9. bölüm · Kırık Kalpler Yetimhanesi

Rifhaa ve Kartlar

Sedef'in vişne suyuu

Yemekhanede hafif bir uğultu vardı. Çocukların kimisi sohbet ediyor, kimisi ise sadece kahvaltı yapıyordu. Joe ve diğerleri de bir masaya oturmuş sohbet ediyorlardı. Kai bir espri yapmış ve herkesi güldürmüştü, tabii Noah hariç. On dakika öncesinde odalarında Elliot ve Lucas’ın sözlerini düşünüyordu. Ona eskiyi hatırlatmış ve pişmanlık duygusunu tazelemişlerdi. Kabuk bağlamaya yakın bir yarasını kanatmışlardı. Şu an Noah’ın tek tesellisi, kardeşinin yanında olmasıydı. Sophie tam yanında oturmuş kahvaltısını ediyordu. Yüzünde minik bir gülümseme vardı. Kai’ye genelde sinir olsa da onu eğlenceli buluyordu. Ayrıca özünde iyi biri olduğunun da farkındaydı. Sadece geçmiş travmaları onu kavgacı olmaya zorluyordu ve Sophie bunu bildiği için Kai’ye karşı herhangi bir kin beslemiyordu.

Sophie susadığı için tabağındaki bardağa uzanmıştı. Plastik bardak dudaklarıyla buluştuğunda ağzının içine su dolmaya başlamıştı. Boğazından geçen su, Kai’nin dediği bir şeyle boğazına takılmıştı. Su içerken gülmek neredeyse her sabah başına gelirdi. Birkaç kez öksürdüğünde Noah, Sophie’nin sırtına birkaç kez vurmuştu. Sophie ise “iyiyim” anlamında elini kaldırmıştı.

“Kai, sana kaç kez daha söylemem gerekiyor? Su içerken komik şeylerden bahsetme,” dedi Sophie, kelimelerin üzerine basa basa.

“Bilirsin çam kozalağı, aklıma geleni söylemek gibi bir huyum var.”

Sophie kaşlarını çatıp, “Bana çam kozalağı deme,” dedi. Kai’ye her ne kadar “bana çam kozalağı deme” dese de aslında bu onun hoşuna gidiyordu.

“Ama sana çok yakışıyor,” diye itiraz etti Kai. Sophie’nin gözlerinin ve saçlarının rengi Kai’ye hep kozalakları hatırlatırdı. Bunun nedenini o da bilmiyordu ama hatırlatıyordu işte.

Sophie kollarını göğsünde birleştirip saçlarını arkaya savurdu. “Neresi yakışıyor be?” diye çemkirmeyi de ihmal etmedi.

Kai, Sophie’yi kızdırmaktan büyük bir haz alıyordu. Özellikle de saçını savurduğu zamanlarda onu çok tatlı buluyordu.

“Siz ikiniz didişmeyi bırakın da yemeğinizi yiyin,” diye uyarıda bulundu Ivan.

“Başkan konuştu, onu dinlemezsek kötü olur çam kozalağı.”

“Seni küçük serseri, bana bir daha öyle seslenirsen yemin ederim ki elime geçen ilk kozalakla kafanı yararım.”

Sophie’nin bu sözleri Kai’yi güldürmüştü. Ona çemkirdiği her zaman fazlasıyla şirin gözüküyordu. Sophie ve Kai, Ivan’ı dinleyip susup yemeklerine dönmüşlerdi. Şimdi masalarında sessizlik hâkimdi. Herkes yemeğini yemekle meşgulken Joe hiçbir şey yemiyordu. Bazı düşünceler fazlasıyla aklını kurcalıyordu. Gelecekte onu neyin beklediğini, okulun nasıl bir yer olduğunu, karşısındaki çocukların geçmişlerini ve daha nicesini düşünüyordu.

Joe’nun bu hâlini ilk fark eden Noah olmuştu. Yanında oturan Joe’yu koluyla dürtüp, “Neyin var?” diye sordu. Joe düşüncelerden kurtulup kafasını Noah’a doğru kaldırdı.

