Kırık Pusula kitap kapağı

2. bölüm / 4

Kırık Pusula

2. Bölüm - İhanetin İzleri

Vaveyla Yazarı: Miray G.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 4Şu an: 2. Bölüm - İhanetin İzleri

Çoğu insan isimsiz çiçeklerin kimden geldiğini bilmediği için onları direkt çöpe atardı. Bir sapıktan geldiğini ya da kuryenin yanlış adrese getirdiğini falan düşünürdü.
Ben de şu an tam olarak böyle düşünüyor, oturduğum koltuktan kalkıp mutfağa doğru ilerliyordum. Çiçekleri çöpe bırakmak için çöp kovasını açıp tam eğilmiştim ki, geçmişten gelen bir anı zihnimi ve kulaklarımı doldurdu.
"Bu zambağın birçok adı vardır, bilir misin neler olduğunu?"
"Hayır, neler halacığım?"
"Ateş zambağı, kaplan zambağı... Daha bir çok bilimsel isimleri de var. Ama önemli olan çiçeğin adı ya da görünüşü değil bebeğim. Önemli olan onları hissedip, onların canını yakmamak."
O şefkatli ses yavaşça zihnimden uzaklaşırken boşluğa bakarak iç çektim. Ben bunları atmaya nasıl kıyardım ki?
Gözlerimi turuncu yaprakları olan çiçeğe çevirdim. Ateştendi sanki. Ateş zambağıydı; insanların en nefret ettiği zambak türü...
Bugüne kadar bana gönderilen her zambak beyazdı. Saflığı temsil ettiği söylenirdi. Ama ben bir beyaz zambak değildim; ben ateş zambağının ta kendisiydim. Gücü, cesareti ve ateşi hatırlatan turuncu zambaklar her zaman bana daha güzel gelmişti.
Olduğum yerde doğruldum ve çöpün kapağını kapattım. Yapraklarını teker teker okşayarak içeri doğru ilerledim.
"Sen burada dur güzel şey, ben sana bir vazo alıp geliyorum," diyerek yorgun adımlarla vazo aramaya koyuldum.
İstisnasız beş dakikadır aradığım vazoyu sonunda bulduğumda, zafer kazanmışım gibi havaya kaldırdım.
"İşte, sonunda buldum seni!" diyerek hızlıca, zıplar gibi ayağa kalktım. Uzun ve yorucu bir gün olmasına rağmen saat daha beş bile değildi. Günler mi uzamıştı, yoksa bende mi bir sorun vardı?
Vazoya, çiçeklere yetecek kadar su doldurup onları içine yerleştirmek üzere elime aldım.
Çiçekleri paketinden yavaş ve dikkatli bir şekilde çıkarırken, içinden bir fotoğraf ve üzerinde bir adresin yazılı olduğu bir kâğıt yere düştü.
Elimdeki çiçeği vazoya yerleştirip, fotoğrafı ve adresi yerden aldım. İncelemek üzere hemen oradaki sandalyeye oturdum.
Fotoğrafta Aytuğ ve sarışın, barbie bebeğine benzeyen bir kadın vardı. Aytuğ’un eli kadının neredeyse kalçasındaydı ve birlikte bir şirkete giriyorlardı.
Şaşkınlıkla adres kâğıdına baktım. Yaşadığım yerden biraz uzakta bulunan, lüks villaların yer aldığı bir bölgenin konumuydu bu.
"Kim çekti bunu? Bu adresi nereden biliyor ve en önemlisi... Benim adresimi nereden buldu?" diye mırıldandım. Kağıdı sertçe katlayıp masanın üzerine bıraktım.
Başım ciddi anlamda ağrımaya başlamıştı. Zaman takıntımın yanında migren bedava promosyon olarak gelmişti işte. Bugün o lanet günlerden biriydi ve acil bir ağrı kesici içmezsem, canı ne zaman isterse o zaman geçen o baş ağrısından geberip gidecektim. Kendimi herkese, her şeye kapatacaktım.
Ayağa kalkıp buzdolabında ağrı kesici aramaya başladım. Yoktu. Mutfak dolaplarına, çekmecelere, çantama... Ağrı kesici olabilecek her deliğe baktım.
"Siktir..." diye fısıldadım çaresizce.
