10. bölüm · Kırılan Şafak: Zifir
10. BÖLÜM: Işığın Muhafızları
-TÜRKİYE (Orman Kulübesi)
Mert, Ali’nin açtığı konserveden bir kaşık aldı. Tadı metalikti ama dünyanın en lezzetli yemeği gibi gelmişti.
-"Dinleyin," dedi Mert, herkese bakarak.
-"Yarın sabah Ammar'ı daha iyi bir yere taşıyacağız. Hakan Komutan, sen bize silah kullanmayı öğreteceksin. Ben balta kullanabilirim ama o Stalker'lara yaklaşmak intihar. Uzaktan vurmalıyız."
Ramazan başını salladı.
-"Mert haklı. Artık üniversite öğrencisi değiliz. Bu yeni dünyanın kurallarına göre oynamalıyız. Yarın ilk işimiz, haritada gördüğüm şu eski jandarma karakoluna ulaşmak. Orada mühimmat bulabiliriz."
Ebru, Mert'in yanına oturdu ve elini tuttu. Parmakları buz gibiydi ama gözlerinde yeni bir kararlılık vardı.
-"Bunu başaracağız, değil mi?"
Mert, Ebru’nun gözlerinin içine baktı.
-"Başaracağız. Çünkü başka seçeneğimiz yok."
Gecenin karanlığında, ormanın derinliklerinden gelen bir uluma sesi kulübenin duvarlarında yankılandı. Ama bu kez, kulübenin içindekilerin elinde bir tüfek, karınlarında yemek ve kalplerinde biraz daha sertleşmiş bir irade vardı.
Güneş, mor pusun arasından nihayet kendini gösterdiğinde, orman tuhaf bir sessizliğe büründü. Gece boyunca ağaçların tepesinde duyulan o metalik sürtünme sesleri, yerini toprağın altına veya mağara derinliklerine çekilen yaratıkların hırıltısına bırakmıştı.
Stalkerlar için av saati bitmişti; ultraviyole ışınları onların akışkan metalik derilerini yakıyor, hücresel yapılarını bozarak onları felç ediyordu.
-"Hızlı olmalıyız," dedi Astsubay Hakan, gökyüzüne bakarak.
-"Güneş tepedeyken en güvenli anımızdayız. Işık bizim tek gerçek zırhımız. Batmaya başladığı an, avcılar uyanacak."
Mert, gece kulübede buldukları eski av tüfeğini omzuna astı.
-"Dün gece o çatıda dolaşan şey... Işık sızınca nasıl kaçtığını duydunuz değil mi? Sanki canı yanıyordu. Bu bilgi bizim tek avantajımız."
Ali, sedyenin başında terini sildi.
-"Yani gündüzleri loot (yağma) yapıyoruz, geceleri bir delikte saklanıyoruz. Tıpkı o eski hayatta kalma oyunları gibi... Ama bu sefer 'restart' tuşu yok."
Ebru, Ali'nin bu benzetmesine acı bir gülümsemeyle karşılık verdi.
-"Keşke sadece bir oyun olsaydı Ali. Ama o jandarma karakoluna ulaşamazsak, gece olduğunda saklanacak bir deliğimiz bile olmayacak."
Grup, ormanın içindeki dar patikayı takip ederek ilerlemeye başladı. Yaklaşık iki saatlik zorlu bir yürüyüşün ardından, ağaçların arasından gri betonarme bir bina belirdi: Eski Taşlıdere Jandarma Karakolu.
Karakolun önündeki iki askeri cip devrilmiş, camları tuzla buz olmuştu. Binanın duvarlarında devasa pençe izleri vardı; belli ki Stalkerlar burayı gece kuşatmıştı.
-"İçeride birileri olabilir mi?" diye fısıldadı Dilek, Mert’in koluna yapışarak.
-"Sanmam," dedi Hakan, kasaturasını çekerek.
-"Eğer birileri sağ kalsaydı, kapıdaki bu cipler çalışır halde olurdu. Mert, sen benimle gel. Ramazan, sen girişi tut. Ali, kızlarla birlikte Ammar’ı gölgeye alın ama tetikte olun."
