1. bölüm · KIŞ, EVREN, TAKINTI - Birbirine Mahkûm İki Ruh
1. Başlangıç — Kış
Alphonsus, insanlığın en savunmasız anlarını teslim ettiği o steril tapınaklardan birinde, bembeyaz duvarların ve geniz yakan antiseptik kokusunun gölgesinde yaşıyordu. Orada zaman, makinelerin düzenli ritmiyle ölçülür; hayat, nabız seslerinin monoton şarkısına emanet edilirdi. İnsanlar ona hayatlarını sunardı, o ise bu sunuyu huşu içinde değil, bir zanaatkârın titizliğiyle kabul ederdi.
Gözleri bir cerrahın olması gerektiği kadar keskin, bir canlının taşıyamayacağı kadar kış ayazıydı. Ellerini yıkarken bile adeta ayin yönetirdi; parmak boğumlarındaki sabun köpükleri bile onun iradesine boyun eğmek zorundaydı. Her şey, mutlak bir simetri içinde olmalıydı. Çünkü hata, ancak acizlerin ve dikkati dağılmış ruhların harcıydı. "İnsanlar ölümden korkmaz," diye fısıldardı kendi sessizliğinde, "onlar yalnızca iplerin ellerinden kayıp gitmesinden ürker."
Bir hastanın ismi, Alphonsus için yalnızca bir ses kalabalığıydı. Dosyalardaki rakamlara aşık, teşhislerin netliğine hayrandı. Yaş, kilo, semptom; bunlar somuttu. İsimler ise tehlikeliydi; isimler bir hikâye anlatır, hikâyeler ise bağ kurardı. Ve Alphonsus biliyordu ki, her bağ bir dikkati, her dikkat ise kusursuzluğu zedelerdi. Onun dünyasında şifa vermek ile yok etmek arasında keskin bir uçurum yoktu; sadece doğru ayarlanmış bir zamanlama vardı. Monitördeki o çizgi dümdüz bir ufka dönüştüğünde, Alphonsus’un ruhunda derin bir huzur uyanırdı. Bir hata düzeltilmiş, kaosa düzen getirilmiş, direnç gösteren bir beden adeta sükunete kavuşturulmuştu...
Fakat bir süredir, o sarsılmaz kontrol mekanizmasında fark edilmeyen bir çatlak belirmeye başlamıştı. Alphonsus, duyguları birer kimyasal hata, kontrol edilemeyen bir hastalık olarak görürdü. Yine de ne zaman gözlerini kapatsa, zihninin o steril koridorlarında bir hayalet dolaşıyordu. "Bu bir zayıflık değil," diye savunuyordu kendini, "sadece geçici bir nörolojik yansıma." Ama evren, Alphonsus’un bu kibirli sessizliğine çoktan bir cevap hazırlamıştı. Takıntılar, başlangıçta masum birer kar kar tanesi gibi düşerdi insanın zihnine; sessiz, hafif, soğuk. Ancak biriktiklerinde, en sağlam iradeleri bile altında bırakacak bir çığa dönüşmeleri an meselesiydi.
Alphonsus henüz farkında değildi ama onun kusursuz kışı başlamıştı. Ve bu kez, donduracağı ilk şey kendi kalbi olacaktı.
Koridorun nihayetinde durduğunda, Alphonsus için dünya bir camın ardındaki sessiz filmden ibaretti. Dışarıda gökyüzü, kurşuni bir ağırlıkla yeryüzüne çökmüştü. Takvimler hangi baharı müjdelerse müjdelesin, onun ruhundaki mevsim değişmezdi: Mutlak ve ebedi bir kış. İnsanların mevsimlere yüklediği o romantik anlamları çocuksu bulurdu; ona göre soğuk, sadece moleküllerin yavaşlamasıydı. Şiir değil, fizikti.
