Bölümler 5Şu an: 2. BÖLÜM: Kırmızı Işıkta Beliren Yüzler ve Gönderilmeyen Mektuplar
- 1 1. BÖLÜM: Yağmurun ve Asfaltın Kokusu2.384 kelime
- 2 2. BÖLÜM: Kırmızı Işıkta Beliren Yüzler ve Gönderilmeyen Mektuplar3.410 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. BÖLÜM: Camdaki Buğu ve Kesişen Raylar1.794 kelime
- 4 4. BÖLÜM: Ankara Ayazı ve Rayların Üzerindeki Karar741 kelime
- 5 5. BÖLÜM VE FİNAL: Yolun Sonu, Yeni Bir Başlangıç814 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Gidenler yolu ezberler, kalanlar ise takvim yapraklarını. Oysa zaman iki tarafta da aynı hızla akmaz; hareket edenin saati rüzgarla yarışır, bekleyenin saati ise paslı bir çivi gibi olduğu yere saplanır.”
Ankara’nın kasım soğuğu, Karadeniz’in o nemli ve yosun kokan rüzgarına benzemezdi. Buranın ayazı kuruydu; insanın yüzüne bir bıçak sırtı gibi değer, kemiklerine kadar işler ama geride tek bir damla yaş bırakmazdı. Tunalı’nın arka sokaklarındaki eski bir apartmanın en üst katında, çatının eğimiyle daralan küçük odada sadece kırmızı bir emniyet lambası yanıyordu.
Kuzey, plastik küvetin içindeki banyo suyunu hafifçe dalgalandırırken nefesini tutmuştu. İçerisi genzi yakan asidik kimyasal, rutubet ve soğuk beton kokuyordu. İnce bir ipin üzerine mandallarla asılmış onlarca siyah-beyaz fotoğraf, karanlık odanın loş kızıllığında birer hayalet gibi sallanıyordu. Yıkık dökük tren istasyonları, sisli dağ geçitleri, benzin istasyonlarının floresan ışıkları altında sigara içen yorgun adamlar, ıslak asfaltlar... Hepsi Kuzey’in son iki haftada geçtiği yollardan topladığı kimsesiz anlardı.
Ama küvetin içindeki son fotoğraf kağıdı başkaydı.
Suyun altındaki beyaz kartonun üzerinde önce koyu gölgeler belirmeye başladı. Kitap raflarının keskin hatları, eski bir masa lambasının bükülmüş boynu ve ardından... o yüz. Suyun içinde yavaş yavaş netleşen görüntüyle birlikte, Kuzey’in göğsündeki o tanıdık düğüm yeniden sıkılaştı.
Eylül.
Fotoğrafta, tezgahın üzerindeki lambanın ışığı genç kızın yüzünün sol yarısını aydınlatmış, sağ yarısını ise Vaveyla Sahaf’ın o derin, güvenli karanlığına bırakmıştı. Gözlerinde, deklanşöre basıldığı o saniyenin şaşkınlığı ve hemen arkasında saklanan o asırlık hüzün o kadar net çıkmıştı ki, Kuzey bir an için fotoğrafın içinden kendisine sesleneceğini sandı. Plastik maşayla kağıdı sudan çıkarıp durulama kabına bıraktı, ardından kurutma ipinin en ucuna, tam göz hizasına mandalladı.
Fotoğraftan süzülen su damlaları, yere serili eski gazete kağıtlarının üzerine şıp, şıp diye düşüyordu. Tıpkı o gün sahaftaki vitrin camından süzülen yağmur damlaları gibi.
Kuzey, ellerini kot pantolonunun arkasına silip sırtını soğuk duvara yasladı. Üzerindeki siyah kazağın kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Cebinden buruşuk paketi çıkarıp dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi ama yakmadı. Karanlık odada ateş yakmak, ışığı bozmak demekti. Gerçi şu an karşısında duran bu siyah-beyaz kare, onun yıllardır özenle koruduğu tüm karanlığı zaten altüst etmişti.
On dört gün olmuştu. O kıyı kasabasından çıkıp gaza bastığı, dikiz aynasında kırmızı stop lambalarının sisin içinde eriyip gittiği o akşamdan beri tam on dört gün geçmişti. Bu iki hafta içinde Bolu’nun sisli dağlarından geçmiş, Eskişehir’in porsuk kenarındaki kıraathanelerinde sabahlamış, Konya ovasının o uçsuz bucaksız düzlüğünde saatlerce direksiyon sallamıştı. Normalde yeni bir yol, bir önceki durağın izlerini silerdi. Tekerlekler döndükçe hafıza sıfırlanır, geride kalan yüzler bulanıklaşırdı. Kuzey’in kuralı buydu. Hayatta kalma biçimi buydu.
