2. bölüm · KIŞ, EVREN, TAKINTI - Birbirine Mahkûm İki Ruh

2. Yaklaşma — Tesadüf

Naz Kurt

Alphonsus sabah hastanenin ağır döner kapısından içeri adımını attığında, kendisini her zamanki gibi steril bir uğultu karşıladı. Adımların mermerdeki topuk yankısı, tekerlekli sandalyelerin ince gıcırtısı ve koridorlara sinmiş o boğuk, telaşlı fısıltılar... Normalde bu değişmeyen düzen, onun zihnindeki taşları yerine oturtan sarsılmaz bir temel gibiydi. Düzen, emniyet demekti. Ancak sabah, ruhunun derinliklerinde tanımlayamadığı bir pürüz hissediyordu. Sanki saatin kadranına görünmez bir toz konmuş da tüm o kusursuz işleyişi gizliden gizliye yavaşlatıyor gibiydi.
Beyaz önlüğünü giyerken hareketleri her zamanki gibi ölçülüydü. Saatini düzeltti, manşetlerini ilikledi ve aynadaki aksine baktı. Görünen o ki, dışarıdan bakıldığında hiçbir çatlak yoktu; yüzü, rüzgarsız bir göl yüzeyi kadar durgun ve soğuktu. Fakat zihninin içinde, bir süredir kendi kendine uyanan, fuzuli bir dikkat hüküm sürüyordu. "Dikkatini dağıtıyorsun," diye fısıldadı kendine, bir hastasına teşhis koyar gibi soğukkanlılıkla. "Bu da geçecek. Sadece bir veri kalabalığı."
Koridorda yürümeye başladığında, gözlerinin istemsizce etrafı taradığını fark etti. Bu, Alphonsus için yeni ve nefretlik bir alışkanlıktı; bir avcı gibi değil, bir hakem gibi bakmaya alışıktı. Sonra onu gördü.

Winter, büyük pencerenin önünde, dışarıdaki ışığın altında duruyordu. Işık saçlarına vurduğunda ortaya çıkan renk, alışılmış bir sarı değildi; daha çok kış güneşinin altında unutulmuş, solgun bir altın külçesini andırıyordu. Parlamıyor, göze batmıyordu ama bir kez bakıldığında insanı kendi derinliğine hapseden bir tonu vardı. Uzundu; zayıf bedeni bir dal kadar ince görünse de asla kırılgan bir izlenim vermiyordu. Sanki yerçekimine karşı koymak için bedenini bilerek hafifletmiş, dünyada az yer kaplamaya yemin etmiş gibiydi. Kıyafetleri, fark edilmemek için seçilmiş koyu renklerden ibaretti; ancak bu sadelik, gizlenmeye çalışan birinin değil, varlığını sessizce haykıran birinin tercihi gibi duruyordu.

Alphonsus, adımlarının yavaşladığını hissetti. Bu bir irade kaybı değildi, diye düşündü; sadece göz, aşina olmadığı bir dokuya takılıyordu. Ama Winter bir nesne değildi; aksine, başlı başına bir çekim merkeziydi. Başını hafifçe çevirdiğinde bakışları yine kaçınılmaz dürüstlükle Alphonsus’u buldu. Gözleri bir kuyu kadar derin değildi belki ama sabitliği ürkütücüydü. İnsanların ruhundaki kapalı kapıları zorlayan, onun kapılarının ardındaki karanlığı merak etmeden sadece izleyen bir sabitlik...