“Bir şeyim yok,” dedi sakince.

“Neden yemeğini yemiyorsun?”

“Yiyorum.”

Noah kaşlarını çattı. “Hayır, yemiyorsun,” diye diretti. Şimdi masadakilerin meraklı bakışları Joe’ya dönmüştü. Joe derin bir nefes aldıktan sonra konuştu:

“Sadece ilerisi için biraz endişeliyim.”

“Anlıyorum,” dedi Ivan. Çünkü o da buraya ilk geldiğinde aynı endişeler içerisindeydi.

“Ohh Joe, endişelenmene gerek yok. Biz senin daima yanında oluruz,” dedi Sophie, gözlerinde büyük bir merhametle. “Tabii bizi satmazsan,” diye de ekledi.

“Joe,” diyen Ivan bu sefer Joe’nun dikkatini üzerine çekmek istemişti. Elindeki çatalı kenara koydu ve sözlerine devam etti:

“Buradaki çoğu çocuk ilk geldiklerinde seninle aynı şeyleri hissediyordu. Yani seni çok iyi anlıyoruz. Ama bu süreçte kendine yapacağın en kötü şey, olumsuz düşüncelerdir.”

Joe’nun kaşları havalandı. “Nasıl yani?”

“Şimdi Joe, sen eğer kötüyü düşünüp kötüyü çağırırsan o zaman iyi şeyler senden uzaklaşır. Bu yüzden olumsuz düşünceleri değil de olumlu şeyleri düşün.” Eliyle masadakileri işaret etti. “Bak mesela, yeni arkadaşlar edindin ve hepimiz çok iyi kişileriz. Şimdiden hayatına bir artı eklendi,” dedi ve sözlerini bitirdi.

Kai ise, “Eskide ne yaşandığı artık önemli değil. Her şeyi unutup ileriye odaklanmalısın,” diye bir öneride bulundu. Ama saha kendisi bile geçmişini unutabilmiş değildi.

“Anladım, denerim,” diye ağzının içinden mırıldandı Joe. Ardından kaşığını tabağındaki patates püresine daldırdı. Joe’nun yemek yemeye başladığını gören diğerleri de kendi yemeklerine dönmüşlerdi.

Aradan yarım saat geçmiş ve yemekhane kapanmıştı. Saat 08.30 olmuştu. Yetimhanedeki çocukların hepsi okul için hazırlanmaya başlamıştı. Kimisi unuttuğu ödevleri yapıyor, kimisi çantasını hazırlıyor, kimisi de formasını giyiniyordu. Ama Joe yatağında oturmuş oda arkadaşlarını izliyordu. Joe’nun okulu bir hafta sonra başlayacaktı çünkü.

“Okul çok zor mu?” diye sordu Joe, Ivan’a. Okula daha önce hiç gitmemişti, sadece orada yeni şeylerin öğretildiğini biliyordu.

“Öğretmenleri iyi dinlersen zorlanmazsın,” diye karşılık verdi Ivan, defterini eline alırken.

Joe kafasını sallayıp oturduğu yerden odadakileri izlemeye devam etti. Ivan elindeki defterleri ve kitapları çantasına yerleştiriyordu, Noah banyoda okul kıyafetlerini giyiniyor ve Kai yapmayı unuttuğu matematik ödevini yetiştirmeye çalışıyordu.

Bu sırada Joe’nun gözleri arkadaşlarından Lucas’a kaydı. Odanın en köşesindeki dolabının dibine çökmüştü. Joe onun ne yaptığını merak edince yataktan kalktı ve birkaç adım ilerledi. Lucas’ın onu izlediğinden haberi olmasını istemediği için aralarında biraz mesafeyle durdu. Birkaç adım önünde yere çömelmiş duran Lucas, elinde bir şey tutuyor ve garip şeyler fısıldıyordu. Joe onun ne fısıldadığını duymak için dikkatini topladı.

