1. bölüm · KIZIL GÖZLÜ KOMUTAN +18
1. BÖLÜM: GERÇEKLERİN ÖZÜ
MERHABALARRRR ❤️
Yayınlanan Tarih: 20.07.2026
Sizin de başlama tarihinizi buraya alalım.
***
📌
gözlerin, zülfü livaneli.
ben sana gelemem, mela bedel.
değmez, suzan hacıgarip.
...
Kim olduğumu veya nerede olduğumu sorgulatan bir manzara vardı karşımda, dağlar. Ülkemin her yanı birer cennet parçasıydı gözümde öyle de olmalıydı. Dolgun sayılmayacak fakat ince de olmayan iki dudağımın arasına sigara dalımı yerleştirdim. Medeti bırakmak zordu, oldukça. Derin bir nefesi ciğerlerime hapsettiğimde gözlerim kısılmıştı. İlkbahar olduğu için dağlar yeni yeni yeşillenmeye başlamıştı.
Kimse yoktu yanımda, silahım, on tane mermim ve son dalı dudaklarımda olan sigaram. Bu kadardım, çoğu zaman da böyle olmuştum. Telsizimin bir hışırtı ile çalıştığını duyduğumda arkama yaslı çantamın üst kısmına uzandım. "Kartal gök burası merkez, beni duyuyor musun?" Derin bir nefes daha aldığım sigaramın sonuna gelip dudaklarımdan koparttım ve yere doğru bastırdım. Kenarda küçük ama aşağıya doğru derin minik bir çukur kazıdım parmaklarımla.
Manikürümüz bu ay da yalan oldu desene Ley? Kızım biz onlara ne kadar para vermiştik unuttun mu hayır onu sana asla unutturmam.
Telsizin ses tuşuna bastım. "Merkez, burası Kartal Gök dinlemedeyim." Tekrar bir hışırtı yükseldi.
"Kızıl, Uğurcan nerede? Sınır koordinatında teksin." Yarbay'ın sesiydi, kıdemlimdi. Fakat her doğruyu söylemek gibi bir kaidem yoktu değil mi? Dağlarda işler böyleydi, zorunlu değildin. Yalan söylemek ise serbestti her ne kadar söylemememi isteseler de sigara medetini bırakamadığım gibi bırakamadığım ikinci özelliğimdi kendileri.
"Yanımdalar komutanım." Dedim telsizin tuşuna basılı tutarak, karşı taraftan tekrar hışırtılar geldi.
Yalan söylememelisin Leyli'm.
Burası dağ Ley, sadece sen gerçekleri görüp duyarsın.
"Kızıl!" Dedi yüksek bir sesle. "Yalan söyleme bana!" Dağlarda bir hareketlenme hissettiğimde gözlerim kısıldı.
"Yalan söylemiyorum komutanım, saat üçte yağmur yağdığında yanınızda olacağız." Gizli bir koordinattı dediklerim, eğer yaşarsak oraya ulaşabileceğimiz bir koordinat.
"Kızıl!" Devamını dinlemedim daha doğrusu dinleyemedim çünkü telsizi kapatmıştım. Sigaranın izmaritini iyice toprağa gömerken gözlerim etrafta dolaştı.
Parmaklarımı boğazımdaki fulara yaklaştırdığımda gözaltıma kadar çektim, kulaklarım kapalı saçlarım bir şapkanın içindeydi üzerini kaskımla kapatmıştım. Silahımı görüş hizama getirdiğimde mağaranın girişine baktım. Tek sıra halinde geliyorlardı. Gözleri kapalı bir adam, onu tutan iki tane daha adam. Hedefim oydu. Yağmur yağdığında benimle helikoptere binmesi gereken adam oydu. Etrafı kolaçan ettim, on adam vardı. Gözleri bağlı adam harici on adam, kurtarmam gereken tek can öldürmem gereken on can vardı.
Biri mağaranın üstünde gizlenmeye çıkan nişancıları, ikisi onu koruyacak olan, ikisi mağaranın önünde olan, biri adamın başında silahsız duran, dördü ise mağarayı koruyacak olanlardı. Sekmemesi gereken on kurşun, saplanması gereken on adam. Basitti. İlk hedeflerim mağaranın başında olan üç eleman. Nişan aldığım küçük gözü takip ettirdim, susturucuyu iyi ki Tan'a yaptırmıştım. Üstlerindeki paçavralarla günlerdir dolaştıkları belli oluyordu.
Tam on ikiden hedef Ley, aferin kızıma!
Biri sağa kıvrılacakken nişanı aldım ve ateşledim, hızlı düşünmeliydim onu görene kadar ikisi de ölmeliydi. Bir tamamdı. Sola çevirdim namluyu henüz fark edememişlerdi birini çünkü arkası mağaranın kıvrımına çarpmıştı. Saplanan yerin boğazı olduklarına emin olmalıydım çünkü sesleri kesilirse saklanma olasılığım o kadar artardı. Hem sesi hem canı gidiyordu. İkiyi nişan aldım ve ateşledim. İki tamamdı. Silahın daha ayarını tutturamayandaydı hedefim, yerine kurulmadan ikinci yere düşmeden ona ateşlemiştim silahımı.
Üç leş. Tamamdı. Fark ettirmemem lazımdı fakat üçüncü aşağıya kaydığında dördüncü etrafa bakındı, mermiyi namluya verdiğimde konuşamadan düşmüştü. Dört leş. Tamamdı. Beşinci ise fark etmişti. Bağırmaması gerekiyordu ki mermim boğazına saplandı, kanların boğazından fışkırmasıyla yüzüm buruştu. Silah eğitimlerinde hızlılık derecem iyiydi, antrenman yaparak mermiyi namluya hızlıca verebiliyordum ki bu en büyük avantajımdı. Bu avantajda bu dağlarda işe yarıyordu.
Beş mermi bitmişti beş ceset kalmıştı. "Nişancı vardır!" Diye bağırdı mağaranın içinden biri diğerlerini göremiyordum. Nişan aldım, zar zor aldığım nişanla altıncı indi. Altıncıyı indirdiğimde düştüğü yere uzanan bir silah gördüm. "Hadi." Dedim beklerken. "Uzan it, hadi." Bir el girdi kadrajıma uzanan bir gövde, bu kadarı bile kâfiydi, tamamdı. Yedinci leş de yerdeydi. Üç tanesi kalmıştı. Girdiğim inden çıkmam gerekiyordu. Ne kadar saklansam da buldukları anda hedefi olurdum.
"Adamlarım yoldadır!" Dedi içerde olanlardan biri, lehçesi bozuktu.
"Sikik." Dedim normal tonla, içeri girmem lazımdı. Dışarı çıkmazlardı bu saatten sonra çıkmadıkları her an kurtarmam gereken hedef tehlikedeydi. Ona ne yapacaklarını bilmiyordum çünkü bildiğim tek şey o canı sağ salim eve götürmekti.
Küfür etme ama Leyli'm.
Mehmet'in koordinata bakma fırsatım yoktu. Kalan timin koordinatlarına bakmama fırsatım olmadığı gibi. Yerimden toparlandığımda sürünerek mağaranın çapraz kısmına girdim. Alıp çıkacaktım. Süründüğüm yerden yavaşça doğruldum, nişan aldım. Görünürde bir vardı, sırıttım. İyi bir işaretti. "Hadi." Dedim yine mırıldanarak. Biraz öne kaymasıyla namludaki silah burnundan girip ilerlemişti. Boğazı daha olasıydı ama bu da yeterdi.
Gülümsedim, o yere düştüğünde artık içeri girmeliydim. Yedisi tamamdı. Üçüyle idare ederdim. Üç mermi üç leş. Yavaşça sırtımı dağın eteğine verip çapraz adımlarla ilerledim. Mağaranın yan kısmına sırtımı verdiğimde dikkat çekmemiştim. Sessizdim oldukça.
"Git bak lo nerededir o piçler?!" Dişlerimi sıktım. Sabretmeliydim ve mantıkla hareket etmeliydim.
Bence MC9'larından bir tanesini bunun sikik ağzına sokmalısın, tüm şarjörünle Ley!
"Yaklaştılar bavo!" Dedi diğeri. "Sürüyle geldiler baksana dışarı adım attırmazlar!" Sırıttım, oysa ki bu dağda tektim. İlk başta değildim ama şu an için tektim. Onları yere sererken de tektim.
"Siktirme belanı, git bak dedim sana!" Kulaklarıma adım sesi geldiğinde gülümsemem genişledi. Eceline yalın ayak gelmesi iyi bir şeydi nitekimin de. Susturucunun kontrolünü sağladım, iyi bir şey vardı ki benim tarafımdan geliyordu. Bekledim, bir adım, iki adım, üç adım, dört adım... Beşte ise bedeni gözüktü.
Atik bir hareketle silah beyninde patladı, kan yüzüme sıçrasa da bedeni devrilmeden kendi tarafıma çektim. Kollarından tutup yavaşça yere bıraktım. Dikkat çekmemişti, sırıttım. Dağlar bu sırıtmama alışıktı, her ne kadar savaşta olsak da. Büyük ihtimal gittiğimi düşüneceklerdi. Kaldı iki tane leş. İki mermi. "Dağıldılar mı?" İçerden konuştular.
"Ses yok." Dedi diğeri. "Git bak!" Eceli gelen eceline koşarmış bu dağlarda öğrendiğim tek şeydi.
Adım sesi, ecelin sesi. "Dışarda patronu ara, çabuk gelsinler ha!" Sırıttım. Gelsin tabi. Bu sefer beşinci adımda namlumun ucuna bir leş daha düştü. Diğerinin üstüne attığımda sırtımı kenardan ayırıp mağaranın girişine nişan aldım. Dokuz leş tamdı, son mermim namludaydı.
Askeri eğitimde öğrenmediğim ama dağlarda öğrendiğim bir gerçek vardı, mermi namludaysa ölüm yakındı. O mermi o namluda kalmazdı. İçeriye bir adım attığımda sırtı dönük olan ayakta bir herif vardı, diğeri ise gözleri bağlanmış dizleri üzerine oturtturulmuş kurtarmam gereken hedefti. Tanımıyordum.
Sessiz ve acele adımlarla ilerleyip silahımın ucunu ayaktakinin ensesine dayadım. "Çömel!" Dedim bastırarak silahı. "Ellerini kaldır!" İki elini kaldırdığında cebine hareket etti ki ensesine vurduğumda çömelmek zorunda kaldı. "Dediğimi yap!" Derken cebimden bağlama ipini çıkartıyordum. Uyguladığım güç haddinden fazlaydı.
