13. bölüm · Kırılan Şafak: Zifir
13. BÖLÜM: Betonun Altındaki Sofra
Madenin ana yönetim odasındaki devasa ahşap masa, üzerinde duran metal tabaklar ve mühürlü kutularla şenlenmişti. Ali, bulduğu bir kutu meyve kompostosunu büyük bir zafer edasıyla masanın ortasına koydu.
-"Beyler, bayanlar; bugün menümüzde 'Maden Usulü Şehriye Çorbası' ve 'Vakumlu Dana Rasyonu' var. Michelin yıldızı vermezseniz bozuşuruz,"
dedi Ali, ortamdaki gerginliği dağıtmaya çalışarak.
Mert, yavaşça masaya oturdu. Baltasını yanındaki duvara yasladı; ilk defa silahı elinden bu kadar uzağa koyuyordu.
-"Ali, bu hızla gidersen sığınağın aşçıbaşısı olacaksın."
Ebru, yanına oturan Zeynep’e baktı.
-"Ammar’ın durumu nasıl? Hâlâ uyuyor mu?"
Zeynep, elindeki su bardağını yudumlarken gülümsedi.
-"Ateşi düştü. Antibiyotikler mucize gibi geldi. Sabaha uyanır ama bir süre dinlenmesi lazım. Onu kurtardık Ebru."
Selim, masanın başında bir baba figürü gibi oturuyordu.
-"Bana bakın gençler," dedi, elindeki ekmeği bölerek.
-"Hepimiz buraya farklı yerlerden savrulduk. Ben bir mühendisim, Mert ve arkadaşları üniversite öğrencisi, Zeynep tıpçı... Ama dışarıdaki dünya artık diploma sormuyor. Artık birbirimizin ne olduğunu değil, kim olduğunu bilmemiz lazım."
Ramazan, derin bir iç çekti.
-"Ben asker çocuğuydum. Babam hep 'Zor zamanlar güçlü insanlar çıkarır' derdi. Ben okulda sadece basketbol oynayan, akşam ne yiyeceğini düşünen biriydim. Şimdi ise elimde bir demir çubukla yaratık kovalıyorum."
Dilek, sessizce yemeğini karıştırıyordu.
-"Ben moda tasarımı okuyordum," dedi fısıltıyla.
-"Şimdi tek derdim yarın giyecek temiz bir çorabımın olup olmayacağı. Ama burada, bu masada oturmak... Kadıköy'deki o kafede oturduğumuz son akşamı hatırlatıyor bana. Biraz olsun 'insan' gibi hissettiriyor."
Can, masanın ucunda elindeki eski bir radyo devresiyle oynuyordu. "Eğer şu frekansları eşleyebilirsem, dışarıyla konuşabiliriz. Sadece Türkiye değil, belki okyanus ötesiyle..."
KOMUTA MERKEZİ - Batı Cephesi (Askerlerin Dönüşü)
Aynı dakikalarda, sığınağın en derin ve korunaklı bölmesinde, Astsubay Hakan ve beraberindeki askeri ekip, buranın asıl kalbi olan komuta merkezini faaliyete geçirmişti. Burası, madenin sivil kısmından tamamen izole, çelik kapılarla korunmuş bir odaydı.
Hakan, masanın üzerindeki tozlu haritaları temizledi. Yanında, o kaosun içinden sağ çıkmayı başaran iki asker daha vardı: Onbaşı Kerem ve Çavuş Selçuk.
-"Komutanım," dedi Kerem, duvardaki eski ama çalışan monitörlerden birini işaret ederek.
-"Dış kameralardan birini devreye aldım. Kızılötesi modda. Bakın..."
Ekranda, sığınağın giriş kapısının önünde dolaşan o simsiyah gölgeler görünüyordu. Stalkerlar, kapıyı zorlamayı bırakmış, adeta birer heykel gibi bekliyorlardı.
-"Bekliyorlar," dedi Hakan, sesinde buz gibi bir tonla.
-"Zekiler. Işık çıkana kadar burada pusuya yatacaklar. Ama bilmiyorlar ki biz burada sadece saklanmıyoruz."
Tam o sırada, odanın köşesindeki eski tip askeri telsizden boğuk bir cızırtı yükseldi.
-"...Kartal-1... Cevap ver... Yavuz Üsteğmen... Hattı tuttuk... Sığınak 4'e yönelin... Tekrar ediyorum..."
Hakan'ın gözleri fal taşı gibi açıldı.
-"Üsteğmen Yavuz! O hayatta! Kerem, hemen sinyali güçlendir! Ona nerede olduğumuzu bildirmeliyiz."
Hakan, masanın üzerindeki mikrofonu kavradı.
-"Üsteğmenim, burası Astsubay Hakan! Taşlıdere Maden Sığınağı'ndayız. Sivillerle birlikteyiz. Ammar yaralı ama hayatta. Bizi duyuyor musunuz?"
Telsizin diğer ucundan gelen ses, sadece Hakan'ı değil, kapı aralığından konuşmaları duyan Mert'i de ayağa kaldırdı. Yavuz Üsteğmen'in sesi yorgun ama otoriterdi.
-"Hakan... İyi iş çıkardınız. Biz de bir grup sağ kalan askerle kuzeye çekildik. Elimizde bir miktar mühimmat ve araç var. Şafak vakti dışarı çıkmayın, Stalkerlar çekilse bile 'Yankılar' bölgeyi sarmış durumda. Bizimle buluşmanız için koordinatları gönderiyorum. Burayı bir direniş merkezine çevireceğiz."
Mert, kapının eşiğinde Hakan ile göz göze geldi. Hakan hafifçe başını salladı.
-"Duyduğun gibi Mert. Artık sadece bu sığınakta tıkılı kalmayacağız. Birleşiyoruz."