"Özür dilerim anne. Özür dilerim baba," diye fısıltıyla konuşuyordu. Joe bir adım daha ileri gidince Lucas’ın elinde tuttuğu şeyi daha net görmüştü. Uzun, ince parmakları arasında bir anahtarlık tutuyordu. Anahtarlığın girintili çıkıntılı bir yapısı vardı. Sanki yuvarlak bir buz sıkıştırılmış ve düzleştirilmiş gibiydi. Ortasında ise üç figür vardı: anne, baba ve çocuk.

"Özür dilerim, böyle olmak istememiştim ama elimde değil." Lucas’ın artık daha net gelen sesiyle Joe’nun merakı artmıştı. Acaba Lucas ne için ailesinden özür diliyordu, ya da ailesine ne olmuştu? Sorular beynini meşgul ederken Lucas ile kesişen gözleri bir olmuştu. Lucas onu fark edince Joe ilk başta endişeyle paniklemişti. Lucas’ın onu yine aşağılamasını ve bağırmasını bekliyordu ama hiçbirisi olmamıştı. Lucas kaşlarını hafifçe çatmış, Joe’ya bakmaktan başka bir şey yapmıyordu.

"Orada ne yapıyorsun?"

"Şey... Merak etmiştim burada ne yaptığını," diye çekinerek açıkladı Joe. Yine bir tartışmaya girmek istemiyordu. Buraya geleli daha iki gün olmuştu ama bu çocuklarla fazla tartışmaya girmişti.

Lucas ayağa kalkıp Joe’nun tam karşısında durdu. "Bir daha gizlice beni izleme," diye uyarıda bulundu. Joe kafasını salladığında yanından geçip gitmişti. Joe, Lucas’ın kötü biri olduğunu düşünüyordu ama belki de sadece kırılmıştı. Belki de Lucas geçmişinde yaşadıklarını bir daha yaşamamak için herkese karşı kaba davranıyordu. Joe, Lucas hakkında beyninde binbir senaryo kurduktan sonra herkesin okula gitme vakti gelmişti. Arkadaşlarına birer veda ettikten sonra odada tek kalmıştı. Şimdi saatlerce tek başına ne yapacağını düşünüyordu.

Yatağına gidip uzandı. Ranzanın üstünü izlemeye koyuldu, bu sırada düşünceleriyle baş başa kalmıştı. Kaç gündür olanları düşünmeye fırsat bulamamıştı. Babaannesinin vefatının ardından buraya gelmesi çok hızlı gelişmişti. Her şey çok hızlıydı. O anda Joe zamanı durdurabilmeyi diledi. Ömrünün kalanını yattığı ranzanın üstte kalan yatağının altını izlemekle geçirmek istemişti. Hiçbir şey düşünmemeyi, sadece uzanmayı istedi.

Ama sonra kapı çaldı. Açılan kapıyla birlikte Joe da yatağından kalkmıştı. Karşısında uzun siyah saçlı, alımlı bir kadın duruyordu. Yine siyah olan gözleri, uzun kirpiklerinin altından ona bakıyordu. Kadın siyah uzun bir elbise giymişti. Elbise vücudunun her kıvrımını ortaya seriyordu. Joe kadını baştan aşağı süzerken sağ göğsündeki isim etiketi gözüne çarptı: Helena Levis yazıyordu.

"Merhaba, adın Joe’ydu değil mi?" diyerek bir giriş yaptı Bayan Levis. Yüzüne kondurduğu gülümseme fazlasıyla içten ve sıcaktı. Kırmızı rujlu dudakları iki yana kıvrılmış bir şekilde bekliyordu. Bembeyaz dişleri ise inci gibi parlıyordu.

"Evet."

"Tekrar merhaba Joe. Ben Helena Levis. Yetimhanenin rehberlik görevlisi gibi bir şeyim." Bayan Levis Joe’ya doğru ilerledi. "Buraya yeni gelen veya herhangi bir sorunu olan öğrencilere danışmanlık yapıyorum. Biraz sohbet edelim mi?" diye sordu. Ardından Joe’yu omzundan hafifçe ittirip "gel, önce oturalım" dedi ve yataklardan birine doğru yürümeye başladı. Helena ve Joe yataklardan birine oturduktan sonra tekrar konuşmaya başladılar.