Plastik kelepçeyi sol bileğine taktım çevirdiğimde boynunu içine alıp sağ bileğine taktım. "Canım acıyor." Dediğinde sırtından ittirdim. Bu bağlama şekli ile elleri boynunda kalıyor, nefesi de boğazında.
"Canına sıçayım!" Yere düştüğünde mağaranın girişinde adım sesi duydum, silahımı nişan alıp döndüm.
Küfür Leyli'm... Etme.
"Benim komutanım." Mehmet'i gördüğümde nefes verdim. Onun da silahı bana nişan alınmıştı.
"Neredesin sen amına koyayım?!" Dedim yüksek sesle. "Neredesiniz?!" Ona birkaç adım atmıştım ki arkadan timin geri kalanı girdi. Timim kimler miydi?
2905 Kodlu, Kartal Gök Timi.
Astsubay Kıdemli Başçavuş Uğurcan Aydınlıoğlu.
Astsubay Başçavuş Leyli Karadağlı.
Astsubay Kıdemli Üstçavuş Mehmet Bargan.
Astsubay Üstçavuş Şafak Alacalı.
Astsubay Üstçavuş Tan Başeğmez.
Uzman Çavuş Barış Çelebican.
Iğdır da komutanlığa bağlı, buralarda ki tek timdik. Birbirimizden başka bu dağlarda kimsemiz yoktu. Adlarımız anılmaz, yüzlerimiz bilinmezdi. Bu dağlar için kaç tim geçip gitmişti hepimiz bilirdik. Şanlı bayrağa sarılı tabut hepimiz için bir rahat nefesti.
Uğurcan, "Sakin ol, sınır köyde çatışma çıktı. Oradaydık." Dedi.
"Biriniz de mi gelemedi?!" Diye hayıflandım. Arkamı dönüp unuttuğum emanete yöneldim. Onları gördüğüm için mutluydum, her ne kadar sakin kalabilsem de eğer mermim bitseydi buradan benim de leşim çıkabilirdi. "İyi misiniz? Var mı yaralı?"
"Şükür yok komutanım affedersiniz bu arada da." Dedi arkadan Mehmet, derin nefes verip sağ dizimi yere yasladım. Sağ elimi uzatıp gözlerindeki bağlı olan çocuğun göz bağına uzanmıştım ki geri çekildi. Birinin ona çok yaklaştığını fark etmişti ki irkilmişti.
"Korkma." Dedim uysal bir sesle. "Türk askeriyiz biz, seni kurtarmak için görevlendik. Gözlerini açacağım tamam mı?" Anlık bir titremeyle durduğunda uzanıp gözlerindeki bağı açtım.
Yazık çocuğa baksana Leyli'm. Tir tir titriyor.
Kahverengi saçları alnına döküldüğünde gözlerindeki bağı indirdim fakat ışık yüzünden gözlerini kapatmıştı açamıyordu. Elimi alnına doğru kaldırdığımda güneşi biraz daha engellemeye çalıştım, genç bir çocuktu. Ben adam sanıyordum ama nereden baksan on sekizine yeni girmiş sayılacak bir çocuktu, bilgilerinde yazıyordu kaçırılma sebebi ise ailesiydi. Ağabeyinin Türkiye de ki en kıdemli hâkimlerden biri olduğu yazılmıştı fakat hangi hâkimdi bilmiyordum.
Sınırda gelen ihbar üzerine buradan çıkmadan tim görevlendirilmişti ki buraya gelmiştik. En sonunda gözlerini açtığında bana bakmıştı. Gözlerindeki korku kendini ele verdiğinde gözleri yüzümden göğsüme kaydı. Türk bayrağını gördüğünde bana doğru yaklaştı ki başı göğsüme yaslandı. Korkusunu anladığımda bir elimi sırtına bastırdım, bileklerindeki emniyeti uzanıp çözdüm. Kolları serbest kaldığında hemen sarılmıştı bana.
O da benim sırtıma tutunduğunda derin bir nefes aldım, saçlarını okşadım. "Tamam koçum... Tamam güvendesin." Omzumuzun üzerinden farklı bir el de saçlarına uzandı. Kafamı kaldırdığımda Uğurcan'ı gördüm. Gözlerindeki acıma duygusunu tatmıştım. Çocuğun korkudan titrediğini, gözlerindeki acıyı anlamıştı.
Uğurcan, "Mehmet, Şafak önden helikopter yolunu gözetleyin." Dedi arkasını döndüğünde, vakit kaybetmemeliydik. "Kızıl, çocuk ve ben ortadayız." Bana döndü. "Tan ve Barış en arkadasınız konumlarınız eskisi gibi." Altı kişiydik, tim bu kadardı. Herkes hareketlendiğinde çocuğa eğilip bacaklarındaki bağı da çözdüm. "Şafak gitmeden şu iti de paketle, konuşturacağız." İlk benim paketlediğim herifi işaret etti.
Şafak mağaranın ağzından ileriye atıldı. "Komutanım sizin bu bağlama stiliniz dağlarda bir marka oldu." Gülmek istedim ama gülmedim, gözlerimi devirip ayaklandığımda çocukta koluma tutundu. Adamın nefessiz kalmasından dolayı yüzü kızarmaya başlamıştı, o yüzden bizimkiler pek bir şey yapmaya yeltenmemişti.
Bakışlarım çocuğa döndü tekrardan. "Güvendesin." Dedim telkin eder gibi. "Helikopterle Iğdır'a döneceğiz tamam mı? Orada seni bekleyenler var." Başını hafifçe salladı. Kimin beklediğini tahmin edebilmişti.
"Hadi beyler, çabuk!" Mehmet içerden geçtiğinde hepimiz konumumuzda çıktık.
Uğurcan önümdeyken benim koluma tutunan çocuk ile birlikte ilerliyorduk. Helikopter koordinatına önde Şafak bakarken hepimiz onun takip ediyorduk. Sonunda alana geldiğimizde helikopterin sert rüzgârı ile derin bir nefes aldım ilk olarak çocuğu yerleştirdiğimde yanına oturdum çünkü büyük bir şokta olduğu belliydi. Herkes yerine oturduğunda Mehmet'in yanına paket olan it binmişti. "Bu orospunun evladı niye benim yanıma oturdu?" Silahının sert yerini dizine doğru bastırdı, belli olmasa da itin acı çektiğini anlıyorduk çünkü kaba kuvveti fazlaydı. "Eceli gelen fare neyiyle oynarmış deyimiydi bu?" Ellerindeki emniyeti de kimse çözmemişti, aldığı nefesler oldukça azdı.
Şafak girdi lafa. "Kedi taşşağı komutanım." Dediğinde gözlerimi devirdim.
"Biraz üslup amına koyayım." Dedi Tan yandan çıkıp, gözleri bendeydi. "Aramızda kadın olduğunu hep unutuyor bunlar komutanım. Bakın mesela ben hep düzgün konuşuyorum." Tekrar göz devirdim.
"Allahtan çok doğru üsluplusun Tan." Diye homurdandım.
Tan, "Vallahi doğru." Dedi beni inandırmak ister gibi. Uğurcan'ın bakışlarını üzerimde hissedince ona döndüm bu muhabbetten çıkıp. Bakışları bendeydi ama ne düşünüyordu bilmiyordum, askeri liseden beri birlikteydik onunla. Benden bir üst kademedeydi kendileri geçen senelerde yükselmişti. Harbi bir dosttu onun için diyebileceğim tek şeydi.
"Bu sikiği ben konuşturayım." Dedi postalların birini dizine uzatıp vururken Tan. "Bülbüle çeviririm iki saate."
"Kesin." Dedi Uğurcan. En kıdemlimiz ve timin lideri olduğu için herkes ona döndü. "Yeter laklak ettiğiniz." Uğurcan en üst olduğu için herkes bir anda durmuştu.
"Komutanım ama daha yeni sohbete başlamıştık." Tekrar dizine vurdu Tan. "Lakin bunun konuşacağı hiç yok baksanıza dut yemiş bülbül amına koyduğum."
"Bir kere daha küfür duyarsam atarım helikopterden sizi." Uğurcan son ikazını yaptığında Tan bu sefer dudaklarına hayali bir fermuar çekti.
Şafak ise aradan ağız kenarıyla, "Allah'tan paraşüt eğitimimiz var." Diye mırıldanmıştı. Uğurcan'ın bir sıkıntısı vardı ama anlayamıyordum.
Keskin bakışlarımı çekmediğimi fark ettiğinde bana döndü. 'Ne oluyor?' Der gibi kafamı salladığımda bakışlarını çocuğa tutup sonra bana döndü. Çocukta mı bir sıkıntı var derken bende döndüm ama yoktu. Bu da aklıma tek kalan seçeneği oluşturuyordu, askeriyede olacak bir olaydı. Fakat şu an onu düşünemeyecek kadar yorgundum. Bir haftadır dağdaydık, üstüne yolculuk gece yarısı döneceğimiz için hayli zorluyordu bedenimi.
Ley, yüz bakım kremlerimizi de süremedik. Cildimiz mahvoldu.
Şükür et Leyli'm. Sağ salim geri döndünüz.
Sabrediyordum böyle durumlarda, aklıma düşmemesi için çabaladığım tüm şeylerden kaçınıyordum. Helikopter sonunda yavaşlayıp piste inerken Iğdır'ın ışıkları gözüme gelmişti ama ne yazık ki o canlılığı geçip küçük kasaba sayılabilecek askeriyenin olduğu bölgeye inmiştik. Eğilip çocuğun kemerini açtım çünkü bindiğinden beri gözlerini camdan çekmemiş susmuştu. Ne bir soru sormuştu ne de muhabbete girmişti. Şoktaydı bunun farkındaydım. "Askeriyeye geldik." Dediğimde kemerini bile çözdüğümü yeni fark eder gibi bana döndü. "Güvendesin tamamen." Bakışlarındaki bariz bir korku da vardı. Uğurcan öne doğru eğildi ilk o çıkarken bağlı iti almıştı.
Helikopter pistine ben atlayarak indiğimde çocuğa dönüp kolundan tutarak indirdim. Boyu benden uzundu kalıbı da vardı baya. Yaşadıkları o kadar ağır olmuştu ki eminim gerçek hayatında böyle değildi. Tekrardan göz göze geldik. "Güvendesin." Dedim tekrardan o inana kadar tekrarlayabilirdim. "Kimse sana dokunamaz." Gözlerime bakarak gözlerini kapadığında askeriyeye yöneldik.
