kafasıyla selam vererek koltukta Sevil’in yanına oturdu.
Koltukların diğer kısmına Sıla oturmuştu. Ben tekli olanda oturmuştum, Beril ile Sevil de yan yana oturuyordu. “Nasılsın?” Diye soran bendim. Beril ellerini kucağında birleştirerek sıktı.
“İyiyim.” Derken sesi kısık bir tondaydı. “Siz nasılsınız?” Sevil anında yan tarafa doğru döndü.
Kız görümcen o senin, görümcen. Biraz daha modern ol.
Ne alaka şimdi bu?
Sus sen, hayatımda ilk defa görümcemiz oluyor. Yeniyor mu bu? Ne yapmamız lazım buna?
“Kız ne sizi bizi, dostuz bu saatten sonra. Sıla’nın dostu dostumuzdur.” Beril tebessüm etti.
“Öyle diyorsanız.” Diye mırıldanmıştı.
“Öyle tabi kuşum.” Dedi Sıla. “Onlar da çocukluk arkadaşı, biz üniversiteyiz ama gidişatımız benziyor.” Gülümsemişti.
“Ne güzel. Her şeyde yan yana olmuşsunuzdur.” Bakışlar bize döndü.
Tabi ne demezsin görümce adayım, en son kedi gibi tırmalıyordu bizi.
“Ne demezsin!” Dedim imayla. “En son elinden zor kurtardım kendimi.” Sevil bana doğru döndü ve sırıttı.
“İnsanlara özelimizi mi dökelim yavrum?” Demişti. “Detaylarına inersek olayın sebebini anlatalım.” İmayla göz kırptığında bende güldüm.
“Kalsın.” Derken Beril’e doğru döndüm. “Aç mısın? Bir şeyler hazırlayayım. Uçak yormuş olmalı.” Yerimden doğruluyordum ki Beril de öne doğru gelerek engel oldu anında.
“Zahmet etme.” Dedi Beril. “Yedik biz abimlerle.”
“Çay saati yapalım o zaman.” Dedi Sevil. “Bir şeyler de yanına koyarız.”
“Tamam o zaman.”
Birlikte mutfağa girdiğimizde herkes bir şeyler hazırlıyordu. Ben de çayı demledim, küçük mutfak masasına sığdığımızda ilk defa birkaç günün üzerine huzurlu hissediyordum. Karşımda oturan Beril’di. Sağımda Sevil solumda Sıla vardı. Ben çayımdan bir yudum alıp bıraktım.
Bu evde çoğunlukla tek başıma yaşıyordum, arada Sevil geldiğinde bile fazladan sadece tek sandalyem dolu oluyordu. Şimdi tüm sandalyelerimin dolu olması bile göğsümde ferahlatan bir his oluşturmuştu. Ne zaman böyle bir masaya otursam boğazımdaki derin yumru rahatlıyordu.
Ailem ile böyle bir masaya oturmayı çok özlemiştim.
Sevil çekirdek çitlerken bir yandan da ayağını sandalyenin kenarına çıkartarak oturuşunu düzeltti. “Ee dökülün bakalım aşk meşk ne alemde?” Sevil’in sorusu ile Sıla yerinde düzeldi.
“Ben stabil.”
Sevil ise sırıttı. “Hadi lan.” Dedi. “Mehmet ile olanları dökül, Beril sen biliyor musun olanları?” Sıla kızarıyordu. Beril ise bilmediği konu karşısında kaşlarını çattı.
“Sevil!” Diye uyardı.
“Mehmet kim?” Diye soran Beril’di.
“Bizim timden bir arkadaş.” Derken göz gözeydik. Abisinin göz renginden farklıydı hareleri.
Abisininki bir marka zaten sadece gözleri de değil kendisi de bir marka.
“Yok öyle bir şey kuşum ya.” Dedi Sıla. “Sadece askeriyede konuştuğumuz bir beyefendi işte.”