"Joe, buraya geldiğinden beri ne hissediyorsun?"

"Bilmem. Bazen eğlenceli geçiyor, bazen endişeli oluyorum, bazen de korkuyorum... Hep değişiyor." Joe arkadaşları yanındayken eğlense de tek kaldığı zamanlar korku yine tüm bedenini sarıyordu.

"Bunlar yeni gelen bütün öğrencilerde olur Joe, merak etme. Yakında buraya alışırsın," diyen Helena bakışlarını Joe’nun gözlerine dikti. "Burada seni rahatsız eden herhangi bir şey var mı?" Joe, Helena’nın bu sözlerine başını iki yana sallayarak karşılık verdi.

"Peki, haftaya okula gideceğini biliyorsun değil mi? Daha önce herhangi bir eğitim aldın mı?" Savaştan sonra ülke yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştı ancak hâlâ zararları sürüyordu. Bazı yerlerde okullar bile daha açılmamıştı.

Helena’nın bu sorusuna Joe yine başını iki yana sallayarak cevap verdi. Helena anlayışla Joe’nun omzunu sıvazladı.

"Okula gitmek istiyorsun değil mi?"

"Evet."

"Bu konuda endişen olmasın Joe. Okul gerçekten eğlenceli bir yer. Ayrıca derslerin senin kaderini belirler."

Joe, Helena’nın dediklerini pek anlamasa da başını salladı. Derslerin nasıl kaderini belirleyeceğini anlayamamıştı. Birkaç saniye sonra Helena deri çantasını kenara koydu ve içinden bir dosya çıkardı. Dosyayı açıp ilk sayfasında olan bir kâğıdı Joe’ya uzattı.

"Rıhan okuma yazman olduğunu söylemişti," dedi ve diğer eliyle de bir kalem uzattı. Joe ikisini de alırken aklında iki soru vardı: Bu kâğıtta yazanlar neydi ve Helena denilen kadının Rıhan ile bağı neydi? Başına ek getirmediğine göre yakını olmalıydı.

"Bu formu doldur, akşama formu alması için birini yollarım," dedi Helena ve ayaklandı. Joe elindeki forma bakarken Helena çoktan odadan ayrılmıştı. Joe ayağa kalkıp masalardan birinin önüne geçti ve formu masaya koydu. Sağ eline aldığı kalemle ilk soruyu okumaya başladı:

Ailenizden sizi alabilecek herhangi birisi var mı? (Anne, baba, kardeş, hala, amca, büyükanne vb.)

Joe soruyu okuduktan sonra düşündü. Şu zamana kadar hiçbir akrabasıyla görüşememişti, zaten onu tanıyanlar da şu anda vefat etmişlerdi. Joe elindeki tükenmez kalemle, yamuk yumuk bir yazıyla "yok" yazdı. Ardından ikinci soruya göz gezdirdi:

Neler yapmaktan hoşlanırsınız?

Joe soruyu okuduktan sonra yine düşündü. Geçen gün aynı soruyu arkadaşlarından biri daha sormuştu. O zaman da cevap bulamamıştı ve "çalışmak" demişti. Sorunun altındaki boşluğa yine "çalışmak" yazdı ama bu sefer yanına "arkadaşlarımla olmak" diye de ekledi. Daha iki gün önce tanıştığı çocuklara hemen bağlanmıştı. Eğlenceli ve iyi kişilikliydiler.

Joe ikinci soruyu geçip üçüncü soruda gözlerini gezdirdi:

Sizi çok etkileyen iyi veya kötü bir olay yaşadınız mı? Yaşadıysanız ne olduğunu anlatın lütfen.

Joe kalemini kâğıda uzatırken durdu. Onu etkileyen birçok olay olmuştu. Savaş bile başlı başına bir travma olarak kalmıştı onda. Kayıplar, kanlar, bombalar, mermiler ve gözyaşları vardı geçmişinde. Hangi birini yazmalıydı bilemedi. O da yazmaktan vazgeçti ve boş bıraktı. Geriye kalan soruları da cevapladığında aradan bir saat geçmişti. Joe formu masada bırakıp odadan çıkmıştı. Çok canı sıkılmıştı ve biraz yetimhaneyi gezmek istiyordu. Fazla büyüktü ve ilgisini çekecek şeylerin olduğunu düşünüyordu.

