6. bölüm · KIŞ, EVREN, TAKINTI - Birbirine Mahkûm İki Ruh

6. İnkâr

Naz Kurt

Alphonsus, ruhundaki ince sızıntıyı ne şafağın gri vaktinde ne de öğlenin keskin ışığında fark edebildi. Değişim, genelde kapıyı kırarak gelmezdi; sinsi bir sis gibi içeri sızar, en sağlam kalelerin temellerine sessizce yerleşirdi. O gün, hafızasının kusursuz dişlileri ilk kez teklediğinde durdu. Bir hastanın adını, yıllardır ezbere bildiği bir prosedürü yanlış hatırlamıştı. Bu, onun gibi bir adam için basit bir dalgınlık değil, profesyonel bir sarsıntıydı. Hataları öylesine seyrekti ki onları birer birer sayabilirdi. Dosyayı hırsla açtı, satırları yeniden taradı. Bilgi oradaydı, doğruydu. Ama zihni... Zihni, kendi krallığından sürgün edilmiş gibi başka bir şeyde asılı kalmıştı.

Bu normal değil, diye geçirdi içinden. Bu cümle gün boyu zihninde üçüncü kez yankılandığında, içini tarif edilemez bir huzursuzluk kapladı. Bir düşünce şayet bu kadar ısrarla kendini tekrar ediyorsa; ya bir baskının ürünüydü ya da kök salan bir felaketin. Alphonsus, ikisinden de nefret ederdi. Koridorda ilerlerken dış dünyanın gürültüsü bir uğultuya dönüştü. Ayak sesleri, uzaklardan gelen anonslar, metal kapıların soğuk kapanış sesleri... Hepsi birer parazit gibi birbirine karışıyordu. Ta ki o frekansı yakalayana kadar.

Winter’ın sesi.

Gülmüyordu ama sesinde her zamanki buzdan sakinliğini aşan, yabancı bir canlılık vardı. Genç bir asistanla konuşuyordu; mesafeleri birbirine yakındı. Bu detay, Alphonsus’un klinik zihninde "çöp veri" olarak sınıflandırılmalıydı. Ama zamanın akışı bir saniyeliğine dondu. Kimsenin fark etmediği, mikroskobik duraksama sırasında, Alphonsus’un içinde bir taş yerinden oynadı ve derin bir uçuruma yuvarlandı. Winter, başını karakteristik açıyla hafifçe yana eğmiş, karşısındakini büyük bir dikkatle dinliyordu. Bu görüntü, Alphonsus’un göğüs kafesinde, sanki biri kalbini avucuna almış da yavaşça sıkıyormuş gibi bir basınç yarattı. Neden? diye sordu kendine. Bu manzara beni neden bu kadar zehirliyor? Cevap gelmedi, ama keskin his damarlarında bir zehir gibi yayıldı.

Akşamüstü, kaderin değil, kendi gizli dürtülerinin rehberliğinde onu yine buldu. Winter, yarı karanlık bir odanın kapısına yaslanmış, öylece duruyordu. Alphonsus yanından geçip gidebilir, varlığını bir gölgeye indirgeyebilirdi. Ama bedeni, zihnine ihanet etti ve tam karşısında durdu. Winter başını kaldırdığında bakışları çarpıştı. Bu bakış, arşivdeki ya da merdivenlerdeki oyunun bir parçası değildi artık. Daha keskin, daha odaklı ve doğrudan ruhu hedef alan bir silahtı.

“Bir şey mi oldu?” diye sordu Winter. Sesi ilgiliydi ama tonunun altında yatan gizli meydan okuma havayı elektrikle doldurdu. “Hayır,” dedi Alphonsus. Sesi, her zamanki gibi bir neşter kadar soğuk ve netti. Winter’ın kaşları çok hafifçe, neredeyse belirsiz bir hareketle çatıldı. Bu kışkırtıcı hareket, Alphonsus’un içindeki tüm savunma sistemlerini kırmızı alarma geçirdi.

“Yalan söylüyorsun,” dedi Winter, dudaklarında bir gülümseme kırıntısı bile olmadan. Boş koridorun sessizliği, ikisinin arasına mahrem bir koza ördü. “Beni izliyorsun, Alphonsus. Ve izlediğin her kareden kendine ait sonuçlar çıkarıyorsun.” Winter bir adım attı. Bu kez mesafe sadece ihlal edilmemiş, tamamen yok edilmişti. Protez bacağının zeminde bıraktığı donuk tıkırtı, sessizliği bir cam gibi kırdı.

