1. BÖLÜM: Yağmurun ve Asfaltın Kokusu

Vaveyla Yazarı: Eray Aydın

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: 1. BÖLÜM: Yağmurun ve Asfaltın Kokusu

*“Bazı insanlar gittikleri her yere kendi fırtınalarını da götürürler; bazıları ise olduğu yerde kalıp başkasının yağmurunda ıslanmayı bekler.”*
Ekim ayının son günleri, kıyı kasabasının üzerine kurşuni bir yorgan gibi serilmişti. Sabahtan beri dinmeyen ince yağmur, taş döşeli dar sokakları yıkıyor, Vaveyla Sahaf’ın buğulu vitrin camından aşağıya sessiz damlalar halinde süzülüyordu.
Eylül, elindeki bezle ahşap rafların tozunu alırken dışarıdaki gri gökyüzüne baktı. Kasabaya sonbahar geldiğinde zaman dururdu. Yazlıkçılar çoktan gitmiş, sahil şeridindeki çay bahçeleri sandalyelerini ters çevirip toplamış, geriye sadece hırçın dalgaların sesi ve martıların çığlıkları kalmıştı. Eylül bu ıssızlığı seviyordu. Kalabalıkların gürültüsü çekildiğinde, insanın kendi iç sesini duyması kolaylaşırdı; gerçi bazen o ses, dışarıdaki fırtınadan bile daha gürültülü olabiliyordu.
"Yine daldın gittin Eylül kızım. Çay soğudu, demlikteki de zift oldu."
Köşedeki eski berjerde oturmuş, burnunun ucuna indirdiği gözlüğünün üzerinden kendisine bakan Süreyya Bey’in sesiyle irkildi Eylül. Elindeki bezi tezgahın üzerine bırakıp mahcup bir tebessümle çay ocağına yöneldi.
"Yağmuru izliyordum Süreyya Amca. Böyle havalarda kimse uğramaz dükkana, biliyorsun. Kendi kendime konuşmamak için dışarıyı dinliyorum ben de."
Süreyya Bey, elindeki sararmış sayfalı kitabı dikkatle kapatıp yanındaki sehpaya bıraktı. Gramofonda çok kısık bir sesle dönen taş plaktan, eski bir keman taksimi yayılıyordu odaya. İçerisi yıllanmış kağıt, sedir ağacı ve demli çay kokuyordu.
"Yağmurlu havada sahaflara sadece iki tür insan gelir Eylül," dedi yaşlı adam, kendisine uzatılan ince belli bardağı alırken. "Ya şemsiyesini unuttuğu için saçak altına sığınanlar ya da kendi içindeki sağanaktan kaçacak başka yeri kalmayanlar."
Cümlenin sonu havada asılı kalırken, dükkanın kapısının üzerindeki pirinç çıngırak keskin ve beklenmedik bir sesle çaldı. İçeriye önce rüzgarla karışık sert bir deniz kokusu, ardından da sırılsıklam olmuş siyah paltosuyla uzun boylu bir yabancı girdi.
Adam, kapıyı arkasından kapatırken dışarıdaki uğultuyu da bıçak gibi kesti. Boynunda asılı duran eski model, analog fotoğraf makinesini paltosunun yakasıyla yağmurdan korumaya çalışmış gibiydi. Islak saçlarını eliyle geriye doğru ittiğinde, dükkanın sarı ve loş ışığı keskin yüz hatlarına vurdu. Gözlerinde, uzun süredir uykusuz kalmış ya da çok uzun bir yoldan gelmiş insanların o tuhaf, yorgun ama bir o kadar da tetikte bakan ifadesi vardı.
Eylül, tezgahın arkasında elinde çay tepsisiyle donakalırken, yabancı etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Bakışları önce tavana kadar yükselen kitap raflarında, sonra gramofonda ve en sonunda Eylül’ün üzerinde durdu.
"Merhaba," dedi adam. Sesi, dışarıdaki havaya inat tok ve sıcaktı ama içinde hafif bir çatallık barındırıyordu. "Kusura bakmayın, dışarıda göz gözü görmüyor. Makine su alacak diye korktum, ilk gördüğüm kapıdan girdim."
Süreyya Bey oturduğu yerden hafifçe doğrularak gülümsedi. "Hoş geldin evlat. Kapımız yağmurdan kaçana da, kitaba sığınana da her zaman açık. Geç şöyle sobanın yanına, üstün başın kurumadan çıkma."
