15. bölüm · Kimsesizlik Kafesi •Aile•
BÖLÜM 14: ÜÇ EL SİLAH ÜÇ EL İHTİRAS
Şarkı: all the things she said
Keyifli okumalar.
Satır aralarında yorum yapıp oy vermeyi unutmayınnnnn 🥹 🙏 🫶
🫠
YASMİN ALAZOĞLU
6 GÜN SONRA
Zaman akıp giden bir su misali hızla akıyordu. Saniyeler dakikaları dakikalar saatleri saatler günleri kovalarken yaptığım tek şey bu odada öylece oturup Alazoğullarının hizmetçiliğini yapmaktı.ad,
Altı gün önce yaşanan ikinci bir çarmıh olayından sonra babam sonunda bu işin ciddiyetini iyice fark etmiş ve Göktunalarla anlaşmaya girmişti.anlaşma içeriğini bilmesem de hiç hayra alamet olmadığı kesindi.
Ve yine o gece o çarmıha gerilen adam oradan alındıktan sonra ben o odada o gece uyumak istememiştim ama bu odadan başka da bu evde kalabileceğim tek yer hücreler ve korkunç depolardı.
O gece odanın kapısının önünde oturur pozisyonda uyudum ve gelip geçen kimse umursamadı üzerime kimse bir şey örtmedi, zaten atmasını da beklemedim ama benim ki umuttu. Umudum ise Bütün Alazoğulları beni orada görüp de hiçbir şey yapmadan gittiklerinde kırılıp gitmişti.
Gökuna Holdinge ise altı gündür gitmiyordum çünkü babam tarafından yedi gün evden çıkmamak evdeki herkesin hizmetçiliğini yapmakla cezalandırılmıştım. Fazilet Göktunayı ise nasıl kandırdığını bilmiyordum.
Yatağımdan yavaşça çıkıp yandaki eskimiş aşınmış tozlanış şifonyerin üzerindeki telefonumu aldım.
Bildirim panelinde ise yine yalnızca bir kişi vardı.
Efsun.
Sekiz kez aramış defalarca mesaj atmıştı. Ve o an yüzüme istemsiz bir tebessüm oturdu. Gerçekten de beni seven insanların olduğunu bilmek güzeldi ama o insanlar artık insan olmuştu çünkü Demirhan beni artık eskisi gibi sevmiyordu ya da ben öyle hissediyordum ama bu altı gün içinde sadece bir kez gelip yaşadığımı gördükten sonra ise gitmişti.
Fazilet Göktunanın ise beni sevmediğini kendi çıkarları için kullandığını düşünüyordum. Asla samimi gelmiyordu. Oysa eskiden böyle değildi, eskiden Bana tadamadığım anne şefkatini yılda bir kez de olsa verebiliyordu. Fakat zaman en büyük cellattı, anıları ve insanları değiştiriyordu.
Ayağa kalkıp telefondan saate baktığımda yüzümü buruşturdum kahvaltıyı hazırlamak için geç kalmıştım neredeyse. Firdevs kesinlikle canıma okuyacaktı.
Odanın içindeki eskimeye yüz tutmuş lavaboda ihtiyaçlarımı giderdikten sonra hızla üzerime gündelik bir tişört ve pantolonu geçirip saçımı taradıktan sonra odadan çıkıp alt kattaki mutfağa girdim.
Mutfak kapısından içeri adımımı attığım an, burnuma dolan ağır yağ kokusu ve Firdevs’in keskin sesiyle sarsıldım. Henüz günün ilk ışıkları mutfak camından içeri sızarken, o çoktan masanın başında, elinde gümüş bir çatalı ritmik bir şekilde tabağa vurarak beni bekliyordu.
"Sonunda teşrif edebildin, Yasmin hanım," dedi Firdevs, sesi her zamanki gibi zehir zemberekti. "Babana kalsa seni doğrudan hücrelere gönderirdi ama ben nezaket gösterip seni evin düzenine katkı sağlaman için burada tuttum. Şimdi, o kirli ellerini yıka ve bu masayı kur."
Nezaket... Bu kelime onun ağzında bir küfür gibi duruyordu. Hiç cevap vermeden mutfak tezgahına ilerledim. Altı gündür uykusuzluktan kararmış gözlerim, çatlamış dudaklarım ve sızlayan sırtımla bir gölge gibi hareket ediyordum.