Hiçbir yerde ilacım yoktu. Üstelik doktorun bana özel yazdığı bir ilaçtı; yani sıradan bir eczane ağrı kesicisi olmadığından kimseden isteyebilmem de mümkün değildi. Ağrım giderek şiddetleniyor, artık başımı bile doğrultamıyordum.
Tam o esnada kapı bir kez daha çaldı. Şu an sese, gürültüye ya da herhangi bir insana katlanacak zerre halim yoktu.
Kapıyı istemeye istemeye, zoraki bir şekilde açtım.
Karşımda kimse yoktu. Sadece kapı koluna asılmış şeffaf bir eczane poşeti duruyordu. Poşeti asıldığı yerden alıp hızla içine baktım.
Benim özel ilacımdan tam üç kutu duruyordu içinde.
Donakaldım. Bunu kim göndermişti? İlacımın bittiğini nereden biliyordu? Hepsini geçtim, şu an başımın ağrıdığından nasıl haberdar olabilmişti?
Daha fazla sorgulamadan poşetin içinden bir kutu çıkarttım. Masanın üstünde duran bardağa su doldurdum, paketten bir hap çıkarıp ağzıma attım. Suyu ardı ardına içerken ilacı yavaşça yuttum. Tam o an büyük bir aptallık yaptığımı fark ettim; aklıma bugün yapacağım planlar gelmişti.
Sanem, Şebnem ve Umay ile buluşacaktım. Umay, o meşhur hayvan timinin komutanı Aras Bozkurt ile üç yıldır evliydi. Onu bizim o çılgın "Seç Al" grubumuza dahil etmek istesek de girmek istememiş, bunun yerine bütün kızların olduğu ayrı bir grup açmıştı.
Onlarla buluşmayı her şeyden çok istesem de, migren atağım tam vaktinde gelmişti işte. Önümde iki seçenek vardı: Ya evde kalıp sarhoş gibi yatacaktım ya da yanlarına gidip mal gibi hissedecek, gerçeklik dışı şeyler söyleyecektim.
Çünkü içtiğim bu özel ilacın çok ciddi yan etkileri vardı. En belirgin olanı ise göğüste sıkışma ve boğazda bir yumru hissiydi. Nitekim etkiler şu an bile başlamıştı; göğsüm daralıyor, sanki biri boğazımı sıkıyormuş gibi hissettiriyor ve vücudumdan soğuk terler boşanıyordu.
Tam bir buçuk saat yirmi beş saniye içinde bu yan etkiler yavaş yavaş azalacaktı.
Saatime baktım. Kızlarla saat sekizde buluşacaktık ve daha altıya çeyrek vardı. Yani önümde tam iki saat on beş dakika vardı. İki saat boyunca uyuyacak, kalan on beş dakikada ise hızla hazırlanacaktım.
Sarsak adımlarla odama girdim. Cama yaklaşıp pencereyi hafifçe araladım, perdeyi çektim ve kendimi yatağa bıraktım. Göz kapaklarım, başımdaki o zonklayan ağrıya daha fazla dayanamayarak kapandı ve bilincim hızla karanlıkla bir bütün oldu.

Alarmın sesi ağrıyan başımın içinde yankılanırken, yatağımda debelenerek telefonumu aramaya başladım. Kafam bu gürültüyü kaldırabilecek durumda değildi. Cihazı bulduğum gibi o lanet olası alarmı kapattım ve saate baktım.
Şebo'nun gelmesine on beş yirmi dakika kadar bir süre vardı.
Sırılsıklam ter içinde kalmıştım. Hemen o terli kıyafetlerden kurtulup hızlıca duşa girip çıktım. Saatimi bileğime takıp giyinmeye başladım. Altıma paçaları bollaşan deri bir pantolon, üstüme ise dar, boğazlı siyah bir kazak geçirdim. Saçlarımı tarayıp kendi haline bırakırken telefonum çalmaya başladı.
Arayan Şebnem’di. Aramayı hızlıca yanıtladım.
"Geldik canım, hadi in!"
Şebnem’in arkasından yükselen gürültülü müzik sesi yüzünden telefonu kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım.