Adam hafifçe başını eğerek teşekkür etti. Adımlarını ahşap zeminde gıcırdatarak kitap raflarının arasına doğru ilerledi. Cebinden çıkardığı küçük bir bezle fotoğraf makinesinin lensini özenle kuruladı. Eylül, bu yabancının hareketlerindeki o tezatlığı izliyordu; bir yandan bir an önce gitmek ister gibi huzursuzdu, diğer yandan parmaklarını kitap sırtlarında gezdirirken sanki yıllardır aradığı bir şeyi bulmuş kadar sakindi.
"Buralı değilsiniz sanırım," dedi Eylül, sessizliği bozmak adına. Sesi tahmin ettiğinden daha kısık çıkmıştı.
Adam, elindeki eski bir atlasın sayfalarını çevirirken başını kaldırıp Eylül’e baktı. Göz göze geldikleri o kısacık anda, Eylül adamın gözlerinde kapak fotoğrafındaki o uçsuz bucaksız, karanlık otoyolları gördü sanki.
"Değilim," dedi yabancı. "Ben hiçbir yerli değilim aslında. Sadece... geçiyordum. Yoldaydım. Sis bastırınca kasabaya sapmak zorunda kaldım."
"Nereye gidiyordunuz?" diye sordu Eylül, içindeki merakı dizginleyemeyerek.
Adam dudaklarında belirsiz, biraz da buruk bir gülümsemeyle elindeki atlası rafa geri koydu.
"Bilmem," dedi sakin bir sesle. "Haritada parmağımı bastığım yer neresiyse oraya. Benim için varmak değil, yolda olmak önemli. Durduğum zaman ne yapacağımı pek bilmiyorum."
Eylül, kendi hayatının tam zıttı olan bu cümleyi duyduğunda kalbinde ince bir sızı hissetti. O, bu kasabadan dışarı adım atmaya bile çekinen, köklerine sıkı sıkıya tutunmuş biriydi; karşısındaki adam ise rüzgarın önüne kattığı bir yaprak gibi savrulmayı seçmişti.
"İsminiz ne?" diye sordu Süreyya Bey, sohbete dahil olarak. "Belli ki çayımızı içmeden gitmeyeceksin, bari adını bilelim."
"Kuzey," dedi adam, tezgaha doğru yaklaşıp Eylül’ün az önce doldurduğu sıcak çay bardağını avuçlarının arasına alırken. Soğuktan kızarmış parmakları bardağın sıcaklığıyla buluştuğunda derin bir nefes aldı. "Adım Kuzey."
"Ben de Eylül," dedi genç kız.
Kuzey, başını kaldırıp bir kez daha Eylül’e baktı. Bu kez bakışları daha derindi, sanki kadrajına aldığı bir fotoğrafın ışık ve gölge dengesini ölçüyor gibiydi. Dışarıda yağmur şiddetini artırıp vitrin camını döverken, içerideki o küçük sahafta iki farklı dünyanın insanı, aralarında görünmez bir şekilde uzanan o **kilometrelerce mesafeye** rağmen ilk kez aynı noktada duruyordu.
Ve ikisi de henüz bilmiyordu; bazıları için yolculuk yola çıkınca başlardı, bazıları içinse o yoldan gelen biri kapıdan içeri girdiğinde...