Barlas Alazoğlu mutfağa girdiğinde, yanından geçerken omzuma bilerek sertçe çarptı. Sarsıldım, elimdeki porselen tabaklar birbirine çarparak tiz bir ses çıkardı. "Dikkat etsene be kızım," diye kükredi Barlas. "Hizmetçiliğin bile arızalı. Babamın yerinde olsam seni o çarmıha gerilenlerin yanına bağlardım."
Gökmen ve Sancak Alazoğlu masaya oturduklarında, her biri birer emir yağdırmaya başladı. Biri kahvesinin köpüğünü beğenmediği için fincanı tezgaha fırlattı, diğeri ise önüne koyduğum tabağın "yeterince sıcak olmadığını" iddia ederek elimi sıcak tencerenin kapağına bastırdı. Acı bir feryat dudaklarımın ucuna kadar gelse de, dişlerimi sıktım. Onlara bu zevki vermeyecektim.
Demirhan ise masanın en ucunda, sessiz bir duvar gibi oturuyordu. Bakışlarını benden kaçırıyor, tabağındaki yemeği didikliyor ama yemiyordu. Bir an göz göze geldik; o an gözlerinde gördüğüm şey şefkat değil, çaresizliğin en saf haliydi.
Songur Alazoğlu’nun masadaki varlığı, Demirhan’ın diline vurulmuş bir kilit gibiydi. Babam, masanın başköşesinde bir heybetle otururken tek bir kelime etmiyordu ama varlığı odayı nefessiz bırakıyordu.
"Yasmin," dedi Songur, sesi derinden ve buz gibi geliyordu. "Yerleri silmemişsin."
"Dün gece sildim baba," dedim fısıltıyla.
"Demek ki yeterince temizlenmemiş,"
dedi ve önündeki portakal suyunu ağır ağır mermer zemine boşalttı. "Şimdi, dizlerinin üstüne çök ve burayı pırıl pırıl yap. Biz kahvaltımızı bitirene kadar."
Dizlerim sert mermere değdiğinde canım yandı. Elime aldığım bezle, babamın ve abilerimin ayaklarının dibinde yeri silmeye başladım. Sancak Alazoğlu, ayağını bilerek elimin üzerine bastırdı. Acı, parmaklarımdan koluma doğru yayıldı ama çekmedim.
Çekemedim.
Kahvaltı bittiğinde, herkes birer birer masadan kalktı. Demirhan geçerken elini hafifçe omzuma sürter gibi oldu, bir anlık, saniyelik bir temas... Ama o kadar.
Öğlene doğru, evin girişindeki büyük aynaları silerken dış kapı sertçe çalındı. Firdevs yukarıdan, "Bak şu kapıya!" diye bağırdı.
Yorgunluktan titreyen ellerimle kapıyı açtım. Gelen kişi Fazilet Göktuna’nın özel şoförüydü. Elinde büyük, mühürlü bir dosya tutuyordu.
"Yasmin Alazoğlu?" dedi adam, beni tanıyamamış gibi süzerek. Üzerimdeki lekeli kıyafetler ve dağınık saçlarımla Alazoğullarının kızı değil, kaçak bir suçlu gibiydim.
"Benim," dedim.
"Fazilet Hanım’dan Songur Bey’e ivedi bir mesaj," diyerek dosyayı uzattı. O sırada babam merdivenlerin başında belirdi. Adama sert bir bakış atıp dosyayı elimden kaptı.
Dosyayı açtığında odada ölümcül bir sessizlik oldu. Babamın yüzü önce bembeyaz kesildi, ardından damarlarının şakaklarında şiştiğini gördüm. Dosyanın içinden çıkan bir fotoğrafı yere düşürdü.
Eğilip fotoğrafa baktığımda dünyam başıma yıkıldı. Fotoğrafta ben vardım; ama Gökuna Holding'de çalışırken ya da odamda değil... Fotoğraf, altı gün önce kapı önünde uyurken, koridordaki gizli bir kamera açısıyla çekilmişti. Ama şok edici olan bu değildi.
Fotoğrafın arkasında büyük harflerle şu not yazılıydı:
"Kızın Yasmin, senin sandığın gibi sadece bir kurban değil Songur. O, Göktunalarla yaptığı anlaşmanın ilk taksitini altı gün önce senin evinde, senin burnunun dibinde bir 'casus' olarak ödedi. İçimizdeki asıl haini uzaklarda arama."