Odasının olduğu koridorda yavaş adımlarla ilerlerken meşalelerin loş ışığı üzerine düşüyordu. Koridorda sadece nefes sesi ve ayak sesi yankılanıyordu. Joe bakışlarını duvarlarda ve tavanlarda gezdiriyordu. Birçok garip sembol vardı. Tavanda yıldızlar ve halkalar vardı. Girintiler ve çıkıntılar ise derinlik katıyordu. Duvarlarda parlayan boyalar ve resimler çok dikkat çekiciydi. Bazı yerlerde birilerinin portresi asılıydı, bazı yerlerde ise sadece boşluk vardı. Koridorda yürüyen Joe sağ tarafa döndü ve ilerlemeye devam etti. İleride açık kapılı kocaman bir oda dikkatini çekmişti. Gördüğü kadarıyla odanın içi çiçekler ve saksılarla doluydu. Odaya ilk girdiğinde adeta başka bir evrene geçmişti. Tavandan sarkan sarmaşıklar ve güller vardı. Duvarlarda ise çiçeklerle çizilmiş bir resim yer alıyordu. Odanın ortasını kaplayan bitkiler Joe’nun ilgisini cezbetmişti. Oraya doğru birkaç adım attığında ileride birisini görmüştü. Kıpkırmızı saçlarıyla çok tanıdıktı. Çiçeklere eğdiği başını, sanki Joe’nun gelişini hissetmiş gibi havaya kaldırmıştı. Joe’nun gözleri aşina olduğu gözlerle buluşmuştu. Gözlerinin içinde sanki kocaman bir orman vardı. Yemyeşil bir orman.

Karşısındaki kızı tanıyordu. Hatırlaması bir saniyesini bile almamıştı. Böylesine büyüleyici bir kızı nasıl unutabilirdi? Bu kız Rifhaa’ydı. Günler önce çalışmak için gittiği evdeki kızdı bu. Babası Joe’yu turta sözüyle kandırmıştı.

“M-merhaba,” dedi Joe kekelerken. Onu burada görmek fazlasıyla şaşırtmıştı.

“Selam,” diye karşılık verdi Rifhaa. Aynı saçları gibi kırmızı olan dolgun dudakları fazlasıyla cezbediciydi.

“Burada ne yapıyorsun?” diyen Joe’nun ağzından çıkan kelimeler ondan bağımsız çıkmıştı adeta.

“Çiçekler hep ilgimi çekmiştir.”

Joe birkaç adım ilerledi. Rifhaa sanki Joe’yu tanımaya çalışır gibi baktı.

“Adın ne?” diye sordu Rifhaa.

“Joe Westry. Sen?” Joe, Rifhaa’ya adını bildiği halde sormuştu.

“Rifhaa Georgy.” Rifhaa’nın sesi sanki denizde dalgalanan suyun sesi gibi huzur vermişti Joe’ya. Belki sabahın köründe öten kuşun sesi ya da yağan yağmurun altında koşmak gibi huzur verici şeyleri içeriyor olabilirdi. Bilemiyordu Joe, şu anda düşünceleri durmuştu.

Rifhaa bu kez birkaç adım Joe’ya yaklaştı. “Seni sanki tanıyorum,” dedi. Rifhaa o gün Joe’yu bahçede görmüştü ama şu anda hatırlayamıyordu. Joe ise ona o günden bahsedip bahsetmemekte kararsız kalmıştı. Sonrasında da “4-5 gün önce sizin evin bahçesindeydim,” deyiverdi Joe.

Rifhaa ilk birkaç saniye duraksadı, sonra ise o günü hatırladı. Ardından içini pişmanlık kapladı. “Evet, o gün oradaydın…” diye mırıldandı Rifhaa. Ama sesinden belli oluyordu ki o günü hatırlamak Rifhaa’ya iyi gelmemişti.

