3. bölüm · KIZIL GÖZLÜ KOMUTAN +18

3. BÖLÜM: DOSTLUĞUN KIYMETİ

aryemus .

MERHABALARRRR ❤️

Nasılsınızz, neler yapıyorsunuz? Klasik olan fazla uzatmadan bölümü size bırakayım...iyi okumalarrrr! :)

Yayınlanan Tarih:07.08.2026

Buyrunuzz bölümeee 💃🏼

***

📌

bir hadise var, mabel matiz.

ruhumda sızı, ender balkır.

kefen giydim, pinhani.

...

Saçlarımı elinden kurtarmak için bileğine elimi dolayıp geriye doğru çekiştirdim. "Senin o olmayan beynini çıkarıp söğüş yapacağım kendime!" Bileğindeki ellerimi çekip arkamı döndüğümde yüz yüze kaldık.

Söğüş mü, ıyy Ley. Hiç sevmeyiz.

"Lan dur bir ya, salak salak ne yapıyorsun?" Uzanıp kolumu tırnaklarıyla çizerken kolumu son anda kurtardım o protez tırnaklarından.

"Sensin salak geri zekâlı!" Dedi hiddetle. Yine bana yaklaşıp omzuma vurdu tüm gücüyle. Cidden acımadan dövüyordu açık açık. "Gram beynin yok senin, söğüş olacak kadar bile beynin yok senin." Tekrar vurdu ama bu sefer diğer omzuma. Boyum ondan uzun olduğu için zıplayıp duruyordu bir de.

Ellerimi uzatıp onu kendimden uzaklaştırdım. "Dur bir ya, sakin ol! Anlatacağım!" sesimi yükselterek bağırdığımda, durdu. Kızgın boğalar gibi yüzü kızarmıştı birde. Açık saçlarını alnından geriye doğru hızlıca iteledi.

"Anlat o zaman!" Yavaşça kapının yanına yere oturduğumda o da beni garipsemeden olduğu yerde çöktü.

Elimde olan biri başparmağımda diğerleri elimin üstünden uzayan dört çiziğe bakıyordum. Sevil ile tartışmadan kavga edeceğimizi biliyordum ama şu an daha fazla kavga edecek gücüm yoktu. Sabahtan beri yoldaydım ve yorulmuştum. Sevil'in milyon para ödeyip yaptırdığı protez tırnaklarından nasibini ellerim almıştı. Şu an ise karşılıklı olacak şekilde yere oturmuştuk.

Çıkartmadığım montumun cebinden sigara paketini çıkarttım. Paketten bir tane çıkarıp Sevil'e attığımda ellerini havada birleştirip yakalamıştı anında. Ben portmantonun yanındaki kaseden çakmağı aldığımda kendi sigaramı yakmıştım ilk önce. Sevil de dudaklarına yerleştirmişti sigarasını. Yakıp derin bir nefes aldıktan sonra çakmağı ona fırlattım tekrar.

Ley, esmer güzeli iki metre kaslı civanımızın sigara içişini şu an izlesek iyi olurdu be... Var bir hayalimiz.

Derin bir nefes alıp sigaramı yarıldım o ise derin bir nefes aldı. "Cidden mükemmel bir karşılamaydı." Dedim sinirli bir tonla. "Elime bak sanki hayvan tırmalamış gibi." Elimin üstünü ona doğru kaldırıp gösterdim. Uzun uzun kırmızı şeritler çekilmişti resmen elimde. Hayvan gibiydi demek istemiyordum ama kızınca içinden bir canavar çıkıyordu. İki saat antrenmana eş değerdi şu geçirdiğimiz yarım saat.

İyi ter atmış oldun Ley.

Ona kızma Leyli'm. Senin iyiliğin için nerelerden kalkıp geldi.

"İyi yaptım sana." Dedi sigarasını dudaklarından çekerken. "Lafımı neden dinlemiyorsun?!" Lafını bitirir bitiremez tekrardan sigarasını dudaklarına götürdü. Keşler gibi görünüyordu, dayak atmış ve oturup sigara içiyordu resmen.

"Sende kalkıp Iğdır'a geldin, sen de benim lafımı dinlemedin." Bende sigaramdan derin bir nefes aldım.

"İyi yaptım." Dedi o da beni taklit ederek. "Ben sana ne dedim o telefonda? Beni dinlemedin bir de en nefret ettiğim şey!" Gülmek istedim ama bunu sonraya sakladım. Sigaramın sonuna yaklaştığımda yerimden hafifçe doğruldum.

"Git bir duş falan al sonra konuşuruz, aç mısın yemek hazırlayayım mı?" Yerimden kalkarken o da yerinden kalkıp mutfak tarafına doğru geldi. İlk önce o sigarasını küllükte söndürürken bende yanındaki küçük boşluğa bastırıp söndürdüm ateşi.

"Açım." Göz göze geldiğimizde gülümsedik ikimizde. Kollarımızı aynı anda kaldırdığımızda ikimizde birbirimize sığındık.

O senin en yakın dostun Leyli'm. Özledin onu hem de çok.

İkimizde biliyorduk ki birbirimizden başka sığınacak hiç kimsemiz yoktu, bu dört kol tüm acılara göğüs germişti. Birimizin canı yansa diğerinin yüreği kokardı bilirdik. Hissederdik çünkü tüm bunları. Kollarımı daha sıkı boynuna dolayarak gözlerimi kapadım. "İyi ki varsın." dedim fısıldayarak. Onun da ellerinin ve kollarının daha da sıkılaştığını hissettim.

"Sen de iyi ki varsın." dedi benim gibi. Bir müddet daha sarılı kaldık birbirimize sonrasında yavaşça ayrıldık. Göz göze geldiğimizde ikimizde gözlerindeki o buğulu ifade ve kırıklık vardı. Dedim ya birimizin ciğeri yansa diğerini kokusunu alırdı, alıyorduk. Anlaşmış gibi birbirimizden koptuğumuzda gülümsedik.

Gençlik değil, çocukluk da değil biz bebeklik arkadaşıydık. Aynı mahallede doğup büyümüştük. İlk önce oyuncaklarımızı sonra sıralarımızı paylaşmıştık. Bundan sonra acılarımız gelmişti, en mutlu anlarımızı da en kötü anılarımızı da paylaşmıştık. O ben ben ise oydu.

Tabi ki Ley, o olmasa okulun bahçesinde altımıza işediğimizde kim bizi eve taşıyacaktı? Neler yaşadık ya?

Ben montumu çıkarıp tekrardan portmantoya yürüdüğümde o da mutfakta kalmıştı. "Bavulun nerede, aşağıda mı?" Başını onaylar gibi salladı.

"Bugün senden idare edeyim şimdiye uyumuştur onlar." Uğurcanlardan bahsediyordu.

"Yoksa yarın aşağı inmek için bahanen mi olsun?"

Kız Ley sen de benden bir şeyler kapıyorsun ha, aferin.

Gözlerini devirerek nefesini üfledi dışarıya. Bende sadece sırıtmıştım. "Gir sen bir duş falan al bende yemek hazırlayayım. Bu akşam benden giyinirsin." Dediğimde montumu asmıştım portmantoya.

"Tamam. Yemeğe gelince de makarna yapma ha sakın." Dedi yanımdan geçip banyo tarafına yürürken. Onun üzerinde montu yoktu, takımı vardı sadece.

"Salçalı mı yapayım sade mi?" Bende tezgâha ulaştığımda o banyonun kapı pervazına omzunu yasladı.

"Ya yok." Dedi uzatarak. "İstemiyorum makarna falan! Formuma dikkat ediyorum bir kere."

Haklı Ley, biz de dikkat ediyoruz. Esmer güzelimizin yanına yakışmalıyız en nihayetinde.

"Portakallı pekin ördeği yok evimizde kusura bakma."

"Onu mu dedim ben şimdi?" Devamını getirmesini beklerken o biraz durdu, burnunu ileriye uzattığında kokladı içeriyi. "Ne kokuyor burası?"

Şimdi Ley, ben deyince günah oluyor. Kokladığı yerin tuvalet olduğunu sen mi söylersin yoksa ben mi?

"Kokladığın yerin neresi olduğunu söylememe gerek var mı?" diye garipçe sormuştum.

"Farklı bir duş jeli bu." Dedi kollarını çözüp burnunu daha ileri uzattı. "Okyanus gibi... Sen sevmezsin böylesini. Orkideli senin kokuların." Bence askeriyedeki köpekleri alıp Sevil'i koymalıydık. O burun her şeyin kokusunu alıyor ve ayırt edebiliyordu.

"Seni K9 köpeği olarak askeriyeyi mi alsak acaba?" Bana kötü bir bakış atıp banyonun içinden çıkarak bana doğru birkaç adım attı.

"Kim duş aldı bu banyoda?" Gözlerimi devirdim.

Esmer güzelimiz, kaslı big boyumuz, evimizin direği, civanımız, her şeyimiz tabi ki!

"Ne saçma sapan sorular bunlar ya?" diye çıkıştım. "Kim duş alacak benim banyomda?" İlk yaptığım her zamanki gibi inkardı.

"Bana devirme o gözlerini." Derken bir adım daha atarak önümde durdu. "Kiminle duş aldın dedim?" gözlerimi kocaman araladım.

Bizde çok isterdik bunu, dilek listemizin en başında yer alıyor kendileri. Büyük harflerle kazıdık. Aldık, yedik, yuttuk, 777 ledik. İnan bize Sevil.

"Çüş. Ne duşu ya?! Kim ne yapsın benim banyomda cidden saçma sapan konuşuyorsun." Kiler olarak kullandığım rafa eğilip makarna poşetini çıkarttım, Sevil ise halen kollarını göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu. Göz ucuyla ona baktım.

Ağzımdan laf alana kadar gitmeyeceğini de biliyordum. Cidden onun kokusu da ne kadar kalıcıydı ki halen daha kokabiliyordu? Zaten bu erkeklerin parfümleri de bir sene kalıyordu giysilerinde. Kadın parfümlerinin asla bu kadar kalıcı olduğunu görmemiştim.

"Yemem kızım ben bu ayakları bana baksana sen." Makarnayı tezgâha bırakıp su ısıtıcısına su koymak için tezgâhta balkon tarafına doğru döndüm.

Sevil de arkamdan geliyordu. "Bir git Allah aşkına duş mu alıyorsun ne yapıyorsun yap." Suyu sürahiden boşaltıp su ısıtıcısının tuşunu çevirdiğimde Sevil halen gitmemiş başımda dikiliyordu.

