17. bölüm · Kırık Parça
Geçmiş
Ankara Şehir Hastanesi’nin 4. katındaki özel koridor, sabaha karşı saat dört sularında derin, gri bir sessizliğe bürünmüştü. Meltem Hanım, Tarık Bey’in o yersiz çıkışından ve Çetin Karahan’ın estirdiği o eski fırtınadan sonra "Ben bu varoş kavgalarının ortasında kalamam!" diyerek, şoförünü çağırtıp çoktan hastaneden ayrılmıştı. Gitmeden önce Defne’ye attığı o dondurucu, "Yarın o eve gelinecek ve benimle düzgünce konuşacaksın," bakışı ise hâlâ kızın zihninde bir kırbaç gibi asılıydı.
Çetin Bey de başhekimle görüşüp çocukların odalarını yan yana ayarlattıktan ve koridora iki özel koruma diktikten sonra, holdingdeki acil bir kriz için gitmek zorunda kalmıştı. Gitmeden önce yine sadece Defne’ye dönmüş, "Bir şeye ihtiyacın olursa doğrudan beni ara güzel kızım, Kuzey hırbosuna güvenme," diyerek saçlarını okşamıştı.
Koridorda sadece dört genç kalmıştı. İki oda, iki yaralı ve ardı arkası kesilmeyen o dumanlı sırlar...
### I. Emir ve Devin: "Benim Yüzümden"
Emir’in kaldığı 402 numaralı odanın kapısı hafifçe aralıktı. İçerideki loş, sarı başucu lambası, yatakta sırtüstü yatamadığı için hafifçe yan dönmüş, sırtı dikişlerle dolu olan Emir’in solgun yüzünü aydınlatıyordu. Narkozun etkisi yeni yeni geçerken, göz kapaklarını zorlukla araladı. Boğazı kurumuştu, sırtında ise cayır cayır yanan keskin bir acı vardı.
Hafifçe kıpırdanmaya çalıştığında, elinin üzerinde hissettiği o sıcak, titreyen ağırlıkla durdu.
Devin, yatağın kenarındaki refakatçi koltuğuna büzülmüş, Emir’in elini iki eliyle birden sıkıca kavramış halde uyukluyordu. Gözaltları ağlamaktan morarmış, üzerindeki bluzda hâlâ Emir’in o geceki kanının lekesi duruyordu. Emir, parmaklarını hafifçe oynatıp Devin’in elini sıktı.
Devin, o küçük hareketle irkilerek gözlerini açtı. Emir’in ona bakan o yorgun ama her zamanki gibi muzip gözlerini görünce hıçkırığını tutamadı. "Emir..." diye fısıldadı, hemen yatağa doğru eğilerek. "Gözünü seveyim kımıldama, dikişlerin var. İyi misin? Bir yerin acıyor mu? Doktoru çağırayım mı?"
Emir, kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı, sesi fısıltı gibi çıktı. "Su..."
Devin hemen komodinin üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurdu, pipeti Emir’in dudaklarına uzattı. Emir birkaç yudum aldıktan sonra başını tekrar yastığa bıraktı. Gözleri hâlâ Devin’in o darmadağın, perişan halindeydi.
"Ağlama..." dedi Emir, sesi pürüzlüydü. "Çok çirkin oluyorsun ağlayınca."
"Ya pislik herif, hâlâ şaka yapıyorsun!" Devin, gözyaşlarını hırsla sildi ama yenileri aktı. "Ölüyordun sandım Emir. Benim yüzümden oldu... O mutfakta sana o lafları etmeseydim, o Deniz zübbesine o kadar yüz vermeseydim..."
Emir, sağlam olan sol elini yavaşça kaldırıp Devin’in yanağına koydu. Parmak ucuyla kızın gözyaşını sildi. "Saçmalama Devin," dedi, sesi ilk defa bu kadar ciddi ve derinden geliyordu. "Yine olsa, yine senin önüne atlarım. Ben o mutfakta ne dediysem arkasındayım. Canım yandı, yalan yok, ama seni o herifin elinden çekip alırken içim rahattı. Arkadaş falan değiliz biz. Ben seni... kendimden bile kıskanıyorum kızım."
Devin, Emir’in elinin üzerine kendi elini kapattı, yüzünü çocuğun avucuna yasladı. "Biliyorum," diye mırıldandı. "Ben de... Ben de çok korktum seni kaybetmekten. Bir daha sakın bana sormadan kahramanlık yapma, Aksoy."
Emir hafifçe gülümsedi, gözleri yavaşça tekrar kapanırken, Devin’in elini bir an bile bırakmadı.
### II. Kumsal, Kuzey ve Defne: Buz Dağının Altındaki Yangın
Yandaki 404 numaralı odada ise bambaşka bir hava vardı. Kumsal, başındaki sargıyla yatakta oturmuş, önündeki komodinde duran çorba kasesine tiksinerek bakıyordu. Başının ağrısı geçmişti ama canı feci sıkılıyordu.