"Bak bak şu taşına torpağına kurban olduğum memleketime bak yav!" Şafak abartılı bir iniş yaptığında yaptığı şive beni gülümsetti her seferinde aynısı yapıyordu.
"Şiveyi de siktin amına koyayım." Mehmet araya girdiğinde Tan söz aldı.
"Çok affedersiniz sevgili komutanım ama bunların üslubunun ben amına koyayım öncelikle." Yanıma gelip bizimle aynı hizada yürümeye başladı. "Benim üslubum hiç öyle mi? Doğru söyleyin en çok benim üslubumu seviyorsunuz." Gözlerimi devirdim.
"Senin de üslubunun da tonunu seveyim." Dedi Mehmet. "Whatsapp grup konuşmalarını görmesem yerdim bu numaralarını."
"Oğlum sen interneti on sekiz artı videolar harici kullanıyor musun lan?" Mehmet ensesine yediği darbeyle öne doğru sendelerken Tan ise keyifle sırıttı. Tam Mehmet Tan'a vuracakken ise kapıdan girdik.
"Rahat dur lan." Birbirlerine sataşarak bize sendelediklerinde omzundan ittim Tan'ı.
"Seveceğim şimdi hareketinizi de üslubunuzu da ha!" Diye yükseldim. Şivem kayınca yüksek sesli bir kahkaha döndü merdivenin ortasında. Adanalı bir şiveye kaymıştım çoktan.
Gitti bütün karizmamız Ley, nerede o dağlarda on mermi ile on orospu çocuğu indiren karizmamız. He?!
"Vallahi komutanım sizin bu şivenizi duymak için diğer komutanlarıma bir şey diyemiyorum." Barış konuştuğunda ona da gözlerimi devirdim.
"Bak bak benim çömezime bak sen. Sen büyüdün de bizimle aşık mı atıyorsun len?" Şafak, Barış'ı kolunun altına alırken ikisi de itişmeye başlamışlardı. Bu erkekler tahmini ne zaman büyüyorlardı? Hayır bana tam zaman verin de ona göre kendimi ayarlayayım. Gözüm çocuğa kaydı, gülüyordu yüzü. Bu içimi mutlu etmişti. Bizim didişmelerimiz bir nebze olsun o dağı unutturabilmişti.
O dağı belki hiçbir zaman unutamayacak Leyli'm.
Merdivenler bittiğinde her zamanki gibi Göktürk Yarbay'ın odasının kapısına çıktık, Uğurcan çoktan kapının yanında bekliyordu, bizi gördüğünde kapıyı tıklatmış içerden duyduğu "Gel!" Komutuyla kapıyı açmıştı. Sırayla içeri girdiğimizde Uğurcan'ın arkasında ben ve çocuk girdik.
Yarbay'ın odası aynıydı fakat çarpıştığım gözler farklıydı. O. Onun burada ne işi vardı? Yeşilin en uçsuz bucaksız tonu gözlerinde olan adamın burada işi neydi? Kaşlarım derinden çatıldı. Bu askeriye içinde olacak her şeyi sırtlayabilirdim dağlarda olanları da ama bu adamı burada görmemeliydim hatta be hatta bu adamı ömrümün hiçbir yerinde görmemeliydim.
Bu göteleğin ne bok işi var burada Ley?!
Sakin ol Leyli'm.
"Ferit!" Bağırmasıyla gerçekliğine tekrar şahitlik ettim. Buradaydı. Gelmişti. Yanıma geldiğinde ismini yeni öğrendiğim çocuğu kolları arasına çekti. "Aslanım benim! Kardeşim!" Çocuğu sarmaladığında birkaç adım geri gittim.
"Abi." Dedi Ferit de mırıldanarak.
"Yanındayım abim." Dedi telkin eder gibi. "Yanındayım aslanım benim." Abisiydi... O onun abisiydi. Bunu bile bilmiyordum bu bile yalandı hayatımda. İki adım geri attım. Fazlasını duymak bile istemiyordum.
Çıkmam lazımdı, bir an önce. Gitmek için hareketlenmiştim fakat dirseğim biri tarafından tutuldu. Kurtarmak için çektim ama bırakmadı, kim olduğunu görmek için kafamı kaldırdığımda Uğurcan'ı gördüm. "Nereye?" Dedi mırıldanarak.
"Bırak." Dedim dişlerimin arasından. Bırakmadı, baskısı arttı.
"Zayiat raporunu vermeden çıkamazsın." Baskın sesi karşısında zorda olsa kolumu çektim.
"Bırak." Dedim tekrardan.
"Rütbedesin Kızıl." Dediğinde içimde yanan sinir çok fazlaydı. Onun işleri her zaman tam yerinde olmalıydı bu yüzden çıkışıyordu lakin benim sinirim bunu kaldırmıyordu.
"Ne oluyor?" Yarbay'ın sesini duymamızla ikimizde o kısma döndük. Hazır ol da beklediğimizde gözlerim sadece yerdeydi. Üzerimde ise başka bakışları hissedebiliyordum. Gitmek istiyordum hem de hemen. Olacak olanlar sinirlerimi bozacaktı biliyordum.
"Zayiat raporunu verecektik komutanım." Uğurcan konuştuğunda hepimiz susmuştuk.
"Uğurcan, Kızıl, Mehmet dışında kalanlar çıksın. Görev için vatan size minnettar." Yarbay'ın sesine hep bir ağızdan, "Sağ ol!" Dediğimizde altı kişi kalmıştık odada.
Kalbimin çarptığını bu çarpıntının ise tüm bedenimde sesi yankılandığını hissettim. Neden buradaydı? Kardeşi gerçekten o muydu? Bunu bile benden saklamış mıydı? Bu kadar ihaneti yüklenmiş miydi gerçekten omuzlarım? Dişlerimi birbirine bastırdım, sabretmeliydim. Özellikle onun karşısında... Yıllardır nasıl sabrettiysem şimdi de sabretmeliydim.
Kardeşini bile bilmiyoruz Ley, tam bir orospu çocuğu bu herif!
Bakışlarım yerden kalkmadığında Mehmet sağ çaprazıma doğru bir adım atarak öne çıktı. Koruma içgüdüsüydü fark etmiştim çünkü o bana bir adım atmıştı. "Yeni oyunun bu mu?" Dedi, bana diyordu biliyordum ama kafamı kaldırmadım. Sabrettim. "Sana diyorum!" Bağırmasıyla derin nefes alıp kafamı kaldırdım.
Uğurcan da barikat gibi önüme geçtiğinde elleri iki yandaydı. "Ses tonunuzu ayarlayın." Diye uyardı.
"Geri." Dedim Uğurcan'ın dirseğine tutunduğumda.
"Bana bak bana!" Hırsla o tarafa döndüm.
"Ne bok var lan?!" Diye çıkıştım. "He baktım ne oldu?!" Çıkışmamı beklemediği aşikardı, yeşil gözlerindeki sinir kat sayısı arttı.
Yarbay burada Leyli'm. Kendini acilen sakinleştirmelisin.
"Senin oyunun mu bu da?! Baban gibi."
"Kes lan sesini!" Öne atıldığım anda Uğurcan tuttu kolumu. "Babamın adını ağzına alma öldürürüm seni bir saniye bile düşünmem!" Parmağım ona doğru kalkmıştı.
"Hadi bir dokunmaya cesaret etsene!"
"Yeter!" Yarbay'ın sesini duyduğumda kolumu çektim Uğurcan'ın elinden. "Bunlar nasıl konuşmalar?!"
"Sizden özür dilerim komutanım ve müsaadenizle." Çıkmak için arkamı döndüğümde tekrar aynı sesi duydum.
"O buradan çıkmayacak!" Dedi sertçe. "Emirdir!"
Alt dudağımı dişleyip ona döndüm, o da bana baktığında benden beklenecek hareketimi yapmıştım. Orta parmağım gözler önündeydi. "Sen o emirlerini plan kurduğun yandaşlarına ver, ancak tasması olanlara laf geçirirsin! Bana değil!"
"Kızıl!" Yarbay'ın sesiyle sustum. "Rütbedesin!" Dik duruşunu ona çevirdi. "Sizde benim askerime böyle konuşamazsınız, konuşmalarınıza dikkat edin. Bu odada sizden değil benden ve Uğurcan'dan sadece emir alabilir." Dişlerimi birbirine bastırdım, gitmem gerekiyordu.
Öyle laflarını yedirirler ona Ley! Bence sen şarjörü şu dağdan indirdiğin ite değil de bu göteleğe yedir!
Mehmet'in arkasına geçtiğimde Ferit'in bakışlarına denk düştüm, büyük ihtimal ağabeyi ile aramda olan olayı anlamaya çalışıyordu. Anlayamazdı ne yazık ki. Yarbay'ın ve diğerlerinin de nedenini merak ettiğini fark etmiştim. Sadece gitmek istiyordum. "İyi misin?" Uğurcan'a bakarak göz devirdim sadece. O bunu bile bile helikopterde sessiz kalmıştı. Bunu yaşayacağımızı biliyordu! En yakından hem de!
"Kardeşimi kimin ellerine bıraktığımı bilseydim bunu önlerdim."
"Pars bey." Dedi Göktürk Yarbay ciddi bir şekilde. "Askerime benim askerimden ziyade bir Türk subayıyla konuşma üslubunuzu düzeltin." Diyerek devam etti ama onun gözler bendeydi benimkilerde onun üzerindeydi. "Kardeşinizin kurtarılması üzerine aldığımız ihbarda canlarından vazgeçerek o dağa gittiler bunu da unutmayın."
"Anlamaz onun tas kafası." Dedim küçümseyerek.
Tam öne atılmıştı ki, "Ağabey." Diyerek Ferit durdurdu bu sefer onu.
"Uğurcan sen kal, siz çıkın." Canıma minnetti.
Kafamı eğip yanlarından geçtim, nefesim daralmıştı. Askeriyenin merdivenlerini ikişerli üçerli indim hızlıca. Kimseyle muhatap olmak istemiyordum. Merdivenleri bitirdiğimde eldivenlerimi çıkartım, boğazımda olan fuları da başımdan yukarı çekerek çıkarttım. Soğuk havanın ayazını derimde hissedince rahat bir nefes alabilmiştim.
"Komutanım!" Arkamdan ses gelmişti ama durmadan bahçeye çıktım, güvenlik kulübesine geçerken karşıdaki lojmana geçmek için ilerliyordum.
Lojmanın kapısını açtığım anda arkamdan biri dirseğime tutundu. Anında kolumu çekerken arkamı döndüm. Mehmet'ti. "Ne var?!" Diye soludum çıkışmadan önce.