"Kimse girmedi yani banyona?" Ellerimi tezgâha yaslayarak başımı ona doğru çevirdim.

Yoo, girdi, böyle iki metre kadar uzun, kasları üç yüz elli metre mesafeden bile görülecek, heybetli, haşin esmer güzelimiz girdi banyomuza. Birlikte bir gün bizde gireriz inşallah. 777.

Derin bir nefes aldım. "Sevil cidden darladın beni ha." Diye söylendim.

"Tamam, söyle gideceğim işte." Dudaklarımı büzerek gözlerimi kaçırdım. "Biliyordum!" Dedi anında. "Hadi dökül kim? Tanıyor muyum? Askeriyeden mi?" Yüzüm buruştu bu sefer.

"Ne anladın acaba?" dediğimde yine mırıldanıyordum.

Ne olacak, esmer güzelimizi, kaslı big boyumuzu anladı işte. Bir sen anlamadın ha! Naz yapma kız sende bu kadar söyle hadi.

"O dudak büküşten anlarım ben bir şeyler saklıyorsun veya söylemedin." Kafamı çevirdiğimde göz göze geldik, adeta gözleri parlıyordu. O tip biriyle yakınlaşmayacağımı biliyordu hatta uzun zamandır yani o adamdan sonra hayatıma birini almadığımı da biliyordu.

Esmer güzelimizi alalım ama Ley, lütfen, kuruyup gideceğim bu genç yaşta!

Hatta en çok o istiyordu birini bana ayarlamayı, öyle olursa daha rahat hissedeceğimi falan söylüyordu ya da ona inanıyordu bence. "Sherlock Holmes seni gidi." Koluma vurdu hızlıca.

"Ya anlat işte yine döveyim mi seni onu mu istiyorsun?"

"Tüm enerjimi yedin zaten yarım saatte yerinde dur bir zahmet."

"Ay!" Dedi bağırarak. "Anlat ulan işte!" Sırıtırken daha fazla uzatmadım.

"Yan tarafa biri taşındı." Meraklı gözlerle bana bakmaya devam etti. Onun için dedikodu her zaman daha önde gelirdi zaten.

Bizimde öyle Ley, Şafak ile Tan sana askeriyeden bir şeyler anlattığında hep merakla dinliyorsun.

Dedikodu kötü bir şeydir Leyli'm.

Meraklı gözlerle beni izlemeye devam etti. "Kim? Ne zaman taşındı? Rütbesi ne? Askeriyeden değil mi?" nefes almadan sorduğu sorular ile gözlerimi açmıştım şaşkınca.

Esmer güzelimiz koyduk adını, rütbesi de bizim kocamız.

"Askeriye de bir söylenti vardı. Yarbay gidecek diye onun yerine kıdemli biri gelecekti, Binbaşı olarak. O geldi, yan tarafa da o taşındı."

"Ee?" ilgiyle beni dinlemeye devam ederken tezgâha eğilip çenesini avucunun içine alıp eğilmişti. Bu tipik mutfakta dedikodu duruşuydu. Bunu herkes bilirdi.

Su ısıtıcısının kaynadığını belirten tık sesi ile tezgâhın üzerinden alt taraftaki aparatından yavaşça kaldırdım. Siyah renk tencerenin içine boşattım. "Sabah seninle konuşmak için çıkacakken bir ses geldi apartmandan. Bende dışarı çıktım nereden geldi diye o da kapıyı açınca karşılaştık. Şofbeni bozulmuştu, daire eski olduğu için normal yani." İçine de bir tatlı kaşığı tuz ilave ettim kenardaki baharatlık rafından.

"Ve?" Derken sesi uzatıyordu.

"Ben de davet ettim." Makarnayı kaynaya suyun içine tencereye döktüm. Sonrasında bakışlarımı kaldırdım, gözlerindeki şaşkınlık besbelliydi.

"Birlikte mi duş aldınız?!" Gözlerimi kocaman açarak bakmaya başladım.

Ya Ley, benimle birlikte herkesin buna ihtiyacı var işte. Sözde de olsa öyle olmasını istiyorlar bence içten içe. Kabul et lütfen.

"Ebenin örekesi." Dedim sesimi yükselterek. "Abartma."

"Davet ettim dedin?" Sorar gibi demişti.

"Ettim de anahtarı falan bıraktım ben dışarı çıktım, seninle konuştuk ya ondan sonra. Ben evde olmayacaktım." Dedim. Şüpheyle gözlerini kıstı.

"O kadar konuştuk lan şirret, içinde tuttun da demedin yani?"

"Önemsizdi işte uf be! Altı üstü bir yardım ettim." Makarna kaynadığında alttan süzgeci çıkartıp lavabonun içine bıraktım. "Makarnayı yaptığımda halen daha duş almamış olursan beklemeyeceğim."

Dudaklarını büzdü kararsız kalmış gibi. "Neyse yedikten sonra yaparım o zaman yiyelim şimdi." Buzdolabına doğru yol alıp açtığında makarnayı süzgece boşaltıyordum.

O da salçayı, yağı ve kremayı çıkarttığında klasik bir makarna yapacağımızı anlamıştım. Ben tabakları çıkarırken Sevil'e döndüm. "Çorba falan yapayım mı?" Tezgâha salçayı bırakırken bakıştık.

"Yok ya makarna yeter, fazla yemeyelim şimdi.."

"Yemiş miydin önceden?"

"Uğurcan ile atıştırdık bir şeyler." İmayla gözlerimi ona çevirdim.

Herkes ekmeğinin peşinde be Ley, hadi sende ekmeğinin peşinde koş. Mesela yan dairende olan esmer güzeli, kaslı big boyumuza yani.

"Vay vay vay." Derken yağı tencereye döktüm biraz. "Bana atarlanana bakın bir şeyler yemişmişler." Yağ kızarırken tahta kaşıkla biraz salça aldım. O da üst raflardan tabakları çıkarıyordu. Bu eve taşınırken yardım etmişti hem aralarda da görevim olmadığı zamanlarda gelirdi, düzeni biliyordu yani.

Bu sefer o gözlerini devirdi. "Yemek yemek gayet insani bir eylem sen adamı eve almışsın." Dedi pası bana atarak.

Umarım yatağa da almayı başarırız be Sevil.

"İnsani bir davranıştı benimkisi de." Çıkarttığı tabakları masaya götürdüğünde makarnayı sosun bulunduğu tencereye tekrar boşaltmıştım. Birkaç kere daha çevirip sosu iyice karıştırdığımda hazırdı makarna. Ocağın altını kapatıp tencereyi kaldırdım.

Masaya doğru dönüp kenara bıraktım. Sevil tabağı uzattığında iki kaşık doldurarak ona geri verdim. Kendi tabağıma da aynısı kadar koyduğumu acıktığımı yeni yeni fark ediyordum. Bugün sadece sabahtan bir çay içmiştim resmen. Ben tencereyi ocağa tekrar bıraktığımda Sevil de içecekleri dolduruyordu. Sonunda masada yan yana oturduğumuzda benim sırtım duvara yaslıydı.

Küçük bardaklardan bir taneye su doldurmuştu. İlk önce birkaç yudum suyumdan içtim. "Nasıl bir tip bakalım yan komşun?" Sevil'in sorusu ile bardağı dudaklarımdan çekerek masada aynı yerine bıraktım.

Esmer, yakışıklı, sakallı, iki metre kadar boylu, kapılardan eğilerek geçen, kaslı bir big boy Sevilciğim.

"İnsan işte." Su bardağını bıraktığım yerin yan tarafından çatalıma uzanıp parmaklarımın arasına aldım. Makarnaya daldırıp karıştırdım.

"Tipi nasıl diyorum? Kaşı, gözü, burnu falan." Gözleri aklıma düştüğünde derin bir nefes aldım, kızıl gözler. O kadar garip ve çekici gözleri vardı ki, bakmadan yapamazdım gibi geliyordu. Bir yanımda sanki onu yıllardır tanıyormuş gibi bir hisle kaplıydı.

Kızıl gözlü, karakaşlı, esmer güzelimiz!

Kızıllıklar vardı ama öyle yoğun bir kızıllık değildi, hafif siyahlarının arasına dağılmış yer edinmişlerdi kendilerine. Ara sıra güneşte daha parlak karanlıkta daha koyu oluyordu. "Uzun boylu biri, normal kaşı gözü de." Dedim makarnamdan bir çatal alarak.

"Hım." Diye mırıldanmıştı en sonunda. “Tanışırız heralde bu binbaşı bey ile.” Onun cümlesini sadece mırıltıyla onaylamıştım.

Makarnayı birlikte yedikten sonra bulaşıkları toparlamıştık Sevil duş alırken ben de çay demlemiş ve oturma odasına geçmiştim. Aklımda ise kızıl gözler vardı, bugünden sonra onunla hesabım bitmemişti. O benimle uğraşırsa bende onunla uğraşacaktım. Onun yüzünden gitmem gereken yere gitmemiştim ki o diğer şerefsizin asla rahat durmayacağını biliyordum. Peşimi bırakmayacaktı. Babam ile bir şekilde iletişime geçmeliydim.

Evet, o göteleğe haddini en kısa zamanda bildirmeliyiz!

Uğurcan'ın istihbarattan dostlarıyla iletişime geçmesini isteyebilirdim. Onun rütbesi benden üst olduğu için bilgiler alabilirdim. Telefonumu elime alıp gelen bildirimlere baktım ama hiçbir şey yoktu. O şerefsizinin sessiz kalması hayra alamet değildi. Belki de Ferit ile ilgileniyor olabilirdi. Banyonun kapısı açıldığında Sevil içerden çıktı. Üzerine bralet giymişti altına ise şortlarımdan bir tanesini giyinmişti.

Saçındaki havluyu düzeltti. "Duş rafların benim eşyalarımı taşıyamaz yalnız, yarın bir alışverişe çıkalım." Garip bir bakış attım ona doğru.

"Temelli mi yerleşiyorsun?" Saçlarındaki havluyu omuzlarına bırakarak kapının yanındaki odama yürüdü, ayağındaki terlikleri tak tuk sesleri çıkartıyordu ama onun umurunda değil gibiydi. Bende umursamazdım ama alttakiler rahatsız olabilirdi saat geçmişti.