Yatağın ayak ucundaki koltukta Kuzey ve Defne yan yana oturuyordu. İkisinin de gözleri yorgunluktan kan çanağına dönmüştü. Kuzey’in elindeki plastik kahve bardağı çoktan soğumuştu.
"Eee," dedi Kumsal, sessizliği pat diye bölerek. "İçeride resmen Üçüncü Dünya Savaşı çıkmış, ben kaçırmışım ya ona yanıyorum. Abi, babam cidden Defne’nin annesine 'Meltem' mi dedi?"
Kuzey derin bir nefes alıp arkasına yaslandı, kahve bardağını masaya bıraktı. "Dedi Kumsal. Resmen ağzından kaçırdı. İşin tuhafı, o Tarık amca denen adam da gelip kadına resmen liseli gibi yürüdü. Babam herifi hastanenin ortasında çiğneyecekti."
Defne, kollarını göğsünde bağlamış, bakışlarını yere dikmişti. İçindeki o gururlu, her şeye meydan okuyan kız, annesinin sakladığı bu geçmişin altında eziliyordu. "Ben annemi tanıyorum," diye girdi araya, sesi buz gibiydi. "Meltem Karasoy asla kontrolünü kaybetmez. Eğer orada o kadar paniklediyse, o Çetin Bey'le aralarında sadece bir 'iş tanışıklığı' olamaz. İmkansız."
Kuzey yavaşça Defne’ye doğru döndü. Koltuğun üzerindeki elini uzatıp Defne’nin parmak uçlarına dokundu. Defne bu sefer kaçmadı, gözlerini kaldırıp Kuzey’in o dikişli, yorgun yüzüne baktı.
"Babam hayatında hiçbir kıza, hiçbir kadına öyle davranmadı Defne," dedi Kuzey, sesi oldukça düşüktü. "Bana bile o kazadan sonra 'Seni evlatlıktan reddederim' diye kükreyen adam, senin yanına gelince resmen pamuk gibi oldu. Saçındaki camı temizlerken gözleri doldu herifin. Burada... Bizim bilmediğimiz, çok büyük bir mevzu var."
Defne, Kuzey’in elinin sıcaklığını hissederken kalbinin ritminin değiştiğini fark etti. O salondaki "Fazla umutlandın Karahan" diyen kız, şu an Kuzey’in o dürüst ve korumacı bakışları karşısında tamamen savunmasızdı. "Bence..." dedi Defne, yutkunarak. "Onlar geçmişte... Biz okulda nasıl didişiyorsak, belki de daha beterini yaşadılar."
"Belki de sevgililerdi?" diye araya girdi Kumsal, gözlerini büyüterek. "Düşünsenize abiler, babamla Meltem Hanım eskiden büyük aşk yaşıyormuş falan... Ay inanmıyorum, o zaman biz Defne'yle kardeş miyiz?!"
"Kumsal saçmalama!" diye aynı anda çıkıştı Kuzey ve Defne.
Kuzey’in kulakları kızarmıştı, Defne ise yüzünü gizlemek için bakışlarını hemen pencereden dışarıya, ağarmaya başlayan Ankara gökyüzüne çevirdi. Kardeş olmak... Bu ihtimal ikisinin de içinde garip, rahatsız edici bir sızıya neden olmuştu. Çünkü ikisi de çok iyi biliyordu ki, aralarındaki o çekim, o nefretin altındaki o tehlikeli yangın, kardeşlik duygusundan fersah fersah uzaktı.
"Kardeş falan değiliz," dedi Kuzey, sesindeki o hırçın, serseri ton geri gelerek. Gözlerini Defne’nin profiline dikti. "Babam o kadından nefret ediyor, orası net. Ama Defne’ye bakışı... Sanki geçmişte yaptığı bir hatanın kefaretini ödüyor gibiydi."
Defne başını çevirip Kuzey’le göz göze geldi. Aralarındaki mesafe yine azalmıştı, hastane odasının o ilaç kokulu havası bir anda ikisinin arasındaki o yoğun elektrikle gerildi. "O zaman bu sırrı çözeceğiz Karahan," dedi Defne, sesinde eski o meydan okuyan tınıyla. "Sen babanın ağzını arayacaksın, ben de yarın o eve gidip annemin karşısına dikileceğim. Bakalım o buz kraliçesinin altından ne çıkacak."
Kuzey hafifçe gülümsedi, elini Defne’nin elinin üzerinden çekmedi, aksine parmaklarını daha da sıkıca kenetledi. "Beraber çözeceğiz çıtkırıldım. Ama önce..." Kuzey ayağa kalktı, Defne’yi de yavaşça omzundan tutarak ayağa kaldırdı. "Şu bacağına bir daha baktıralım, sonra da seni eve ben bırakacağım. Annenin karşısına tek başına dikilmene izin vermem."
Defne, Kuzey’in bu korumacı tavrı karşısında ilk defa itiraz etmedi. Duvarlar hâlâ oradaydı belki ama aralarındaki kapı ilk defa bu kadar aralık kalmıştı.