İki bakış, hastane koridorunun kokusuz havasında bir anlığına asılı kaldı. Alphonsus bu kez zamanı ölçemedi; meşhur içsel kronometresi durmuştu. Winter’ın yüzü şimdi tüm çıplaklığıyla netleşmişti. Keskin olmayan ama hafızaya kazınan bir güzellikti bu; dudakları inceydi, sıkılı değildi ama bir sırrı saklar gibi mühürlüydü. "Bir yanlış bu," diye geçirdi içinden. Bir yüzün bu kadar çok detayını, bir yabancının duruşundaki o ince kavisleri hatırlamamalıydı. Bağ kurmak, dikkati dağıtırdı; dikkat dağılması ise yıkımı getirirdi.
Mesafe kapandığında, Winter yanından geçti. Aralarındaki ince boşlukta Alphonsus, hastanenin o buz gibi havasına rağmen kadından yayılan bir sıcaklık hissetti. Kokusu ne yapay bir parfüm ne de hastane temizliğiydi; bir şeyleri örtmeye çalışmayan, toprağa ya da rüzgara ait doğal bir esinti gibiydi. Alphonsus’un nefesi bir anlığına göğsünde tıkandı. Bu, onun gibi bir adam için kabul edilemez bir biyolojik hataydı.
Durdu. Winter durmadı ama birkaç adım sonra adımlarının ağırlaştığını, omuzlarının hafifçe gerildiğini gördü. Sanki o da geri dönüp bakmamak için kendi ruhuyla büyük bir savaş veriyordu. Bu küçük detay, Alphonsus’un içindeki görünmez telleri biraz daha gerdi. "Bunu o da hissediyor," diye düşündü. Bu düşünce, bugüne kadar koyduğu tüm teşhislerden daha tehlikeliydi.
Günün geri kalanı, tuhaf bir kovalamacaya dönüştü. Farklı katlarda, farklı saatlerde, hep o. Bazen bir bekleme salonunun en kuytu köşesinde otururken, bazen kollarını göğsünde kavuşturmuş bir meydan okumayla beklerken... Tesadüfler artık birer rastlantı olamayacak kadar düzenli, bir matematik problemi kadar sistemliydi. Winter, Alphonsus’u izliyor muydu yoksa Alphonsus mu onun yörüngesine girmişti?
Gece evine döndüğünde, odanın karanlığı bile aklındaki yüzü silemedi. Winter’ın sadece bakışları değil; ellerini cebine sokuşu, yürürken omuzlarının aldığı o hafif kavis, dünyayla arasındaki o mesafeli duruşu zihninde bir film şeridi gibi dönüyordu. Alphonsus kaderlere inanmazdı, evrenin bir planı olduğuna dair masallara ise gülüp geçerdi. Ama o gece, ellerini yıkarken aynada gördüğü adamın gözlerinde ilk kez bir soru işareti vardı. Bazı çekimler mantığın sınırlarını aşardı ve bazı fırtınalar, ilk başta sadece hafif bir esinti gibi başlardı.
Bu kış, sadece dışarıda değildi artık; Alphonsus’un o aşılmaz surlarının içine sızmış, en kuytu köşelerini dondurmaya başlamıştı.