Görev dönüşlerinde genelde dikkat ederdim, kimse o vakitlerde rahatsız edilmek istenmezdi çünkü biliyordum. Odamdan çıkarken elinde tarağım vardı. "Hayırdır beni istemeyecek gibi bir halin var?" diye söyleniyordu.

"Hayırdır senin de istiyor gibi bir halin var?" tarağımı saçlarına yaklaştırıp uçlarını tararken portmantonun yanında yaslı dikdörtgen aynanın önüne geçti. Yine tak tuk sesler çıkartmıştı, kulaklarım bazen hassaslaşıyordu o yüzden tetikte gibi hissediyordum. Her an bir taraftan gelecek kurşun sesi gibi.

Biz de isteriz birileriyle yaşamayı ama beden farklı olabilir. Mesela iki metre kadar, kaslı, esmer güzelimizi isteyebiliriz. Düşünsene onunla aynı evde yaşadığımız Ley, geceler bitmek bilmezdi.

"Konuştuk ya kendi işimi." Diye söylenirken saçlarını taramayı bitirdi. Banyoya geri dönüp büyük ihtimal tarağı yıkadı. Su sesi gelmişti.

"Hım." diye mırıldandım bende. Bu sefer banyoda bıraktığım nemlendirici kremini açmış yüzüne birkaç nokta şeklinde bırakmıştı. O kremleri o önerdiği için almıştım zaten.

Yüzüne elleriyle yedirirken bir yandan da aynaya bakıyordu. "Bu tarafların gıda üzerinde olan depolama ve tedarik alanları için parselleri var." Yüzüne sürmeye devam ediyordu kremi. "Annemlerde biliyorsun yeni bir açılım derdindeler yurt dışı için, burayı bana bırakacaklar."

"Çıkar baklayı ağzından." Kremlerini bitirdiğinde avuçlarını göğsünde birleştirip bana döndü.

"Diyorum ki buraya depo ve tedarik binaları yaptırırım hem kendi işim hem de aile işini buraya taşırım." Kaşlarımı çattım.

"Zor olmaz mı?" diye sordum.

Sağ omzunu kaldırıp indirdi. "Aynı şey bizim sektör masa başı değil ya sürekli araştırıyorsun sahada olman gerek ondan dolayı çok zorlamaz beni. Bir de parseller büyük ya her iş burada olursa hiç sıkıntı çekmem."

"Neden Iğdır mesela?" Yanıma doğru gelip karşıma oturdu.

"Çünkü." dediğinde harfleri uzatmıştı. "Artık senden uzakta yaşamak istemiyorum." Sol elini saçlarına yaslamış, sol gözü hafifçe yana doğru çekilmişti. Gözlerimi hafifçe kıstım.

"Âşık mı oldun bana?" O da benim gibi gözlerini kıstı.

Bize başkası âşık olsun Ley, mesela iki metre boyunda, esmer, kaslı civanımız, he ne dersin?

"Evet." Durdu biraz sonra gözleriyle bir süzdü beni iyice. "Hatta seni yatağa atma fikirlerim de var."

Aa yok Ley, biz başkasını yatağa atacağız. Olmaz.

"Terbiyesiz." Yanımdaki yastığı ona attım ama havada tutup yanına koydu. Sonrasında derin bir nefes aldı.

"Annemlerin yanında nefes alamıyorum Leyli." Dedi kısıkça anlatmaya başlayarak. "Babamın akrabaları bir yandan anneminkiler bir yandan, hepsinin ağzı bir torba susmuyorlar. Kendimi rahat hissetmiyorum. Burada hem sen varsın." Lafını bitirmeden araya girdim.

"Hem Uğurcan var." Kaşlarını çatarak bana baktı.

"Homdo Oğorcon vor." Taklidimi yaparken gözlerimi devirdim ve ensemi koltuğun arkasına doğru yasladım.

"Kaç yaşına gelmişsin hal harekete bak." Dedim. "Yalansa yalan de ulan bir nedenin de Uğurcan." Elini kalbinin üzerine yerleştirdi.

"Bu kanıya varman uzun sürdü mü onu söyle bari." Sırıtıyorduk ikimizde.

"Niye açılmıyorsun çocuğa? Kapında kul köle."

Onların arasını yaparak büyük bir iyilik yapmış olursun Leyli'm.

"Savunma bana o adi köpeği!" Dedi sertçe. "O seviyorsa gelsin adam gibi söylesin benim bir ayaklarına kapanmadığım kaldı." Öyleydi de Sevil her daim adım atmıştı ona.

Geçen dediklerimde haklıydım, Sevil gizlemezdi, sakınmazdı, aklına ilk geleni söylerdi. Bir şeylerden geri kalmazdı. O yüzden açık sözlü ve sözünün eriydi. Uğurcan ise bilindik tipik bir Türk erkeğiydi işte. Sevil'in kabullenemediği asıl mesele de buydu.

"Uğurcan'ın kafa farklı çalışıyor, ailesi." Demeye kalmadan sözümü kesti.

"Onun ailesi var da benim yok mu?" Diyerek araya girdi. "Ya bir kere biz sevgili olduk mu? Birbirimizi tanıdık mı? Hadi bunları geçtim evlenme raddesine geldik mi de sana kaldı ailelerimizi düşünmek? Ya da ben senin mesleğine mi baktım? Parana mı?" Hırsla devam etti. "Bugün arabada bana halen şeyi savunuyor ilişkiler aynı tonda olmalı diye."

"Çekiniyor demek."

"Kusura bakma da Mecnun Leyla'nın parasına mı baktı? Aşk dediğin zaten engellerin üstesinden birlikte gelmektir. Ayrıca ailem zengin benim, benim üzerime daha kendi aldığım bir çöp yok, eğer zaten kendi işimi ayırsam babam beni tüm mirasından reddeder." Sıkıntıyla iç çekti. "Salak konuştu bu böyle bende konuşmadım bir daha."

"O yüzden mi suratın beş karıştı?"

"Hem senden dolayı hem ondan!" Yanında ona attığım yastığı bana geri fırlattı. "Yedirdiniz kafayı bende!" Sessiz kaldım. "Dökül bakalım o şerefsizin yaptıklarını." Yüzünde iğrenç bir şey görmüş gibi bir ekşime vardı.

Şerefsiz az kalır o göteleğin yanında. Haysiyetsiz, meymenetsiz!

"Bir şey yok." Diye mırıldanmıştım.

Gözleri şaşkınca aralanmıştı. "Nasıl bir şey yok, yanına gitmedin mi?" Dedi.

"Gidemedim."

Kaşlarını çattı. "Neden?" Diye sordu.

Çünkü bizim esmerimiz, civanımız, big boyumuz, biraz konum salağı olduğu için saatlerimiz yollarda geçmişti.

"Binbaşı da bizimleydi Uğurcan seni almaya gelince onu tesisatçıya götürmek bana kaldı."

Kaşlarını çattı anında. "Ne alaka tesisatçı?" demişti.

"Şofbeni bozuk diye bende duş almadı mı?" Anladığında dair kafasını salladığında devam ettim. "Sabah seninle konuştuktan sonra Uğurcan'a kahvaltıya geçtim. O da geldi kahvaltıya. Dedi işte şofben bozuk usta falan var mı diye sordu. Buraları da bilmiyormuş." Derin bir nefes aldım.

Bence de derin bir nefes al Ley, aklına geldi değil mi? Şu uzun boyu, esmer teni, big boy kasları... Ah o kasları... Hele o kapıyı açtığındaki o ıslak teni...

"Sen arayınca da Uğurcan bana pasladı mecbur ben götürecektim yani." Gözlerimi çekmedim ondan. "Giderken yolu karıştırdı sonra."

"Sen tarif etmedin mi adama?" Garipçe baktı bana.

"Yoo."

Biçimli kaşları çatıldı. "E adam nerden bilsin yolu?"

"Sorsaydı o zaman o da ben nerden bileyim."

"Leyli hayırdır bir Leylalık mı var üzerinde? Adam sormadan nasıl gitsin?"

Bir parantez gireyim araya, haklı Ley.

"Navigasyon vardı herhâlde elinde."

"Adamı sizin bildiğiniz tesisatçıya götürmeyecek miydiniz?" cidden anlamadığını yüzünün her hareketinde anlıyordum.

"Evet." Birbirimize alık alık bakarken Sevil dudaklarından dışarıya nefesini üfledi. "Ee devam et." dedi pes ederek.

"Sonra işte yolu kaçırdı tam bulduk bir yere uğraması gerekti orada da onu bekledim." Yine ses etmeden beni dinlemeye devam etti. "Sonra işte gidecektik tam o yerde de silah sesi patladı sandık ama çocuklar torpil patlamış meğer." Dudaklarımı büzdüm. "Geri geldik bizde."

Tek kaşını kaldırarak bana baktı. "Ve tüm bunları birkaç saatte yaşadınız."

"Evet." diye mırıldandım.

"E ne şofben için tesisatçıya gittiniz ne de o şerefsizin yanına gittiniz yani?" soru sorar gibi tek kaşını kaldırdığında başımı salladım. Cidden bugün neden hiçbir işi halledememiştik biz?

"O torpil patlatılan yerden dönerken o it mesaj attı, zaman geçti artık gelme gibisinden." Mırıldandım. "Bende o anlık sinirle çıkıştım binbaşına." Bu sefer onun kaşları çatıldı.

"Senden üst rütbe, niye çıkışıyorsun adama?" başımı salladım umutsuzca.

Evet, o üst biz alt. Mükemmel bir uyum her yerde ve her anlamda. Anlasana be Ley, mükemmel!

"Anlık bir şeydi." Dedim. "Tam yola girdiğimizde de Uğurcan geldik diye haber verince lojmana geri geldik." Bu sefer o gözlerini devirdi.

"Adamla yaşanacak saçma sapan ne varsa yaşamışsın yani. Umarım hakkında salak bu diye falan düşünmüyordur." Kaşlarımı çattım.

"Düşünse ne olacak Sevil? Umurumda sanki çok." O da gözlerini devirdi bu halime.

"Hım." diye mırıldandı ama bu o kadar inanmadım mırıldanmasıydı ki gözleri şüpheyle bana bakıyordu. "Neyse bir şey demiyorum... O şerefsiz daha bir şey yazdı mı?" Başımı salladım. "Ne ile tehdit etti peki?"

"Olacaklardan korkmamı falan filan, stabil."

