5. bölüm · Kimsesizlik Kafesi •Aile•

BÖLÜM 4: ALAZOĞLUNUN KIYAMETİ

Skyslibrary Books

Şarkı: revolutıon- feat ruelle
Keyifli okumalar. Satır aralarında yorum yapıp oy vermeyi unutmayınnnnn 🥹🙏🫶

Dünya, ayaklarımın altından kayıp giden bir toprak parçası gibiydi. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak isteyen bir kuş gibi çırpınıyordu.

Çantamın içindeki o fotoğraf, şu an bir bombadan farksızdı; her an patlayabilir ve beni babamın o karanlık dehlizlerine geri hapsedebilirdi.

"Baba?" Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, titrek bir fısıltı gibi ulaştı.

Songur Alazoğlu, heybetli ve soğuk gövdesiyle kapı eşiğinde duruyordu. Gözleri bir avcı gibi odayı taradı, ardından üzerimde durdu.

Bakışlarındaki nefret, her zamanki gibi yerli yerindeydi ama bu sefer içinde bir de şüphe kırıntısı vardı.

"Fazilet nerede?" diye sordu, sesi koridorun mermer duvarlarında yankılanarak.

"Bir... bir arıza varmış," dedim, masanın çekmecesini dizimle yavaşça ittirip kapandığından emin olarak. "Cihat Bey çağırdı, hemen dönecek."

Babam içeri doğru bir adım attı. Her adımı, ruhumda yeni bir yaranın açılması gibiydi. "Daha ilk günden odasında yalnız mısın? Sana güvenilmeyeceğini biliyordum. Ne işler karıştırıyorsun sen?"

Çantamın kulpunu, parmak eklemlerim beyazlayana kadar sıktım. "Hiçbir şey. Sadece... asistanı olduğum için dosyaları inceliyordum."

Babam kahkaha attı; bu ses, buzun çatlaması gibi ruhsuz bir sesti. "Asistan mı? Fazilet’in merhameti bazen aptallığa varıyor. Sen sadece bir piyonsun Yasmin, asistan değil. O dosyaları... her şeyi o küçük beyninden çıkar. Akşama Sancak seni aldığında evde olacaksın."
Hızla yanından geçip gitmek istedim ama o güçlü eliyle kolumu kavradı. Canım yanıyordu ama sesimi çıkarmadım. "Eğer," dedi fısıltıyla, "Alazoğlu ismine tek bir leke sürersen, seni o depolara değil, gün yüzü görmeyeceğin bir mezara gömerim. Anladın mı?"

"Anladım," dedim dişlerimin arasından.
Beni bir kenara savurup Fazilet’in masasına doğru ilerlediğinde koridora kendimi zor attım. Nefes nefese asansöre doğru koşarken tek bir şey düşünüyordum: Çantamdaki o fotoğraf.

Asansörün aynasında kendime baktım. Yüzümdeki korku, yavaş yavaş yerini kontrolsüz bir meraka bırakıyordu. Alt kata indiğimde tuvaletlere saptım ve bir kabine girip kapıyı kilitledim. Ellerim titreyerek çantama uzandım.
Fotoğrafı çıkardım.
Gördüğüm şey, beklediğimden çok daha fazlasıydı. Fotoğrafta annem Füsun Alazoğlu ve Fazilet Göktuna yan yana, bir bahçede oturuyorlardı. Annem o kadar güzel, o kadar hayat doluydu ki... Ama dikkatimi çeken şey arkadaki detaydı. Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı:
"Bazı sırlar, mezarla birlikte gömülmez Füsun. Onları yaşatanlar vardır.

Altında ise bir tarih vardı ama üstü karalanmıştı. Sırlar düşündüğümden daha mı derindi? Annemin geçmişinde neler olmuştu?

Telefonum tekrar titredi. Yeni bir mesaj.

"Fotoğrafı gördün. Şimdi asıl soruyu sor kendine Yasmin: O gün hastanede ölen gerçekten sadece annen miydi, yoksa senin geleceğin mi?"

Dışarıdan gelen ayak sesleriyle fotoğrafı tekrar sakladım. Işık yakındı diyordum ama yanılmıştım. Ben sadece daha büyük bir karanlığın içine çekiliyordum. Ve bu karanlıkta babamın nefretinden daha korkunç şeyler vardı.