Fakat bu kez silinmemişti. Ne zaman bir dinlenme tesisinde ince belli bir bardakta çay içse, avuçlarının içinde o sahaftaki sıcaklığı aramıştı. Ne zaman radyoda eski bir keman taksimine denk gelse, Süreyya Bey’in o bilge bakışlarını hatırlamıştı. Ve ne zaman ıssız bir otoyolda tek başına kalsa, Eylül’ün o sakin ama insanın içini okuyan sesi kulaklarında çınlamıştı: "Filmi banyo ettiğinizde, tüm o geçtiğiniz yollardan geriye sadece bulanık, karanlık kareler kalmasından korkmuyor musunuz?"
Korkuyordu. Hem de delicesine.
Tam o sırada karanlık odanın kapısı iki kez sertçe tıklatıldı.
"Kuzey! İçeride misin oğlum? Kimyasal kokusu apartman boşluğuna kadar sinmiş yine, zehirleneceksin bir gün şu delikte!"
Bu, Mert’in sesiydi. Kuzey derin bir nefes alıp kırmızı ışığı kapatmadan önce mandaldaki fotoğrafa son bir kez baktı. Ardından anahtarı çevirip kapıyı araladı. Koridordan süzülen sarı, parlak ışık gözlerini kamaştırınca elini siper etti.
Mert, elinde iki karton bardak kahve ve koltuğunun altında rulo yapılmış birkaç mimari proje kağıdıyla kapıda dikiliyordu. Üzerindeki kaşe palto, düzenli taranmış saçları ve ütülü gömleğiyle, Kuzey’in o dağınık, yoldan yeni dönmüş göçebe halinin tam zıttıydı. Mert, bu hayatta nereye basacağını bilen, planlar yapan, binalar inşa eden adamdı; Kuzey ise o binaların önünden hızla geçip giden.
"Zehirlenmem, korkma," dedi Kuzey, kapıyı arkasından çekip salona doğru yürürken. "Alışkın benim ciğerlerim. Hem sen hangi rüzgarla düştün buraya? Şantiyen yok muydu senin bugün?"
Mert, ayakkabılarını çıkarıp Kuzey’in neredeyse sadece bir kanepe, yerdeki şilteler ve üst üste yığılmış fotoğraf kutularından ibaret olan salonuna girdi. Etrafa şöyle bir bakıp başını iki yana salladı.
"Şantiye bitti, projeyi teslim ettim. Dedim ki şu serseri dostum Ankara’ya dönmüşken bir yüzünü göreyim, belki insan içine çıkarırız. Gerçi senin bu evin de dinlenme tesisinden hallice ya, neyse." Mert elindeki kahvelerden birini Kuzey’e uzatıp eski deri kanepeye çöktü. "Nasıldı yolculuk? Neredeydin bu sefer? Karadeniz tarafına çıkacağım demiştin en son."
Kuzey, kahve bardağını alıp pencerenin pervazına yaslandı. Dışarıda Ankara’nın gri apartman çatıları ve bacalardan tüten dumanlar görünüyordu.
"Öyle yaptım," dedi Kuzey, kahvesinden bir yudum alarak. "Sinop’a kadar çıktım, oradan kıyı şeridini takip ettim. Küçük kasabalar, eski limanlar... Derginin aralık sayısı için kışa hazırlanan kıyı insanlarını çekmemi istemişlerdi. Onları topladım."
Mert, gözlerini kısıp çocukluk arkadaşını süzdü. Kuzey’i yirmi yıldır tanırdı. Onun ne zaman gerçekten sadece işten bahsettiğini, ne zaman kelimelerin arkasına bir şeyleri sakladığını sesinin tonundan anlardı. Kuzey şu an pencereden dışarı bakıyordu ama aslında Ankara’ya bakmıyordu; bakışları çok daha uzakta, sisli bir kıyıda asılı kalmış gibiydi.
