1. bölüm · Kırık Camlar Ve Kurşunlar

Süreyya ve yarım yönü

Sena Şahin

Bazı çocuklar masallarla büyürdü. O ise kapı gıcırtılarının, bastırılmış çığlıkların ve eve her akşam çöken sessizliğin içinde büyüdü. Babası onun için bir sığınak değil, her gün yeniden yüzleşmek zorunda kaldığı bir korkuydu. Daha oyuncaklarının adını öğrenemeden korkunun ne demek olduğunu ezberlemişti. O gün çocukluğu usulca öldü; geriye yalnızca büyümek zorunda bırakılmış küçücük bir kalp kaldı.

"Yine gözlerini açmıştı o sabaha bodrumda bırakılmış o küçük beden soğuktan donmuş tir tir titriyordu. O Demir kapı yine gümbürtüyle açılmıştı "YİNE Mİ AĞLIYORSUN SEN" Süreyya yine korkudan donup kalmıştı ama cevap vermezse daha çok dövecekti. "Baba yemin ederim ağlamıyorum... Baba çok özür dilerim bir daha ağlamicam baba..." Süreyya'nın sesi feryat figan çıkıyordu. Evet, evet babası onu o bodruma ağladığı için tıkmıştı. Tekrar gür bir ses yükseldi "KES SESİNİ" o küçük beden yine bir babanın şiddetine maruz kalmıştı. Her yeri mosmor ve yara bere içinde kalan küçük Süreyya soğuktan titreyen nedeniyle hareketsiz kalmıştı. Bir çok çocuğun çınarı olan babası onun yıkılmış çürük duvarıydı. Süreyya onun sevgisini hiç görmemişti hep yarım yaşamıştı. Daha o kapının kolu açılmadan ayak seslerini duyar ve nefesini tutardı. O yaşta o çocuğun tek derdi oyuncağının kırılması olmalıydı fakat onun kırılan şeyleri oyuncağı değil kendi kollarıydı. Daha o yaşta kırılan şeyler oyuncakları değil kendi bedeninden parçalarıydı. Bir kaç saat geçtikten sonra artık uyanmıştı ne yemek vardı ne de su babasının onu dövmesi yetmezmiş gibi bir de aç bırakıyordu. Sırtında kocaman bir yanık izi vardı. Suzlaması o kadar canını yakıyordu ki dayanamasada alışmıştı artık. Her gün her gece her saat her dakika yapılan her şeye alışmıştı fakat katlanması mümkün değildi kaçmalıydı. Gece sessizce plan yapmıştı herşey o gün biticekti. Plan hazırdı arka taraftaki pencereden kaçacaktı. Gece 3 olmuştu babasının eve giriş ve yatış saatine kadar ezberlemişti ve tam uyuduğu sıra cama yöneldi. Camdan nasıl çıkacağını nerden geçeceğini ezberlemişti. Camdan çıkıp bahçeye giricekti arka kapıdan ve çimenliklerin içinden geçip yok olucaktı. İlerledi ilerledi çimenliklere kadar gelmişti. Tek umut ışığı için bir el uzatmak kalmıştı fakat burdan çıkarsa nereye gidecekti. Küçücük çocuktu o nerde kalıcaktı. Ama umrumda değildi bile çünkü onun için dışarda uyumak babasından işkence çekmekten iyiydi. O gece evden ayrılmıştı ve özgürlüğe ilerlediğini sanıyordu fakat ilerlerken bir takım gence rastalamıştı. Orda ölesiye dövülmüştü resmen fakat Süreyya bunlara boyun eğmezdi her gün yediği dayağın haddi hesabı yoktu o yüzden kalktı ve dik başlı bir şekilde ordan da ayrılmıştı. Ormanlığın içine doğru yöneldi ve en sonunda bir baraka bulmuştu. İçeri girerken ne kadarda korksada bunu yapmak zorundaydı. İçeri girdi ve ev nerdeyse kapranlıktı içerisi buz gibiydi fakat Süreyya dışarı geri çıktı ve ormanlıktan biraz odun parçaları bulmuştu ve geri barakaya girip sobaya yerleştirmişti. Geriye kalan sadece o sobayı nasıl yakacağıydı. Etrafa bakmaya başladı her rafa her dolaba göz gezdiriyordu. En sonunda o dolaba baktığında bir kibrit kutusu buldu ve sobayı elini ne kadar yaksada bir şekilde yolundan dönmeyip o sobayı yaktı. Evin içini artık sobanın ışığı dolduruyordu. Süreyya dik başlılığıyla her şeyi başarırdı bu saatten sonra. Ne yaptı etti didindi çalıştı. Artık kendi ayakları üzerinde duran biriydi küçükte olsa bunu başarmıştı evet ama gelecekte onu daha ne süprizler bekliyordu..."