Süreyya Bey, elindeki boş çay bardağını sehpanın üzerine bırakırken gıcırdayan berjerinden ağır ağır doğruldu. Yılların yorgunluğunu taşıyan omuzlarını dikleştirip, pencereden dışarıya, kasabanın ıslak ve taş sokaklarına baktı. "Yağmurun dineceği yok," dedi yaşlı adam, sesinde hem bir kabulleniş hem de gizli bir tebessümle. "Benim romatizmalar da yavaştan sızlamaya başladı. Eylül kızım, ben artık eve geçeyim. Sen de yağmur biraz hafifleyince kapatırsın dükkanı. Kuzey evladım, sen de acele etme, sobanın ateşi daha harlı. Kurumadan yola çıkılmaz."Kuzey, elindeki bardağın sıcaklığını avuçlarında hissederken başıyla onayladı. "Teşekkür ederim Süreyya Amca. Çay için de, çatı için de." Süreyya Bey paltosunu giyip, şemsiyesini açarak kapıdan çıktığında, çıngırak bir kez daha çaldı ve ardından dükkanın içine derin, neredeyse elle tutulur bir sessizlik çöktü. Şimdi içeride sadece döküm sobanın içindeki odunların çıtırtısı, gramofondaki plağın cızırtısı ve dışarıdaki sağanağın ritmik uğultusu vardı. Eylül, Süreyya Bey’in gidişiyle birlikte tezgahın arkasında kendini bir an için savunmasız hissetti. Yabancılarla konuşmakta, yeni insanlarla göz teması kurmakta hiçbir zaman usta olmamıştı. Bakışlarını önündeki ahşap tezgaha, yarım kalmış not defterine indirdi. Oysa Kuzey, dükkanın ortasında durmuş, duvarda asılı duran eski, sararmış haritaları inceliyordu. "Bunlar çok eski olmalı," dedi Kuzey, işaret parmağıyla duvardaki bir Karadeniz haritasının kıyı şeridini takip ederek. "Sınırlar bile farklı çizilmiş. İnsanların kağıt üzerindeki çizgilere bu kadar anlam yüklemesi garip."Eylül başını kaldırdı, Kuzey’in profilini izledi. Adamın ıslak kirpikleri, sobadan vuran kızıl ışıkla parlıyordu. "Sınırlar sadece haritalarda olmaz ki," dedi Eylül, kendi sesinin bu kadar net çıkmasına şaşırarak. "İnsanlar da kendi etrafına sınırlar çizer. Kimi bir kasabayı sınır yapar kendine, kimi de bir arabayı. Sizinki de bir nevi sınır değil mi? Sürekli hareket halinde olmak, bir yere ait olmamak için çizilmiş bir sınır." Kuzey’in harita üzerindeki parmağı durdu. Yavaşça başını çevirip Eylül’e baktı. Genç kızın bu kadar doğrudan, üstelik tam da kendi yarasına dokunan bir tespit yapmasını beklemiyordu. Dudaklarının kenarında, az öncek보다 daha gerçek, daha savunmasız bir kıvrım belirdi. "Beni bir cümleyle çözdün," dedi Kuzey, adımlarını tezgaha doğru atarak. Çay bardağını tezgahın kenarına bıraktı ve kollarını göğsünde kavuşturup ahşap yüzeye hafifçe yaslandı. Aralarında artık sadece bir metrelik bir mesafe vardı. "Peki ya senin sınırın ne, Eylül? Bu dükkan mı? Yoksa bu yağmurlu kasaba mı?" Eylül, Kuzey’in gözlerindeki o koyu kahverengi derinliğe bakarken yutkundu. "Benim sınırlarım güvenli," dedi kısık bir sesle. "Burada sürprizler yoktur. Hangi mevsimde ne kadar yağmur yağacağını, deniz fenerinin ışığının kaç saniyede bir döneceğini, hangi kitabın hangi rafta durduğunu bilirim. Bilinmezlik... insanı yorar." "Belki de," dedi Kuzey. Gözleri, Eylül’ün tezgah üzerindeki elinin hemen yanında duran, kapağı deri kaplı küçük not defterine kaydı. Defterin arasında kurutulmuş bir sonbahar yaprağı görünüyordu. "Ama hep aynı pencereden bakarsan, sadece aynı manzarayı görürsün. Bazen yolu kaybetmek, nereye gideceğini bilmemek insana yaşadığını hissettirir."Boynunda asılı duran analog fotoğraf makinesini iki eliyle kavradı. "Mesela bu makine... İçinde otuz altı pozluk bir film var. Deklanşöre bastığım anda ne çektiğimi göremiyorum. Filmi banyo edene kadar o anın nasıl çıktığını bilmemek, o bekleyiş... İşte tüm mesele o. Her şeyi önceden bilirsen, heyecanı kalmaz ki." Eylül, Kuzey’in makineyi tutuşundaki özeni