"Ee?" dedi Mert, kahvesini sehpanın üzerindeki kitap yığınının üstüne bırakırken. "Sadece limanları ve balıkçıları çekmiş bir adam gibi durmuyorsun Kuzey. Gözlerinin altı çökmüş. Sen yoldan döndüğünde yorgun olursun ama böyle dalgın olmazsın. Ne oldu orada?"
Kuzey dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle Mert’e döndü. "Ne olacak oğlum? Bildiğin taşra işte. Yağmur yağdı, çamur oldu, arabayı sanayiye sokmak zorunda kaldım, bujiler ıslanmış... Klasik yol hikayeleri."
Mert yerinden kalktı. Kuzey’in bu kaçamak cevaplarına karnı toktu. Doğrudan az önce Kuzey’in çıktığı karanlık odanın kapısına yöneldi. "Bakalım şu klasik yol hikayelerine o zaman. Kurudu mu fotoğraflar?"
"Mert, dur—" diyecek oldu Kuzey ama geç kalmıştı.
Mert kapıyı açıp normal tavan lambasının düğmesine bastı. Artık banyo işlemi bittiği için fotoğraflar ışığa dayanıklıydı. Mert içeriye adımını attı, ipte sıralanan karelere tek tek göz gezdirdi. Balıkçı tekneleri, ağ onaran yaşlı eller, taş sokaklar, deniz feneri... Ve sonra, ipin en ucundaki o fotoğrafta durdu.
Odanın içinde birkaç saniye boyunca çıt çıkmadı. Kuzey, kapı pervazına yaslanmış, elindeki karton bardağı farkında olmadan sıkarak Mert’in sırtını izliyordu.
Mert, başını hafifçe yana eğip fotoğraftaki genç kıza dikkatle baktı. Ardından yavaşça arkasını dönüp Kuzey’in gözlerinin içine dikti bakışlarını. Yüzündeki o muzip ifade silinmiş, yerine derin bir ciddiyet gelmişti.
"Bujiler ıslanmış demek..." dedi Mert, sesi son derece sakindi. Parmağıyla mandaldaki fotoğrafı işaret etti. "Kuzey, ben senin çektiğin binlerce portreyi gördüm. Sen insanları her zaman uzaktan çekersin. Arada hep bir mesafe olur, bir yabancılaşma olur. Ama bu fotoğraf... Oğlum sen bu kıza bakarken bütün kalkanlarını indirmişsin. Lensin arkasından değil, resmen kalbinin içinden çekmişsin bu kareyi. Kim bu?"
Kuzey, bakışlarını Mert’ten kaçırıp yere, gazete kağıtlarının üzerindeki su lekelerine indirdi. İçindeki o savunma mekanizması hemen devreye girmek istiyor, "Sadece bir sahafta çalışan rastgele biri" demek için dilinin ucuna kadar geliyordu. Ama fotoğraf orada, tam karşısında bütün çıplaklığıyla dururken bu yalanı söylemek kendi kendisine ihanet etmek gibi geldi.
"Adı Eylül," dedi Kuzey, sesi neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı. "Küçük bir sahil kasabasında, eski bir sahafta çalışıyor. Yağmurdan kaçarken girdim dükkana. Toplasan yarım saat bile kalmadım içeride."
"Yarım saat..." diye tekrarladı Mert. "Ve sen iki haftadır bu yarım saatin içinden çıkamadın, öyle mi?"
"Çıkamadım değil!" diye yükseldi Kuzey aniden, pencerenin önünden ayrılıp salonun ortasında volta atmaya başlayarak. İçindeki o huzursuz göçebe yine şaha kalkmıştı. "Abartma Mert. Etkileyici bir ışıktı, güzel bir kompozisyondu, çektim ve bitti. Benim hayatımı biliyorsun. Benim düzenim bu. Yarın dergiye fotoğrafları teslim edeceğim, haftaya da Doğu Ekspresi hattı için Kars’a doğru yola çıkacağım. O kendi güvenli sınırlarının içinde mutlu, ben de kendi yolumda."
Mert, karanlık odadan çıkıp Kuzey’in tam karşısında durdu. Elini arkadaşının omzuna koyup onu durdurdu.