Gerçekler gibi.

👀

Odamın karanlığına sığınmış, yatağımın ucunda oturuyordum. Çantamdaki o fotoğraf sanki tenime değdikçe yakıyordu. Annem ve Fazilet Göktuna…

İnanması güç bir dostluk ve arkasındaki o karanlık cümle. "Onları yaşatanlar vardır." Ben miydim o sırrı yaşatan, yoksa babamın nefreti mi?

Saatlerdir telefonuma bakmıyordum. D.K. kimdi bilmiyordum ama her mesajı ruhumda bir deprem yaratıyordu.

Kapımın önünden geçen ayak seslerini dinledim. Sancak beni holdingden almış, yol boyunca tek kelime etmeden eve bırakmıştı. Şimdi ise malikanenin o ağır, küf kokulu sessizliği üzerime çökmüştü.

Aniden kapım, çalınma zahmetine bile girilmeden ardına kadar açıldı. Gelen Firdevs’ti. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim, insanın kemiklerini sızlatan cinsten eğreti bir gülümseme vardı.

"Hazırlan Yasmin," dedi, sesi ipek gibi yumuşak ama bir o kadar zehirliydi. "Baban aşağıda seni bekliyor. Bu akşam yemeği hep birlikte yiyeceğiz."

Donup kaldım. "Birlikte mi?" diye mırıldandım. Doğduğumdan beri babamla aynı sofraya oturduğum gün sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. O sofralar da genellikle benim cezalandırılmamla biterdi.

"Evet. Özel bir kutlama," dedi Firdevs ve kapıyı kapatıp çıktı.

Elim ayağım titreyerek aşağı indim. Yemek odasındaki o devasa meşe masanın başında babam, her zamanki otoritesiyle oturuyordu. Sağında Barlas, solunda Demirhan vardı. Demirhan’ın gözlerinde bir uyarı, bir endişe sezdim ama başını öne eğmişti.

Sessizce yerime oturduğumda babam şarabından bir yudum aldı ve bakışlarını ağır ağır bana çevirdi.

"Bugün holdingde gördüklerin, duydukların..." dedi babam, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Bunların hepsi bir oyunun parçası Yasmin. Fazilet’in yanında olman, ona yakınlaşman... Hepsi tek bir amaca hizmet ediyor."
Yutkundum. "Ne amacı baba?"
Babam masaya doğru eğildi.

Gözlerindeki o korkunç parıltıyı ilk kez bu kadar net görüyordum. "Fazilet Göktuna’nın elinde, Alazoğlu ailesini bitirebilecek bazı belgeler var.
Kalbim duracak gibi oldu.

"Senin görevin," diye devam etti babam, sesi artık bir fısıltıydı ama odadaki her şeyi bastırıyordu. "Onun güvenini kazanıp, o belgelerin yerini öğrenmek. Ve sonra..." Babam elindeki bıçağı masadaki ete sertçe sapladı. "O belgeleri ve Fazilet Göktuna’yı tamamen ortadan kaldırmamıza yardım edeceksin."
Dehşet içinde bakakaldım. Babam beni sadece bir piyon olarak değil, bir suç ortağı olarak kullanmak istiyordu.

"Eğer yapmazsan," dedi babam, bıçağı etin içinden yavaşça çıkarırken. "Elimi kana bulamaktan hiç çekinmem."

Sofradaki o ağır sessizliği, odanın köşesinde duran saatin tik takları bozuyordu. Demirhan’ın çatalı elinden düşüp porselen tabağa çarptığında, bu ses bir idam hükmü gibi yankılandı.

🥀

Yazarın Ağzından

Dakikalar sonra Songur Alazoğlu’nun ete sapladığı bıçak, masadaki herkesin boğazına dayanmış bir cellat ipi gibiydi. Yasmin, babasının gözlerindeki o mutlak karanlıkta kendi sonunu görürken, sessizliği Sancak’ın buz gibi sesi böldü.

"Fazla vaktin yok Yasmin," dedi Sancak. Gözlerini babasından ayırmadan şarabını yudumladı. "Fazilet Göktuna tilki gibidir. Senin o acınası masumiyet maskene kanacak kadar aptal değil. Eğer eline yüzüne bulaştırırsan, seni o holdingin çatısından aşağı bizzat ben atarım. Babamın itibarını senin sakarlığına kurban etmem."