“Hım.” Diye mırıldandım. “Baya detaylı bir konuşma.” Sıla tam elini önemsiz gibi sallayacaktı ki, bardağa çarpan eli ile çayı dökmüştü.
“Ay!” Diye çığlık atarak Beril’in üzerine gelen çaydan onu korumak isteyenler ise Sıla ve Sevil’di. Bende yerimde düzeldim.
“Yandım!” Diye bağıran ise Beril’di. Ona doğru yönelip üstlüğünü üstünden bir çırpıda çıkardım. Eşofmanını hafifçe çekerek dizine kadar indirdiğimde ise ortam tam bir kaos yeriydi.
Ay görümcemizi yaktık! İlk kez olan görümcemizi haşladık, lanet olsun! Kızı iki dakikada nasıl yaktınız ayol?
Kriz yönetim yetin sıfır.
“Suya tutalım!” Diye bağıran Sıla’ydı. “Banyoya görür hadi.”
“Ne suyu? Leyli derisine geldi mi? Krem olacaktı yanıklar için onu sürelim!” Sevil de aynı telaştaydı. “Kız iki dakika oturmaya geldi onda da yandı!” Ona inanamaz gözlerle bakarken dış kapının vurulma sesi doldu eve.
“Beril!” Diye kükreyen bir sesin kime ait olduğu belliydi. Kızıl göze.
Esmer civanımız şu an daha önemliydi ama yine de sen bilirsin. Kapıyı açmaya ne dersin?
Sus lütfen.
Beril ise sadece benim ellerimi tutuyordu. “Sakin ol.” Dedim. “Neren acıyor söyle bana.” Gözlerime baktı, yüzünde acı çeken bir ifade vardı.
“Bacağım.” Diye inlediğinde onu kucaklayan bendim. Banyoya doğru yöneldiğimde Sıla peşimden koşup ışıkları açmıştı.
“Beril! Aç şu kapıyı! Ne oldu kardeşime?!” Kızıl gözün sesi banyonun içinde bile yankılanıyordu. Sıla Sevil’e döndü.
“Kapıyı açsana kız!” Diye söylenmişti. “Karan abi başımıza yıkacak apartmanı yokksa!”
Ben duşakabinin içine Beril’i yavaşça bırakıp soğuk suyu açtım. Dışarıdaki kaos ile uğraşacak durumda değildim. Beril’in karnının sağ tarafından sağ bacağının baldırına doğru bir şerit oluşmuştu. Soğuk suyu derisine tutarken eli omzuma tutunmuştu can havliyle. “Tamam sakin ol.” Diye konuştum. “Biraz yakar ama sabret tamam mı? Acısını alacak. Soğuk su iyi gelir.”
Zorlukla başını salladı. “Omzumu daha çok sıkabilirsin, sorun olmaz.” Acıyla yüzü daha da buruştuğunda parmaklarını sıkılaştırmıştı. Çok kızarıklığı yoktu ama çay oldukça sıcaktı. Bir anda derisi haşlanmıştı. “Tamam biraz daha sabret, iki dakika sonra suyu kapatacağım.” Başını acıyla salladı.
O esnada dış kapının açılması sesi gelmişti. “Beril! Beril nerede?! Ne oldu?” Kızıl gözün sesi evi doldurmuştu.
Ya bu evde bu esmer civanımı tek başımızayken görmek istiyorum. Belirtmek istedim.
“Bir dakika kaldı.” Diye mırıldanıyordum, içimden saniyeleri sayıyordum. Beril de buna alışmış gibiydi.
“Abi sakin.” Diyen Sıla’nın sesini duyuyordum.
“Banyoda mı nerede?!” Aniden açılan banyo kapısı ile Beril bedenimi kullanarak kendini arkama geçirdi. Bir nevi saklanıyordu. Bende eğildiğim kısımdan doğrularak onu arkama aldım. Beril’in bedeni benden daha zayıf olduğu için onu kapatmam normaldi.