"Kuzey, bana masal anlatma," dedi Mert, sesi hem şefkatli hem de acımasızca gerçekçiydi. "Babandan kalan o eski arabayla kaç yıldır yollardasın? Dört yıl oldu değil mi? Anneni kaybettiğimiz o günden beri, aynı evde üst üste üç gece uyumadın. Çünkü durursan hatırlayacaksın. Durursan bağlanacaksın ve bağlandığın birini daha kaybetmekten ödün kopuyor. Bunu anlıyorum. Ama nereye kadar kaçacaksın kardeşim? Haritadaki yollar bir gün biter. İnsan kendi içindeki boşluğu kilometrelerle dolduramaz."
Kuzey, omzundaki eli yavaşça itip geri çekildi. Mert’in söyledikleri, yıllardır üzerini asfaltla, benzin kokusuyla ve motor gürültüsüyle örttüğü o en derin yarayı kanatmıştı. Evet, annesinin hastane odasındaki o son nefesinden beri kapalı alanlar, sabit evler, düzenli hayatlar Kuzey’e ölümü hatırlatıyordu. Hareket etmek, yaşadığının tek kanıtıydı. Eğer durursa, o acı gelip yakasına yapışacaktı.
"Dergiye verecek misin o fotoğrafı?" diye sordu Mert, konuyu daha fazla deşmemek adına.
Kuzey başını hızla iki yana salladı. "Hayır. O kare dergi için değil. O... sadece kendim için çektiğim bir şeydi."
"Kendin için mi, yoksa ona geri dönmek için bir bahane olsun diye mi?"
Mert paltosunu alırken Kuzey’den bir cevap beklemedi. Zaten Kuzey’in de verecek bir cevabı yoktu. Arkadaşı kapıdan çıkıp gittiğinde, Kuzey yeniden o sessiz, eşyasız çatı katında tek başına kaldı. Karanlık odaya geri döndü. İpte asılı duran fotoğraf artık tamamen kurumuştu. Mandalı açıp fotoğrafı parmaklarının arasına aldı.
Kartonun arkası bembeyazdı. Kuzey, çalışma masasının üzerindeki siyah pilot kalemi aldı. Fotoğrafı ters çevirip arka yüzüne uzun uzun baktı. Ona bir şey yazmak istiyordu ama kelimeler onun alanı değildi; o ışıkla ve gölgeyle konuşurdu. Yine de kalemin ucunu kağıda değdirdi ve kendi el yazısıyla sadece şunları yazdı:
“Banyo edildiğinde geriye bulanık bir karanlık kalmadı. Sınırların hala bıraktığım kadar güvenli mi?”
Fotoğrafı sarı bir zarfın içine koydu. Üzerine kasabanın adını ve "Vaveyla Sahaf - Eylül" ibaresini ekledi. Gönderici kısmını ise boş bıraktı. Bir adresi yoktu ki yazsın; hem olsa bile, bir cevabın gelmesini bekleyecek kadar aynı yerde kalabilir miydi?
Aynı günün öğleden sonrasında, Ankara’dan tam dört yüz yirmi kilometre uzakta, Karadeniz’in hırçın rüzgarı kıyı kasabasının dar sokaklarında ıslık çalarak dolaşıyordu.
Kasım ayı kasabaya iyiden iyiye yerleşmiş, ağaçların son sarı yapraklarını da koparıp taş kaldırımların üzerine savurmuştu. Vaveyla Sahaf’ın içindeki döküm soba, sabahın erken saatlerinden beri harıl harıl yanıyor, üzerindeki bakır çaydanlıkta su fokurduyordu.
Eylül, pencerenin önündeki küçük ahşap masaya oturmuş, önüne açtığı kalın bir Rus klasiğinin kopmak üzere olan sırtını özel bir tutkal ve ince bir fırçayla onarmaya çalışıyordu. Ellerinin yaptığı işe odaklanmaya çalışsa da, zihni iki haftadır olduğu gibi yine dağınıktı. Gözü ikide bir kapının üzerindeki pirinç çıngırağa, oradan da buğulu vitrin camının ardındaki sokağa kayıyordu.
O akşamdan beri her şey aynıydı aslında. Süreyya Bey yine her sabah dokuzda gelip gazetesini okumuş, kasabanın emekli öğretmeni Rıza Bey uğrayıp tarih kitaplarını karıştırmış, deniz feneri her akşam tam vaktinde yanmıştı. Eylül’ün o çok sevdiği, sığındığı "düzen" tıkır tıkır işliyordu.
Peki o zaman neden bu düzen artık ona bir sığınak gibi değil de, dar gelen bir elbise gibi hissettiriyordu?