"O tehditleri ben onun götüne sokacağım az kaldı beklesin." Dedi sinirle. "Bizim avukatla görüştüm bildiği tanıdıkları var onları araya sokmamız lazım." Yorgunluktan kapanan gözlerimi zorlukla açabildim. "Sen takma kafana tamam mı?" Sadece başımı sallayabilmiştim, o ise yanıma doğru gelip kollarını bana sardı. "Ben hep yanındayım." Ben de kollarımı onun bedenine sardım.

"Biliyorum... İyi ki varsın." Çaydanlığın buhar sesi geldiğinde hafifçe ayrıldık. O aynı yerine geçtiğinde bende ayağa kalkıp mutfağa girdim. Üst raflardan iki tane büyük fincan çıkarttım.

Aklıma gelenle duraksadım, yan taraftan halen daha ses gelmiyordu. Yukarıya hiç gelmemiş miydi acaba? Buna neden takıldığımı gerilere doğru atarak fincanlara dem doldurdum, sıcak suyu da hemen üstlerine ekledim.

Neden olacak, evimizin direğini merak ettik Ley. Yalan mı? Yalansa söyle...

Biraz belgesel izleyip çaylarımızı içtikten sonra Sevil benim yatağıma geçmiş uyuyakalmıştı, her ne kadar seninle otururum dese de gözlerinin kan çanağına döndüğünü görmemek imkânsızdı. Yolculuk, üstüne bu olanlar onu yıpratmıştı baya. Bende televizyonu kapatıp mutfağın terasa açılan kapısını açarak terasa çıktım, arkamdan da kapattım içeriye soğuk girmesin diye. Üzerimde siyah kalın polarım ile altımda siyah bir tayt vardı.

Soğuk severdim ama şu an üşümek istemiyordum. İki kişilik masamın sandalyesine duvara yaslı tarafına oturduğumda karşımda binbaşının terası gözüküyordu. Teraslar arasında sadece camlı bir geçiş vardı, o dışarıya çıksa beni görürdü bende o çıksa görürdüm. Başımı arkaya yaslayarak masanın üzerindeki paketimi aldım, bir dalı çıkarttığımda yakmadan parmaklarıma doladım.

Esmer güzelimiz gelmedi ki Ley, gelse sesini duyardın. Nerede gerçekten bizim esmer güzelimiz?

Babam için yapacaklarımı en kısa sürede yapmam gerekiyordu. Çok vaktim yoktu, sigaramı ritimle masaya vurmaya devam ettim. Uğurcan'ın arkadaşlarını devreye sokmam gerekiyordu ama o şerefsizin her an çıkabileceği bir delik olurdu, eminim bundan sonraki her adımımı takip edecekti. Ferit ne âlemdeydi? Aklımın diğer köşesinde bu soru vardı. Benim babam ile olan meselesi ile kendi kardeşinin meselesi ayrı mı yoksa ortak bir noktaları var mıydı? Onunla uğraşmak yerine benimle uğraşacak kadar nasıl vakti olabilirdi?

O götelek yemez içmez dolaşır peşinde Ley. Bilmiyormuş gibi konuşma.

"Fazlalık dalın var mı subay?" İrkilmemi bekleyen ama açtığı kapıdan itibaren sesini duyduğum Balaban'a çevirdim bakışlarımı. Kızıl gözleri gecenin karasıyla eş olmuş siyaha yakın çevre olmuştu, camın arkasından bana bakıyordu. Üzerinde siyah renk bir tişört ile siyah bir eşofman altı vardı.

Ay geldi civanımız Ley. Ne güzel bir ses tonu o öyle? Maşallah. Hemen bir nazar duası oku bakayım.

"Var komutanım." Diye mırıldandım sadece. Gözleriyle kapıyı işaret ettiğinde ona onay vererek başımı eğdim, izin istemesi hoşuma gitmişti nedense. Kapıyı üstten açarak içeri girdi, arkasından yavaşça ses etmeden kapattı. Adımlarını büyük ve sertlikle atarak masaya yaklaştığında duvara dayalı yan tarafımdaki sandalyeyi çekti. Yerine oturduğunda paketi ona doğru ittim.

Ay hem yakışıklı, hem big boy, hem kaslı, hem esmer, hem de nezaket abidesi.

Yolda gelirken bizimle üstten konuşmuştu Leyli'm.

O istediği her an üzerimizde olabilir şekerim, kes bir sen sesini.

"Çok ses yapıyorsun." Dedi sigarayı ince uzun parmaklarıyla çıkartırken. Ellerinin iç kısmı nasırlı, tırnakları benimkiler gibi kısa kesimdi. "Seni şikâyet etmem gerekecek." Bakışlarımı ellerinden paketten onun kızıl gözlerine çevirdim.

Başka sesler de çıkartmamızı istedi duydun mu? Bildiğin yatağına davet etti az önce, duydun. O parmaklar başka ne güzel şeyler yapar biliyor musun? Doğru söyle sende.

"Sese alışık olmanız gereken bir meslek yapıyorsunuz ama komutanım." Onun da gözleri bana çevrildi, göz göze geldiğimizde yine aynı hissiyatı yaşadım. Tanıyordum onu. Ama nereden? Nereden?

"Şu an evimdeyim ama değil mi? Ses duymama gerek yok." Bakışlarımı çekmedim o da aynı şekildeydi. Bana gerçekten sınırlarımı hemen geçebileceğim alanlar bırakıyordu. Çıldırtacaktı beni.

Çıldırtsın Ley, biz hazırız. Deli olmaya bile razıyız onunla!

"Kusura bakmayın komutanım." Dedim dişlerimin arasından. "Arkadaşım geldiği için uzun süredir konuşmamıştık." Uzun sıralı kirpikleri birbirine tutundu bir defa. "Şehir merkezine doğru olan kısımda boş daireler var yine askeriyeye bağlı, isterseniz oralarda bir ev bakabilirsiniz çok sesten rahatsız oluyorsanız." Kızıl gölgeleri bir anlığına uçuşmuş gibi duruyordu.

"Uzun bir süre taşınacağımı sanmıyorum." Ondan sonra konuşmadık, o sigarasını kenardaki zippom ile yaktıktan sonra bana uzattı. Hayır, uzatmadı, tam elimin arasına alacakken zipponun önünü kendine doğru çevirdi.

Ley az önce dedi ki, ben buradan hiç taşınmayacağım hep yanında kalacağım. Seni evimin kadını yapacağım. Duydun değil mi? Ben hepsini duydum vallahi.

Hayır, Leyli'm çok ses çıkarttığınız için rahatsız oldu.

Birlikte siz ses çıkarın o zaman Ley, bundan eminim kimse rahatsız olmaz.

"Özel üretim." Diye mırıldandı zippoyu incelerken, öyleydi. Babamdan bana kalan bir mirastı. Babama da dedemden kalan bir miras. "Kıbrıs üretimi mi?" bakışları bana doğru kalktığında bende gözlerimi gözlerine değdirdim.

"Öyle komutanım." Dedim sakince.

"Var mıdır hikâyesi?"

Boş ver şimdi esmer güzelim zipponun hikâyesini gel biz seninle bizim hikâyemizi yazalım. Şöyle alevli ateşli. Yanmalı tutuşmalı hem de.

"Miras sadece." Omzumu kaldırıp indirdim. "dedemden babama, babamdan bana." Demiştim. Yeterli bir açıklamaydı.

"1982'lerde üretilmiş." Zippoların genelde altında üretim ve yapıldığı yerleri yazardı ama bu zippoyu dedem kendi malzemeleri ile yaptığı için altında ne tarih ne de yer vardı. Bunu nereden anladığını çözememiştim. "Bu tip kaymalı olan kapaklar o senenin üretiminden kalma." Başparmağıyla kapağı itip ateşin harlanmasını sağladı.

Ley, bizim de ateşimizi harlamıştı. Eğitimli, görgülü esmer güzelimiz. Severiz.

Eline temas etmeden parmak uçlarımla zippomu aldım, bende derin bir nefesle harladığım sigaramın dumanını dışarıya doğru üfledim. Ben henüz yarısına geldiğim sigaramın aksine o bitirerek küllükte sonlandırdı. "Uyuyamıyorsun." Dedi sonrasında. Ona dönmeden önüme bakmaya devam ettim ama kafamı aşağı yukarı sallamıştım. "O adamı tanıyorsun değil mi?" Karın ağrısını anlamıştım, takılacaktı bu konuya.

Siktir et o adamı esmer güzelim biz seni tanıyalım yakından böyle fiziksel özelliklerinden başlayalım öncesinde.

"Bunun sizi ilgilendirdiğini sanmıyorum komutanım."

"Yanılıyorsun subay, askeriyemde olan her olay beni ilgilendirir."

"Bu olay maalesef benim özel meselem komutanım."

Başını anlar gibi salladı. "Ferit'in dosyasını Göktürk Yarbay bana devretti." Yanağımı içerden dişledim, bu hikâyenin en masumu Ferit'ti ama tüm cefayı çeken de oydu. "Sence suçlu mu?" Ağzımı arıyordu ama yanlış bir yöntemdi. Ağzımdan çıkan her kelime aleyhimeydi biliyordum.

Sadece ağzımı mı arayacak Ley... Başka yerlerimizi de arayabilir.

"Beni ilgilendirmeyen bir konu komutanım." Güldüğünü duyduğumda ona döndü bakışlarım, güldüğü için gözleri kısılmış göz kenarlarında kırışıklıklar belli bariz ortaya çıkmıştı. Bembeyaz dişleri ise dolgun dudakları arasındaydı. Bu sefer benim aksime o bana bakmadı.

Ne güzel bir manzara ama Ley, o ten o bakış o gülüş. Bir hoş bakış yarım gülüş, kaderin yazsın günahını, demişler!

"Sana neden Kızıl dediklerini biliyorum." Ona bakarken sessiz kaldım, bu da ayrı bir soruydu benim lakabımı nereden biliyordu? "Muhteşem bir yalan gücü." Gülüşü söndüğünde bana çevirdi başını, kara gözleri birer hançer gibi tenime kazındı. Hoş bir bakış değildi kesinlikle, beni kıskıvrak yakalayacak gibi bakıyordu. "Öylesi bir detayda yalan söylüyorsun ki hiçbir komuta rengini anlamıyor. Kan kusup kızılcık şerbeti içtim misali." Gözlerimi kıstım hafifçe. "Unutma ama o kızılı gören de başka bir kızıldır." Gözlerini benden çektiğinde ayağa kalktı, gitmek üzereyken sırtımı dikleştirdim.