Gökmen, alaycı bir gülüşle araya girdi.
Füsun Alazoğlunun en küçük oğluydu.

Yasmin’e bakmıyordu bile, sanki odada bir insan değil de kırılmaya mahkûm bir eşya varmış gibi davranıyordu. "Sancak abim haklı. Bak şu haline... Ellerin hala titriyor. Sen daha kendi gölgenden korkarken, koca bir kadını nasıl alt edeceksin? Babamın sana verdiği bu şans, senin hayatının kefareti. Ya o belgeleri getirirsin ya da bu masada bir daha sana yer olmaz. Gerçi, senin bu evde hiçbir zaman yerin olmadı ya, neyse..."

Barlas, tabağındaki yemeği hırsla parçalarken başını kaldırdı. Gözlerinde saf bir nefret vardı. "Annemin ölümünden sonra bu eve uğursuzluk getirdin Yasmin. Şimdi ise babam seni bir işe yaramaya zorluyor. Eğer bu görevi de başaramazsan, seni o mahzene geri kilitlediğimizde bu sefer anahtarı denize atarım. Kimse senin o zavallı çığlıklarını duymak zorunda kalmaz."

Firdevs, bardağındaki şarabı Yasmin’e doğru hafifçe kaldırarak o zehirli gülümsemesini takındı. "Görüyorsun ya tatlım, herkes senin iyiliğini istiyor. Bu evde hayatta kalmanın tek yolu, babana sadakatini kanıtlamaktır. Yoksa olacakları biliyorsun."

Yasmin, masanın altından çantasının kulpuna daha sıkı sarıldı. O fotoğraf oradaydı. Annesi ve Fazilet Göktuna… Yan yanalar…

"Anladım," dedi Yasmin, sesi bu sefer babasınınki kadar soğuk çıkmıştı. "Gerekeni yapacağım."

Yemek bittiğinde Yasmin hızla odasına kaçtı. Kapıyı kilitledi, sırtını ahşap yüzeye yaslayıp nefes almaya çalıştı. Telefonu titredi. Yine o numara. Yine D.K.

Mesajı açtığında kanı dondu.

Hazır mısın Yasmin Alazoğlu bu savaşta yalnız öleceğimi hiç zannetmiyorum. Babanın odasına git ve o kasadaki her şeyi al. Söylesene Yasmin, babanı yok etmek istemiyor musun?

D.K

Yasmin başını kaldırdı. Koridorun sonundaki çalışma odasının kapısının altından sızan ışık söndü. Ev halkı uykuya çekiliyordu. Elindeki fotoğrafın eksik parçası, belki de tüm bu nefreti bitirecek ya da evi tamamen ateşe verecek olan o cümle, sadece birkaç metre ötesindeydi.

Tam o sırada, kapısının altından ince bir kâğıt parçası itildi. Üzerinde sadece iki kelime yazıyordu:

"Sakın çıkma."

İmza yoktu ama yazı Demirhan’a aitti. Yasmin kâğıda bakarken, koridordan bir cam kırılma sesi ve ardından babasının öfke dolu kükremesi yükseldi.

Hızla herkes Songur Alazoğlunun odasına koştuğunda karşılarında gördükleri manzara şeytanın bile korkacağı kan dondurucu bir manzaraydı.

İki adam İsa'nın çarmıha gerilişi gibi duvara asılmış ve anadan üryan bir şekilde duruyorlardı. Ve ikisinin göğsünde de bir not kağıdı vardı. Songur Alazoğlu hızla onlara yaklaştığında bütün Alazoğlu ailesi ilk defa bu kadar çok Songur Alazoğlundan korkmuşlardı.

Kıyamet yakın, Songur Alazoğlu. Ateşimde kavrulmaya hazır olun.

D.K

Bundan sonrası kıyametti. Alazoğlu ailesi kana bulanmıştı.

🥀🥀🥀

Herkese selamlar. Dördüncü bölümümüzle karşınızdayım. Nasıl buldunuz?

Teorileriniz

Satır aralarında yorum yapıp oy vermeyi unutmayınnnnn 🥹🙏🫶