"Ben gelene kadar o müziğin sesini kısmış olun, yoksa külahları değişiriz," dedim ve başka bir şey demelerine fırsat vermeden telefonu kapattım.
Rimelimi sürüp çantamı omuzuma taktım. Üzerime deri, içi tüylü ceketimi giydikten sonra siyah topuklu botlarımı dolaptan çıkardım. Onları ayağıma geçirmeye çalışırken telefonuma bir arama daha düştü.
Ekranda Aytuğ’un ismi belirdi. Aramayı açtım ve konuşmasını bekledim.
Her zamanki gibi nefes nefese olan Aytuğ, "Aşkım, eve geç geçeceğim, işim uzadı," dedi ve ben tek bir kelime bile edemeden telefonu suratıma kapattı.
"Mal herif... Hâlâ bir özür bile dilemedi," diye söylendim kendi kendime. Kapıyı çekip kilitledim.
Aşağı indiğimde sokaktaki birkaç kişinin gözü üzerimdeydi. Baş ağrım hafiflemiş olsa da hâlâ sinsi bir sızı şeklinde yerli yerinde duruyordu.
Kızların siyah Clio’suna doğru yürüdüm ve sürücü tarafındaki camı hafifçe tıklattım. Kapı kilidini açtılar. Vakit kaybetmeden arabaya bindim ve içeride hararetle konuşulan konuyu dinlemeye koyuldum.
"Alo, Bade bizi dinliyor musun? Dünya'dan Bade'ye!"
Umay'a doğru baktım; cidden sarhoş gibiydim.
"Bu salağın yine migreni tutmuş. Kızım, madem migrenin tuttu niye geldin?"
Şebnem beni gerçekten çok iyi tanıyordu. Hakkari'ye gittiğim yıldan beri en yakın arkadaşımdı. Sonrasında beni Sanem ile tanıştırmış, ardından da grubumuzu giderek genişletmiştik.
"Uğraşmayın benimle, siz konuşmaya devam edin. Ayrıca ne olur sessiz bir yere gidelim, başım çatlıyor, ölmek üzereyim," dedim kısık ve halsiz bir sesle.
"Çok üzgünüm Bade kuş ama kulübe gidecektik. İstersen seni kütüphaneye bırakalım," diyerek gülen Nisan'a baktım.
Bir adli tıp uzmanına göre fazla güzel, adeta taş gibi bir kızdı. Gerçi benim kızlarımın hepsi taştı ama onun gerçekten ayrı bir havası vardı.
"İyi de Sanem'im kulübe gitmekten ve alkol almaktan nefret eder," dedim saf saf.
"Ohoo, bu kız daha içmeden sarhoş olmuş kızlar," dedi Sanem gülerek.
Herkes kahkaha atarken ben arabada mal gibi takılıyordum.
"Şaka yapıyoruz Bade, dümdüz bir kafeye gidiyoruz. Yani ortamda alkol de var ama merak etme, Sanem'in içmeyecek," dedi Umay.
Baş ağrım biraz hafiflemişti ama hâlâ kafamı tam anlamıyla kaldıramıyordum.
"Bade, harbi sen niye geldin ki? Söyleseydin evde kalırdın, biliyorsun anlayışla karşılardık."
"Şebnem, sence ben bugün ne yaptığımı biliyor muyum? Sabahtan beri mal gibiyim zaten. Bugün çok değişik ve kötü geçti, azıcık susun ne olur," dedim.
"Anlatsana kızım! Meraktan çatlayalım mı burada?" dedi Umay, büyük bir merakla arkaya dönerek.
"Şirketteki olayları falan biliyorsunuz zaten. Sekiz yüz on dört gün, on dokuz bin beş yüz otuz altı saat, bir milyon yüz yetmiş iki bin yüz altmış dakika önce kaçırdığım haberin Türkiye'de bir toplantı düzenleyeceğini de biliyorsunuz...
Neyse işte, ben Aytuğ'u aradım; nefes nefese açtı telefonu, kavga ettik. Sonra birden kapı çaldı. Ben Aytuğ çiçek gönderdi sandım ama çiçek ondan gelmemiş. İçinde acayip bir not vardı. Aradan biraz geçmeden Aytuğ elinde tek bir gülle çıkageldi; ki biliyorsunuz ben gülden hiç haz etmem.