Alphonsus, o gün aynı koridordan üçüncü kez geçtiğinde, içindeki o sarsılmaz mantığın ilk kez diz çöktüğünü hissetti. Artık bu bir güzergah tercihi değil, bedenin zihinden bağımsız geliştirdiği bir refleksti. Adımlarını, sanki görünmez bir kum saatinin akışına uydurur gibi yavaşlatmıştı. Başını çevirmeden, sadece göz uçlarıyla etrafı süzüyordu. "Gözlemlemek suç değildir," diye fısıldadı içindeki soğuk yargıç. "Doğru bir teşhis için mutlak bir müşahede gerekir." Bu, Alphonsus’un kendi elleriyle ördüğü kusursuz duvara sürdüğü ilk yalanın, ilk çatlağın adıydı.
Winter, hemşire bankosunun hemen ilerisinde, hayatın o telaşlı akışının tam ortasında ama ondan tamamen kopuk bir heykel gibi duruyordu. Elinde bir dosya yoktu, birini beklemiyor gibiydi ya da bir yere yetişme çabası içinde değildi. Sadece... oradaydı. Hastanelerin labirenti andıran koridorlarında insanlar nadiren "sadece dururdu". Ya bir şifanın peşinde koşarlar, ya bir ölümden kaçarlar ya da çaresizce bir işaret beklerlerdi. Winter ise hiçbirini yapmıyordu. Bu duruş, Alphonsus için sessiz ama sarsıcı bir meydan okumaydı; evrenin ritmine uymayı reddeden, kendi sessizliğinde direnen bir başkaldırı.
Alphonsus durdu. Artık profesyonel maskesinin arkasına saklanma gereği duymuyordu. Bakışlarını bir neşter gibi kadının üzerinde gezdirmeye başladı. Işık, tavandaki floresanlardan dökülüp Winter’ın yüzünde solgun gölgeler oluşturuyordu. Gözlerinin altındaki o hafif karartıların uykusuzluktan mı yoksa ruhsal bir yorgunluktan mı kaynaklandığını kestiremedi. Ancak bu yorgunluk, estetik bir kaygıyla parlatılmış bir hüzün değildi; hayatın tüm ağırlığıyla dokunup geçtiği, sahici ve çıplak bir yorgunluktu. "Bu yüz," diye geçirdi içinden, "rol yapmayı unutacak kadar çok şeyle karşılaşmış." Saçları, sanki rüzgarlı bir kıyıdan az önce dönmüş gibi düzensiz bir akışla omuzlarına dökülüyordu. Aceleyle taranmış değil de, üzerine uzun uzun düşünülerek dokunulmuş gibi bir hali vardı. Alphonsus, bu ince ayrıntılara takılıp kaldığını fark ettiğinde göğüs kafesinde bir yayın gerildiğini hissetti. Bu detaylar fuzuliydi. Fakat artık neyin gerekli olduğuna karar veren eski, mekanik Alphonsus değildi.
Winter, başını hafifçe öne eğdi; bakışları bir an için mermer zemindeki beyazlıkta kayboldu, sanki orada bir şeyler okuyormuş gibi. Sonra tekrar kaldırdı başını ve doğrudan Alphonsus’un gözlerinin içine baktı. Bakışlarında bir onaylanma arzusu yoktu, bir beklentinin kırıntısına bile rastlanmıyordu. Ama en önemlisi, bir geri çekilme de yoktu. "Bu kadın," dedi Alphonsus kendi kendine, "kaçmayı bilmiyor." Bu bilgi, kendi zihninde bir alarm zilinin çalmasına neden oldu. Çünkü Alphonsus, doğası gereği kaçamayan, sabit duran şeyleri kontrol etmeyi, onları kendi düzenine hapsetmeyi severdi.
Eline rastgele bir dosya aldı. Sayfaları çeviriyor gibi yaptı ama gözleri tek bir harf bile okumuyordu; sadece Winter’ın omuzlarının sakin iniş kalkışını, nefes alışındaki derin sükuneti analiz ediyordu. Anksiyete yoktu, panik yoktu; sadece alışık olunmayan, insanı huzursuz eden bir dinginlik vardı. Ve Alphonsus, fırtına öncesi sessizliklere her zaman şüpheyle yaklaşırdı. Winter pencereye doğru ilerledi ve boşluğa bakmaya başladı. Dışarıdaki manzarayı değil, manzaranın ötesindeki anlamsızlığı seyrediyor gibiydi. "Boşluğa bakan insanlar," diye düşündü Alphonsus, "ya her şeyi görmüşlerdir ya da içlerinde görecek hiçbir şey kalmamıştır." Bu cümlenin hangi tozlu kitaptan ya da hangi eski acıdan zihnine düştüğünü hatırlamadı ama doğruluğundan emindi.
İşte o an, Alphonsus bir karar verdi. Bu artık bir içgüdü ya da geçici bir merak değildi; bu, bilinçli ve soğukkanlı bir seçimdi. Onu izleyecekti. Neden orada olduğunu, neden bakışlarının altına saklanmadığını, o sessizliğin ardında neyi gizlediğini çözmek istiyordu. Bilgi, Alphonsus için tek gerçek güçtü ve o, gücü elinde tutmayı her şeyden çok severdi.
Takip eden günlerde Winter’ın varlığı, Alphonsus’un milimetrik düzenini parçalara ayırdı. Artık günlerini saatlere değil, sarışın gölgeyi gördüğü anlara bölüyordu. Aynı asansöre binmiyorlardı ama Alphonsus onun hangi kapıdan çıktığını biliyordu. Aynı odada bulunmuyorlardı ama geçtiği yolların kokusunu tanıyordu. Bu bir takip değildi henüz; bu, avın yörüngesine alışma süreciydi. Ve her alışkanlığın, günün sonunda bir bağımlılığa evrileceğini bilecek kadar tecrübeliydi.
Bir akşamüstü, koridorun sonundaki sert plastik sandalyelerden birine oturduğunu gördü Winter’ın. Ellerini dizlerinin üzerine koymuştu; bir elinin parmakları uzun, ince ama narinlikten uzak bir güçle duruyordu. Diğer eli ise, yoktu. Robot kol ve el takmış; o eli de aynı robot dizine koymuştu. Sanki her an bir şeyi kavrayacak ya da birinden vazgeçecek gibi... "Bu eller," diye düşündü Alphonsus, "bir şeylere tutunmak için yaratılmış." Bu düşünce onu rahatsız etti, çünkü artık bakışları mesleki bir analizden çıkmış, saf ve tehlikeli bir meraka dönüşmüştü. Merak ise, onun inşa ettiği kusursuz dünyada her zaman ilk büyük yıkıma açılan kapıydı.
Fakat o kapı çoktan aralanmıştı ve içeri giren soğuk hava her şeyi değiştirmeye başlamıştı. Winter başını kaldırdı, bakışları yine onu buldu. Bu kez Alphonsus kaçmadı, analiz etmedi, kendini savunmadı. Sadece baktı. Ve ilk kez, kalbinin düz ritminin altında fırtınamsı bir gerçeği kabul etti: Bu kış, sandığından çok daha uzun ve çetin sürecekti.