Mert ve Hakan, karakolun ağır demir kapısından içeri süzüldüler. İçerisi zifiri karanlıktı ama pencerelerden sızan tozlu ışık hüzmeleri onlara yol gösteriyordu. Koridorda ilerlerken, ağır bir barut kokusu genizlerini yaktı.
-"Bak!" dedi Mert, parmağıyla yerdeki boş kovanları göstererek. "Burada büyük bir çatışma çıkmış."
Karakolun cephanelik odasına ulaştıklarında kapının kilitli olduğunu gördüler. Hakan, profesyonel bir hamleyle kilidi patlattı. İçeride gördükleri manzara, grubun kaderini değiştirecek cinstendi: Üç adet G3 piyade tüfeği, birkaç dolu şarjör ve bir kutu el bombası.
-"İşte bu," dedi Hakan, tüfeklerden birini Mert’e uzatarak. "Artık sadece kaçmıyoruz Mert. Artık savaşabiliriz."
- LOS ANGELES - Şehir Merkezi (Öğle Vakti)
Los Angeles’ta güneş kavurucu bir sıcaklıkla tepedeydi. Jack, Chloe ve Marcus, lüks bir spor mağazasının bodrum katına sığınmışlardı. Stalkerların gündüzleri binaların havalandırma boşluklarına ve kanalizasyonlara kaçtığını onlar da fark etmişti.
-"Işık onları kelimenin tam anlamıyla pişiriyor,"
dedi Chloe, elindeki kırık bir aynayla dışarıdaki güneş ışığını karanlık bir köşeye yansıtarak. Köşeden tiz, mekanik bir çığlık yükseldi ve siyah bir sıvı buharlaşarak havaya karıştı.
-"Gördünüz mü?" dedi Jack.
-"Gündüz bizim bölgemiz. Ama güneş batınca bu şehir bir fırına dönecek ve biz içinde yanan odunlar olacağız. Marcus, o mühimmat kutularını buldun mu?"
Marcus, mağazanın güvenlik odasından kucağında iki kutu fişekle çıktı.
-"Pompalı tüfek için yeterince var. Ama Jack, kuzeye giden yollar zombilerle (Yankılarla) dolu. Stalkerlar ışıkta saklanıyor olabilir ama o zombileşmiş insanlar güneşten bizim kadar etkilenmiyor. Onlar sadece daha yavaşlar."
Jack, silahını doldurdu.
-"Önce Yankıları temizleriz, sonra Stalkerlar uyanmadan şehirden çıkarız. Plan bu. Chloe, el fenerlerini hazırla. Gece olduğunda yapay ışık tek dostumuz olacak."
- TÜRKİYE - Taşlıdere Jandarma Karakolu
Mert ve Hakan, buldukları silahları ve erzak kutularını dışarı çıkardılar. Ramazan, bir kutu askeri konserve bulmanın sevinciyle hemen bir tanesini açtı.
-"Sonunda düzgün bir yemek!"
Ancak o sırada, karakolun arkasındaki ormanlık alandan garip bir ses geldi. Bir ağaç dalının kırılma sesi değil, bir insanın feryadıydı bu.
-"Yardım edin! Lütfen!"
Grup donup kaldı. Ses, karakolun birkaç yüz metre ilerisindeki eski bir kuyunun oradan geliyordu.
Ebru, Mert’e baktı.
-"Birisi sağ kalmış! Mert, gitmeliyiz!"
Hakan kaşlarını çattı ve gruba dönerek şöyle dedi.
-"Durun! Bu bir tuzak olabilir. Stalkerlar taklit yapamaz ama zihinleri bulanmış insanlar çok tehlikeli olabilir. Silahları hazırlayın."
Mert, yeni aldığı tüfeğin emniyetini açtı. Güneş yavaş yavaş alçalmaya, ağaçların gölgeleri uzamaya başlamıştı. Zamanları daralıyordu. Ya sese doğru gideceklerdi ya da karanlık çökmeden karakolu bir kaleye dönüştüreceklerdi.
-"Hızlı olmalıyız," dedi Mert, kararlı bir şekilde.
-"Kimse geride kalmayacak demiştik. Hakan Komutan, sen burada kal, ben ve Ramazan bakmaya gidiyoruz."