Ay ne dedi duydun mu Ley? Dedi ki seni gören de sadece benim. Resmen artık bizimle evlenmek istediğini söyledi. Resmen bunu dedi az önce.

"Siz de unutmayın ki bu lakabı ben kendime vermedim komutanım, verildi." Her lafına bir atıf attığımda duraksayan adımlarını bekletmeden ileriye attı. Cam kapıyı örtüp kendi evine geçtiğinde derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Bir iyi geceler bile demeden gitti. Neden her şey üst üsteydi böyle?

Başka şeylerde üst üste olabilir. Mesela... Esmer güzelimiz ile sen.

Sabah yediye gelirken terastan eve geçebilmiştim, bugün askeriyeye gitmemiz lazımdı. Tam teras kapısını kapattığımda Sevil de yatak odamdan esneyerek çıktı, gözlerindeki pembe uyku bandanası sol gözünü kapatmış ama sağ gözü açıktı. O bandı geçen geldiğinde unutmuş olmalıydı çünkü benim öyle bir şeyim yoktu.

Uyuyacak olduğumda direkt bayıldığım için uykuya dalmam kısa sürerdi. Hemen uyurdum bir de tabi uykum varsa. Sarı saçları kuş yuvasına benzer yukarıya doğru kalkmıştı. Yatmadan pijamalarımdan bile giymeye üşenmiş bralet ve şortuyla duruyordu.

"Günaydın." Derken ocağın üzerindeki çaydanlığın altını elime almıştım.

"Günaydın." Dedi uyuşuk bir sesle, boynunu sağa sola esnetti. "Niye gelmedin yanıma? Uyuturdum seni koynumda." Bana gülerek yaklaştığında ocağın altını açıp çaydanlığı üzerine bıraktım. Kollarını hemen bana sardığında vücudunun sıcaklığı bunaltmıştı anında beni.

Başkaları bize sarılsındı Ley, mesela şu karşı komşumuz esmer güzelimiz.

"Uf Sevil sıcacıksın bir git." Elimle itmeye çalıştım ama o bana sarılıp bir sağa bir sola sallanmaya devam ediyordu, sabahları ruh hali bir garip oluyordu ne hikmetse. Bende alışmıştım bu hallerine.

"Bir kere senin odan sıcaktı." Tam onu itmiştim ki kapı tıklatıldı. "Ben bakarım." Kapıya yöneldiğinde bende üst raftan cam kavanozdaki toz çayı aşağıya aldım. Demir kapı aralandığında bakışlarımı o kısma çevirdim.

Uğurcan kapının karşısında dizinin yanında büyük ihtimal Sevil'in olduğunu düşündüğüm bavul ile duruyordu. Uğurcan'ın gözleri Sevil'e değdi hemen, sonrasında baştan aşağıya bir süzmüştü ki kafasını eğip, "Estağfurullah." Dediğini duymuştum. Sevil ise bunu takılmadan kapının yan tarafına doğru yaslanıp Uğurcan'a yakınlaştı.

"Bence beni gördüğünde besmele çekmeliydin yanlış bir tabir oldu." Sevil'in ağzı bozuktu dememe gerek yoktu. Uğurcan sonunda gözlerini çevirdiğinde göz göze geldiler.

"Sen herkese böyle mi kapıyı açıyorsun?" Anında sertleşen yüz hatları karşısında Sevil omzunu kaldırıp indirdi.

"Yok." Diye mırıldandı. "Senin geldiğini delikten gördüğümde bilerek soyundum." Hiç utanması yok derken şaka yapmıyordum. Açık sözlülüğünde önde gideniydi.

"Sevil!" Dedim uyararak çünkü Uğurcan'ın kulakları gittikçe kızarıyordu. "Çekil de girsin çocuk." Tekrar omzunu kaldırdı.

"Geçsin burada yer var." Gösterdiği yer benim bile geçemeyeceğim az bir aralıktı. Uğurcan nefesini verip sonunda bakışlarını Sevil'den alabildiğinde bana döndü.

"Kahvaltıya bize gelin diyecektim aldım bir şeyler. Bir de bavulunu getirdim." Yine Sevil'e kısa bir bakış atmıştı. Sevil ise hiç istifini bozmadan Uğurcan'a bakıyordu.

"Sağ ol." Dedi Sevil de ağız ucuyla.

"Suyu koymuştum ben ama." Dedim fakat Uğurcan kafasını salladı.

"Hazır her şey kapat sen onu." Ben başımı salladığımda ocağı kapatmıştım, onları orada bırakıp banyoya yürüdüm. Yeteri kadar muhatap bile olmuştum zaten. Normalde iki zeytin yiyip kalkardı bu hazırlık Sevil için olduğu belli oluyordu.

Banyoda günlük ihtiyaçlarımı karşıladığımda lavaboya eğilip elimi yüzümü de yıkamıştım. Askeriyeye gideceğim için saçlarımı da ensemde bir topuz ile toplamıştım, işlerim bittiğinde dışarı çıktım. Sevil de üzerini giyinmiş odamdaydı. "Çocukla niye uğraşıyorsun?" Derken bende odama girdim. Sevil tekrardan omuz silkti.

"Neyi kaybettiğini anlasın o köpek." Eşyalarını alıp yanımdan geçtiğinde bende formalarımın asılı olduğu dolaba ilerledim.

Altıma kamuflaj pantolonumu giydim, üzerime ise açık yeşil renk bir tişört giymiştim. Ceketimi giymeden omuzlarıma astım, aynadan son kez kendime baktığımda başka yapacak bir şeyim kalmamıştı. Ben solana geçtiğimde Sevil de hazır şekilde banyodan çıktı ama bu hazırlık fazlaydı sanki. Altına siyah bir şort etek giymişken üzerinde omuzları vatkalı beyaz bir gömlek vardı, bacaklarını ise siyah ince bir çorap giyinmişti.

"Partiye mi gidiyoruz?" Demekten kendimi alıkoyamadım.

"Hayır, canım siz işe giderken bende merkezde kendi işlerimi halledeceğim."

"He." dedim anladığımı belirtir gibi. "Tamam, o zaman çocuklardan birilerini yollarım yanına." Dudak büzdü.

"Yok ya kahvaltıdan sonra taksi çağırırım zaten merkezde de ilk işim araba kiralamak olacak."

"İyi o zaman sen bilirsin." Ben kapıya yöneldiğimde o da benimle birlikte arkamdan çıktı, kapıyı anahtarımla kilitlerken Sevil çoktan aşağı kata inmişti. Anahtarı çekerek cebime attığımda gözlerim yan daireye kaymıştı, ses gelmiyordu. Ne zaman geçecekti acaba askeriyeye?

İstersen tıklat bir sor Ley, birlikte gidersiniz askeriyeye. El ele.

Oyalanmadan bende merdivenlere yöneldim, teker teker indiğimde kapının aralık olduğunu gördüm. İçeri girip kapıyı kapattığımda adımlarımı mutfağa yönlendirmiştim. Duvara dayalı masanın etrafında herkes yerine oturmuştu.

Sevil balkon kısmındaki sandalyede yanında Uğurcan ile birlikte oturuyordu, Mehmet ise arkası bana dönük taraftaki sandalyeye oturmuştu. Seslerimi duyduğunda kafasını çevirmişti. "Hoş geldiniz komutanım." Dedi Mehmet.

"Hoş buldum." Uğurcan ile Mehmet'in de üzerinde benim gibi kamuflajları vardı, ceketlerini giymemişlerdi. Ben kendi ceketimi sandalyemin arkasına astığımda boş bardağı alarak tezgâha döndüm. Çayımı doldurmamışlardı. Bunu da ben yapacaktım yani.

"Yarbay Binbaşıya görevleri bırakmış." Mehmet'e dönmedim ama kulağım ondaydı.

"Niye?" Diye sordu Uğurcan.

"Bir ay yok buralarda Ankara da büyükelçilikte göreve çağırmışlar."

"Yarbay'ı mı?" Diye sormaktan kendimi alamadım, ince belli çay bardağına yarısına kadar dem doldurmuştum.

"Evet komutanım." Dedi Mehmet. "Burada işlerin başını da binbaşıyı bıraktı."

"Bu binbaşı buraya yeni taşınan mı?" Sevil'in sorusuna cevap vermeden bardağım alıp sandalyeme oturdum.

"Sen nereden biliyorsun?" Uğurcan Sevil'i yanıtlarken göz gözeydiler, Sevil tekrardan omuz silkti.

Kıskandı zaar Ley. Toksik bir sevgili olur bu Uğurcan'dan Sevil'e ben yazıyorum buraya.

"Benim bilmediğim hiçbir şey yok bu dünyada." Dedi Sevil gözlerine imayla bakarken Uğurcan'ın.

"Allah Allah." Uğurcan bunu oldukça lakayt bir tavırla söylemişti, Sevil de aynı şekilde başını sallayarak karşılık vermişti.

"Bence Binbaşı iyi birine benziyor." Gözlerimi devirmemek için kendimi kastım. O kadar iyiydi ki sormayın gitsindi, birbirimizi bıçaklamadığımız kalmıştı. "Göktürk Yarbay benimle az uğraşmadı." Mehmet ağzına attığı ekmeği çiğnerken çayımdan bir yudum aldım bende.

"Adamın hakkında çıkarttığın dedikodular yüzünden olmasın?" Uğurcan da gerçekleri Mehmet'e karşı söylemişti.

"Hep o yavşak Şafak'ın yüzünden." Dedi çıkışır gibi. "Ben ne bileyim adamın iki kızı olduğundan ve evli olduğunu?" Uğurcan umursamaz gibi başını iki yana salladı.

"İyi birine benziyor bence de, zorlamaz çok." Demişti sonrasında.

"Bana bir taksi çağırırsınız." Sevil araya girdiğinde hepimiz ona döndük. "Dönüşte ben kendim dönerim."

"Yenge vallahi buradan taksi zor gelir." Mehmet anlık bir söylemle yemeğine devam ederken Sevil bakışlarını kilitlemiş Mehmet'e bakıyordu, Bende bakışlarımı çevirdiğimde Mehmet hunharca yediği lokmanın sonunda başını kaldırıp göz göze gelmişti hepimizle. "Yani." Dedi düzelterek. "Ağız alışkanlığı bendeki." Gülmek istedi ama Uğurcan'ın bakışları görüp yüzünü çevirdi.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlardı zaten Ley.

Sevil ise dudaklarını büzdü. "Lafta ancak alışkanlık olur zaten." Laf sokmasıyla birlikte Uğurcan kafasını çevirdi bu sefer Sevil'e doğru.