Alphonsus akşam hastanenin ağır havasından sıyrılıp dışarı çıktığında, vaktin ne kadar ilerlediğini anlamak için saatine bakma gereği duymadı. Onun için zamana bakmak, akreple yelkovanın kontrolünden çıktığını, hayatın ritmine yenildiğini zayıfça itiraf etmekti. Soyunma odasının ruhsuz beyaz ışığı altında önlüğünü çıkardı ve her zamanki gibi bir düzenle askıya astı. Tek bir kırışıklık, tek bir leke yoktu; tıpkı hayatı gibi. Ancak elleri, kumaşın üzerinde bir an için, sadece bir an için gereğinden fazla oyalandı. "Bu sadece yorgunluk," diye mırıldandı karanlığa doğru. "Bedenin zihne oynadığı basit bir oyun."
Koridordan çıkarken, adımları kapıya yönelmişken başını son bir kez çevirip etrafına baktı. Bu kez kaçamak bir bakış değildi bu; bilinçli, arayan ve hedefi olan bir taramaydı. Ve Winter orada değildi. Onun solgun altın rengi saçlarının ve dik duruşunun boşluğu, varlığından çok daha ağır bir yük gibi çöktü Alphonsus’un omuzlarına. "Demek beklemiyordun," diye geçirdi içinden. "Güzel." Ama bu "iyi" haber, içindeki o gergin yayları gevşetmeye yetmedi; aksine, yokluğun yarattığı o belirsizlik, varlığın yarattığı huzursuzluktan daha derin bir tekinsizlik bıraktı.

Arabasına bindiğinde camlar, dışarıdaki ayazın ve içerideki sıcak nefesin çarpışmasıyla buzlu bir buğuyla kaplanmıştı. Dışarıda gerçek, bıçak gibi keskin bir kış hüküm sürüyordu. Motoru çalıştırmadan önce, elleri direksiyonda, öylece oturdu. Sessizlik... Normalde Alphonsus için bir sığınak, zihnindeki gürültüleri susturan bir limandı. Fakat bu kez sessizlik, Winter’ın kaçmayan bakışlarını fısıldayan bir boşluğa dönüşmüştü. İnsanlar, birer sırları olduğu için ya da ruhlarındaki yaralar görünmesin diye bakışlarını kaçırırdı. Winter ise görülmekten, incelenmekten, hatta yargılanmaktan zerre kadar korkmuyordu. Bu düşünce, Alphonsus’un dudaklarının istemsizce gerilmesine neden oldu. "Bu bir risk," dedi kendine soğukkanlılıkla. "Ve her risk, doğru bir stratejiyle yönetilir."
Eve vardığında, alışkanlıklarının aksine ışıkları yakmadı. Evin içine çöken koyu gri karanlığın kendisini sarmasına izin verdi. Ceketini bile çıkarmadan pencerenin önüne geçti; dışarıdaki ıssız sokağa, sokak lambalarının altında uçuşan kar tanelerine baktı. Ama gördüğü şey ne sokaktı ne de kış; gördüğü tek şey, o pencerenin önünde boşluğa bakan Winter’ın siluetiydi. "Sadece bir gözlem bu," diye fısıldadı zihni, kendini teselli etmeye çalışarak. "Bir süre sonra, her vaka gibi bu da arşivlenecek ve unutulacak." Ama Alphonsus, geçmeyecek olan yaraları ve silinmeyecek olan izleri tanıyacak kadar çok beden görmüştü. İnsan anatomisinin sınırlarını bildiği kadar, kendi zihninin kırılma noktalarını da biliyordu.
Dilinin ucunda bir ismin ağırlığını hissetti. Harfleri tek tek çiğnedi ama dışarı sızmalarına izin vermedi. Çünkü isimler, insanları birbirine görünmez halatlarla bağlardı ve Alphonsus, özgürlüğün mesafede olduğuna inanırdı. Yatağa uzandığında gözlerini kapatmadı; biliyordu ki göz kapakları kapandığında o sarışın hayal, bir sinema perdesi gibi çok daha net belirecekti karşısında.
İlk kez, tehlikeli kelimeye yaklaştı. Telaffuz etmedi, sesine dökmedi ama zihninin en kuytu köşesinde dolaşmasına izin verdi: Takıntı. Bu kelimenin tınısından hoşlanmadı; fazla kontrolsüz, fazla insaniydi. Ama korkmadı da. Çünkü Alphonsus, korktuğu şeylerden uzak durur, ilgisini çeken şeylerin ise üzerine giderdi.
Bu bir aşk değildi; henüz o kadar sıradanlaşmamıştı. Bu bir merak da değildi; artık o evreyi çoktan geçmişti. Bu, evrenin ona sunduğu bir tesadüf ya da kaderin cilvesi de değildi. Bu, iki soğuk kutbun birbirini bulması gibi başlayan, geri dönüşü olmayan bir bağdı. Ve Alphonsus, başladığı hiçbir cerrahi müdahaleyi, hiçbir planı ve hiçbir sonu yarım bırakmazdı.
Kış yeni başlıyordu ve Alphonsus, bu kez sadece izleyici olmayacağını biliyordu.