Hayatının ardından yıllar geçmişti. Yaraları kabuk bağladı sanılmıştı. Fakat bazı yaralar kabul bağlamaz derinleşirdi. Süreyya artık büyümüş kendi ayakları üstünde duran bir öğretmen olmuştu. Evet, evet Süreyya artık bir öğretmendi. Gecesini gündüzüne kayıp ayakları üstüne kalkınmayı başarmıştı. Haliyle çok da güzel esmer bir kız olmuştu. Gülümseyince kısılan Keskin kahverengi gözleri günbatımını hatırlatıyordu. Hele o gamzeleri çukur çukurdu gülümseyince sanki bir yatak oluşturuyordu yüzünde. Saçlarını hesaba katarsak kahverengi düz saçlıydı. Artık ayakları üzerinde durmaya çalışan küçük Süreyya değil, Şehrin dik başlı kadını Süreyya olmuştu. Kimse ona yaklaşmaz el kaldıramazdı. Küçüklüğü şiddetle geçmiş kadın şimdi baş eğdiriyordu göz önünde. Fakat o gün ona çarpana kadar. Süreyya her zamanki gibi erken kalkmış kahvesi elinde okula gidiyordu. Yolda yürürken bir yandan kahvesinden yudum alırken bir yandan notlarına bakmaya çalışıyordu ki önünde duran adamı farketmeyip uzun cüsseli bir adama çarpmıştı. Kafasını kaldırıp baktığında kendini karınca gibi hissetmişti ki bu zihniyetten onu bir ses çıkarmıştı "Hanımefendi biraz önünüze bakmayı tercih etmelisiniz" demişti adam. Tabiki bu söz Süreyya'yı kızdırmıştı. O dik başlılığın yerini adeta bir sinir topu toplamıştı tam çıkışıcakken belinde bir sıcaklık hissetmişti. Adam Süreyya'yı belinden kavramıştı düşmemesi için ve Süreyya ilk defa o kadar utanmıştı ki bi anda doğrulup utançla "t-teşekkür ederim" diyip hızlıca uzaklaşmıştı. Adam arkasından bakakalmıştı ve bir anda "gözleri..." dedi. Yanındaki koruması "afbuyrun efendim anlayamadım" dedi sakinlikle ve adam tekrar tekrarladı "gözleri kızılağırt gibiydi insanı içine çeken bir cazibesi vardı" der içtenlikle. Koruması yüzüne bakakalmıştı çünkü ilk defa patronu bir kadından etkilenmişti. O adam aslında o şehrin gölge lakabıyla anılan bir mafya babasıydı. Görünüşüne bakıldığında da anlaşılıyordu. O mafya olabilirdi evet ama insanlara nasıl davranacağını bilirdi. Onun için her canın bir kıymeti her varlığın bir sonu olduğu belliydi. Yoldan geçen hangiocuğa sorarsan sor onu tanırdı. Şehirde ismi Gölge diye geçsede mahallede onun adı Yılmaz abiydi. Yine o mahalleye gitmişti ve çocuklara çikolata ve oyuncak dağıtarak yine gönüllere imza atmıştı. Yılmaz bu sefer bir okula yardımda bulunmak istemişti. İkiside farkında değildi ama Süreyya'da orada öğretmendi belli ki Kader onları bir şekilde birleştirecekti fakat zamanı ne zamandı belli değildi. Yılmaz kararlıydı ilk defa etkilendiği o kadını bulucaktı. Yine arabalara binip yola çıkmışlardı okula vardıklarında çocukların çoğu onu görünce "Yılmaz Abi" diye üstüne koşuşturmuşlardı. Süreyya öğretmenler odasından çıktığında yine onunla