“Neden oradaydın?”

Joe, Rifhaa’nın bu sorusuna cevap vermek istememişti. İnsanların önceden onun çalışmak zorunda kaldığını bilmesini istemiyordu.

“Şey…” diye geveledi ağzının içinde kelimeleri. Rifhaa’nın meraklı bakışlarını üzerinde hissedince sadede geldi ve “Çalışıyordum,” dedi.

Rifhaa’nın ona acımasını, belki de dalga geçmesini beklemişti ama Rifhaa bunun yerine büyük bir merhametle ona bakıyordu. Bu bakışlar Joe’ya ablasını hatırlatmıştı. Her daim arkasında olan ve ona sahip çıkan ablasını.

“Anlıyorum.”

“Peki sen neden buradasın?” derken Joe ağzındaki yükü sonunda çıkarmıştı. Rifhaa’nın babasının güzel büyük bir evi vardı, peki o niye buradaydı?

Rifhaa’nın yeşilleri tekrar hüznün kırıntılarıyla kaplanınca fısıltıyla “Babam öldü,” deyiverdi. Joe kaskatı kesilirken Rifhaa duygusuzdu.

“Annemi götürdüler,” diye ekledi.

“Nereye, kimler götürdü?” derken Joe’nun sesi kekelemişti. Daha dört gün önce konuştuğu bir adam şimdi ölüydü. Yaşamın bu belirsizliği her defasında onu şaşırtırken izlerini kalbine işliyordu.

“Polisler. Onu hapse götürdüler.”

Joe hiçbir şey anlamamıştı. Rifhaa’nın annesini neden polisler almıştı ki?

“Neden?” diye sordu.

Rifhaa’nın dudaklarında buruk bir gülümseme oluştu. “Beni korumaya çalışıyordu,” dedi. Ardından gözleri doldu ve “Benim yüzümden,” diye ekledi. Yanağına usulca bir damla yaş süzüldü.

“Sen iyi misin?” derken Joe endişeliydi. Onu ağlatmak istememişti.

Rifhaa hemen koluyla yanağını silip “İyiyim, iyiyim,” diye geçiştirdi. Ama iyi olmadığı her hâlinden belliydi.

“Benim gitmem gerek,” diyerek hemen Joe’dan uzaklaştı. Ağlamak istiyordu ama Joe’nun yanında değil. Kimsenin olmadığı bir yere gitmek istiyordu ve doya doya, hıçkırarak ağlamak.

Joe, Rifhaa’nın gidişiyle odada yalnız kalmıştı. Şimdi sadece duvardaki saatin tıkırtısı vardı. Çiçeklerin donattığı bu odada bir şeylerin solduğunu hissetti ama solan şeyin çiçek olmadığına emindi.

Sorular beynini meşgul etmeden önce her şeyi boş verip odadan çıktı. Şimdi yine koridorlarda yürüyordu. Bu sefer dakikalarca yürüdü, bazı yerlerde merdivenlerden indi, bazı yerlerde çıktı, en sonunda ise kayboldu. Şimdi hangi katta olduğunu ya da nerede olduğunu bilmiyordu. Yorulmuştu ve susamıştı. Dudakları şimdiden kurumaya başlamıştı. Topuğunda hissettiği ağrıyla koridorun köşesine oturdu. Bulunduğu yerdeki ışıklar daha loş ve azdı. Sessizlik koridora hâkimdi.

Sonra Joe ışıklardaki kıpraşmayı fark etti. Işıklar azalıp çoğalıyordu. Duvarlardaki resimler sanki yer değiştiriyordu. Joe’nun başına hafif bir ağrı girdiğinde koridorda bir ses yankılandı:

“Senin hikâyen henüz yazılmadı. Ama kartlar konuşuyor.”

Ses koridorda yankılandıkça Joe’nun omurgasından bir soğukluk geçmişti. Ayağa kalkıp sesin geldiği yere doğru baktı.