Bir hemşirenin sesi, bu steril sessizliği saygıyla böldü. Alphonsus başını ağır bir hareketle çevirdi; gözleriyle dinliyor ama ruhuyla reddediyordu. Onun evreninde insanlar ya işlevsel birer dişliydiler ya da dikkati dağıtan birer pürüz.
Lateks eldivenlerin parmaklarına oturuşundaki o tiz ses, onun en sevdiği melodiydi. Teninin dış dünyayla temasını kesen o ince zar, ona en büyük yalanı fısıldardı: "Şimdi kontrol bende."
Odaya girdiğinde, bilinçsiz bedenin düzenli solukları karşıladı onu. Monitördeki ritim, yorgun bir yolcunun son adımlarıymışçasına hayatın son kırıntılarını sayıyordu. Alphonsus ekrana baktı; bir doktorun teşhis koyma arzusuyla değil, bir heykeltıraşın mermerdeki fazlalığı görmesi gibi. Bu beden dayanabilirdi, evet. Ama Alphonsus için "dayanmak," yaşamanın onurlu bir taklidiydi sadece.
İlacın dozunu ayarlarken eli bir cerrah hassasiyetiyle hareket etti. Titremek, zihni bulutlanmış fânilerin işiydi. Ancak iğnenin soğuk ucu tene değmek üzereyken, nadir şey gerçekleşti: Durdu. Zihninin beyaz duvarlarına bakışı çarptı. Keskin, çıplak ve kaçmayan bir çift göz. Sarışın bir parıltı. "Odaklan," diye emretti kendine, "bu sadece bir görüntü." Ama görüntüler bazen isimlerden daha derin yaralar açardı. İğneyi bastırdı. Monitördeki çizgi, yorulmuş bir yolcu gibi yavaşladı ve sonunda o dümdüz, huzurlu ufka ulaştı. Bu bir cinayet değildi onun için; bu, evrendeki bir pürüzün, bir "hata"nın sessizce düzeltilmesiydi.
Odadan çıkarken kapıyı bir sırrı gizler gibi değil, bir görevi bitirmiş olmanın hafifliğiyle kapattı. Fakat koridorun köşesini dönerken, "pürüzsüz" dünyası sarsıldı. Az kalsın çarpışacağı siluetle göz göze geldiğinde, zamanın akışkanlığı bozuldu. İşte oradaydı. Saçları, hastane ışıklarının altında neredeyse beyaza çalan, soluk bir altın rengiydi. Ama asıl sarsıcı olan renk değil, bakışlarının cüretiydi. Kadın bakıyordu; saklanmadan, eksikleriyle, bir aynanın yansıması kadar dürüstçe. Sanki Alphonsus’un beyaz önlüğünün, o kusursuz maskesinin altındaki karanlık boşluğu görüyor, adeta boşluğa dokunuyordu.
Sadece birkaç saniye sürdü bu sessiz düello. Kadın geçti gitti, Alphonsus ise yürüdüğünü sandı. Ancak birkaç adım sonra, hiç tanımadığı yabancı hisle tanıştı: Kendi kalbinin düzensiz gürültüsü. Az kalsın çarpışacağı siluetle göz göze geldiğinde, zamanın akışkanlığı bozuldu.
Akşam evine döndüğünde, Alphonsus her zamanki gibi kusursuzdu. Hiçbir hataya yer vermemişti. Ancak banyoda ellerini yıkarken, aynadaki yansımasıyla karşılaştığında sarsıldı. Parmaklarından süzülen suyun sesi, zihnindeki o bakışın sessizliğini bastıramıyordu.
"Bu bir tehdit miydi?" diye sordu yansımasına. "Yoksa bir davet mi?"
Bilmemek, Alphonsus için bir tür zehirdi. Tam da o gece, buz gibi odada anladı ki; kış artık sadece dışarıdaki havada ya da hastane koridorlarında değildi. Kış, kemiklerine sızmaya başlamıştı.