"İyi misiniz?" Dedi.
"Kafam bok gibi Mehmet, sonra." Arkamı dönüp gittiğimde bu sefer müdahale etmemişti.
Lojmanın en üst katındaki daireme ulaştığımda asansör kullanmadığım için nefes nefese kalmamı sorun etmemiştim çünkü o da beni yıldıramazdı. Kapıyı arkamdan kapattığımda üzerimdeki kamuflaj formalarımı çıkartıyordum. "Embesil herif!" Dedim içimdeki boğazlı kazağı çıkarırken. "Kafası olmayan amip!" Koridorda ilerleyip banyodaki sepete fırlattım üstümdekini. "Dingil, dingilin önde gideni!" Pantolon fermuarımla düğmemi açtım, bacaklarımdan sıyırırken önüme düşen saçlarımı geriye attım. "Benim oyunummuş bir de!" Çığlık atıyordum resmen, bana bunu yine yaşatamazdı o embesil!
Tam bir götelek Ley!
Kendini bir an önce sakinleştir Leyli'm. Kendine zarar verebilirsin.
"Sen kendine bak önce aptal!" Pantolonu fırlattığımda gözlerimden gelen yaşları geri itmeye çalıştım. "Ağlama!" Sesim boğazımdan çıkıp eve karışırken karşımdaki aynadan kendi yansımamı gördüm. "Tek damla yaş düşürmeyeceksin!" Ellerim lavaboya tutunurken kızaran yüzüme baktım. "O şerefsiz için tek damla yaşın yok senin!" Dolan gözlerime sinirle inip kalkan göğsüme bakıyordum. "Sakın!" Dedim son kez.
Suya ihtiyacım vardı, soğuk bir suya. Duşa kabinin içine girip soğuk suyu ayarladım, beklemeden içeriye girdiğimde kapılarını kapatmıştım. Bedenime çarpan ilk damlaları nefesimi kestiğinde beynimin bir an soyutlandığını fark ettim. Sırtımı duvara yaslayarak yere çömeldim. Geçmiş üzerine bir kalem çekmek her zaman zordu, zordan daha öteydi. Başımı da duvara yasladım.
Gençliğimde askeri eğitimlerimin ilkinde bir komutanım demişti, o savaş meydanında her şey ile savaşabilirsiniz fakat zihninizle değil, bu sıralar bu nüksediyordu. Dağlarda düşünmeye hem çok vaktiniz olurdu hem de olmazdı. Elinizde bir silah kurtarmanız gereken bir canınız olurdu, vakit ise sizin lehinize işlerdi her an. Kararsızlığa düştüğünüz tek bir an olduğunda bile ölüme bir adım yaklaşırdınız.
Yüzümü kaldırdığımda soğuk su damlaları yüzüme çarpmaya başladı teker teker. Derin nefesler aldım, sakinleşmem şarttı. Hayat her zaman bize elinde güllerle gelmezdi bazı anlar o tek kurşunu avucuna bırakır zihninle bir savaş başlatırdı. Parmaklarım göğüs oluğuma ulaştı, soğuk suyun bedenimi artık titretmeye başladığı bir anda titreyen parmaklarım derin yaranın vücudumda bıraktığı büzgülü izi takip etti.
Zihnimde bırakılan savaşın galibi yoktu ama kazanmaya yakın tarafın kim olduğu belliydi. Dağlar sizin eviniz olsa da zihniniz sizi büyük bir felakete sürüklediğinde ev de insan da yıkılırdı. Ayak parmaklarım artık morarmaya başladığında çıkmam gerektiğini anlamıştım, başımın üzerinden suyu kapatırken gözlerimi kapadım. Anılar birer birer doldu.
Gençliğim, yıkımım, hapishane koridorları, askeriye koridorları, geleceğim ve ölümüm... Bu kadardı bu kadardan ibarettim. Avuçlarımı yere bastırarak yerimden kalktım, duşa kabinin kapısını açtığımda etraftaki dağınıklığımı da görmüştüm. Üstümdeki ıslak iç çamaşırlarımı çıkarıp sepete attım, kapının arkasındaki beyaz büyük havlumu da göğsümden dolayarak vücuduma sarmıştım.
Dağıttıklarımı da sepete koyduğumda banyodan çıkmıştım. Hava artık yavaşça aydınlanmaya başladığında sigara içmem gerektiğini beynim hatırlatmıştı. Tek oda benim odam olduğu için içeriye girip dolabıma yürüdüm, alt çekmeceden iç çamaşırlarımı giydim. Üstlük olarak bir şey giymezken altımda bir şort giydim. Ev sıcaktı yeterince.
Islak saçlarım belimden dökülürken odadan çıktım, oturma odasıyla birleşik mutfağıma geçerken tezgâhın üzerinden sigara paketimi açtım. Bir dal çıkarttığımda çakmağım ile yaktım, derin nefesimde gözlerim kapanmıştı. İyi geliyordu, sigarayı dudaklarımın arasında bırakıp terasa açılan kapıyı açtım. Iğdır'ın kör ayazı tenime battığında içimdeki alevin biraz daha söndüğünü hissediyordum.
Kulağıma gelen telefon melodisi ile kapıyı kapatmadan arkamı döndüm. Orta sehpanın üzerinde ışığı yanıp sönüyordu, sigarayı iki parmağım arasına aldığımda eğilip arayana baktım. Sevil arıyordu. Tuşu yana kaydırdım. "Bebeklerin en bebeği, arkadaşların en arkadaşı, dostların en özeli ve güzeli günaydınlar!" Abartılı sesi eve dolarken gözlerimi devirdim.
Ley bu Sevil ile arkadaşlığını bir gözden mi geçirsen? Kulağımızı sikti sabah sabah.
O senin en yakın dostun! Asla böyle bir şey düşünmemelisin Leyli'm!
Telefon ekranımdaydı, sarı platin saçları omuzlarında yüzü her zamanki gibi makyajlıydı. Sabahın köründe bu kadar enerjik ve hayat dolu olabilecek bir o vardı gerçekten. "Kulağımı siktin sabah sabah." Dedim telefonu elime alarak, ağzımda sigara olduğu için gözlerim dumanından kısılmıştı yarım ağız konuşmuştum.
"Bir benim aşko kuşkoluğuma bak bir de sana, ağzında sigarayla açıyorsun bir de." Tek kaşımı kaldırdım. "Ve de küfür ediyorsun küfürbaz haydo seni." İnkâr etmek istiyordum fakat imkânsızdı. O tam bir pembe abidesiyken ben siyahtım. Şu anlık durumumuzu da bir tek bu açıklıyordu.
"Sende sabahın köründe daha kargalar bokunu yememişken fazla enerjiksin."
Saçlarını eliyle savurdu. "Bir Şanlıoğlu her zaman enerjik olmalıdır atasözünü ne çabuk unuttun?" Gözlerimi devirdiğimde sigaramın da son nefesini alıp bitirmiştim. "Saçların ıslak balkon kapın kapalı mı bakayım?" Tekrardan sigara yakma ihtiyacımı harlıyordu ara sıra.
"Sevil."
"Bakacağım dedim kamerayı çevir." Derinden ofladım, balkon kapısını görmesi için arka kamerayı çevirdim. "Hemen kapat." Dedi sonrasında. Adımlarımı sürüyerek oraya götürdüm ki kapattığımı ekranda görebilsin diye. Kapattığımda, "Aferin." Lafını duymuştum. Yapmasaydım ben yapana kadar zorlardı biliyordum, bunu bildiğim için ikiletmeden yapmıştım istediği şeyi.
"Hafta sonu değil mi bugün neden hazırsın sen?" Hazır mutfak tarafına gelmişken bir kahve içmenin iyi olacağını düşündüm, telefonu tezgâhın üzerine yaslarken kamerayı kendime çevirmiştim Sevil rahatça görebiliyordu beni.
"Annem ile babam kahvaltıyı dışarda yapalım dedi." O da telefonunu makyaj masasının üzerinde bir yere tutturmuş dudağındaki ruju tazeliyordu o arada. "İllaki var bir karın ağrıları da öğreneceğiz işte." Üst raftan kahveyi çıkarıp bakır cezvenin içerisine bir kaşık koydum. "Şekerli yap eminim kahvaltı bile yapmadın sigara üstüne kahve mideni deleceksin yakında."
Gözlerimi devirdim. "Senin acaba karışmadığın bir işim var mı?" Kahkaha attı.
"Yok, tabi ki, hem ben sağlıklı insanların yapacakları şeyleri söylüyorum. Ayrıca şu göz devirme işini de bırak gözlerin öyle kalacak." Sonrasında kahkaha attı ben bir şey demeden. "Bu sefer video ki kadın gibi olacağım Efekan yapma oğlum yerine yapma kızım diyeceğim." Dediği son şeyden hiçbir şey anlamamıştım, büyük ihtimal komik bir şeydi ama bilmiyordum.
"Ha yaptıklarım sağlıksız yani?" Dedim ilk atfına takılarak.
"Pek sağlıklı olduğu söylenemez." Sırıtarak konuşuyordu ama haklıydı, o söylemeseydi yapamazdım zaten. "Erva'ya gittin mi?" Ocağın yanan ateşine bakarken cezveyi üstüne bırakmıştım, başımı sağa sola esnettim.
Doğruları söyle Leyli'm.
Siktir etsene, sanki çok önemli Ley?
"Görevdeydim gidemedim."
"Döndün ama git bugün." Bakışlarım kaynayan cezvedeydi. "Leyli." Dediğinde kaynayan cezveye son kez bakıp altını kapattım.
"Hım." Diye mırıldandım sadece, tam karşı rafımdan tekli duran fincanı tezgâhta önüme koydum.
"Yüzüme bak bir sen." Kahveyi boşalttığımda ocağın üzerine cezveyi bıraktım, gözlerimi telefon ekranına çevirdim. "Bir şey olmuş." Dedi gözlerini kıstığı taraftan, sadece ekranda ona bakıyordum. "Anlat bakalım."
Derin bir nefes aldım. "Göreve gittik." Dedim, başka kimseye anlatmazdım ama Sevil benim için içimi açabileceğim tek insandı bu hayatta. Dost, kardeş bildiğim tek insandı. Benim nazım ona onun nazı bir bana geçerdi. Biz beşikten beri birlikte büyümüştük. "Son dakika kaçırılan birinin ihbarını aldık, TSK hızlı ve gizli bir görev hazırladı."