Beril, “Abi!” Diye hayıflandı. “Kıyafetim yok! Ne yapıyorsun ya?!” Diye bağırıyordu. İçeri giren Karan ise ilk önce olayı anlamaya çalıştı. Arkasındaki Abdullah da aynı şekilde nefes nefeseydi.
Bu banyoda ben artık ikinizi görmek istiyorum. Bu banyo bunu hak ediyor. Görümcem sen bir çık bakalım biz abinle bir şeyler konuşacağız.
Bu durumda düşündüğün şeye bak, inanılmazsın.
Hep öyle söylerler biliyor musun, inanılmazımdır.
Beril arkamda ben önünde elimde su başlığı ise duşakabinin içine doğru dönüktü. Kızıl gözler önce bana sonra da duşakabine dönmüştü. Hızla kalkıp inen göğsünden oldukça tedirgin olduğunu anlamıştım. “Beril.” Abdullah’ın sesini bende duymayı beklemiyordum ki Beril omzuma sıkıca tutundu. Bedenini daha çok arkama doğru saklamaya çalıştı.
“Çıksanıza ya! Sizin ne işiniz var burada?!” Diye yakındı tekrardan. Bende uzanıp musluğu kapatmıştım. “Leyli yardım ediyor bana!” Dedi.
Karan ise, “Emin misin, be-.” diyordu ki yarım kaldı.
“Abi çık ya!” diye bağırdı.
Kızıl gözler ve Abdullah banyodan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. Beril arkamdan çıktığında derin bir nefes verdi. “Kusura bakma Leyli.” Diye mırıldanmıştı.
“Saçmalama.” Uzanıp suyu tekrar açtım. “Sen biraz daha tut tamam mı? Şu dolapta yanık kremi var. Derini kurulayıp onu sürelim.” Onu duşakabinde bırakarak banyo dolabına yöneldim. İçlerinde kırmızı renkli kutuyu aldım.
Ona geri döndüğümde o da suyu bacağına tutmayı bıraktı. Kenardaki havluyu değilde dolaptaki temiz havlulardan bir tane çıkarttım. Ona doğru yöneldiğimde ilk önce elimdeki havluyu uzattım.
“Üstüne bastırmadan kurula olur mu?”
Görümcemize iyiliğimiz dokunsun az.
Başını hafifçe sallayarak tenini kuruladı. Bacaklarının alt kısmı da sudan nasibinizi almıştı. Oralarıda narince temizledi. “Oldu sanırım.” Havluyu elinden aldım.
“Oldu. Bu yanık kremi tenini yakar ama su toplamamasını sağlar. Biraz sabret tamam mı?” Başknı sakince yine salladı.
Baldırına doğru uzanıp kırmızı olan yere hafifçe beyaz kremden sürdüm. Teni narindi ki hemen kırmızı bile can almıştı. İlk sürdüğümde titresede biraz sakin kalmayı denedi. “Yine omzunu sıksam kızar mısın?” Sorusu ile ona döndüm.
“Sormadın sayıyorum Beril. İstediğin kadar sık.” Omzuma elini atıp sıktı. Onun gücünden canım acıyacak değildi. Narindi bir kere parmakları. Tenine kremi sürmeyi bitirdiğimde hafifçe doğruldum, teninin üzerinde bir kalıp varmış gibiydi.
“Üzerini kapatmamak lazım ama, böyle daha çabuk iyileşir.” Dudaklarını büzdü.
“Şortum yok ki.” Dedi. “Gelirken hep uzun eşofman getirdim. Onları giyersem de krem her yere bulaşır.” Diye hayıflanıyordu.
“Bende şort var. Sen bekle üstlük ile beraber getireyim.”
“Çok iyi olur Leyli.” Banyodan çıktığımda direkt olarak Balaban ile karşı karşıya kaldım.
Esmer civanım demek istedi, bakmayın siz ona.
“Nasıl, iyi mi? Ne oldu?” Soruları karşısında ona baktım.