"Sevil." Sesi sertti, uyarıyor gibi.

"Ne? Korkmam mı gerekiyordu?"

"Fesuphanallah." Uğurcan sıkıldığını belli eder gibi ilk bakışlarını kaçırdığında araya girdim.

"Erken çıkalım da seni minibüse bindireyim o merkeze iner oradan taksi çağırırsın." Sevil başını salladı.

"Ben götürürüm siz geçin yavaştan." Sevil tam itiraz edecekken Uğurcan ona konuşmaması gerektiğini belirten bir bakış attığında Sevil hayali bir fermuarı ağzına çekmişti.

Mehmet ile birlikte askeriyeden içeriye gözlerimizi okutarak girdiğimizde bahçede yavaştan gelenleri görebiliyordum. Alt rütbelerde olanlar selam vererek yanımdan geçiyorlardı, çattığım kaşlarımın altından ilerleyerek merdivenleri çıktık. Girişin üst tarafında Balaban'ı gördüğümüzde ikimiz de hazır ol da selam verdik.

Heyt be şu heybetine bak esmer güzelimizin. O bordo beresinin özenle takılması. Kamuflajlarının ütülü olması. O geniş kalıbının sığdığı o üniformalar. Özenle tıraş ettiği o güzel yüzü... Ah Ley, ah! Anlıyor musun? Ah!

"Rahat." dediğinde Mehmet içeriye geçmek için hareketlendi bende peşinden ilerliyordum ki, "Kızıl sen kal." Demesiyle bakışlarımı çevirdim. Onaylar bir şekilde duraksadığımda Mehmet içeriye geçti. Karşısında kaldığımda göz göze geldik, bordo beresine yakışır kızıl gözleri güneşin etkisiyle içime işliyordu.

Keşke başka şeyler de içimize işlese...

Üniformayı büyük bir heybetle taşıdığı su götürmez gerçekti, çok asker görmüştüm çok da vücut ama onun formu iyiydi. Baya iyi. Ellerini arkada çapraz birleştirmişti, böylelikle kolları normalden daha büyük gözüküyordu. "Göktürk Yarbay'ın gittiğini duymuşsundur." Başımı aşağı yukarı salladım. Yanımızdan geçen askerler ikimize selam verip içeri girdiğinde tekrardan göz göze geldik. "Odama geçelim daha rahat konuşuruz." Tekrar onu onayladığımda ilk o kapıdan geçmiş arkasından ben girmiştim.

Oda mı... Geçelim tabi... Daha daha rahat olalım...

Boylarımız arasında mesafe vardı ama bacak boyuyla attığımız adımlar aynı boyutlardaydı. Odasının kapalı kapısını açtığında bu sefer bana yol verdi, önden ben girdiğimde o da arkamdan girerek kapıyı kapattı. Odasında bir değişiklik vardı, masanın tam yan tarafında bir masa daha konumlandırılmıştı bu taraftan bakıldığında L harfi gibi olmuştu. Geçen akşam ki gibi değildi, değişmişti.

Ahşap masanın üzerinde ise hiçbir şey yoktu, neden masa getirmişti ki? "Otur." Eliyle kendi masasının önündeki sandalyeleri işaret ettiğinde adımlarımı oraya atarak oturdum, o da kendi dönen sandalyesine oturduğunda başındaki bordo bereyi çıkartarak düzgünce yerine koydu. Saçları taranmış özenle yapılmış gibiydi. Bakışlarımızı kopartmadım birbirimizden. "Göktürk Yarbay burada ki tüm komutayı bana devrederek gitti, bu bilgi TSK dâhilinde." Anladığımı belirtir gibi kafamı salladım.

"Buranın yanında kendi yardımcısı da yanında gittiği için bana bir kişi lazım." Bana ne bundan dememek için kendimi zor tuttum. Halen anlamamış gibi ona baktığımı fark ettiğinde devam etti. "Sen bana bu bir ay içinde yardımcı olacaksın." Kaşlarım bir anda çatıldı.

"Ne?" Dedim kendimi tutamadan. Tek kaşını kaldırarak bana baktı.

"İtiraz mı ediyorsun?" Onun da bana karşı takındığı tavır belliydi, ayrı bir parantez vardı ki emir kıdemle gelirdi. Kaşlarımı serbest bırakarak bakışlarımı normale indirgemeye çalıştım.

Sen iste biz dünyanın eksenini değiştirelim be esmer güzelim!

"Etmiyorum komutanım fakat benim timimin yanında olmam gerekiyor, görev yerim."

Sözlerimi kesti anında. "Bir ay içinde timin göreve çıkmayacak." Başıyla yan masayı işaret etti. "Eşyalarını getirebilirsin, ilk işimiz Ferit'in mahkemeye çıkması." Sadece başımı salladığımda ayağa kalktım.

"Emredersiniz komutanım." Dedim sertçe. Odadan dışarı çıktığımda derin nefesler alıyordum.

Merdivenlere yönelip koridoru bitirdiğimde kendi odamın üst kattaki yerine yöneldim. Ne demek bir ay saha görevinde olmayacaktım? Sinirimden çatlayacaktım. Duramazdım, oturamazdım böyle bir ay yerimde. Odama girip sinirle kapıyı çarptım. Beremi başımdan çekip masama sertçe koydum. Bir de onunla neden ben çalışıyordum ki? Bir sürü kıdemli olanlar vardı, neden özellikle ben?

Neden olacak seni sevdiği için tabi!

Adama o kadar dik başlı gidersem o da benimle uğraşmaktan geri kalmazdı yani. Adımlarımı arkamdaki kitaplıktaki eşyalarımı masama almaya başladım, taşınıyordum resmen iyi mi? Uğurcan'ın masasının yanında kolilerin olduğunu gördüm, oraya ilerleyip bir tanesini aldım. İçine bana yardımcı olabilecek tüm eşyalarımı doldurmuştum, Uğurcan ise daha gelmemişti onu görememiştim. Sevil'e mesaj atmayı aklımın köşesine yazdım.

Kolinin yarısını tamamladığımda kapı tıklatılmadan açıldı, başımı kaldırdığımda Uğurcan'ı gördüm. "Nereye?" Diye sormuştu içeriye girdiğinde. Kaşlarını çatarak kolime bakıyordu.

"Haberin var mıydı?" Kaşlarını çatarken orta tarafa doğru gelmişti.

"Neyden?"

"Yeni Binbaşının yardımcısı olmuşum."

"Nasıl yani?" Kendi masasına ilerlediğinde a4 kâğıtlarını üst üste dizdiği yerden en baştaki aldı. Gözlerini hızlıca üzerinde dolaştırdı. "Bir ay saha dışı mıyız?" Kendi de buna şaşırmıştı.

"Öyleymişiz."

Nefesini dışarı vererek başını kaldırdı, bende koliyi kucağıma almıştım o esnada. "Nereye taşınıyorsun sen?" demişti.

"Binbaşının odasına." Kapıyı işaret ettim. "Aç bir kapıyı." Masasının arkasından çıkarak gelerek kapıyı açtı.

"Çok saçma bu arada bu odada da devam edebilirdin." Kafamı kaldırıp ona baktım, susması gerektiğini ifade eden bir bakış vardı suratımda.

"Sevil'i bıraktın mı?" Diye sordum aklımdakini.

"Bıraktım." Sadece başımı sallayarak koridora çıktığımda o da arkamdan kapatmıştı kapıyı.

Komple masa başı iş falan istemiyordum ki ben. Merdivenlerden hıncımı alır gibi bastıra bastıra alt kata indim. Katta ki odaların tek kapısı açık olan odanın o oda olmasının işime geldiği kesindi. Kapıdan içeriye girdiğimde Balaban'ı kitaplığın başındaki mavi kaplı evraklarda bir şey ararken görmüştüm, bakışlarımı oyalanmadan oradan çekerek masama ilerledim.

Sağ tarafa bıraktığım koliyi boşaltacaktım ki duraksadım. "Bu savcının dosya bilgileri nerede?" Bana yönlendirdiği soru ile başımı çevirdim, kızıllıklarla buluştum.

"Arşivde tutuluyor tüm dokümanlar komutanım." Anladığına dair bir mırıldanma çıkardı.

"Sevk için hastane ve cezaevi personelleri gelmiştir." Kitaplığı bırakarak masasına yöneldiğinde bende koliden ellerimi çektim. "İlk önce hastane sonra savcılığa gideceğiz."

"Bizim bu işleri yapmamıza gerek yok komutanım. Görevli yetkililer var." Demekten kendimi alıkoyamadım, öyleydi çünkü işimiz değildi. Gözlerini kıstığında gözlerime bakmıştı.

"Ağabeyi olacak puşta güvenmiyorum bir sakıncası mı var?" Dilimin ucuna gelen kelimeleri yutkundum derince. Kapının tıklatılması ile bakışmamız bölündü. "Gel!" Dedi sert bir tavırla. İkimiz kapı tarafına döndüğümüzde sanki konuşmalarımız duymuş gibi o şerefsiz belirdi.

Üzerinde her zaman olan siyah takım elbisesi, siyah kravatı ve siyah rugan ayakkabıları vardı. Arkasında ise yakın koruması. Balaban'ın o esnada bakışlarını bana çevirdiğini hissettim ama dönmedim o şerefsize bakmaya devam ettim. Onun ise bakışları ilk Balaban'a sonrasında bana dönmüştü şu an ise ikimiz birbirimize kilitlenmiş gibiydik.

O geceden sonra görmemiştim onu ve dün gitmediğim yer için bana olan nefreti gözlerinden okunuyordu. Bunun alt sekmesi burada ne işim olduğu da olabilirdi ne yazık ki. Balaban bu bakışmayı kısa kesti. "Hayırdır hâkim, sabah sabah rüyanda mı gördün?" İkisinin de bedeni dikleşmiş karşı karşıya kalmışlardı.

Uu, esen sert rüzgârı gördün mü Ley? Resmen titredik. O ses tonuyla resmen bizi titretti.

"Savcı için götürme kararı ne kadar daha bekletilecek?" Sert bir tonda sorması sinirlendiğinin besbelli ortasında olmasından kaynaklıydı. Balaban'a gözlerim değdiğinde onun da aynı şekilde kasıldığını gördüm.