O, koridorun loş ışığında belirdiğinde gölgeler bile geri çekilmiş gibiydi. Adımlarında bir ağırlık yoktu ama varlığı, duvarlardaki sembolleri bile susturuyordu. Sanki üzerinde Tanrıça enerjisini taşıyordu. Parmaklarında çeşitli yüzükler vardı; bazıları taşlı, bazıları sade ama hepsi sanki birer mühür gibi parlıyordu. Boynunda uzun zincirlerle sarkan yuvarlak taşlardan oluşan bir kolye vardı — taşlar koyu gri, mor ve siyah tonlarında, geceyi boynunda taşıyormuş gibi. Üzerindeki koyu renkli ceket, hafif yırtık detaylarla ve metal tokalarla süslenmişti; içindeki tişört soluk bir sembolle işlenmişti, anlamı belirsiz ama dikkat çekici. Pantolonu dar kesimliydi, dizlerinde metal halkalar ve zincirler vardı. Ayakkabıları ise kalın tabanlı, eski ama sağlamdı — sanki yıllardır aynı yolda yürüyormuş gibi.

Saçları kısa ve kat kat kesilmişti. Önde hafifçe yana düşen kahkülleri, gözlerine gölge düşürüyordu. Perçemleri yanlara doğru uzanıyor, yüzünün hatlarını çerçeveliyordu. Saç rengi koyu kestane tonundaydı, neredeyse siyaha yakın ama ışıkta belli belirsiz bir açıklık taşıyordu. Her tel, bir düşüncenin izi gibiydi. Gözleri koyu renkti ama bakışları keskin; birini süzerken sanki içini okuyor gibi. Tırnakları siyaha boyalıydı, bazıları hafifçe soyulmuş, bu da onun mükemmeliyetçi değil, gerçek biri olduğunu gösteriyordu. Sağ bileğindeki yazı Joe’nun dikkatini çekmişti: “me” yazıyordu. Sol bileğinde ise “nic”. Joe bu harflerden bir şey anlamamıştı ama bir şeyleri tanıdık gelmişti.

Karşısındaki kızın yüzünde bir ifade yoktu ama sessizliği konuşuyordu. Elinde tarot kartları vardı; kenarları yıpranmış, köşeleri solmuş ama hâlâ gizemliydi. Kartları yere sermeden önce yedi kez karıştırdı, her birinde sayısını fısıldıyordu. Dört kart Joe’nun önünde diziliydi. Her biri bir sembol taşıyordu. Joe ne anlama geldiklerini bilmiyordu ama içi titriyordu. Kız, kartlara bakarken fısıldadı:

“Altı yol. Altı kırılma. Altı sen.”

Eliyle en köşedeki kartı işaret etti. Bir kule vardı; yıldırımlar, sular ve alevlerle kaplıydı. “Bu senin geçmişin,” diye fısıldadı. Yanındaki kartı işaret etti. Bir çocuk denize yürüyordu. “Bu senin yalnızlığın.” Üçüncü kartı işaret etti. Bir çiçek vardı ama yıpranmış ve solgundu. “Bu senin seçimin,” dedi. Dördüncü kartı işaret etti. Bu kartta ise bir güneş doğuyordu. “Ama bu senin yeniden doğuşun,” dedi.

En sonunda yerdeki dört kartı tekrar aldı ve diğer tarot kartlarının olduğu desteye yerleştirdi.

“Senin yolun yazıldı,” dedi. “Ama hangi yolu seçeceğin sana bağlı,” diye ekledi.

Joe o anda donup kalmıştı. Şu anda ne yaşadığını ve karşısındakinin kim olduğunu bilmiyordu ama içinde bir yerlerde onu tanıdığını hissediyordu. Kızın dedikleri aklına geldi. Bunların ne anlama geldiğini bilmiyordu. Acaba bir kahin mi, ya da medyum… Belki de bir cadı olabilir mi, diye düşünürken kız yavaşça Joe’ya arkasını döndü.

“Hey, nereye gidiyorsun?” diye seslendi Joe.

Kız arkasını dönmeden devam etti.

“Hey, bari adını söyle!” diye tekrar bağırdı ama kız ne arkasını döndü ne de Joe’ya cevap verdi.