Askeriye olan olaylardan sonra onu bir kaşık suda boğabilirdim ama bu sonranın işiydi. Evin içinde Sevil, Sıla, Karan ve Abdullah vardı. İki adamın onun için nasıl endişelendiğini görmüştüm. Kıymet verdiklerini oldukça belliydi.
Evdekileri kovasana ya, esmer civanım kalsın. O yakıştı evimize.
Hiç yorulmuyor musun?
Neyden bebeğim?
“Beril nasıl?” Abdullah’ın sorusuyla ona döndüm.
“İyi, sadece çay döküldü üzerine. Soğuk su uyguladım ve krem sürdüm. Kıyafet vereceğim şimdi.”
“Teni kızardı mı? Hassastır.” Abdullah yine konuştuğunda bakışlarımı ondan çekmedim. Benimle birlikte Karan da aynı şekilde ona bakmıştı ama kısa sürede bana döndü.
“Evet kızardı ama su toplayacak kadar derin değil, ben kıyafet alayım.” Yanlarından geçerken Karan’ın dirseğimi tutması ile ona döndüm. Ani reflekse kolumu geri çektim. O da zaten sadece gitmemek için tuttuğunu belli ederek elini indirmişti.
“Kardeşime bir şey olursa, senden bilirim.” Duyduğum cümle karşısında duraksadım. “İyi mi nasıl? Doğruyu söyle.” Kaşlarımı çatarak geriledim.
“Evrendeki her şeyin sebebi benim zaten.” kendimce homurdanarak yanından geçtim.
“Abi o nasıl söz?” dedi Sıla, bedenini bizim önümüze doğru çevirmişti.. “Masada çay içiyorduk, benim elim çarptı. Yanlışlıkla Beril’in üzerine çay döküldü. İsteyerek yapar mıyız hiç?” Onları orada bırakarak odama girdim.
Gerizekalı herif! Embesil!
Şimdi öyle demeyelim de Ley’im. Esme-
Sus artık! Bize ne dediğini duymadın mı?
Duydum herhalde, bu da hep bana carlıyor!
Dolabımın kapağını sertçe açarak geriye savurdum. Alt raftaki şort kısmından bir tanesini aldım, üst kısımdan da uzun kol üstlük çıkardım. Evrendeki her şeyin sorumlusu benmişim gibi tavır takınması beni sinirlendiriyordu! Tırnaklarımı avuç içime hapsederek yutkundum.
İçimdeki bu insan sevgisi olmasaydı Beril için kılımı kıpırdatmazdım! O ise yüzsüz gibi gelmiş bana dikleniyordu! Sinirlerimi derin nefesler alarak geriye itmeye çalıştım ama nafileydi. Odamdan çıkarak kapıyı kapattım. Onları nasıl bıraktıysam öyle durmuyorlardı. Herkes mutfaktaki masanın sandalyelerinde otururken kızıl gözler banyonun kapısının önündeydi.
Ona bakmamaya çalışarak banyo kapısına yöneldim, parmakları kıvırarak kapıyı tıklattım. “Beril.” diye seslendim.
“Gel içeriye Leyli.” Banyonun kapısını açarak içeri girdim, arkamdan hemen kapatmıştım.
Beril klozet kapağını indirmiş onun üzerinde oturuyordu. Beni görünce ayaklandı. “Al bakalım, bedenine olur mu bilmiyorum ama.” Elimdeki kıyafetleri alırken başını salladı.
“Olur olur.”
“Ben çıkayım, sen giyin.”
Arkamı dönüp çıkacakken Beril’in sesini duydum. “Leyli.” Omzumun üzerinden ona döndüm. “Şey.” Kaşlarımı çatarak onu dinlemeye devam ettim. “Karan abimin kusuruna bakma olur mu? Onun adına senden ben özür dilerim.” Yüzündeki mahzun ifade karşısında sırtımı dikleştirdim.
Esmer civanımızın ne güzel kardeşleri var görüyorsun değil mi? Yeriz biz bunu bir lokmada.
“Ben takılmam öyle şeylere Beril, sorun değil.”