Babam başını ağır ağır bana çevirdi. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar saf bir nefret vardı. O an anladım;
kurulan tuzak sadece beni evden çıkarmak değil, beni bu evde öldürtmek içindi. Ve Fazilet Göktuna, beni asıl şimdi ateşe atmıştı.
🫦
KORDAĞLI MALİKANESİ
Acının ihtirasın ihanetin ölümün bir yuvası olsaydı orası şüphesiz kordağlı malikanesi olurdu. Bu Malikane acı ve ihtirasla yıkanmış ölüm ve ihanetle durulanmıştı.
Kötülüğün yuvası aynı zamanda bir ülkeyi yönetiyordu.Ülke başkanı Eşref Kordağlı burada bu malikanede yaşıyordu.
Kordağlı Malikânesi'nin devasa sütunları, gece karanlığında birer mezar taşını andırıyordu. İçeride, kristal avizelerin soğuk ışığı altında, ülkenin kaderini ellerinde tutan üç adam meşelik masanın etrafına dizilmişti. Havadaki yoğun puro dumanı, sadece tütünü değil; ihanetin ve satılmış hayallerin kokusunu da taşıyordu.
Ülke Başkanı Eşref Kordağlı, masanın başköşesinde bir heykel gibi kaskatı oturuyordu. Karşısında, finans dünyasını parmağında oynatan Selim ve ordunun karanlık yüzü General Kenan vardı. Önlerindeki harita, bir mülkiyet planından ziyade, bir halkın nasıl daha fazla sömürüleceğinin kanlı şemasıydı.
Eşref Kordağlı "Halkın öfkesi geçicidir," dedi buz gibi bir sesle. "Açlık onları diz çöktürür, korku ise sadık kılar. Yarın sabah sıkıyönetim ilan edilecek."
General Kenan "Sokaklar temizlenecek Sayın Başkan. Bedeli ne olursa olsun." Dedi.
Selim ise duruşunu dikleştirerek"Ve bu kaosun içinden yeni düzenimiz yükselecek. Para akışı artık tamamen bizim kontrolümüzde."dedi.
İmzalar atıldı. Ülkenin üzerine çökecek olan o kapkara gece, bu üç adamın mürekkebiyle resmileşti. Ancak unuttukları bir şey vardı: Kordağlı Malikânesi'nin duvarları sadece sır tutmaz, aynı zamanda intikamın yankısını da biriktirirdi.
Aniden, malikânenin ağır meşe kapıları büyük bir gürültüyle sarsıldı. Muhafızların feryatları yarıda kesildi. Kapı, sanki bir devin nefesiyle yerinden fırlayarak açıldığında, eşikte uzun siyah mantosuyla bir adam belirdi.
D.K
Gözlerinde ne nefret ne de merhamet vardı; sadece soğuk bir kararlılık okunuyordu.
"Oyun bitti," dedi D.K. Sesi, mezar sessizliğine bürünen odada yankılandı.
Üç adam, dehşet içinde ayağa fırlamaya çalıştı ama D.K. çoktan silahını doğrultmuştu. Zaman, o daracık odada durdu.
İlk kurşun masanın en ucunda duran, kâğıt üzerindeki hırsın mimarı Selim’in alnının tam ortasına saplandı. Adamın gövdesi, üzerine titrediği haritanın üzerine yığıldı.
İkinci Kurşun elini belindeki silaha atmaya yeltenen General Kenan’ın göğsünü delip geçti. Üniformasındaki madalyalar, kanla yıkanırken yere döküldü.
Üçüncü Kurşun ve sonuncusu... Eşref Kordağlı, ölüme bile kibirle bakarken, kalbinin tam üzerine isabet eden mermiyle koltuğuna çakıldı.
D.K., namlusundan tüten dumanı savurmadan arkasını döndü. Malikâne, tarihinin en sessiz ama en kanlı gecesine şahitlik etmişti. Ülkenin kaderi, üç el silah sesiyle yeniden yazılmıştı.
Kordağlı Malikânesi, o gece sadece bir kötülük yuvası değil, aynı zamanda bir mezarlık olduğunu kanıtladı.
🥀🥀🥀
Herkese selamlar yeni bölümümüzle karşınızdayım. Nasıl buldunuz 🥹 🫶
Teorileriniz
Satır aralarında yorum yapıp oy vermeyi unutmayınnnnn 🥹 ✨ ❤️