Kapının çıngırağı neşeli bir şıngırtıyla çaldığında Eylül elindeki fırçayı hızla bıraktı. Kalbi, mantığının hiç onaylamadığı aptalca bir umutla hızlanmıştı. Ancak içeriye giren kişi, üzerinde turuncu yağmurluğu, elinde pastane kutusu ve yüzünde kocaman gülümsemesiyle en yakın arkadaşı Aylin’di.
"Donduk be Eylül! Bu ne biçim soğuk, kutuplardan direkt bizim kasabaya hat mı çektiler ne yaptılar?" dedi Aylin, yağmurluğunun kapüşonunu indirip kıvırcık saçlarını silkelerken. Elindeki kutuyu tezgahın üzerine bıraktı. "Süreyya Amca nerede? Bak sıcak sıcak elmalı kurabiye aldım Fırın’dan, çayı tazelemediysen küserim."
"Süreyya Amca belediyeye kadar gitti, emlak vergisi mi ne varmış onu yatıracak. Gelir birazdan," dedi Eylül, içindeki o anlık hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak gülümsedi ve çay ocağına yöneldi. "Hoş geldin. İyi ki geldin, sabahtan beri tek başıma kitap ciltliyorum, içim şişti."
Aylin, yağmurluğunu çıkarıp sobanın yanındaki tabureye tünerken ellerini ateşe doğru uzattı. Eylül çayları doldurup kurabiye kutusunu açarken, Aylin gözlerini kısıp çocukluk arkadaşını baştan aşağı süzdü. Aylin, kasabanın tek eczanesinde kalfa olarak çalışıyordu; insan sarrafıydı. Kimin başı ağrıyor, kimin kalbi ağrıyor bir bakışta anlardı.
"Senin için kitaplardan şişmemiş canım," dedi Aylin, ağzına küçük bir kurabiye parçası atarken. "Senin aklın iki haftadır başka bir yerde. Geçen akşam bize oturmama geldiğinde de böyleydin. Annem sana üç kere seslendi de duymadın. Dökül bakalım, ne var senin bu güzel kafanın içinde?"
Eylül, çay bardağını Aylin’e uzatırken bakışlarını kaçırdı. "Ne olacak Aylin? Sonbahar işte... Biliyorsun beni, mevsim geçişlerinde hep biraz durgunlaşırım. Havalar erken kararıyor, kasaba iyice boşaldı, onun kasveti çöktü üstüme."
Aylin çayından bir yudum alıp bardağı tabağına sertçe bıraktı. "Eylül, beni elin yabancısıyla karıştırma. Biz seninle bu kasabada yirmi dört tane sonbahar devirdik! Senin mevsim kasvetin böyle olmaz. Sen kasvetlenince battaniyeye sarılıp şiir okursun; şimdiyse gözün sürekli kapıda, kulağın dışarıdaki araba seslerinde. Sanki... birini bekliyorsun."
Eylül, tezgahın arkasındaki yüksek tabureye oturdu. Avuçlarını kendi çay bardağına sardı. Şimdiye kadar Kuzey’den kimseye, Aylin’e bile bahsetmemişti. Çünkü kelimelere dökerse, o yarım saatlik karşılaşmanın ne kadar önemsiz ve gelip geçici olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktı. İçinde büyüttüğü o tuhaf hissi, Aylin’in gerçekçi dünyasında küçültmek istememişti. Ama daha fazla tutamayacağını hissediyordu.
"İki hafta önce..." diye başladı Eylül, sesi sobanın çıtırtısına karışırken. "Hani o çok fırtınalı, göz gözü görmeyen sağanak yağışlı gün vardı ya? Süreyya Amca erken çıkmıştı, ben de dükkanı kapatmaya hazırlanıyordum. Kapı açıldı, içeri biri girdi."
Aylin’in gözleri anında fal taşı gibi açıldı, kurabiyeyi bile unuttu. Taburesini tezgaha doğru biraz daha yaklaştırdı. "Biri mi? Kim? Kasabadan mı?"
"Hayır," dedi Eylül, gözlerinin önüne Kuzey’in o ıslak saçları ve boynundaki fotoğraf makinesi gelirken. "Yoldan geçiyormuş. Sis bastırınca kasabaya sapmış. Elinde eski bir fotoğraf makinesi vardı. Çay içti, biraz sohbet ettik... Sonra da gitti."