“Farkındayım, karakterin çok net, hareketlerinden hissediliyor.” dedi. “Abim benim hastalığımdan sonra üzerime çok düştü, ufacık bir olayda bile pimpirikli davranabiliyor. Sana bir şey daha dememesi için onunla konuşacağım.”
“Dediğim gibi Beril, önemli bir şey değil. Kimseyle benim için konuşmana gerek yok.”
Başını salladı. “Peki.” devam etti. “Aslında bende senden özür dileyecektim.”
“Neden?”
“Duşta omzunu çok fazla sıktım, canını yaktıysam özür dilerim.”
Canımın yandığı için benden ilk özür dileyen Beril’di.
Ya biz bu kızı cidden yiyeceğiz. Abisiyle birlikte bunu paket yapalım eve alalım ne dedin?
Biz sana hiçbir şey demiyoruz, kendi kendine yazıp oynuyorsun.
Üf sus be!
Durgunluğumu geride bırakarak kirpiklerimi kırptım. “Söylemedin sayıyorum.” Ona bakmaya devam ettim. “Giyinebilecek misin, yardım edeyim mi?” Kıyafetleri çenemle işaret etmiştim.
“Aslında fena olmaz, tek başıma kremi bulaştırırım her yere.”
Kafamı sallayarak ona doğru birkaç adım attım. Birlikte kıyafetlerini giydirdiğimizde kremi çok fazla bulaştırmamıştık. Üstlüğü karnının üzerinden birkaç kat katlamıştım. Şort da belinin üst kısmından geldiği için fazla yarasına denk gelmiyordu. En sonunda banyodan çıkabildiğimizde kapının önünde iki beden vardı.
Abdullah ve Karan.
“İyi misin?” Abdullah anında öne doğru geldiğinde Beril ona doğru baktı.
“İyiyim.” dedi, sonra ise yerinde sertçe düzeldi. “Sizi varya, ikinizin kafasını alıp birbirine vurmak istiyorum!” Bir anda sinirle bağırdığında kaşlarımı çattım. “Leyli’nin yanında beni ne kadar küçük düşürdünüz!”
Karan ise beklemediği davranış ile duraksadı. “Ne diyorsun güzelim?” demişti. Evin içindeki herkes bu çıkışı beklemediği için dut yemiş bülbül gibi bakıyorduk. Bir tek Sıla bıyık altından gülüyordu.
Görümcemize bak, içinden ne çıktı? Ama sevdik bunu yeriz tek lokmada bunu da. Ham yaparız.
Beril işaret parmağını abisine doğru kaldırdı. “Hele sen hiç konuşma!” diye çıkıştı. “Rezil ettin beni! Kız yardım ediyor bir de ona bağırıyorsun, nesin sen mağara kaçkını mı?”
Arkadan Sevil’in kısıkça güldüğünü duyduğumda omzumun üzerinden ona döndüm. Anında boğazını temizleyerek yerinde düzeldi. “Dinsizin hakkından imansız diyelim.” Sevil’e gözlerimi dikerek konuşmamasını belirtmeye devam ettim. O da anında ağzına fermuar çeker gibi hareket etmişti. Balaban'a ne kadar kızgın olsam da benim komutanımdı.
“Sana bir şey oldu sandım kızım.” Karan ise sadece kardeşine bakıyordu.
“Olmadı ama sayende olacak! Sinir hastası olacağım sayenizde! Ya sana ne demeliyim?” Beril’in işaret parmağı bir anda lokasyon değiştirerek Abdullah’a doğru kalktı. “Ne diye banyoya dalıyorsun? Dağ kaçkını herif!” Abdullah da bu paydan nasibini alırken kirpiklerini kırpıştırdı.
“Ben bir şey oldu sandım.” Abdullah da kendini açıklamaya çalışıyor gibiydi.
“Susun!” diye çıkıştı Beril. Bana doğru döndü. “Senden bir şey isteyebilir miyim?” Başımı aşağıya yukarı salladım. “Bu akşam sende kalacağım.”