Sonra ben sinirlendim, bana dönüp bir de 'Yine regl mi oldun?' dedi. Ben tabii iyice çıldırdım, tokadı basıp kapıyı suratına çarptım. İşte sonra çiçekle bakıştım biraz. Çöpe atacakken geçmişten bir şeyler aklıma geldi, vazgeçtim. Ama asıl bomba ne biliyor musunuz? Çiçekleri paketinden çıkartırken içinden Aytuğ'un bir fotoğrafı ve bir adres düştü. Fotoğrafta Aytuğ bir kadını tutuyor, okşuyordu. Yanında da lüks villaların olduğu bir konum adresi vardı işte..." dedim ve gözlerimi dinlendirmek için sıkıca kapattım.
"Ben sana demiştim Bade, bu herif seni aldatıyor diye! Ayrıca sen kendin dememiş miydin bu adam benden bir şeyler gizliyor diye? Hâlâ araştırmadan öylece bekliyorsun. Senin o yırtıcı gazeteci kimliğin nerede kızım?" diyen Sanem’e baktım.
"Şu an bunu konuşmak istemiyorum, yarın halledeceğim. Şimdi bana sadece ne kadar yolumuz kaldığını söyleyin," dedim.
"On dakika kaldı merak etme. Sen gözlerini dinlendir şimdilik."

Gözlerimi zar zor araladım. Yavaş yavaş ağrı bedenimi terk ederken yeniden eskisi gibi olduğumu hissettim. Daha mantıklı düşünmeye başlamıştım ama yine de o üzerimdeki sersemlik tam gitmemişti.
Saat sekiz on beş geçiyordu. Şık bir mekâna gelmiştik.
"Migrenin tutunca bir şey yemiyorsun ya... Sen uyurken kafe yerine restorana gidelim, hem biz de açız, bir şeyler yer, şarap falan içeriz diye düşündük," diyen Umay'a baktım.
Aramızda bizi en çok düşünen, koruyup kollayan hep oydu. Herkes kendi halinde, bazen kendine hiç dikkat etmeyen, savruk bir şekilde yaşardı ama Umay ne zaman kötü olsak, hayattan vazgeçecek noktaya gelsek her zaman yanımızda biterdi.
Bir keresinde, görevdeyken patlama bölgesinin çok yakınında kalmıştım. Bomba patlamış, her yerim kırık dökük bir halde hastanede yatıyordum. Bana elleriyle yemek yediren oydu. Sayesinde eskisinden daha sağlıklı, dinç olmuştum; kemiklerim onun desteğiyle toparlanmıştı. Fizik tedavi sürecinde bizzat devreye girmiş, eskisinden daha iyi olayım diye günlerce başımda beklemiş, bana bakmıştı.
Şimdi belki düşünüyorsunuzdur, bu süreçte ailem neredeydi?
Beni doğuran o kadın... Canım acıyacak diye saçıma ellerini sürmeye korkan o adam neredeydi?
Yoktular... Beni gurbet ellerde tek başıma bırakmış, ölümden dönmemi bile umursamamış, hatta bir kez olsun aramamışlardı.
Umay bizden yaşça belki çok büyük değildi hatta hiç değildi ama kendi çocuğu olmadığı için bize adeta annelik yapıyordu. Çocuğunun olmaması bir tercihten ziyade, Aras'ın henüz hazır hissetmemesiydi. Hep anlatırdı; her ayın sekizinde rüyasına sarışın saçları beline kadar uzanan, annesinin gözlerini almış, babasının ikizi gibi duran küçük bir kız çocuğu girermiş. Kendimce bir teori üretmiştim. Çocuğu olduğu zaman tam olarak rüyasındaki gibi olacak ve herhangi bir ayın sekizinde doğacaktı. Tabii bunu ona söylememiştim. Daha fazla üzmek istememiştim desek daha doğru olur.
Bu düşünceler zihnimden akıp geçerken gözlerim istemsizce dolmuştu.
"Ne oldu Bade?"
Umay’ın o şefkatli sesi, zaten hassas olan sinir uçlarıma dokunup biraz daha duygulanmama neden olmuştu. Migren ilacının o tuhaf yan etkilerinden biri de beni böyle sulugöz yapmasıydı işte.