Aylin bir süre bekledi. Hikayenin devamını, büyük bir olayı, bir telefon numarası alışverişini ya da bir sözleşmeyi duymayı umuyordu. Eylül susunca kaşlarını çattı.
"Bu kadar mı?" diye sordu Aylin. "Yani adam geldi, bir bardak çay içti, havadan sudan konuştunuz ve gitti. Sen de iki haftadır yarım saat gördüğün bir yabancıyı mı düşünüyorsun Eylül?"
Eylül burukça gülümsedi. İşte tam da bu yüzden anlatmak istememişti. Dışarıdan duyulduğunda ne kadar saçma ve çocukça geliyordu.
"Havadan sudan konuşmadık Aylin," dedi Eylül, parmağıyla tezgahın üzerindeki ahşap damarları takip ederek. "Bilmiyorum, nasıl anlatılır ki... Bazen bir insanla yıllarca aynı sokakta yaşarsın ama tek bir kelimesi bile ruhuna değmez. Bu adam... İçeri girdiğinde sanki beraberinde başka bir dünyanın rüzgarını getirdi. Bana sınırlarımdan bahsetti. Hep aynı pencereden baktığımı, bilinmezlikten korktuğumu yüzüme söyledi. Ve giderken... bir fotoğrafımı çekti."
"Fotoğrafını mı çekti? İznin olmadan mı?"
"İzin isteyecek gibi değildi, o an öylece gelişti," dedi Eylül, yüzünün hafifçe ısındığını hissederek. "Bulanık çıkmayacağından emin olmak istediğini söyledi. Sonra da arabasına binip gitti. Adı Kuzey’miş. Nereye gittiğini bile bilmiyordu, sadece yolda olmayı seviyormuş."
Aylin derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Arkadaşının o naif, kitapların arasındaki dünyalarda yaşayan kırılgan kalbini çok iyi biliyordu. Ve bu yüzden onun adına endişelenmişti.
"Bak kuzum," dedi Aylin, sesini yumuşatarak. Uzandı ve Eylül’ün tezgah üzerindeki elini tuttu. "Kulağa tam da senin sevdiğin o romanlardaki gibi gizemli ve romantik geliyor, farkındayım. Yağmurlu bir gün, sahaftan içeri giren yakışıklı bir fotoğrafçı, derin cümleler... Ama burası gerçek hayat Eylül. Öyle 'ben hiçbir yerliyim, yollardayım' diyen adamlardan insana sadece yorgunluk kalır. O adamlar rüzgar gibidir; eserler, senin dallarını kırarlar, yapraklarını savururlar, sonra hiçbir şey olmamış gibi başka bir şehre geçip giderler. Sen ise burada kırılan dallarını toplamakla uğraşırsın."
Eylül, Aylin’in söylediklerinin her kelimesinin doğru olduğunu biliyordu. Mantığı sabahtan akşama kadar aynı cümleleri kuruyordu zaten.
"Biliyorum Aylin," dedi Eylül, elini yavaşça çekip çayından bir yudum alarak. "Onu beklediğim falan yok zaten. Bir daha bu kasabadan geçmeyeceğini de biliyorum. Benim derdim onunla değil... Benim derdim, onun giderken bende uyandırdığı şeyle. Ben bu kasabada mutluydum. Bu dükkan bana yetiyordu. Şimdi neden her sabah uyandığımda içimde bir yerlere geç kalmışım gibi bir his var? Neden o deniz fenerinin ışığı artık bana güven değil de, hapis hayatı gibi geliyor?"
Aylin tam ağzını açıp arkadaşını teselli edecek bir şeyler söyleyecekti ki, dükkanın önünden geçen sarı bisikletli postacı Hasan Efendi cama tıklattı. Ardından kapıyı hafifçe aralayıp içeriye başını uzattı.
"Hayırlı işler kızlar! Eylül kızım, elektrik faturası geldi, bir de... sana bir zarf var."
Postacı Hasan, elindeki iki kağıdı kapının hemen yanındaki sehpaya bırakıp bisikletinin zilini çalarak uzaklaştı.
Aylin ve Eylül aynı anda sehpaya baktılar. Elektrik faturasının altında, standart mektup zarflarından daha büyük, kalın, sarı bir zarf duruyordu.