karşılaşmıştı ve donup kalmıştı ve bir anda göz göze gelmişlerdi Süreyya bir anda toparlanıp sınıfa kaçmıştı. Sınıf boştu ve kendi kendine konuştu "Hay senin Süreyya aklına sıçayım nerden çarptın adama bir de geldin boş sınıfa girdin senin aklına sıçayım Süreyya" diye kendi kendine kızarken arkadan kapıya tıklatılır ve sakin bir ses tonu yükselir "Neden benden kaçıyorsun tam olarak ve işin garipliği neden kendi kendine konuşuyorsun" Süreyya sesi duyunca bir an durdu "hassiktir.." dedi bıkmış bir sesle ve kapıyı açtı "ee ben şey ben kaçmıyorum ee benim işim var eeee" aradan sıyrıldığını zannedip tam kaçacakken Yılmaz Süreyya'nın kolundan tutup kendine çekti "bence kaçıyorsun gibi ha Süreyya hanım" Süreyya ismini duyduğunda şaşkın şaşkın baktı çünkü ismini söylememişti nerden bilecekti ki ve geri çekilerek dinlendi "Sen ismimi nerden biliyorsun" dedi soğukkanlı bir ifadeyle. Adam sırıtıyordu "dik başlısın baya sevdim bunu" Süreyya hayla mesafeyi koruyordu "benimle alakalı hiç bir şey seni ilgilendirmez" der yine soğukkanlılıkla. Adamın bu soğukkanlılık umrunda değildi hayla sırıtıyordu "ismini biliyorum çünkü bu şehir ayaklarının altında elimi attığımı bulur istediğimin ismini de bulurum" dedi. Süreyya işkillenmişti "Sen beni neden bu kadar araştırdın ayrıca ne bu ukâlaca tavırlar mafya mı kesildin başımıza" dedi. Yılmaz'ın sesi bu sefer kararlı çıktı "mafya olduğumu varsayalım ne olucak mesela" Süreyya bu tavrı kararlı olarak değilde kibirli olarak anladığı için daha da yükselmişti "ne bu tavırlar kibirden oluşmuşsun resmen ama hatırlatayım isterim iyilik dediğin kibirle değil yürekle olur mafya bey" dedi. Yılmaz kahkaha atmıştı bu cümleye "kibir mi" dedi gülerken "sence ben bunları kibirden mi yapıyorum dik başlı kadın" dedi. Süreyya bu söze karşılık Yılmaz'ın belindeki silahı kavrar kavramaz silahı saniyesinde Yılmaz'ın boğazının altına yerleştirdi "ben senin o her zaman eğlendiğin çıtı pıtı kızlara benzemem bana bu mafya tavırları sökmez alırım kelleni burda" dedi gözleri ateşle parlarken. Yılmaz boğazının altındaki silahı yavaşça indirip "silah dediğimiz şey her yerde kullanılmaz öğretmen hanım burası bir eğitim merkezi sizi saygıya davet ediyorum" dedi sakinlikle. Bu sakinlik sanki Süreyya'yı çıldırtıyordu "senden öğrenecek değilim ben nerde nasıl davranacağını bilirim" dedi ve silahı yere atarak Yılmaz'a döndü "bir daha da karşılaşmayalım mümkünse mafyatik bey" dedi ve arkasını dönüp topuklusunu yere vurarak ilerleyip gitti. Yılmaz belli etmesede baya etkilenmişt. İlk defa bu kadar hızlı silah çeken bir kadın ve güzelliğiyle ortamı aydınlatan birisini görmüştü "benim olacaksın kızılağıt" dedi ve her zaman takıldığı mekana kafa dinlemeye çekilmişti...

~1. Bölüm sonu~