“Evet,” dedi kadının sesi, şimdi daha derinlerden geliyordu. “Çünkü sen değiştin. Bakışlarındaki mesafe artık yok.” Alphonsus’un içi bir yumruk gibi sıkıldı. “Hayır,” dedi, kelimesini bir inkar değil, bir barikat gibi kullanarak. “Ben asla değişmem.” Winter başını hafifçe aşağıdan yukarıya doğru kaldırdı, gözlerini adamın gözbebeklerine dikti.

“İşte bu itirazın,” dedi fısıltıyla. “Tam olarak bu, değişimin en büyük kanıtı.”
Alphonsus’un kalbi, kendi iradesini hiçe sayarak hızlandı. Bunu saklamaya çalışacak kadar aciz değildi ama inkâr edecek kadar gururluydu. “Bütün bunlar beni neden ilgilendirsin ki?” Sesi sertti, birini kovmak ister gibiydi. Ama Winter’ın sesi daha da alçaldı, aralarındaki gerilimi kopma noktasına getirdi. “Çünkü,” dedi yavaşça, “az önce koridorda seni deli gibi kadar rahatsız eden, seni o asistanla konuşurken durduran şey... tam olarak bendim.”

Bu, bir sınırdan geçmek değil, sınırları haritadan silmekti. Alphonsus’un sağduyusunun son kırıntıları feryat etmeliydi. Onu susturmalı, konuyu sonsuza dek kapatmalıydı. Ama Alphonsus kendi karanlığına doğru eğildi: “Ne gördün?”

Winter’ın dudakları hafifçe aralandı. Bu bir zafer değil, ikisinin de bildiği ama sustuğu bir gerçeğin çıplak dürüstlüğüydü. “Sana yaklaşan, sana benden başka dokunmaya cüret eden birini gördün,” dedi kadın. Protez kolunun soğuk metalik parmakları yanındaki kapı pervazında hafifçe gezindi. “Ve bundan nefret ettiğini sandım.” Bir an durdu, nefesi Alphonsus’un yüzüne çarptı.
“Yanılmışım. Sen nefret etmedin. Sen, o mülkiyet hakkının elinden kaymasından korktun.” Alphonsus’un nefesi daraldı, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. “Bu senin meselen değil, Winter.” Winter bu tepkiyi sanki yüzyıllardır bekliyormuş gibiydi. “Öyle mi?” dedi ve son adımı da attı. Artık aralarından rüzgâr bile geçemezdi.

“Garip... çünkü seninle ilgili olan her şey; attığın öfkeli adımlar, sustuğun derin boşluklar... hepsi bana aitmiş gibi hissettiriyor.” Bu cümle, mantığın ve tıbbın ötesindeydi. Alphonsus’un içindeki her sağduyu kırıntısı aynı anda haykırdı: Bu yanlış. Bu çok tehlikeli. Buradan hemen çıkmalısın.

Ama Winter konuşmaya devam etti, sesi şimdi bir büyü gibi zihnine sızıyordu: “Sana ait olduğumu söylemiyorum, Alphonsus. Ama sen...” Kısa, boğucu bir duraksama. Bir nefeslik boşluk. “sen bana aitsin.”

Bu bir iddia, bir arzu ya da bir aşk ilanı değildi. Bu, mutlak bir duyuruydu; sanki doğa kanunlarından birini telaffuz ediyordu. Alphonsus’un zihni bembeyaz bir boşluğa evrildi. Ne öfke duyabildi ne de itiraz edebildi. Sadece tek bir gerçeklik kaldı geriye: Bu normal değil.
Ve asıl dehşet verici olan şuydu: İçindeki karanlık ve yırtıcı ses, bu mülkiyet ilanına karşı tek bir isyan bayrağı bile kaldırmıyordu.

Winter yavaşça geri çekildi, boğucu mesafeyi yeniden inşa etti. Ama artık çok geçti; görünmez bağ, her iki tarafın da ruhuna dolanmıştı. “Bunu söylememeliydim,” dedi Winter, her zamanki o tekinsiz sükûnetiyle. “En azından şimdilik.”