Eylül’ün kalbi bir an için durdu, sonra kaburgalarını dövercesine hızla çarpmaya başladı. Ot자uğu tabureden nasıl kalktığını, o iki adımlık mesafeyi nasıl yürüdüğünü bilemedi. Titreyen parmaklarıyla sarı zarfı eline aldı.
Üzerinde sadece "Vaveyla Sahaf - Eylül" yazıyordu. Sağ üst köşedeki posta pulunun üzerinde ise "ANKARA" damgası vardı. Gönderici kısmı bomboştu.
"Yok artık..." diye fısıldadı Aylin, tabureden kalkıp Eylül’ün yanına gelirken. "O mu?"
Eylül cevap veremedi. Boğazı kurumuştu. Zarfın ucunu yavaşça yırttı. Parmaklarını içeri sokup o sert, parlak fotoğraf kağıdını dışarı çıkardı.
İlk gördüğü şey, fotoğrafın arka yüzündeki o siyah mürekkepli el yazısıydı:
“Banyo edildiğinde geriye bulanık bir karanlık kalmadı. Sınırların hala bıraktığım kadar güvenli mi?”
Eylül’ün gözleri doldu. Kağıdı yavaşça çevirdi.
Ve orada, kendi yüzüyle karşılaştı. Ama bu, her sabah aynada gördüğü yüz değildi. Kuzey’in kadrajından, Kuzey’in gözünden görünen Eylül’dü bu. Işığın yüzüne vuruşu, arkasındaki kitapların gölgesi, gözlerindeki o ürkek ama bir o kadar da canlı bakış... Eylül, hayatında ilk kez kendisine dışarıdan, bambaşka birinin gözünden bakıyordu. Ve o bakışta, kendi içinde bile varlığından haberdar olmadığı derin bir güzellik, keşfedilmeyi bekleyen koca bir dünya gördü.
"Çok güzel çekmiş..." dedi Aylin, sesi şaşkınlıkla yumuşamıştı. Fotoğrafa büyülenmiş gibi bakıyordu. "Yani... adam serseri falan dedim ama, sana nasıl baktığı ortada Eylül. Bu normal bir fotoğraf değil."
Eylül, parmak uçlarını fotoğraftaki kendi yüzünün üzerinde gezdirdi. Gönderici adresi yoktu. Telefon numarası yoktu. Nereye gideceğine dair tek bir ipucu bile yoktu. Kuzey yine yapacağını yapmış; kapıyı çalmış, içeriye bir kor parçası bırakmış ve dumanın içinde kaybolmuştu.
Ama bir şey vardı. Posta damgası. Ankara - Çankaya.
"Adres yazmamış," dedi Aylin, zarfı evirip çevirerek. "Korkak! Hem lafı sokuyor 'sınırların güvenli mi' diye, hem de arkasına bakmadan kaçıyor. Nereden bulacaksın şimdi sen bu adamı? Koca Ankara!"
Eylül, fotoğrafı göğsüne bastırdı. Gözlerindeki yaş, kirpiklerinin ucunda asılı kalmıştı ama dudaklarında haftalardır ilk kez gerçek, kararlı bir tebessüm belirdi.
"Bulmak için değil," dedi Eylül, sesi kendi kulağına bile yabancı gelecek kadar güçlüydü. "Bana bir soru sormuş Aylin. Cevap vermem için adres bırakmamış, çünkü benim cevap veremeyeceğimi, bu dükkandan dışarı adım atamayacağımı düşünüyor."
Masasına yürüdü. Çantasından o deri kaplı, içinde yıllardır kimseye göstermediği cümlelerin, yarım kalmış hikayelerin olduğu not defterini çıkardı. Defterin arasına fotoğrafı özenle yerleştirdi.
"Ne yapacaksın?" diye sordu Aylin, Eylül’ün hareketlerindeki o ani değişimi endişeyle izleyerek.
Eylül başını kaldırıp vitrin camından dışarıya, kasabanın çıkışına doğru uzanan o taş yola baktı.
"Süreyya Amca geçen hafta bana Ankara’daki eski sahaflar çarşısında bir müzayede olacağından bahsetmişti," dedi Eylül, gözlerini sokağın ucundan ayırmadan. "Romati̇zmaları yüzünden gidemediği için üzülüyordu, bizim dükkan için alınacak nadir birkaç kitap varmış. Ben gideceğim demiştim ama sonra cesaret edememiştim."