"Ee?"
"Bir tane çocuk on sekiz yaşında." Alt dudağını dişledi şaşkınca.
"Ay kuzum ya çok küçükmüş." Dedi, gözlerindeki acıma duygusu onun kişiliğindendi. Yapmacık değildi.
"Kurtardık geri döndük askeriyeye geldik." Derin bir nefes alıp ellerimi tezgâha yasladım. "O." Dedim, yutkundum derince. "O'nun kardeşiymiş... O da askeriyedeydi." Gözleri şaşkınlıkla aralanmıştı.
"O şerefsizle karşılaştın mı sen?" Dedi hayretle, bakışlarımla onayladım onu. "Haysiyetsiz şerefsiz!" Bağırıyordu.
Biz de tam olarak onu dedik Sevil, götelek diye de ekleyelim bir yere.
"Sevil."
"Ay hiç konuşma bana, ne dedi o it? Kavga mı ettiniz? Kesin ettiniz değil mi?" Tam konuşacaktım ki kapımın zili çaldı, bakışlarım ekrandan kapıya doğru kaydı.
"Arayayım mı ben seni sonra?"
"Hayır, hayır!" Dedi hızlıca hemen. "Anlat şunu patlarım meraktan!" Zil tekrardan çaldığında telefonu elime aldım.
"Akşam arayacağım seni mutlaka." Cevap vermesini beklemeden aramayı sonlandırdım.
Demir kapıya ulaştığımda delikten baktım, Uğurcan gelmişti. "Bekle bir dakika!" Diye bağırdım odama girerken. Şortum vardı ama sutyen ile açmamalıydım kapıyı. Bekleyeceğini bildiğim için dolabımın ikinci kısmından içi polarlı siyah kazağımı giyindim. Islak saçlarımı arkamdan çıkartıp altımdakinin çok kısa olmadığını aynadan gördüğümde odamdan çıktım.
Uğurcan benim bir alt katımda kalıyordu Mehmet ile, haliyle yakındık baya. Zaten Iğdır askeriyeye tahinimiz düşer düşmez ayarlamıştı bu lojmanı, sağ olsun. Demir kapıya tekrardan ulaştığımda beklemeden açtım bu sefer. Kafamı kaldırdığımda göz göze geldik.
"Selamın aleyküm." Dedi, elleri kapının iki pervazına yaslıydı öne doğru eğilmişti ki ben açtığımda toparlanıp geri çekildi.
"Aleyküm selam." Dedim bende geriye doğru çekildim içeri girmesi için. Eğilip ayakkabılarını çıkarttığında beklemeden içeriye girdi, salondaki L koltuğa oturduğunda bende kapıyı kapattım. "Kahve yaptım içecek misin sende?" Diye sordum.
"Kahvaltı yaptın mı?" L koltuğun uç tarafına oturup kolunu koltuğun üstüne attı, omzunun üzerinden bana dönmüştü.
"Hayır." Dedim sadece.
"İyi bende ondan sebep geldim, hazırlan da kahvaltı yapalım dışarda." Tezgâha yönelmiştim ki tekrardan konuştu. "Hayır dedim, git hazırlan seri ol biraz."
"Uğurcan."
"Hadi be inat hadi be bir kere de tutmasın o damarın." Gülmemek için alt dudağımı dişlediğimde arkamı döndüm. "Kalın giyin hava soğuk bugün." Kapımı kapattığımda ilk işim hafiften kuruyan saçlarımı yukardan topladım. Bu konuyu kendince kapatmasını sevmiştim, şimdi onunla hiç oturup geçmişi konuşacak havamda değildim. O da bunu bildiği için rahattı.
Bende banyodan sonra hipotermi geçiriyoruz sanmıştım meğer hava da soğukmuş be Ley. Götümüzü dondurdun o soğuk fayanslarda!
Üstlüğümü çıkartmadım altıma ise kalın bir tayt giydim. Hazırdım. Sevil ile konuşmamızın uzun sürdüğünü buradan anlamıştım. Yüzüme veya saçıma ekstra bir şey yapmayacaktım, çorap çekmeceme eğilip kalın bir çift çorabı da ayaklarıma geçirdim. Montumu giydiğimde cebine kartlığımı da iliştirdim, tamamen hazır olduğumda odanın kapısını açıp çıktım.
Uğurcan bıraktığım yerde kafasını eğmiş telefonuyla uğraşıyordu. "Hazırım." Derken tezgâha yönelip sigara paketimi de cebime attım. O da yerinden kalktı, üzerinde beyaz kazağı ve siyah kot pantolonu vardı üstüne de deri ceketi. Ben ise şişme bir mont giymiştim. "Mehmet nerede, o da gelsin." Eğilip ayakkabılarını giyerken bende ayakkabılıktan botlarımı çıkarttım.
"Uyudu o ancak yarına kalkar." Anladığımı belirtir gibi kafamı salladım. Botlarımı eğilip giyerken Uğurcan da anahtarı takıp kilitlemişti kapıyı. Anahtarı bana verdiğinde cebime attım. Timin geri kalanı askeriyedeki koğuşlarda kalıyordu.
Çanta takmayı sevmezdim cebime doldururdum ne var ne yoksa. Merdivenlerle bir alt kata indiğimizde asansörün tuşuna basmıştı, benim katıma kadar çıkmıyordu asansör. Asansör geldiğinde ilk o bindi sonra ben, sıfır tuşuna bastığında gözlerim kırmızı halkada takılı kalmıştı. Uğurcan ile konuşacaktık bunu da biliyordum ama o güç hiç yoktu bende şu anlık.
Asansörün kapıları giriş katta açılınca ilk ben çıktım bu sefer. Binada tek kadın değildim askeriyeden olan bazı kişiler eşleriyle kalıyordu hatta çocukları da vardı. Bu yüzden kadın olarak zorlanmıyordum. Binanın en dış demir kapısını iterek açtığımda güneşin artık yerini aldığını görmüştüm. Uğurcan da arkamdan yanıma geldiğinde ona döndüm, "Çay simit mi yapalım yoksa Hakan ustaya mı gidelim?" Hakan usta birkaç yıldır tanıdığımız bir ustaydı.
"Hakan ustaya gidelim." Dedim kaldırıma çıktığımızda, elimi cebime atıp sigara paketimi çıkarttım. Hakan ustanın mekânının manzarası çok güzeldi, kahvaltı yapmayacağımı daha doğrusu yapamayacağımı bildiğim için en azından manzara seyrederim diye düşünmüştüm o yüzden orayı söylemiştim.
"Versene bana da." Dedi elini uzatarak, gözlerimi ona çevirdim.
"Otlakçı mısın lan?" Derken bir dalı da ona uzattım.
"Sende cimrisin." O sigarayı dudaklarına koyduğunda ben rüzgârı elimle kapatıp ateşledim sigara ucumu, derin bir nefes çektikten sonra çakmağı Uğurcan'a verdim. O da durup yaktıktan sonra geri aldım çakmağımı.
"Bonkör olanla arkadaş ol o zaman." İşaretle orta parmağım arasına aldım sigaramı dudaklarımdan çekerken.
"Sen düştün bahtımıza." Sırıttım.
"Sevil ile konuştum sabah." Adımlarım ilerliyordu ama onun adımları sabitti anlamıştım. Duraksamıştı.
"Ne konuştunuz?" Dedi, sesindeki merak duygusunu buradan bile anlamıştım. Sonra adımlarının eksikliğini fark etmiş bana yetişmişti, omuzlarımız aynı hizadaydı aynı boylardaydık.
Seven insanların arasını yapmak, sevaptır Leyli'm.
Bununla uzun yıllardır dostsun ama kafası basmıyor halen be Ley. İki üç hap verip Sevil'in koynuna atsan tüm stresi gider emin ol.
"Ailesiyle kahvaltı yapmaya geçiyordu, konuşacakları varmış."
"Adana da mı hala?"
"Hım." Diye mırıldanırken Hakan ustanın küçük dükkânının olduğu sokağa girdik. Iğdır büyük bir yerleşim olmadığı için hızlı adımlarla her yere ulaşabiliyordunuz. "İşleri biraz karışık." Sokağın sonuna doğru ilerlerken biten sigaramı kenardaki çöp kutusunun üzerindeki yere bastırarak söndürdüm.
"Hep orada mı kalacak?" Meraklı bakışlarını bildiğim için ona döndüm, kahverengi gözlerinde merak parıltıları vardı.
"Neden ona sormayı denemiyorsun?" Gözlerini devirdi benim gibi son nefesini alıp sigarasını söndürdü.
"Bazı şeyler sorulmaz." Gülümsedim ama bu inceydi.
"Siktir git lan." Dedim ağız dolusu. "Sorulmazmış!" Göğsüne vurdum hafifçe. "İt gibi şu kalbin çarpıyor halen inatsın amına koyayım. Bir de inatçı ben oluyorum." Yüzü ciddileşti.
Biraz kalbini kırabilirsin Leyli'm, nazik olmalısın.
İyi dedin Ley, böyle söylemesen anlamazdı o!
"Ne diyeyim lan?!" Diye çıkıştı o da. "O kralın kızı ben ise halkın çöpçüsü."
"Fakir edebiyatı yapma." Dedim gergince. "Çıktın mı adam gibi karşısına, sana köpek gibi aşığım dedin mi?"
"Desem ne değişecek?" Kulaklarından kızarmaya başlamıştı yavaştan. "Eliyle itiyor beni görmüyor musun?" Bu konuda ne kadar yanılabilinirse o kadar yanılıyordu.
"Sevil benim bebeklikten beri dostum, eğer ki seni eliyle itiyor olsaydı emin ol adını bırak adını görüntüsü bile düşemezdi senin kalbine."
"Bir yemek yiyelim dedik yemeden dizdin boğazıma!" Önümden geçip küçük kapıyı açtığında peşinden girdim.
"En azından boğazına dizdim bir gün kalbine dizildiğinde yardım etmeyeceğim." Balkon kısma ilerlerken Hakan ustayı gördük. Önlüğü belinde takılı güler yüzle karşılamıştı bizi. Uğurcan ise omzunun üzerinden bana dönmüş avel avel bakmıştı.
Haklıydım. Ben askeri lisede eğitime başladığım ilk gün Sevil de yanımdaydı ve Uğurcan'ı gördüğü ilk andan beri vurulmuşlardı birbirlerine. İkisi de seviyordu birbirlerini ama bunu bilen tek bendim, Uğurcan Sevil'in ailesinden mustaripti. Sevil ise Uğurcan'ın hareketlerinden. Sevil aşkı iki kişilik yaşamaya çalışırken Uğurcan sülalece yaşamayı seviyordu.