Ve arkasını dönüp koridorun loşluğunda kayboldu. Alphonsus olduğu yerde çakılı kaldı. Nefes aldı, verdi... Ama kalbinin ritmi, kadının protez bacağının çıkardığı aksak sese ayak uydurmuştu bir kere. İlk kez fark etti, Winter’ın varlığı sadece bir dikkat dağıtıcı değildi. Winter, Alphonsus’un yıllardır uyuttuğu vahşi ve karanlık tarafı, zincirlerini kıracak kadar büyük bir hırsla uyandırıyordu.

Ve Alphonsus, adını koymaktan ölesiye korktuğu bu hissin, bir gün onu tamamen ele geçireceğini ve o gün geldiğinde kurtarılmak istemeyeceğini artık biliyordu.

Ama bugün değil. Henüz o uçurumdan aşağı bırakmamıştı kendini.

Odanın içindeki genişlik, Alphonsus’un her zaman sığındığı düzenli yalnızlık değil, bir uzuv kaybı gibi zonklayan bir boşluktu. Duvarlar her zamanki yerindeydi, eşyalar milimetrik bir nizamla duruyordu; ancak odanın atmosferindeki hayati element eksilmişti. Winter’ın bıraktığı yoğun, elektrikli hava çekilince, geriye kalan oksijen Alphonsus’a yetmiyordu. Masanın üzerindeki gümüş zarf açacağını eline aldı. Soğuk metal, parmak uçlarına değdiğinde zihnindeki karmaşayı biraz olsun dindirmesini umdu. Ama hayır; metalin soğukluğu ona sadece Winter’ın protez kolunun donuk, mesafeli parlaklığını hatırlattı.

"Bana aitsin."

Alphonsus, bu kelimelerin zihninde açtığı yıkımı onarmaya çalıştıkça, temelinden sarsılan bir bina gibi daha çok içeriye çöküyordu. Bir mülkiyet iddiası... Bu, onun gibi bir kontrol tutkunu için en büyük hakaret olmalıydı. Bir başkasının iradesi altında tanımlanmak, onun varoluşuna aykırıydı. Ancak tuhaf olan, ruhunun bu istilaya karşı koymak yerine, kapıları ardına kadar açıp istilacıyı içeri buyur etmesiydi. Karanlıkta bir adım attı. Pencerenin camına yansıyan silüeti, artık tanımadığı bir yabancıya aitti.

Omuzlarındaki dik duruş, bakışlarındaki cerrahi kesinlik... Hepsi bir maske gibi yüzünden düşmeye hazırdı.
Winter, onu sadece görmemişti; onu kuşatmıştı. Bir asistanla konuşurken hissettiği ani, zehirli sancı... O an adını koyamadığı duygu, şimdi zihninde berraklaşıyordu. Bu bir kıskançlık değildi; bu, bir paylaşamama hali de değildi. Bu, kendi yörüngesinden sapan bir gezegenin korkusuydu. Winter onun güneş sistemiydi ve o sistemden başka birine ışık sızması, Alphonsus’un evrenini karartıyordu.

"Hastalık," diye fısıldadı karanlığa doğru. Sesi, boş odada bir itiraf gibi dağıldı. "Bu bir hastalık." Bir doktor olarak teşhisi koymuştu. Belirtiler belliydi: Takıntı, mülkiyet arzusu, gerçeklik algısında bozulma. Ama bu kez masanın diğer tarafında oturan oydu. Ve reçeteyi yazacak olan el, Winter’ın metalik parmaklarıydı.

Aniden kapının altından sızan ışık kesildi. Koridorda birinin geçtiğini belli eden o tanıdık, aksak ritim duyuldu. Tık. Tık. Alphonsus nefesini tuttu. Kalbi, ritme uyum sağlamak için göğüs kafesini zorladı. Duracak mıydı? Kapıyı açıp yarım bıraktığı cümleyi tamamlayacak mıydı? Adım sesleri yavaşladı, odasının önünde bir anlığına asılı kaldı. Alphonsus, kapı kolunun dönmesini, sessiz mülkiyet ilanının fiziksel bir temasa dönüşmesini bekledi. İçindeki vahşi taraf, kapının açılması için yalvarıyordu.

Ancak adımlar devam etti. Uzaklaştı. Karanlık, odaya daha ağır bir şekilde geri çöktü. Alphonsus elindeki zarf açacağını masaya bıraktı. Winter gitmişti ama gitmemişti. Varlığını bir koku, bir frekans gibi bu odaya, bu hastaneye ve en önemlisi Alphonsus’un zihnine mühürlemişti.

