19. bölüm · Kırık Kalp

18. Bölüm

Defne Uygun

Kahvaltı sofrasında gülüşmeler yavaş yavaş yerini sessizliğe bırakıyordu.

Herkes yemeğini bitirmiş, çay bardakları yavaşça boşalmıştı.

Ama ortamda tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.

Gökalp’in sesi yükseldi ilk olarak.

Yine her zamanki gibi şaka sandım ama bir kere güzel bir anı yaşayınca başkalarının seni sevdiğini düşünmemek gerekmiş

"Ya Poyraz, sen hâlâ Balsu’nun bir şey sakladığını düşünmüyor musun? Bu kadar ani sevgi mi olur ya? 17 yıl sonra gelen bir kız ve birden herkesin gözbebeği... biraz garip değil mi sence de?”

Masadaki hava bir anda değişti.

Poyraz da başını eğmeden cevap verdi:

“Senin gibi her şeye kuşkuyla yaklaşmadığım için olabilir. Herkesin senin gibi sorgulamaya ihtiyacı yok.”

Gökalp omuzlarını silkti.

“Ben sadece gerçekleri konuşuyorum. Sonuçta biz seninle bu evi yıllardır paylaşıyoruz. Balsu bir hafta önce geldi. Ve şimdi sanki onun etrafında dönüyor her şey.”

O an çatladım.

Beni hâlâ dışlayan o ince sözler…

O “misafir gibi” hissettirme...

Kaşığımı bıraktım.

Yüzüme baktılar.

“Devam edin,” dedim sakince. “Ne söylemek istiyorsanız açıkça söyleyin. İçimdekileri zaten yeterince parçaladınız, bir de yüzüme vurun. Hadi.”

Gökalp ciddileşti.

“Tamam o zaman. Merak ediyorum, sen bu evde ne zaman tam olarak ‘bizimle’ oldun? Sessizsin, kaçaksın. Biz seni tanımaya çalışıyoruz ama sen duvar gibisin.”

Efken bey birden atıldı.

“Gökalp yeter. Haddini aşmaya başladın.”

“Hayır, Efken Bey. Bırakın konuşsun. Madem ben bu evde bir ‘yabancıyım’, işte cevabımı alıyorum,” dedim ve bakışlarımı Gökalp’e diktim.

Masada bir sessizlik.

Gözlerim doldu ama ağlamadım.

“Beni dışlamanıza, küçük görmenize gerek yok Gökalp. Ben zaten sizin sevgilinizi ya da kardeşinizi çalmaya gelmedim.

Ben sadece... yaşamaya çalışıyorum. Ve evet, hâlâ beceremiyorum. Ama bu benim suçum değil.”

Ama Poyraz… o bana baktığında gözlerinde sadece bir şey vardı:

O benim ne yaşadığımı biliyordu.

Ayağa kalktım.

“Beni sevmek zorunda değilsiniz. Ama lütfen, acımı küçümsemeyin.

O acının içinde... ben her sabah kendimi topluyorum. Sizinle aynı masaya oturmak... bazen kelimelerden daha zor.”

Sonra masadan ayrıldım.

Odama çıktım.

Kapıyı kilitlemedim.

Balsu`nun geldiği 4 gece

Poyraz odaya girdiğinde Balsu’nun yatağı dağınıktı. Efken’le birlikte çıkmışlardı, belki yürüyüşe, belki sessizliğe. Etrafı toparlarken yatağın altına düşmüş bir defter ilişti gözüne. Eskimiş kapağının köşeleri kıvrılmış, üzerinde herhangi bir isim yazmıyordu. Merakı bir an için mantığını bastırdı. Eğildi, aldı.

“Yapma Poyraz, bu özel bir şey olabilir,” dedi iç sesi. Ama parmakları çoktan defterin kapağını aralamıştı bile.

İlk sayfada eğri büğrü harflerle yazılmış birkaç kelime vardı:

“Ben Balsu. Kimseye söyleyemedim. Ama buraya yazarsam belki geçer. Belki biri okur ve beni anlar.”

Poyraz’ın boğazı düğümlendi. Ellerinde tuttuğu bu şey sadece bir defter değil, bir çığlığın kağıda işlenmiş haliydi.

Sayfaları çevirdikçe Balsu’nun iç dünyası çatırdayarak açılıyordu gözlerinin önünde.

“O adamın nefesi hâlâ boynumda gibi. Ne zaman karanlık bir odada kalsam, ayak sesleri geliyor kulaklarıma. Herkes oyun zannetti, herkes sustu. Kimse korumadı beni. Annem bile... Sustum. Çünkü ben sustukça herkes daha mutlu oldu.”

Poyraz defteri okudukça nefesi daraldı. Kalbindeki boşluğa bir ağırlık oturmuş gibiydi. Gözleri bir satıra takıldı, oradan saatlerce ayrılamadı:

“Ben bir çocuğun kaldırmayacağı yükleri taşıdım. Gülümsemeyi başkaları sevinsin diye öğrendim. İçimden ağlamayı, dışımdan ‘iyiyim’ demeyi. Hiçbir çocuk bu kadar güçlü olmak zorunda kalmamalıydı.”

---

Gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O gülüşlerin, o sessizliğin, o inatçı dik duruşun altında ne fırtınalar koptuğunu şimdi anlıyordu. Bu kadar mı iyi rol yapmıştı Balsu? Yoksa insanlar gerçekten bakmıyordu mu derinlere?

Son sayfaya geldiğinde elinde tuttuğu defter artık kütleleşmiş bir acıya dönüşmüştü. Son cümle şuydu:

---

“Belki bir gün biri beni sevmekle kalmaz, anlar da... Anlaşılmak, bazen sevilmekten daha ağır gelir. Ama yine de bir gün biri okur, ağlar ve ‘Senin suçun değildi’ der diye yazdım.”

Poyraz gözyaşlarını siliyormuş gibi yaptı ama elleri titriyordu. Bu defter onun gözlerini değil, yüreğini ıslatmıştı. O an odadaki sessizlik çığlık gibi çınladı kulaklarında.

Defteri yavaşça kapadı. Onu nereye koyacağını bilemeden yatağın üstüne bıraktı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi; yere oturdu. Eli kalbine gitti, orada bir şey kırılmış gibiydi.

"Senin suçun değildi," diye fısıldadı, kimse duymasa da. Çünkü bu cümle, o defterdeki bütün karanlık cümlelerin en çok beklediğiydi.Poyraz sadece akışına bıraktı bir gün onunla konuşup tıpkı yazdıkları gibi anlamanın sevilmekten daha ağır geldiğini gösterecekti.