Ona göre ailelerde evleniyordu iki kişi evlendiğinde ki aradaki parantez şuydu Uğurcan direkt evlenecekti Sevil ile o kadar kör kütüktü ve kendisi geniş bir ailede büyüdüğü için bu geleneği bozası yoktu. Gelin görün ki bunu Sevil'e hiç açmamış bana dert yanmıştı oysa anlatsa her şey kendiliğinden akacaktı. Erkekler bu yüzden biraz şeydir. Konuşsa hallolacağı işi yıllardır uzatıyordu, Sevil ise seviyordu zaten bana sürekli soruyordu Uğurcan'ı ama ona karşı bir atak yapmadığı için çekiniyordu.
Gıda mühendisliği okumuştu Sevil, ailesinin Adana da olan gıda zincirlerinin başına geçebilmek için. Hakkıydı üniversiteyi birincilikle bitirmiş işinin başına geçmişti şu ara. Geçen ki konuşmalarımızda ama tam olarak işleri yürütmek mi yoksa kendi markasını çıkarmak mı arasında kararsızdı. Uğurcan biraz da bu yüzden geri çekiliyordu maddi imkânlarının uygun olmadığını düşünerek, bence bu konuda da tamamen haksızdı. Sevil'i bilirdim o asla para düşkünü değildi, kendine yeteri kadar yapardı her şeyi.
"Oo hoş geldiniz yavrularım." Uğurcan Hakan ustanın eline eğildiğinde Hakan usta durdurdu onu.
"Hoş bulduk usta." Dedi sarılırken. Bende kısaca sarılıp geri çekildim.
"Bitti mi görev?" Başımı sallarken bizi duvar kenarında balkonun bir köşesine oturttu.
"Bitti elhamdülillah." Dedi Uğurcan yerine kurulurken bende sandalyemi çekip oturdum.
"Çok yaşayın siz. Ben hemen size kahvaltı hazırlatıyorum."
"Zahmet etme usta." Dediğimde bana döndü.
"Olur mu hiç siz bizi koruyorsunuz biz sizin için en iyisini yaparız." Güler yüzle arkasını döndüğünde Uğurcan'a döndüm, o da bana bakıyordu.
"Benim derdimden konuştuk sıra seninkinde." Bakışlarım sokağın üstten görüntüsüne düştü. Bu manzara için gelmiştim. Bir sokak üstü şemsiyelerle kapanmış altında onlarca insanın ekmek teknesi vardı. Emek kokuyordu buralar, sabır kokuyordu.
"Bir şey yok."
"Yalan söyleyen biri değildin hani?" Bakışlarım tekrardan Uğurcan'a döndü.
"Anlatılacak bir konu değil."
"Zorlamıyorum seni, sadece yanında olduğumu bil..."
"Helikopterde o yüzden mi öyleydin?" Başını aşağı yukarı salladı.
"Köyden gelirken öğrendim ben de çocuklara bir şey çaktırmadım, sen öyle istersin diye. Şimdi de sessiz kalacağım sen istediğinde anlatırsın." Bu sefer ben başımı salladım. İyi bir dosttu. Cebime uzanıp sigara paketimi çıkarttım, bir dalı içinden alacaktım ki Uğurcan elimden çekti. "Yeter artık söndü ciğerlerin sabahtan beri." Derin nefes alıp kafamı çevirdim.
"Sen çıktıktan sonra karıştı ortalık." Kaşlarımı çattım.
"Ne oldu?"
"Göktürk Yarbay çocuğu askeriyede tutmak istedi."
"Neden?"
"Mevzu derin, hâkimin kapanmamış bir soruşturması varmış. TSK'ye adliyeden rapor geçildi çocuğu bırakmayacak hafta sonu boyunca."
O götelek yine yemiştir bir boklar!
Kendinden bulsun Leyli'm. Sen karışma.
"Abisi değil de niye çocuk?"
Dudaklarını bilmem der gibi büktü. "Ailesi soruşturuluyormuş sanırım tek de o çocuk varmış." Alt dudağımı dişledim, Ferit şimdiye kadar askeriyedeyse psikolojisi etkilenmişti.
"Hâkimi mi yargılayacaklar?"
"Kusura bakma ya o kadarını oturup konuşamadık Yarbayla." Dalga geçtiğini anladığımda gözlerimi devirdim.
"Ferit nerede askeriye de mi hala?"
Başını salladı. "Ben çıkarken hala ordaydı." Hakan ustanın çırağı masayı doldurmaya başladığında gözlerim sokağa kayıyordu.
Devam eden hangi mahkemesi vardı bilmiyordum, benimle olan meselesi veya ailemle olan davası değildi. Bizimle ilgili bir bağı yoktu, kazığını atmıştı gerisi ilgilendirmezdi onu. "Askeri nezarete mi götürdüler?" Kafasıyla onayladı.
"Polisler devreye girmedi."
"Niye?" Çayımdan bir yudum aldım.
"Gizli görev, dava sanırım önemli baya."
"Ferit tek mi nezarette?" Bakışlarımız birbirine tutundu.
"Yardımcı mı lazımdı?" Dedi karşılık olarak, gözlerimi devirdim sinirimi bozmuştu. Sonra da ben çok göz deviriyor oluyordum, karşımda normal yoktu ki.
"Çocuk yeni kaçırıldı gelir gelmez nezarete mi tıktılar onu diyorum." Bunu yeni düşünmüş gibi kaşları alnına çıktı.
"Düşünmedim bunu hiç." Dedi karşılığında. "Harbiden düşünmedim." Yeni yeni farkına varıyor gibiydi olayın.
"On sekiz yaşında ama yaşadıkları normal değil. Kaldıramaz orayı." Çocuktu daha gözümde. Reşit yaşa gelmiş olabilirdi ama henüz çocuk sayılırdı daha.
Doğru düşünüyorsun Leyli'm.
Siktir et onun abisi sana neler çektirdi Ley?! Götelek herif başına ne geliyorsa hak ediyordur.
"Ne yapalım, Yarbay olaya kimseyi karıştırmaz."
Çayımdan bir yudum aldım. "Bakalım."
Kahvaltıyı bir şekilde bitirdiğimizde sadece çay içmiştim, görevden döndüğümüz vakitlerde bir şeyler yiyemiyordum genelde. Midem küçülüyor gibi oluyordu bende zorlamıyordum. Yürüyerek tekrardan lojmana döndüğümüzde Uğurcan evine çıkmıştı ben ise askeriyeye yönelmiştim, iki üç basamakları çıkıp beyaz boyalı dış kapıdan girdim.
Ferit'in yanına gidecektim, gözlerindeki o korkuyu gören bendim başkası değildi eminim ki şu anda da korkmuştu. Gördüğüm her asker başıyla selam verirken bende karşılık veriyordum hafta sonu olduğu için formasız olmam sıkıntı değildi, dönen merdivenlerden bir alt kata indiğimde metal kapının başında nöbet tutan askerleri gördüm iki taneydiler.
"Komutanım." Hazır ol da durduklarında kafamla aldım selamlarını.
"Rahat çocuklar." İkisinin de bakışları bendeydi. "İçeri gireceğim." Dedim nezareti işaret ederek. İkili birbirine baktılar.
"Komutanım Göktürk Yarbayın kesin talimatı kendisinden başkasını içeriye alamayız." Sırtımı dikleştirdim.
"Haberi var." Dedim kesin bir dille, yüzümdeki ciddiyeti anladıklarında yine bakıştılar ama sağ taraftaki asker eğilip demir kapıyı kartıyla açtı. "Sağ ol."
Yarbay veya onun ağabeyi gelmeden çıkardım merak etmesinlerdi. Koridorları teker teker geçerken buranın daha az ışık aldığını fark ediyordum, en sonunda tek kişilik bir hücre gördüğümde başında duran askere çevirdim bakışlarımı. Cidden Ferit'i hücreye mi kapatmışlardı? Askere kapıyı işaret ettiğimde o da kararsız kalmıştı ama yukardan buraya geldiğimi bildiği için oyalanmadan kapıyı açtı. Yukarısı izin vermeseydi buraya kadar gelemezdim.
Kapının demir sesi içeriye dolarken bakışlarım hemen içeriyi turladı. Tam karşımda bir tuvalet ve lavabo vardı, başımı hafifçe sağ çevirdiğimde yatak ve yatağın demirine sırtını yaslamış kafasını dizlerine gömmüş kollarını da bacaklarına sarmış Ferit'i gördüm. Yere oturmuştu. Seslerden bile etkilenip kafasını kaldırmamıştı. Arkamı dönüp kapıyı aynı zamanda kapattım. Halen daha başını kaldırmamıştı tahmin edebiliyordum kötü durumdaydı.
Adımlarımı tam yanına iliştirip bende onun gibi yatağa sırtımı yasladım, dizlerimden ikisini de kendime çektim. Bakışlarım karşı duvara tırmandı boyası biraz akmış sarıydı. "Dağlarda üç renk vardır." Dedim. Beni dinlemesi veya dinlememesi umurumda değildi çok. "Yeşil, mavi ve kahverengi." Gülümsedim. "Mavi olmazsa nefes alamazsın, kahverengi olmazsa hissedemezsin, yeşil olmazsa gizlenemezsin. Bir askerin en temel özellikleri." Nefes alış verişi düzgündü yan tarafından baktığımda ise kirpiklerini kırpıyordu beni dinliyordu yani en azından. "Nefes almak, hissetmek ve gizlenmek. Dağlarda yapabileceğin tek şeyler bunlardır çünkü."
Derin bir nefes aldım. "İlk saha operasyonuna çıktığımda öleceğimi düşünmüştüm." Devam etmedim ama bekledim biraz hem o anlar gözümün önünden geçsin hem de o bana sorsun diye. Başı bana döndü ama alnı halen kolundaydı.
"Niye?" Diye mırıldandı, sesi tahrişiydi büyük ihtimal bir şeyler de yememişti. Su bile içmediğine emindim.
Gülümsedim. "Gerçekti çünkü her şey." Gözlerine baktım gözlerimi kaçırmadan. "Aldığım nefes, gördüğüm kan, hissettiğim toprak her şey gerçekti. Korktum."
"Asker korkar mı?" Dedi başını kaldırıp, gülümsedim yine.
"Niye korkmasın?" Diye sordum. "İnsan değil mi asker?"
"Askerler güçlüdür." Kesin bir şekilde konuştu. "Korkmazlar onlar."