Yarın, diye düşündü Alphonsus, masasına oturup dosyaları incelemeye devam ederken. Yarın göz göze geldiğimizde, bu sessiz anlaşmanın bedelini ödemeye başlayacağız.
Çünkü artık biliyordu; Winter haklıydı. O mesafe yok olmuştu. Ve Alphonsus, bu mülkiyetin altında ezilmekten değil, bu aidiyetin son bulmasından korkuyordu.

Odanın içindeki ağırlaşmış hava, Alphonsus’un ciğerlerine her zamankinden daha yoğun, daha kıvamlı doluyordu. Winter’ın gidişinin ardından koridorda yankılanan aksak tıkırtı kesilmişti ama bıraktığı mülkiyet ilanı, duvarların arasına sinmiş bir koku gibi odada asılı kalmıştı. Alphonsus, masanın üzerinde duran beyaz zarfa bakarken, parmak uçlarında bir karıncalanma hissetti.

Bu, cerrahi bir müdahale öncesi duyduğu soğukkanlı heyecan değildi; bu, kontrolü dışındaki bir mekanizmanın dişlileri arasına sıkışmış olmanın verdiği tekinsiz gerilimdi. Zarfı eline aldığında, kağıdın dokusu ona yabancı birinin tenine dokunuyormuş gibi bir ürperti verdi. Gümüş zarf açacağı, kağıdı sessizce ve pürüzsüzce yardı. İçinden çıkan arşiv belgesi, yılların sararttığı eski kağıt kokusuyla birlikte masanın üzerine döküldü. Alphonsus, sayfadaki karalanmış hasta isminin üzerinden bakışlarını hızla kaydırdı. Ancak alt kısımda, komplikasyonlar bölümünde yazan ibareyi gördüğü an, zihni devasa bir kütüphanenin raflarının devrilmesi gibi büyük bir gürültüyle sarsıldı.

"Sinir hasarı ve doku kaybı sebebiyle geri döndürülemez deformasyon..." Kendi el yazısıydı. On beş yıl önceki, daha hırslı, daha acımasız ve daha az sorgulayan genç cerrahın sert kalem darbeleri...
Kağıdın köşesine iliştirilmiş küçük notu okuduğunda, odadaki karanlık daha da koyulaştı. Winter’ın buzdan sesi, bu kez kağıdın üzerinden kulaklarına fısıldıyordu:

"Bak bakalım Alphonsus; beni kimin parçaladığını hatırlayacak kadar 'kusursuz' mu o hafızan? Yoksa mülkiyetin, ben daha senin masana gelmeden çok önce mi tescillenmişti?"
Alphonsus, sarsılarak sandalyeye bıraktı kendini. Gözleri penceredeki yansımasına takıldı. Yansımada gördüğü adam, bir şifacı değil, bir heykeltıraştı; ama mermeri yontarken onu kıran, ona kalıcı hasarlar veren bir usta. Winter, onun başarısızlığının değil, belki de en büyük, en kanlı "başarısının" somut bir kanıtıydı. Protez bacağının çıkardığı her tıkırtı, Alphonsus’un geçmişte gömdüğü vicdanın nabız atışıydı. Winter’ın "Bana aitsin" derken kastettiği şey, romantik bir serbestlik ya da basit bir arzu değildi. Bu, bir kurbanın celladına olan kaçınılmaz, hastalıklı bağıydı. Winter, Alphonsus'u kendi günahıyla zincirlemişti. Adamın koridorda hissettiği yakıcı kıskançlık, aslında bir sahibin kölesini koruma içgüdüsü değil, bir suçlunun suç mahallini kimseyle paylaşamama telaşıydı.

Dışarıdaki rüzgar hastanenin camlarını zorlarken, Alphonsus bakışlarını o mühürlü kağıttan ayıramadı. Winter ona sadece bir isim ya da bir beden teklif etmiyordu; ona kendi yarattığı canavarı geri veriyordu. “Kendi yarattığım bir şeye mi aşık oluyorum, yoksa bir cezanın infazını mı bekliyorum?" diye düşündü.

Odanın köşesindeki gölgeler, Winter’ın silüetine bürünmüş gibiydi. Alphonsus artık biliyordu; o koridorlarda yürürken duyduğu huzursuzluk, bir yabancının istilası değildi. Kendi karanlığının eve dönüşüydü. Ve Winter, karanlığın tek anahtarıydı.