"Yok bir şey, ilaçtan," dedim ve gözlerimi sildim.
"Yapma, tahriş olacak, mikrop kapacak gözün. Bir şey olmaz, ağlayabilirsin," diyerek beni şefkatle kendine çekti Umay.
Ailem hayatımdan çıktığında, bir daha asla o eski sevgiyi ve şefkati bulamayacağımı sanmıştım. Yanılmıştım. Umay hayatıma girdiği anda, o sığınacak limanı ve sıcaklığı onda yeniden bulmuştum.
"Hadi girelim, bu kadar duygusallık yeter," diyen Sanem'e baktım. Güçlü durmaya çalışsa da onun da gözlerinin hafifçe kızardığını görebiliyordum. Kızlarla aramızdaki bu bağ, en sert anımızda bile bizi birbirimize görünmez iplerle bağlıyordu.
Kafamı salladım ve Umay’dan yavaşça uzaklaştım. İçeriye geçtiğimizde yoğun ışıktan gözlerim bir an kamaştı. Rezerve ettikleri masamıza geçtik. Cam kenarında, tam benim seveceğim türden bir masaydı; belli ki özellikle benim için seçmişlerdi. Hemen en kenara oturup dışarıyı seyretmeye başladım.
Kızlar da yerlerine yerleşince yanımıza yakışıklı, uzun boylu, sarıya yakın kumral saçlı bir genç geldi. Öğrenci olduğu her halinden çok belliydi; muhtemelen Alaz’la yaşıttı, maksimum yirmi yirmi bir yaşlarında falan olmalıydı.
Hafifçe eğilip yaka kartına baktım: Teoman.
Tam o sırada kızlar bana tuhaf tuhaf bakmaya başladı.
"Buyurun efendim," diyen çocuğa şaşkınlıkla baktım. Ben az önce onun adını içimden söylememiş miydim?
"Efendim?" dedim toparlanmaya çalışarak.
"Adımı söylediniz?" diye karşılık verdi Teoman, hafifçe gülümseyerek.
"Kusura bakma ablacığım, kendisi biraz sarhoş gibi de ondan... Sen onu çok takma, biz menüyü alalım," diyerek Sanem yine beni tatlı sert bir şekilde gömüp günü kurtarmıştı.
Teoman menüleri dağıtıp yanımızdan uzaklaştı. Sanırım çocuğu biraz korkutmuştum. Kendi kendime sessizce güldüm.
"Salak mısın kızım, rezil ettin bizi! Sus, neye gülüyorsun?" diyen Şebnem’e baktım.
"Tamam, sustum," deyip parmaklarımla ağzıma fermuar çekme işareti yaptım.
Herkes yemeklerini seçtikten sonra Teoman siparişleri almak için geri geldi. Niye sürekli bu çocuk geliyordu ki? Koskoca mekanda başka çalışan mı yoktu, anlamadım ki.
Herkesten önce atılıp siparişimi verdim:
"Kırmızı şarap ve bonfile et lütfen," dedim.
Nisan önce bana, sonra Teoman’a baktı. "Sen şarabı siparişten çıkar," dedi otoriter bir sesle.
"Niye ya? İçeyim ne olur sanki..." diyerek çocuk gibi yalvardım.
Umay bana o anne şefkatiyle karışık endişeli bakışını atınca hemen yerime sindim. İlacın üstüne alkol almamı kesinlikle istemiyorlardı.
"Peki o zaman, kola olsun," dedim pes ederek.
Herkes siparişini tamamladıktan sonra masada yine koyu, neşeli bir sohbet dönmeye başladı. Baş ağrım çok şükür hafiflemişti ama kulaklarım hâlâ yüksek sese karşı aşırı hassastı.
Tam yemeklerimiz masaya geldiği sırada telefonum titredi. Ekrana baktığımda yabancı bir numaradan gelen bir video mesajı gördüm; videonun kapak görseli simsiyahtı. İçimden bir ses açmamamı söylese de, içimdeki o meraklı gazeteci kimliği videoyu izlemek için can atıyordu.
Tereddüt etmeden videoya tıkladım. Tıkladığım anda telefondan oldukça gürültülü ve tuhaf, inlemeye benzer sesler yükseldi! Telefonun sesini sonuna kadar açık unuttuğumu o an fark ettim.