Aylin’in ağzı açık kaldı. "Eylül... Sen en son beş yıl önce, o da benimle birlikte komşu ilçeye gittin! Tek başına Ankara’ya mı gideceksin? Hem gitsen ne olacak, beş milyonluk şehirde elinde bir fotoğrafla adamı mı arayacaksın?"
"Onu aramayacağım Aylin," dedi Eylül. Ve bu kez doğru söylüyordu. Bu yolculuk sadece Kuzey için değildi; Kuzey sadece kilitli kalmış bir kapının anahtar deliğinden içeri sızan rüzgardı. Asıl mesele, Eylül’ün o kapıyı açıp açmayacağıydı. "Bana sınırlarımın hala güvenli olup olmadığını sordu. Ben de sadece... o sınırın dışına çıkıp, manzaranın oradan nasıl göründüğüne bakacağım."
O gece, kasabanın üzerindeki sis tamamen dağılmış, yerini kapkaranlık, yıldızlarla dolu berrak bir gökyüzüne bırakmıştı.
Eylül, cumbalı ahşap evinin üst katındaki odasında, pencerenin önündeki sedirde oturuyordu. Odasının ışığını yakmamıştı. Sadece dışarıdaki sokak lambasının cılız yansıması ve uzaktaki deniz fenerinin beş saniyede bir odaya düşüp kaybolan ışığı vardı.
Dizlerinin üzerinde açık duran deri defteri, yanında ise Kuzey’in gönderdiği fotoğraf duruyordu. Elindeki dolma kalemi kağıda yaklaştırdı. Hayatında ilk kez birisine mektup yazar gibi, ama aslında kendi ruhuna seslenir gibi yazmaya başladı:
“14 Kasım.
Bana sınırlarımın güvenli olup olmadığını sordun. Sana o gün yalan söyledim Kuzey. Burası güvenli falan değil. İnsan kendi içindeki fırtınayla aynı odada kilitli kaldığında, dört duvar onu korumaz; sadece boğar. Sen o gün bu dükkana girdiğinde, üstündeki yağmurla birlikte benim yirmi dört yıllık kuraklığıma su taşıdın. Şimdi gönderdiğin bu fotoğrafa bakıyorum ve orada ilk kez korkmayan bir Eylül görüyorum. Belki de o cesaret benim yüzümde değil, senin bana bakışındaydı, bilmiyorum.
Zarfın üzerine bir adres yazmamışsın. Çünkü senin bir adresin yok, biliyorum. Senin evin o karanlık otoyollar, arabanın sarı farları ve radyo cızırtıları. Beklenmeyi sevmiyorsun, bağlanmaktan korkuyorsun. Merak etme, peşinden gelmiyorum. Zaten sen benden çoktan kilometrelerce uzaktasın. Belki şu an Ankara’da bile değilsindir; belki yine başka bir şehrin tabelasını geçiyorsundur.
Ama bilmeni isterim ki; yarın sabah o otobüse bindiğimde, ilk kez senin geçtiğin o yollardan geçeceğim. Aynı asfaltın üzerinde gideceğim, belki senin mola verdiğin aynı tesiste çay içeceğim, aynı yıldızların altında yolculuk edeceğim. Sana varmak için değil... Sadece yolda olmanın ne demek olduğunu anlamak için.”
Eylül kalemi bıraktı. Başını soğuk pencere camına yaslayıp gökyüzüne baktı. Samanyolu’nun o soluk, tozlu izi karanlığın ortasında parlıyordu.
Tam o saatlerde, yüzlerce kilometre ötede, Kuzey çatı katındaki dairenin teras kapısını açmış, soğuk demir korkuluklara yaslanarak aynı gökyüzüne bakıyordu. Sırtında kalın kazağı, elinde dumanı tüten kupasıyla Ankara’nın gece ışıklarının üzerindeki karanlığı izliyordu.
İkisi de bilmiyordu; mektup вчера yola çıkmış, bugün ulaşmıştı. Ve yarın sabah, birisi doğuya doğru yeni bir kaçışın planını yaparken, diğeri ilk kez batıya, onun bıraktığı izlerin üzerine doğru yola çıkacaktı.
Aralarında hala dağlar, şehirler, tüneller ve kilometrelerce mesafe vardı. Ama ilk kez bu gece, ikisi de aynı anda, kendi yalnızlıklarının içinden çıkıp o mesafeye doğru bir adım atmıştı.
2. Bölümün Sonu.
Bölüm etkileşimi