Karan “Asla!” derken
Abdullah “Olmaz!” diyordu.
Bunlara ne oluyor ayol, biz görümcemizle kalabiliriz bu evde. Onlara ne?
Beril ise ellerini beline yerleştirip sırtını dikleştirdi. “Pardon?” dedi imayla. “Sizin bu ataerkil davranışlarından bıktım. Beni bu gece yalnız bırakacaksınız!”
“Olmaz Beril.” Karan kardeşine baktı. “Daha bugün geldin, olmaz.”
“O zaman Leyli’den özür dile.” Beni çenesiyle işaret etti. “Sende benden özür dileyeceksin.” Abdullah da bundan payını almıştı.
Bu görümcemizi çok sevdik. Bayıldık buna!
Birincisi kaç kere gömrümcen oldu ki bu görümcen diyorsun? İkincisi onun bir adı var bu diyerek bahsetme.
Bitti mi bilgilendirmen TDK?
Bitti.
Abdullah anında, “Özür dilerim.” demişti.
Karan kirpiklerini kırpıştırarak bana baktı. “Özür dilerim.” dedi sakince. Duymayı beklemediğim cümle karşısında duraksadım. Anında bunu demesini beklemiyordum.
Evlenelim artık bu adamla, lütfen.
“İlginç.” diye mırıldanıyordum. “Önemli değil komutanım.” Saygıyla yerimde sırtımı dikleştirdim. Onunla uğraşacak gücüm falan da yoktu. Özrünü kalbimde kabul etmeyeceğim için bunu öylesine ağzının altından söylemesi hiçbir şey ifade etmiyordu.
“Gidelim artık Beril.” Karan Beril’e doğru elini kaldırdığında Beril geriye bir adım attı.
“Çay içmem yarım kaldı.” diyordu. “Çayımı içtikten sonra gelirim ben.” Beril’in dik duruşu karşısında Karan derin bir nefes verdi.
“Peki.” dedi. “Öyle olsun.” Beril’ uzanıp saçlarının üzerini öptü. “İyisin ama değil mi? Hasta-.”
“Hadi abi, hadi.” Karan ve Abdullah’ı bir nevi evden çıkarttığında kapını önünde bize doğru döndü. “Tam bir baş belası olabiliyorlar.” Sevil de kocaman bir kahkaha atmıştı. İçinde uzun zamandır tuttuğu belliydi.
“Aferin kız sana! Tuttum ben seni, maşallah.”
Aradan geçen zamanda hepimiz tekrardan mutfak masasına oturmuştuk. Çaylar dolmuş, çerezler yerli yerindeydi. Arada içime düşen sigara atağım ile yerimden kalktım. “Ben bir sigara içeyim.” Mutfağın teras kısmına geçerken arkamdan kapıyı kapattım.
İçeriye kokusu sinsin istemiyordum. Balkonun iç ışığını açmadan kenarlıklara yöneldim. Sigara paketinden bir tane alarak dudaklarıma yerleştirdim. Zippom ile ateşleyerek ucunu tutuşturdum. Derin bir nefes çekerek gözlerimi kapattım. Yorgunluğum ilk defa omuzlarıma bu kadar yüklenmişti.
Başladın yine, düşünme gitsin. Şeyi düşün…Esmer civanımızı.
Şaka gibisin.
Nefes almak istiyordum. Bir çare bekliyordum, göğsümde yayılan ve bana hoş gelecek bir haberi istiyordum. Sigarayı dudaklarımdan çekerek dumanı dışarı üfledim. külü kenardaki tablaya hafifçe silkeledim. Gözlerim sokakta dolaşırken sessizlik beni karşılıyordu.
O esnada askeriyenin kapısının açıldığını gördüm. İçeriye biri girmişti. İçeri giren bedeni görmedim. Cebimdeki telefon hafifçe titriyordu, elimi cebime atarken sigaram dudağımın köşesinde kaldı. Telefon ekranında yine o adamın numarasını gördüm. Açmak ile açmamak arasında gidip gelirken çağrı sonlandı.