"Canım ne zaman isterse hâkim." Dedi çattığı kaşlarının altından. "İstersem sabah, istersem öğle, istersem akşam. Bir sıkıntısı mı vardı?" Burada bulunduğu alan onun mevkii yeri olmadığı için konuşması yersizdi, Balaban ise bunu sindiremeyecek gibiydi. Çenesinin kasılması onun da bu işi sevmediğini anlayabilmiştim.

O ise inatla, "Öğleye kadar savcının karşısında olması gerek." Dedi. Balaban bana doğru döndüğünde bende bakışlarımı ona çevirdim.

"Yerleşebildin mi subay?" Sorduğu soru karşısında gözlerindeki kızıllıklar beni durdurmuştu. Yalan söylememi bekliyordu, ona karşı kendisini savunmamı istiyordu.

Sen iste dedim ya, biz dünyanın eksenini bile değiştiririz!

"Hayır komutanım." Dedim bende sert bir sesle, başını eğip dediğimi aldı.

"Çalışma arkadaşım daha yerleşememiş hâkim, görüyorsun ki işlerimiz var. Biz uygun gördüğümüz bir vakitte götürürüz kardeşini şimdi kapının önünde beklemeni tavsiye ederim." İtiraz eder gibi oldu ama Balaban'ın kalkan tek kaşı karşısında duraksadı.

Bakışları bana döndü, sinirinden patlama raddesine geldiğini görebiliyordum. Benim de görmemi istiyordu ama korkmam olanaksızdı. Arkasını dönüp kapıyı açtığında odadan çıkıp sertçe çarpmıştı. Kolinin devamını çıkartmaya devam ettim o çıkınca, Balaban ise kendini sandalyesine bırakmış oturmuştu.

Dirseklerini masaya yaslayıp kenardaki sigara paketini aldığını gördüm, göz ucuyla onu izliyordum. Renk vermemeye çalışarak kolimdeki eşyalarımı boşaltmayı bitirdim aslında fazla eşyam olmadığı için az bile sürmüştü. Koliyi masadan aşağıya aldığımda burnuma sigara kokusu dolmuştu, dışarda işler beklerken bir anda böyle sert çıkması beklediğim bir hamle değildi.

Hâkimi sevmediğini biliyordum bu biraz da benim üslubum onun sinirini bozmuş olabilirdi. Ona yalan söylememeliydim. Kendi içimde kendime göz devirirken buldum bedenimi, ne diyecektim ki o an? Masamın üst raf çekmecesine kendi özel eşyalarımı eğilerek dizerken asla Balaban'ın yüzüne bakmıyordum. Üst rafı kapattığımda onunda yerinden kalktığını gördüm.

Arkasındaki camı açtığında esen rüzgâr içeriye dolmuştu. "Bitti mi işin?" Başımı kaldırdığımda direkt göz göze gelmiştik, cidden benim yerleşmemi beklemişti. Çekmeceyi kapatıp sırtımı dikleştirdim.

"Bitti işim komutanım." Yüzündeki sert ifade ve sesindeki tonlamadan kasıldığını belli bariz anlayabiliyordum.

"Çıkalım o zaman." Masasının üzerindeki bordo beresini saçlarına özenle taktığında bana son kez bakarak kapıya yöneldi.

Şu görüntünün güzelliğine bak be Ley, eridik be. Bize de yazık be, acı biraz bize lütfen. Söndür bu ateşi.

Bende üzerimi düzeltip masanın arka kısmından çıktım, onun arkasından kapı tarafına yöneldiğimde kapı kolunu tutarak çoktan açmıştı. Kendi için tahsis edilen alt devre hemen kapının yanına geldiğinde karşı tarafta duvara yaslanmış onu görmüştüm ama yüzümde en ufak bir değişiklik olmamıştı.

O ise bizi görür görmez sırtını duvardan ayırmıştı. "Ferit Menteşeoğlu'nu getir." Yardımcı anında başını sallayıp yanımızdan ayrıldığında o da elinde dosyalarla bekleyen hâkimin yanındaki büyük ihtimal avukatın elinden dosyaları aldı.

Kıstığı gözlerinden hafifçe yazılanları okudu. "Özel araç isteği iptal edildi." Derken bakışlarını alttan alttan hâkime çevirmişti.

"Neden?" Bir anda bize doğru adım atmıştı.

Kaplumbağa deden dostum, Ley biz bununla hangi kafadayken sevgili olduk? He? Sorarım sana yani.

"Şu an devletin askeriyesinde olduğu için, herkes gibi gözümüzde şüpheli durumda. Başka sorun var mıydı hâkim?" Onu terslemesi öfkelenmesine sebep olurken gelen sert adım sesleri ile başımı çevirdim.

Bir de şu esmer güzelimizin vizyonuna bak, ses tonuna bak, emirlerine bak! Sorarım sana tekrar o mu bu mu diye yani...

Ferit gördüğüm ilk günden biraz daha süzülmüş yanakları iyice içeri göçmüştü. İki elinin bileğinde kelepçeler olduğu için elleri ön tarafta birleşmiş sağ koluna ve sol koluna iki tane asker girmişti. Pars Ferit'i gördüğü anda öne doğru atılarak sarıldı, Balaban ses etmemişti bu sefer. Pars'ın avuç içi Ferit'in ensesine yapışmış başını boynuna doğru bastırmıştı.

Başımı çevirdiğimde Balaban'ın kızıllıklarının radarına yakalandım, her hareketimi izliyordu bir şahin gibi ama ona renk vermeyeceğimin farkındaydım. Ferit'in kulağına bir şeyler söylerken askerler Balaban'ın olduğu tarafa bakıyorlardı.

Senden gözlerini alamıyor diye yorumladım Ley, kim senden gözlerini ayırabilir ki zaten?

"Zırhlı araç içerisinde ilk komuta hastane sonrası savcılık." Askerler başlarını eğerek selam verdiklerinde Ferit'i öne doğru aldılar. Pars böylelikle ayrılmış oldu.

Ferit ilk defa başını kaldırıp etrafına baktığında benimle göz göze geldi. Gözleri uzun süre uykusuz kalmış gibi kırmızı damarlarla bezenmişti, hiç kimseye bu kadar acımamıştım ama ona acımıştım. Suçsuz bir şekilde buralarda sürünmesi doğru değildi. Dudakları iki yana kıvrıldığında sadece sol gözümü kırpabilmiştim. Renk veremezdim onu görmeye gittiğimi bilmemeleri lazımdı.

Askerlerle dışarı çıktığında arkasından Pars geçmiş lüks arabasına ilerlemişti avukatı ve koruması ile birlikte. Balaban benim önüme doğru geçtiğinde ben ise onu takip etmek zorundaydım. Ferit'in arkasına bindirildiği zırhlı araç üç kişilikti, öne Balaban'ın oturacağını düşündüğüm için adımlarımı arka kısma ilerletiyordum ki önüm kesildi.

"Ön tarafa Kızıl." Kaşlarımı çatarak tam ağzımı açmıştım ki izin vermedi. "Emirdir." Gözlerine bir saniye bakarak kafamı çevirdiğimde ön tarafın kapısını açtım. Bilerek izin vermemişti arkaya oturmama çünkü Ferit ile konuşmamı istemiyordu.

Sen iste yapalım yavrum. Her zaman.

Derin nefes alarak kapıyı açtım, içeriye girip oturduğumda şoför de arabayı çalıştırmıştı. Ön kısımda biz ilerlerken arkamızda onun arabası geliyordu. Hastane işini hallederek sonunda savcılığa vardığımızda Ferit gözetim ile savcının karşısındaydı. Gözetimden kasıt ise ben ve Balaban'dı. Pars içeri girememişti. Özel kalemi de tutanağı tutuyordu.

Savcı bir kadın olarak tüm ciddiyetiyle gözlerini Ferit'in üzerinde tutuyordu. "On sekiz yaşında buralara çok farklı sebeplerle gelirler Ferit." Dedi ince sesiyle, bakışları Ferit'in üzerindeydi. Ben sırtımı kapıya yaslamış ayakta dururken Balaban Ferit'in tam karşısındaki deri sandalyeye oturmuştu. Ferit'in avukatı ise tam savcının karşısındaydı.

Ferit bakışlarını savcı hanıma çevirdi. "Ne gibi sebepler?" Diye sormuştu. Savcı hanımın ismini okuduğumda Pınar olduğunu görmüştüm.

"Genellikle uyuşturucu, gasp bunun gibi nedenler." Ferit omzunu kaldırıp indirdi.

"Ben sigara bile içmem." Dedi. "İnsanın kendi kendine verdiği saçma sapan bir zarar." Pınar başını salladığında üst taraftan bir kâğıt çıkarttı. Ferit'e doğru kaldırdığında bir adam vardı.

"Bu adamı tanıyor musun?" Diye sormuştu ki avukat söze girdi. "Cevap vermek zorunda değilsin." Dediğinde Ferit'i uyarmıştı.

Savcı sert bir bakışla avukata döndü ama bir şey demedi. "Tanımıyorum." Ferit düz bir tonlamayla devam etmişti.

"Peki, o zaman şöyle sormalıyım. Özgür Çevik senin arkadaşın değil mi?" Duyduğum isim ile bakışlarımı Ferit'te sabit tutmaya çalıştım. Sadece başıyla bunu onaylayarak cevap verdi. "Babasının ne iş yaptığını biliyor musun?"

"Evet, Özgür benim arkadaşım ama hayır babasının ne iş yaptığını bilmiyorum."

"Aradığımız en azılı baronlardan sadece bir tanesi." Ferit'in kaşları belli bir hatırda çatıldı. "Annesi ve babasının içinde olduğu dünyayı sana hiç açmış mıydı?"

"Onu da hapishane tuttunuz mu?" Dediğinde gözleri savcıdan Balaban'a çevrilmişti. Balaban sert oturuşunda bir değişiklik yapmamıştı. Ferit bir anlığına ona doğru hışımla kalktığında ben öne atılmıştım ama Balaban sağ elini kaldırarak beni durdurmuştu. "Onu da orada mı tuttunuz?!" Derken sesinin son seviyesini kullanıyordu.

Canı yanıyor olmalı Leyli'm. O kıza üzülüyordu.

Balaban duraksayan adımlarımı orada tutmamı belirten işaretiyle devam ederken savcı ikisini izliyordu. "Ferit yerine otur lütfen." İkazına karşı Ferit derin nefesler alarak yerine sertçe oturdu. Bir şey yapmamıştı Balaban'a ama yapmayacağının farkında gibiydi, benim ise nedenim tamamen tedbirdi. Buradaysam üstümü korumak görevimdi. "Özgür'ü de bir hapishanede tutmak kanunlar gereği."