"Ananı ya..." diye fısıldarken masadakilerin ve çevredekilerin şaşkın bakışlarının üzerime dikildiğini gördüm.
Yer yarılsa da içine girseydim keşke! Hızla masadan kalkıp koridorun sonundaki tuvalete doğru koştum. Kendimi boş bir kabine kilitleyip hemen telefonun sesini kıstım ve videoyu tekrar oynattım.
Videonun içinde Aytuğ ve o fotoğraftaki barbie bebek kılıklı kadın vardı. Birlikte son derece samimi ve özel anlar yaşıyorlardı. Gözlerim şaşkınlıkla irileşti, ağzım açık kaldı. Kendi kendime "Hayır, bu kesin photoshop, montajdır" diye fısıldadım ama hayır... Görüntüdeki net bir şekilde oydu.
"İnanmıyorum!" diyerek öfkeyle telefonu kabinin zeminine fırlattım.
İhanetin bu kadar somut, bu kadar gözümün içine sokulur cinsten olması canımı fena halde yakmıştı. İçimdeki kırgınlık hızla yerini saf bir öfkeye bıraktı. Yarın ilk iş, bana o gönderilen adrese gidecektim.
Yerdeki telefonu aldım ve çantamdan çıkardığım ıslak mendille titizlikle dezenfekte ettim. Tam o sırada ekranda yeni bir bildirim belirdi. Aynı gizemli numaradan bir mesaj daha gelmişti:
'Saat 18.00'da o adreste ol.'
"Yine mi ya?" diye söylendim öfkeyle karışık bir şaşkınlıkla. Telefonu cebime koyup üstüme başıma çeki düzen vererek tuvaletten çıktım.
Masaya geri döndüğümde, kızların hepsi pürdikkat bana bakıyordu. Telefonun sesini tamamen kısıp ekranı masanın ortasına, kızların önüne bıraktım.
Videoyu oynattıkları anda Nisan, çevredekilerin bakışlarını zerre umursamadan öfkeyle tısladı:
"Oha, puşta bak lan!" Gözlerini ekrandan ayırmadan izlemeye devam etti.
"Kızlar, bu gönderen kim ve tüm bunları nereden biliyor?" diye sordum çaresizce.
Şebnem telefonu elimden alıp numarayı hızlıca kendi telefonuna kaydetti ve mesaj olarak attı. Dalgın bir şekilde mırıldandı:
"Bence sana o çiçeği gönderenle, bu videoyu atan kişi aynı."
"Olabilir." dedim ve omuz silkip yemek yemeye başladım.

Herkes yemeklerini yemiş, bütün konular konuşulmuş ve sonunda dağılmak için arabaya binmiştik. İlk önce beni bıraktılar. Eve gidip hemen uyuyacak ve yarın Aytuğ’u adım adım takip edecektim.
Eve girdiğimde, içeride alışılmışın dışında, yabancı ve değişik bir parfüm kokusu vardı. Migren yüzünden normalde olsa asla hissetmeyeceğim en ufak kokuları ve sesleri bile duyabiliyordum.
Evin içine doğru ilerledikçe yerdeki kıyafetleri fark ettim. İzler, Aytuğ’a çalışma odası olarak yaptığım odaya doğru gidiyordu. Sinirlerim son raddeye kadar gerilmeye başlamıştı.
Tam o kapıyı açacağım sırada telefonuma bir bildirim daha düştü:
'Sakın odaya girme, yarını bekle.'
Siktir... Beni mi izliyorlardı?
İçimden buz gibi bir ürperti geçti. O odaya girmeyi pas geçip adımlarımı kendi odama yönlendirdim. Hızlı adımlarla içeri süzülüp üzerimi değiştirmeye başladım. Aldatıldığımı artık tamamen anlamıştım ama bir gazeteci olarak elimde tam anlamıyla reddedilemeyecek, somut kanıtlar olmadan bu işi bitirmek istemiyordum.
Pijamalarımı giyip hızlıca yatağa girdim. Kafamda cevap bekleyen binbir türlü soru vardı. Uyumaya çalıştım ve en sonunda o yoğun yorgunlukla birlikte karanlık beni içine çekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 144

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıkaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikapsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18