Cebime telefonu kapatıp yerleştirecekken bir mesaj düştü. Yine aynı numaradandı.
Askeriyeye gel. Acil.
Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldım. Yine ne derdi vardı? Az önce içeri giren adam o muydu? Gitsem Balaban ile yine ters düşecektim. Gitmesem niye geldiğini öğrenemeyecektim. Bugün beni Karan’ın karşısında düşürdüğü durumun ana sebebi neydi onu öğrenmek zorundaydım.
Sigaramı usulca içtim, en sonunda tablaya bastırarak söndürdüm. Balkondan içeriye girdiğimde kızlar halen daha masanın etrafındaydı. Balkon kapısını kapatarak masaya yöneldim. “Ben bir askeriyeye geçiyorum. Ufak bir işim çıktı.” Sevil bana doğru döndü.
“Ne işi bu saatte?”
“Kısa bir evrak işi.” Kızlara döndüm. “Siz takılın gelirim birazdan.” Hepsi başını salladığında bende portmantoya yöneldim.
Ceketimi giyerek evimden çıktım. Ben gelene Beril evine geçebilirdi. Merdivenleri inerek en sonunda binadan çıktım. Etrafta herhangi bir sıkıntı gözükmüyordu, yürüyerek askeriyeden içeriye girdim. Koridorda yürüyerek Balaban ile olan odama yöneldim. Kapıyı açarak içeri girdim.
Doğru tahminim yine buradaydı.
Geldi yine bizim favori köpeğimiz, itiyoruz yine geliyor. İlla geliyor! Kokumuzu mu takip ediyor nedir? Bıktık bu heriften!
Beni gördüğünde masamın önünde ayakta duruyordu. Kapıyı arkamdan kapatarak yerimde düzeldim. Ona doğru bir adım atarak ayakta durdum. Karşılıklı kalmıştık. Üzerinde sadece bir tişört ve pantolon vardı. Bu soğukta böyle gelmesi için oldukça büyük bir sıkıntısı olmalıydı.
Iğdır’ın bu aralar hava durumu oldukça soğuktu. Kış kendini yavaştan yavaştan belli ettirmeye başlamıştı. Bir aya yakın zamanda kar yağmaya başlardı.
Gözlerim onun gözlerindeyken, “Ne işin var burada?” diye sordum.
Başını çevirdi. “Doğru mu?” O da benim gözlerime bakıyordu. Biraz farklı gözüküyordu. Gözleri hafiften kızarmış, göz altları morarmıştı.
Kaşlarımı çattım. “Ne?” diye sordum. “Ne doğru mu?” Neyden bahsettiğini bile anlamıyorum.
İyice gitti bu, içip içip mi geldi buraya? Kafa bin beş yüz!
“Komutan.” dedi sakince. “Askerliğini yaktı mı?” Bundan ona neydi ki ve o nereden biliyordu?
Güldüm hissiz bir şekilde. “Sana ne bundan?”
“Yaktı mı yakmadı mı?” diye diretti. “Doğru söyle.” Başımı omzuma doğru eğdim.
“Tekrar ediyorum.” dedim. “Sana ne?” Bana doğru birkaç adımla yaklaştı. Bir adım ötemde kaldı.
Dövsene Leyli, lütfen. Ellerim kaşınıyordu tam üstüne geldi bu da!
“Leyli, söyle.” Gözlerimi kıstım, onu inceliyordum. “Lütfen.” yalvarması karşısında duraksadım. Bir şey vardı, gözlerindeki garip bir his vardı.
“Git buradan.” Arkamı dönecektim ki yine dirseğimi tuttu, anında geri çektim. O da üstelemeden olduğu yerde kaldı. Gitmemem için duraklatmıştı beni.
“Her şeyi yakarım Leyli.” diye devam etti. “Sen istediğini yap diye herkesi yakarım.” Güldüm yine hissiz bir şekilde.