"Kanun, hak, hukuk! Bunlar nedense hep masumlara var!" İçindeki sinirden anladığım Özgür'e karşı dostça bir şeyler beslemediği idi. Âşıktı muhakkak ona.

"Ağabeyinin işini böyle mi yaptığını düşünüyorsun?" Savcının sorusu ile işini ne kadar ustalıkla yaptığının farkına varmıştım. "Masumlara mı sadece kanunu uyguluyor?"

Dediği o yavşak abisinin de işinin nasıl yaptığı değil mi Ley, savcı bile o götelekten haz etmiyor. Bir bit yeniği var bu işin altında ama hadi bakalım.

"Buraya aile meselelerini konuşmak için gelmedik değil mi savcı hanım?" Avukat araya girdiğinde Pınar işaret parmağını ona doğru kaldırmıştı, dirseğini masaya yaslayarak.

"Bu ikinci oldu avukat üçüncü de ifade bozma ve alıkoymadan dışarıya çıkartırım seni." Avukat nefesini sesli vererek arkasına yaslandığında Ferit sadece önündeki masaya bakıyordu.

"Ağabeyim bu dünyada ki en adaletli insan." Dedi emin bir tonda. Yanlıştı. Ağabeyi benim babamı haksız yere hapishane duvarlarında çürütüyordu. Çürütmeye devam ediyordu. Benim babamı. Gözlerimi ondan aldığım, içimdeki tüm duygularıma bir kök veren adamı benden almıştı. "Ben adaleti de kanunu da ondan öğrendim."

Pınar yavaşça başını eğdi. "Peki, ağabeyin Özgür'ün babası ile bağı nedir?" Ferit bakışlarını Pınar da sabit tuttu.

"Sadece yemeklerde görürlerdi birbirlerini."

"Sizin eve mi gelirlerdi?"

"Hayır, iş yemekleri genellikle." Aralarındaki bağ varsa bile gizli tutulmuştu anlaşılması zor değildi.

"Ne türde olur bu davetlerin başlığı?"

"Genellikle teşekkür için." Dedi. "Özgür ve ben sevmeyiz öyle yerleri ama çok katılmazdık. O yüzden ağabeyimi de onun ailesini çok az görmüştür." Bakışları uzun uzun dalıyordu anlatırken.

"Özgür şu an nerede peki biliyor musun?" Çene hattı belirginleşirken sinirlendiğini anlamak zor değildi. "Yurt dışında." Kirpikleri birbirine tutunurken duyduklarının onun için çözülmesi zor bir düğüm olduğu aşikârdı.

"Değil." Dedi başını iki yana sallarken. "Değil yurt dışında! Daha yeni konuştum ben onunla! Değil! Olamaz!" Yerinden kalkmaya çalıştı bu sefer ama avukat onu dirseğinden yakaladı.

"Sakin ol Ferit." Ferit dirseğini ondan hızla çektiğinde yerinden de kalkmıştı bu sefer hedefi ben olurken bir iki adım attı.

Yerimde dikleşirken arkasını döndü bir anlığına. "Birlikte kazanacaktık üniversiteyi!" Seslice bağırdığında kapıyı gösterdi. "Çağırın ağabeyimi! Anlatsın! Okuyacaktık biz! Gitmedi o bir yere!" Bu sefer cama doğru yürüdüğünde Pınar'ın gözleri bana değdi. Dışarı çıkmamı işaret eder gibi yaptığında Pars'ı çağırmamı gerektiğini ifade ediyordu.

Başımla onaylayıp dışarı çıktığımda karşı duvarda olan Pars hareketlenmişti, kapıyı kapatmadan içeriyi gösterdim. "Geç." Dedim sadece. Çattığı kaşları altından ateş eder gibi gözlerime bakarak yanımdan hızlıca geçti.

İçeriye girdiğinde Ferit ona dönmüş bende kapıyı kapatmıştı. "Ağabey." Dedi sakince Ferit kendini tutmaya çalışıyor gibiydi. "Özgür nerede?"

Pars yerinde duraksadığında gözlerinin odağı eminim ki Ferit'in kan çanağına dönen bakışlarındaydı. "Aslanım." Demişti ki Ferit alnına vurdu kelepçeli elleriyle.

"Özgür nerede?!" Bu öylesine bir bağırıştı ki tüm acısı nefretiyle harmanlanmıştı. Pars ona bir adım atmıştı ki tekrardan canhıraş sesi çıktı. "Nerede?! Allah kahretmesin nerede Özgür?! Benim hayaller kurduğum kadın nerede?!" Arkasını dönmedi, dimdik durdu ağabeyinin karşısında. Ağabeyinin sessiz kalması onu en içten yaralayan bir yara gibi kanadı, gözlerindeki kabulleniş tüm gerçeği hisseder gibiydi. "Gitti." Dedi gözleri büyük bir yaş ile sulanmıştı. "Annem gibi, babam gibi... Gitti." Sağ gözünden dökülen yaş ile başımı çevirdim.

Zaafım vardı, gözümün önüne kendi kardeşim geldikçe göğsüm daralmıştı. Büyüklerin suçluluğu her zaman küçüklerin ederi oluyordu. Dişlerimi birbirine bastırdım.

"Ferit yapma aslanım." Dedi Pars ona adım attıkça Ferit geriye adım atıyordu.

"Yaklaşma bana!" Sesi boğazından yırtarak çekmişti. "Yine sen yaptın, yine benden birilerini aldın! Hepsi senin yüzünden!"

"Yeter!" Demişti Pars. "Sakin ol!"

"Ferit otur yerine lütfen." Pınar araya girdiğinde başımı çevirdim, yine ve yine o kızıllara takılmak kâbusum olmuştu bugün. "Pars Bey siz dışarı çıkın, yeterli." Pars başını iki yana salladığında Pınar bana döndü. "Çıkarın dışarı!" Adımlarımı sesli atarak ileriye ulaştırdığımda parmaklarım Pars'ın koluna geçti.

Eve gidince ellerini çamaşır suyuna sokmalısın Ley.

"Ona da zarar vermişsin!" Ferit'in sesi ile başımı kaldırdım. Elim Pars'ın kolunda başım yukarı doğru kalkmıştı. "Herkese zararın dokunuyor! Sen lanetli bir zehirsin Pars Menteşeoğlu!" Kolundaki kasların sertliği avucumu doldurduğunda atamadığı tüm adımların kabullenişi ile omuzları çöktü.

Bu kabulleniş öylesine bir çöküştü ki bana gerek kalmadan arkasını dönüp gitmişti. Odanın ortasında kaldığımda geriye doğru çekilip odadan çıktım. Çıkmadan son kez fark ettiğim Ferit'in kalktığı sandalyeye çöküşüydü. Odadan çıktığımda içime derin bir nefes çektim.

Daralmıştım, suya ihtiyacım vardı. Koridora gözüm gittiğinde kenardaki sebili görmüştüm. Koridoru geçerek sebile ulaştığımda kenardaki pet su bardaklarından bir tanesini aldım, mavi işaretli yere bastırdığımda bardağı doldurmaya başladım. Avucuma dolan suyu şu an ensemde hissetmek isterdim.

Bedenim suya ihtiyaç duyuyordu, dudaklarıma suyu uzattığımda bir nefeste bitirmiştim. İçeriye girmem gerektiğini fark ettiğimde bardağı elimin arasında buruşturdum. "Sen benimle geliyorsun." Sert bir ses kulaklarımdan girdiğinde dirseğime de bir el tutunmuştu.

Pars'ın yüzünü gördüğümde kolumu hemen çekmiştim elinden. "Çek elini." Dedim bende. Karşı karşıya kaldığımızda üzerime doğru eğildi.

"Ferit o askeriyeye geri dönmeyecek, duydun mu beni?"

"Kendi karıştığın bokları kendin temizle."

Tekrardan kolumu tutmak istedi ama önceden fark ettiğim için kendimi geriye çekmiştim. "O elin bir daha bana değerse kırarım!" Diye fısıldadım sertçe, bu sefer ben ona doğru eğildim. "Andım olsun kırıp eline veririm." O da başını eğerek bana yaklaştı.

"Benim andımı duymak ister misin Karadağlı?" Yüzlerimiz arasındaki mesafede tek odağım gözleriydi. "Babanı o hapiste çürütmek." Gözlerimdeki yanma tüm damarlarımdaki kanı kaynatmaya yetiyordu şu an. "Bundan sonrada emin ol çürüteceğim, tek deri tek kemiği kalmayana kadar." Bu kadardı. Buraya kadardı.

Yumruk olan elim hiç şüphe etmeden sağ gözü üzerine indi, içimdeki dinmeyen öfke öylesine diriydi ki kırdığım dizimi karnına geçirdim. "Şerefsiz." Dedim içimde dinmeyen öfke ile öne doğru eğilen bedenini omzundan tutup kaldırdım. İkinci yumruğum sol gözüne geçirdim. Bana karşılık vermesine fırsat vermeden tekrar yumruğum bu sefer burnuna denk geldi.

Yürü be kızım, aferin sana Ley! Kır ağzını burnunu!

"Kızıl!" Arkamdan bir ses geliyordu ama duymuyordum, içimdeki öfke bedenimin esiri olmuştu. Burnundan akan kanı görmem ile başımı tam yüzüne geçirmiştim. Bu sefer bedeni arkaya doğru düşerken benim kollarımı tutan bir çift el hissetmiştim.

"Bırak!" dedim bağırarak, öne atılmaya çalıştım ama sol omzumdan tutularak beni tutan bedene çevrildim. Gördüğüm kızıllıklar ilk gördüğüm andan itibaren ilk kez böylesine hırçınlaşmıştı.

Biz bu kızıllık içinde boğulmalıyız Ley. Her anlamda, her zaman. Ama şu an o bizi komple boğacak gibi duruyor. Pek emin değilim.

Hâkimi dövmek suç muydu bilmiyordum özellikle bunu adliyede yapmak ama bunu yaptığım her saniyesine değmişti. Benim babamın adını ağzına almamalıydı, almayacaktı. Bu kadar netti.

***

Nasıldıı bölümm?

Leyli hakkında düşünceleriniz?

Karan hakkında düşünceleriniz?

Sevil hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sevil ile Uğurcan peki?

Pars'ın Leyli hakkında yapacakları sizce ne olacak?

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, hoşça kalınnn :)

S.T.

:)