"Korkarlar... Emin ol." Derin bir nefes aldım. "Dağlara çıkan her asker korkuyu hisseder ama bir o kadar da korkuyu yenmeye çalışır."
"Sen yendin mi?" Gözlerimiz birbirine tutundu.
"Yeniyorum."
"Nasıl?"
"Kurtardığım her insanın bana bakışlarını gördüğümde." Anlamıştı beni bakışlarından fark etmiştim. Montumun içini açıp paketlediğim poşeti çıkarttım, naylon poşette bir simit vardı. Poşetin ağzını açıp simiti çıkardım yarı yarıya da kırdım. "Öğrendiğim diğer şey nedir biliyor musun?" Simitle birlikte ona döndüğümde bir elime bir bana baktı.
"Nedir?"
"Paylaşmak." Simiti işaret ettim. "O görevde kendi canından öteye düşünmen gereken dostlarının canıdır çünkü." Tekrar bir simite bir bana baktı, kirpiklerini kırpıştırdı.
"Dostun muyum senin?" Gülümsedim.
"Değil misin?" Dedim bende, simiti çekmediğimi alması için ona vakit tanıdığımı bildiği için yavaşça uzanıp aldı. O simiti aldığında bende küçük bir parça kendi simitimden kopardım.
Sessizlikle geçen birkaç dakika boyunca o simiti yemişti bende onu izlemiştim, kendi simitimden tekrar koparıp ona uzattım. Burada aç bırakmayacaklarını biliyordum ama onun da yemeyeceğini biliyordum. "Özgür gibisin." Dedi parmakları arasındaki simite bakıyordu.
"Özgürüm zaten." Dedim son simiti ağzıma attığımda kahkaha atmasını beklemiyordum, ona doğru döndüm. "Neye güldün?" Diye sordum.
Gülmekten kısılan bakışları bana döndü. "Özgür benim arkadaşım, yani ismi o." Açıklamasına karşılık kaşlarım alnıma çıktı.
Taşşak mı geçiyor bu bizimle Ley?!
O bir çocuk, psikolojisi iyi değil.
"Ha." Tepkime daha çok güldü. "Nereden bilebilirim acaba?"
"Haklısın." Başını salladı. "Simiti çok sevdiğimi büyük ihtimal bilmiyorsun ama Özgür de ne zaman böyle hissettiğimi bilse bana bir şeyler getirirdi."
"Özgür iki ben oluyorum galiba."
"Sayılır." Dedi dudak bükerken. "Senin adın ne?"
"Leyli."
"Peki, sana abla falan demem gerekiyor mu benden büyüksün."
"Fark etmez, nasıl istiyorsan öyle hitap et." Derken dudaklarımı büzmüştüm, artık gitmem gerekiyordu yavaştan fazla bile kalmıştım. Yerimden doğrulurken tek dizimi yere yaslayıp ona döndüm. "Gitmem gerekiyor benim." Bakışlarımız birbirine tutundu.
"Peki."
"Yemeğini ye eminim pazartesi günü eve dönmüş olursun." Başını salladı hafifçe bende yerimden doğruldum.
Gitmek için arkamı döndüğümde, "Ağabeyimle aranız olan her neyse merak ediyorum." Dediğini işittim. Omzumun üzerinden kafamı çevirdim. "Tekrar karşılaşırsak senin tarafından bu olayı dinlemek isterim." Cevap vermedim. "Bence tekrardan karşılaşacak gibiyiz, abla." Bakıştık bir süre fakat göz temasını ben kesmeden o kesti.
Geldiğim zaman ki başını tekrardan dizlerinin üzerine bırakırken içimde farklı bir his vardı. Nedenini biliyordum işte. Kapıya birkaç kere tıklattığımda arkadaki asker kapıyı beklemeden açtı bende dışarı çıktım. Koridorları geldiğimden daha hızlı adımlarla bitirirken üst katın merdivenlerini çıkıyordum. Kimseyi görmeden çıkmam gerekiyordu.
Telefonum montumun cebinde çalmaya başlarken başımı eğip onu çıkarttım o esnada merdivenleri bitirmiş koridordaydım. Sağa döneceğim zaman bir bedene çarptığımda sendeledim. "Dikkat etsene." Duyduğum ses ile bakışlarımı montumun cebinden kaldırdım. Kaderin cilvesini şu an hiç çekebilecek konumda değildim ne yazık ki, sadece gözlerine bakıp yanından geçmek için hareketlendiğimde dirseğimi tuttu.
Bu dümbelek olsa olsa kaderin gulyabanisi olur Ley! Dağıt şunun ağzını burnunu, askeriyedeki karizmanın üzerine bir kat daha geçelim kızım! Hadi!
Muhatap olma Leyli'm. Geç git hadi.
Anında geri çektiğimde tekrar yüzüne baktım. "Çek elini kolunu." Dedim sertçe. Aramızdaki mesafeyi aza indirdi.
"Düzgün konuş benimle." Suratına iğreniyor gibi baktım.
"Neren düzgün ki nerenle konuşayım?" Dedim, yüzündeki çöküntünün sebebi kardeşiydi emindim veya uğraştığı şeylerde olabilir.
"Nereden geliyorsun sen? Nezarette miydin?" Güldüm ama bu yüzümde alaycı bir ifade bırakmıştı.
"Sana ne?" Dedim kafamı sağa sola sallarken. "Sen kimsin ki sana hesap vereceğim ben?!" Tekrardan dirseğimi tuttuğunda beni kendine çekti.
"Sabrım o kadar sınırda ki." Kolumu tutan elinin bileğine yapıştım, ondan daha fazla kuvvet uyguladığım kesindi.
Çok da sikimizdeydi değil mi Ley?! Bize ne bu göteleğin sabrından! Hadi lütfen, dağıtalım şu çenesini! Bir daha konuşamasın!
"Ne yapayım?!" Dedim yükselerek. "İşini doğru yapsaydın da o burnun boktan kurtulsaydı." Son damlasını burada vermişti. Bir anda bileğime ulaşıp ters döndüğümde karşılık vermek için dirseğimi kırdım ama hızlı bir hareketle duvara yaslanmıştım. Şişen göğsü sırtımda kalkıp inerken yüzüm duvara dönmüştü. "Bırak!" Dedim sağa sola dönerken.
"Dinle beni." Sırtıma iyice göğsü ile baskı uygularken kulağıma doğru eğildi. "Birazdan yapacağım şey için bu hayatta ilk özrümü sana sunuyorum Karadağlı." Ensemde hissettiğim soğuk bir namlu ile gözlerimi kapadım. Diğer kolu boynumdan dolanırken üzerime iyice eğildi. "Benimle geleceksin, askeriyeden çıkacağız ve beni dinleyeceksin." Gülümsedim hatta o kadar büyüktü ki ağzımdan kocaman bir kahkaha kaçtı.
"Ateşlesene elindeki ancak o patlarsa seninle gelirim bir yere." Üzerime eğildi biraz daha, silah namlusu ensemden çekildiğinde bir fotoğraf düştü gözlerimin önüne. Silahtan korkmayacağımı bildiğini biliyordum. Elinde olan dikdörtgen içindeki resim tüm bedenimi darmadağın edebilecek bir şeydi. Yüzüm düştü, nefesim kesildi, ellerim bumbuz oldu.
"Babanın faillerinden biri." Dedi sakince. "Aynı yerdeler." Yutkundum. "Ankara F tipi cezaevi." İki adam vardı resimde... Biri babam biri babamı öldürmeye ant içmiş bir adam. "F tipini bilirsin, sen giremezsin, başkası giremez... Hepsi bir yerde, tüm suçlular." Tüylerim diken diken olmuştu. "Kim girebilir biliyorsun değil mi? Ben. Babanı oradan da bir tek ben çıkarabilirim."
"Onu oraya sen attırmamış gibi."
"Tek yüz Karadağlı... Zarı attık ben kazandım sen kaybettin." Ensemde yine o namluyu hissettim. "Şimdi ise tek taraf. Ben kardeşimi buradan çıkartıyorum sen ise babanı kurtarıyorsun." Anlamıyordum. Ne demekti bu böyle?
Yanisi şu Ley, bu götelek kendi ailesine yapılanı yediremiyor demek? Sol tarafımdaki konuşmuştu.
İyi de bize ne bundan? Sen kendi yolundan yürü Leyli'm. Düşünme bunları. Sağ tarafımdaki de alta kalmamıştı.
"Ne?"
"Seni izledim her hareketini, Ferit'i görmeye gittin. Şimdi benimle iniyorsun ve kardeşimi çıkarıyoruz anladın mı?"
Bu götelek rütbemizin o kadar yüksek olmadığını bilmiyor mu kız?
Küfür etmemelisin Leyli'm.
Tam ağzımı açıyordum ki üstümdeki baskısı geriledi. Ensemdeki namlu tamamen yok olmuştu artık. Biri onu benim üzerimden çekmişti ki bu çekiş sakin bir çekişte değildi, nefes seslerini buraya kadar duyabileceğim sertlikte bir çekişti.
O da neydi öyle Leyli'm ?
"Öncelikle." Dedi kalın ve bariton bir ses sertçe. "Bir kadına bırak silah elini değdirirken bile düşüneceksin." Arkamı döndüğümde onun suratının sertçe duvara yapıştığını gördüm, aynı benim az önceki halim gibi. "İkincisi bu askeriyeye silah sokmayacağını öğreneceksin." Cebinden çıkarttığı beyaz şerit emniyeti ters çevirdiği bileklere ustaca taktı. "Üçüncüsü ise o kadın bir Türk subayıysa onu asla tehdit etmeyeceksin." Sırtındaki gömleği avucu içine alıp göğsünü sertçe vurduktan sonra bakışlarımı kaldırdım.
Bu adam bizim gelecekteki kocamız olmalı Ley, bak evimize direk yatak odamıza şölen olmalı. O nasıl bir girişti be Yiğidim.
Terbiyesizleşmemelisin Leyli'm. Adam seni kurtardı, aferin ona. Hatta teşekkür etmeliyiz: Kesinlikle teşekkür etmeliyiz.
Boyu benden baya uzun kalıbı ise oldukça geniş bir adamdı. Onun ise bu adamın karşısında şansı yoktu, gözleri karşısındaki hâkimden hâkim olduğunu bildiğini düşünmüyordum bile kalktığımda bana döndü. Gözlerini gördüğümde ise kirpiklerim birbirine tutundu... Çok ama çok farklı bir renkti. Kahverenginin içinde sanki kızıl yansımaları olan çok farklı bir renkti. Aramızda olan bu mesafeye rağmen görmüştüm, farklıydı o gözler.