“Kendinden başla o zaman.” dedim. “Sen yanarsan belki içimdeki ateş söner.”
“Sönmedim zaten Leyli, senden sonra hiçbir zaman durulmadım.” bir adım daha atarak dibime girdi. “Seni mesleğinden eden olursa, bende onu mesleğinden ederim.” Gözlerindeki o derin ifadeyi gördüm.
“Kim olarak?”
Derin bir nefes aldı. “Sana hala aşık olan adam olarak.” Duymayı beklemediğim itiraf karşısında duraksadım. Gözlerim gözlerindeydi. “Niye geldim buraya? Niye peşindeyim söyleyeyim mi?” İyice yaklaştı, başını yüzüme doğru eğdi. “Köpek gibi aşığım hala sana.” Dudaklarının arasından sızan nefeste alkol aldığını anımsıyordum. “Sana gelecek tek bir zarar daha olursa her şeyi yakarım!” Sertçe sözlerine devam etti. “Söyle bana, yandı mı askerliğin?”
Yalan yalan yalan.
Gözlerim gözlerinde kaldı. “İnsanlığım yanalı çok oluyor, askerliğimin yanması önemsiz artık.” Kirpikleri birbirine tutundu. “Git buradan, seni görmek istemiyorum.” Arkamı dönüp kapıyı açmaya yeltendiğimde beklediğim bir şey yaptı.
Arkadan kolunu uzatıp karnıma sarıldı, bedenimi kendine çekerken buna müsade etmedim. Anında öne doğru kendimi ittim ama yine sıkıca tuttu. Tekrar denedim ama yine müsade etmedi. Başını başımın arkasına yasladı. Derin bir nefes verdi.
“Özür dilerim.” diye mırıldandı. “Özür dilerim Leyli, özür dilerim gün ışığım. Çok özür dilerim.” Genzim yandı. Kalkanım yıkıldı. Gözlerim yandı. “Köpek gibi pişmanım, çok pişmanım.” Duymak istemiyordum, ona ait, geçmişte bize ait kalan hiçbir şeyi istemiyordum!
“Bırak.” dedim güçlükle. “Bırak!”
“Biraz müsade et, lütfen.” Tekrar kendimi öne doğru ittim, bu sefer kolları arasından çıkabildim. Arkamı dönmeden başımı omzuna doğru çevirerek konuştum.
“Git buradan, benim seninle işim bitti.” dedim. “Bizden hiçbir şey olmaz.”
“Olur.” dedi. “Seni bekleyeceğim Leyli, ister Ferit’e yardım et istersen etme ama bu saatten sonra ben senden gitmeyeceğim.” diye devam etti. “Yeminim olsun bu da sana.” Onu orada bırakarak çıktım.
Göğsümde yanan derin bir alev vardı. Askeriyeden çıkarak lojmana yöneldim, asansörle Uğurcan’ın katına yöneldim. Kapıyı yumruklayarak vurduğumda Uğurcan kapıyı açtı.
“Leyli?” dedi sorar gibi. “Ne oldu?” ona bir şey söylemeden içeriye doğru girdim.
Uğurcan’ın odasına yöneldim. O da peşimden geliyordu. Kapıyı akamızdan kapattığında bana baktı. “Ne oluyor?” diye sordu.
“Binbaşı ile nasıl bir oyun oynayabiliriz?” Uğurcan ise dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerime dikkatle bakıyordu.
“Emin misin?”
“Anlat Uğurcan.”
Bir plan yapacaktım. Eğer halen daha bana aşıksa ona bir darbe daha ben vuracaktım. Bu hayatta babamı kurtaracak en son şansım kaldıysa da onu da kullanacaktım. Evlatlık görevim olarak en son bunu yapacaktım.
***
Bölüm hakkındaki düşünceleriniz neler?
Leyli neler planlıyor olabilir?
Pars hakkında ne düşünüyorsunuz?
Beril ve Abdullah çifti nasıl?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, hoşça kalınnn