Yüzü kemikliydi hafif çıkmış sakalları çenesiyle elmacık kemiklerinin etrafını sarmıştı. Burnu ise erkeklerde çok göze batmayan hafif bir eğrilikle duruyordu, dudakları ise dolgundu. Alt dudağı üstüne göre oldukça dolgundu, kaşı karaydı. Hafif bir buğday tenliydi ama hafif de beyazdı. Üzerinde beyaz tişört ile deri ceketi vardı.
Bu deri ceketin altında nasıl bir şölen yatıyordur be Leyli... Şöyle esmer omuzlar, kaslı kollar, o kolların arasında biz de olsak...
"Bırak beni! Sen benim kim olduğumu biliyor musun?!" Debelendi yerinde hâkim. "Çöz çabuk beni! Bu bir emirdir!" Sırıttı kızıl gözlü adam bakışlarını çekmişti benden.
"Benim sınırlarımda benim emirlerim geçerlidir." Dedi sertçe. "Ve sen bu sınırlarda bir sik bile olamazsın!" Ensesinden tutarak duvardan çekti. "Yarbay gelene kadar sen odama geliyorsun." İterek öne doğru salladığında yanımdan geçerken bana baktı. Göz göze geldik ama bu öylesine bir çarpmıştı ki beni sanki tuhaf bir şey olmuştu. "Sende Kızıl." Kirpiklerim şaşkınca birbirine tutundu. Beni nereden biliyordu?
Bizi tanıyıp yardım etmiş Leyli'm. Kesinlikle ona bir teşekkür etmelisin. Ayrıca bizi nereden tanıyordu, önceden görmüş müydün onu?
Hayır, kollarını şu dağ gibi omuzlarına sarıp yakinen ilgilenmelisin o kaslarıyla ona ancak böyle teşekkür edebilirsin, eminim o da böylesini ister Ley...
Üzerimde formama veya rütbeme dair hiçbir bilgi yoktu, onu bu askeriyede de hiç görmemiştim. Forma veya rütbemle alakası da yoktu, dağlarda kullandığım kodumu biliyordu ona şaşırıyordum. Küçük bir kasaba olduğu için buradaki herkesi bu askeriyede ki her insanı bilirdim. Kızıl gözün ise bilgisi yoktu. Önümden geçip giderlerken öylece baka kalmıştım, ne olmuştu öyle be? Onlar koridorda kaybolduklarında cebimde çalan telefon ile tekrardan geri döndüm.
Elimi cebime atıp çıkarttığımda Sevil'in aradığını gördüm, meşgule atıp cebime geri koyduğumda hızlı adımlarla koridora yöneldim. Sol taraftan girdiğimde sağ kısımda kalan açık kapıyı gördüm, gözlerim kapının üst kısmına kaydı.
Binbaşı Karan Balaban.
Yeni atanan binbaşı o muydu? Şaşırmıştım... Böyle bir dedikodu dönüyordu ama onun olmasını beklemiyordum. "Bekliyorum yarbayım." Sesini duyarken bende beyaz kapıdan geçip içeriye girdim. Hâkimi koltuklardan birine oturtmuş kendi pencere tarafına doğru dönüktü. Telefonu kulağından çektiğinde hazır ola geçtim hemen, bana doğru dönmüştü. "Rahat." Dedi normal bir şekilde.
"Astsubay başçavuş, Leyli Karadağlı." Bana doğru birkaç adım attığında karşı karşıya kaldık, sivildik ama yine de rütbede sayılırdık.
"Kim bu adam?" Kafasıyla arkayı işaret ettiğinde başımı kaldırmak zorunda kalmıştım. Boyu cidden uzundu bende uzundum boyum bir yetmiş sekizdi ama onun boyu eminim iki metreydi.
Boyu uzun olanın başka yerleri de uzundur Ley...
"Bende buradayım bana sorsana." Kıstığı gözleri üzerimdeydi o şerefsizin konuşmasını önemsememişti bile çünkü gördüğüm kadarıyla emniyeti de koltuğun kenarına kelepçeyle bağlamıştı yerinden kalkamayacağı şekilde.
Şu göteleğin ağzına MC9'u sokalım istiyor, tüm şarjörü ağzının içine boşaltmamızı istiyor. Ayrıca kelepçe mi? Ley bizi de şöyle kelepçelese... Var bir isteğimiz...
Onu görmezden gel Leyli'm.
Derin bir nefes alıp dudaklarımı ıslattım, gözleri gözlerimden çekilmemişti. "Hâkim." Dedim sadece. "Kardeşi buranın nezarethanesinde tutuluyor, bu gece onu biz getirdik bir operasyonla. Bildiklerim bu kadar." Biçimli kalın kaşları çatıldı. Tam konuşacaktı ki duyduğum adım sesleriyle arkamı döndüm.
Göktürk Yarbayı gördüğümde hazır ola bu sefer o da benimle birlikte geçti. Üste itaatkâr olunmalıydı. "Rahat." Dedi bana baktığında. "Ne oluyor Balaban?" Yarbay ilk önce arkamdaki iki metreye bakmıştı sonra bana döndü. "Sen neden buradasın Leyli, izinlisin?" Arkamı döndüğüm için kızıl gözlü arkamda kalmıştı. Sallamam gereken zaman ise bu zamandı.
Yalan söylemek kötü bir şeydir Leyli'm.
"Tehdit ediliyordu." Dedi arkamdaki sesin sahibi. "Bir silahla." Omzumun üzerinden ona döndüm onun bakışları ise yarbaydaydı.
"Askeriyeye silah nasıl sokuldu?" Bu sorunun muhatabı ise o şerefsizdeydi.
"Bunu bu hâkime sormak lazım." Bir adım atıp kızıl gözün önünden çıkıp yarbayın çaprazına geçtim. Arkamda birilerinin olması beni hep tedirgin ederdi o yüzden. "Tehdit, silah sokma ve büyük ihtimal kardeşini çıkarma planı yapan oydu. Adaleti teslim ettiğimiz heriflere bak." Son kısmı tıslayarak konuşmuştu ama sinirlendiğini boynunda beliren damardan anlamıştım. Haklıydı.
Sen iste yeniden bir düzen yazalım be esmer tenlim. Haklı tabi Ley, şu omuzlarında çadır kurmak istediğimiz herif nasıl haksız olsun? Bak çadır istemezsen de ben sandalyeye bile razıyım, yeter ki şu omuzlar olsun vallahi.
"Doğru mu Leyli?" Yarbayın sorusunu duymamış gibi bakışlarım ona kaydı, babamın hapishanesi, onun davasıydı. Babamı düşünmeliydim. Onun bakışları ise sanki ne yapacağımı biliyor gibi belliydi.
Göğsüm derin bir nefesle şişti, bu hayatta yaptığım her şeyi ailemi düşünerek yapmıştım. Tek varlığım onlardı, onların kılına tek bir zarar gelirse ben yaşayamazdım. Bakışlarım yarbaya döndü. Merakla ne diyeceğimi bekliyordu. "Tehdit edilmedim komutanım." Dedim sakince. "Silahı ise görmedim." Kaşları çatıldı.
"Leyli sahada değilsin."
"Söyleyeceklerim bu kadar komutanım." Bu sefer iki metre önüme geçti.
"Masamda silahı." Dedi sertçe. "Ne demek görmedim? Dalga mı geçiyorsun sen?!" Gözlerimi gözlerine çevirdim sıfır mimik ve duyguylaydım. Yok diyorsam yoktu daha benim inadımla tanışmadığı çok belliydi bu adamın.
O nasıl bir bağırma öyle Ley, sese bak, içinde uzanıp serinlemek vardı şimdi. İçi derken anladın sen...
"Görmedim komutanım." Dedim bende sertçe, gözlerini kıstı.
Yalan söylemek kötü bir şey Leyli'm. Neden gerçekleri söylemiyorsun?
"Bu kadar mı korkuyorsun ondan?" Bilip bilmeden konuşması canımı sıkıyordu. "Bir subay asla başkasından korkmaz." Üstüme geldi bir adım. "Hiç kimseden korkmaz!"
"Leyli bana kıyamaz... Aramızdaki bağ hep böyledir. Değil mi güzelim?" Arkadan şerefsizin sesini duyduk ama gözlerimiz kızıl gözle ayrılmadı. "Hatta silah falan da görmedim ben Leyli gibi, siz yanlış anladınız yalnız ha tabi üzerime zimmetli olan bir silahım var, o da bildiğiniz üzere yanımdan ayrılmaması gerekenlerden."
Onun da göğsü derin bir nefesle şişti. Yarbay, "Çık sen dışarı Leyli." Dediğinde selam verip odadan çıktım.
Sabırla gözlerimi kapattığımda ne yapacaklarını düşünmemeye çalıştım. Eve gitmek için askeriyenin çıkışına yöneldim, merdivenleri ikişerli inip soğuk havaya çıktım. Ne yapacaktım?
Aradan geçen vakitte gün geceye dönmüştü. Balkonumu açıp sandalyeme oturdum, sigaramı dudaklarıma yerleştirdim. Gözlerim askeriyenin girişindeydi, bir süre sonra otomatik ışık yandı. Merdivenlerin başında bir beden görüldü. Oydu. Sevil'in dediği gibi haysiyetsiz ve şerefsiz. Buradan beni görmesi imkânsızdı, sigaramın son nefesini çekip kenardaki küllükte söndürdüm.
Telefonum ise kısa bir şekilde titredi. Ana ekranı açtığımda kayıtlı olmayan bir numaradan mesaj düştü. 'Yarın atacağım adrese gel, babanı düşünüyorsan tabi.' Derin bir nefes alıp ekranı kilitledim o da gözden kaybolmuştu.
Gidip şu göteleğe haddini bildirmen lazım Ley!
Kendini düşün Leyli'm.
Gecenin ayazına eklenen köpek ulumaları ise beni tek bırakmamıştı. Oysaki ben bu hayatta tek kalmaya alışalı baya uzun bir zaman olmuştu.
***
Nasıldıı bölümm?
Leyli hakkında düşünceleriniz?
Leyli'nin sağ ve sol melekleri hakkındaki düşünceleriniz? 🤭
Karan hakkında düşünceleriniz?
Hakim Pars hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tim hakkındaki düşünceleriniz nelerdirr?
Karan Leyli'yi rahat bırakacak mı dersiniz?
Sevil ile Uğurcan peki?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşça kalınnn :)
S.T.
:)