izledi. "Peki hiç korkmuyor musunuz?" diye sordu. "Filmi banyo ettiğinizde, tüm o geçtiğiniz yollardan geriye sadece bulanık, karanlık kareler kalmasından?" Kuzey bir an duraksadı. Gözlerindeki o ışıltı saniyelik bir gölgeyle kaplandı. Belli ki Eylül, bilmeden yine çok derin bir yere dokunmuştu. Kuzey cevap vermek yerine makinesini yavaşça göz hizasına kaldırdı. Lensin kapağını çoktan çıkarmıştı."Kımıldama," dedi fısıltı gibi bir sesle.Eylül ne olduğunu anlayamadan, tezgahın üzerindeki sarı masa lambasının ışığı yüzüne vururken donakaldı. "Ne yapıyorsunuz?" diyecek oldu ama Kuzey çoktan netleme halkasını çevirmişti bile. "Sadece... bu kasabadan aklımda kalacak olan karenin bulanık olmayacağından emin olmak istiyorum," dedi Kuzey. Ve hemen ardından, o sessiz dükkanın içinde mekanik, tok bir 'klik' sesi yankılandı.Deklanşörün sesi, Eylül’ün kalp atışıyla aynı anda duyulmuştu sanki. Kuzey makineyi yüzünden indirdiğinde, ikisi de birkaç saniye boyunca tek kelime etmeden birbirlerine baktılar. Dışarıdaki yağmur biraz olsun hızını kesmiş, yerini rüzgarın ıslığına bırakmıştı. Kuzey, tezgahın üzerinden hafifçe geri çekildi. Paltosunun yakasını düzeltti. Gitme vakti gelmişti, bunu ikisi de biliyordu. Kuzey duramazdı, Eylül ise gidemezdi."Çay için tekrar teşekkür ederim, Eylül," dedi Kuzey, kapıya doğru birkaç adım geri giderken. "Belki bir gün... bu fotoğrafı banyo ettiğimde sana getirmek için bir bahanem olur."Eylül, içinden yükselen o tuhaf "Gitme" deme isteğini dudaklarını birbirine bastırarak susturdu. Sadece hafifçe başını sallayabildi. "Yolunuz açık olsun, Kuzey. Sis dağılmıştır şimdi."Kuzey, kapının koluna uzandı. Çıngırak bir kez daha çaldı. İçeriye dolan serin akşam havası sobanın sıcaklığını yalayıp geçerken, Kuzey son bir kez omzunun üzerinden arkasına baktı. Sonra kapı kapandı. Eylül, tezgahın arkasından çıkıp hızla vitrin camına yaklaştı. Dışarıda, sokak lambalarının ıslak taşlara vuran sarı yansımaları arasında, Kuzey’in sokağın köşesinden dönüp karanlığın içinde kayboluşunu izledi. Elimdeki buğulu cama dokundu Eylül. İçinde, yirmi dört yıllık hayatında ilk kez hissettiği tuhaf bir boşluk vardı. Sanki dükkanın kapısından içeri sadece yağmurdan kaçan bir yabancı girmemişti de; giderken Eylül’ün o çok güvendiği sınırlarından bir parça koparıp, kendiyle birlikte o uçsuz bucaksız, karanlık yollara götürmüştü. Masasına döndü, deri kaplı defterini açtı ve boş sayfanın en üstüne, mürekkebi hafifçe dağılan kalemiyle tek bir cümle yazdı:“Bugün buraya, gözlerinde kilometrelerce mesafe taşıyan biri geldi.”
Eylül, defterinin kapağını yavaşça kapattı ama parmaklarının uçlarını o pürüzlü deri yüzeyden uzun süre çekemedi. İçerideki sessizlik, az önceki o tuhaf yabancının varlığından sonra şimdi olduğundan çok daha büyük, çok daha ağır geliyordu. Döküm sobanın içindeki son meşe odunu da ortadan ikiye ayrılıp korların arasına çökerken etrafa kızıl bir kıvılcım yağmuru saçıldı. Gramofondaki taş plak çoktan bitmiş, iğne plağın sonundaki boş izde dönüp durarak ritmik, hipnotize edici bir cızırtı çıkarmaya başlamıştı. Yerinden kalkıp gramofonun kolunu kaldırdı. Cızırtı kesildiğinde, kasabanın o bilindik, boğuk uğultusu yeniden odaya doldu. Kuzey’in tezgahın kenarında bıraktığı çay bardağına ilişti gözü. Bardağın dibinde birkaç yudum soğumuş çay kalmıştı. Eylül, bardağı eline aldığında camın hala ılık olduğunu fark etti. Bir insanın bıraktığı ısının, kendisi gittikten sonra bile eşyalarda yaşamaya devam etmesi ne tuhaf bir şeydi. Bardağı yıkamak için çay ocağına götürürken, adımlarının her zamankinden daha yavaş olduğunu hissediyordu.Saat akşamın yedisini vurduğunda, dükkanı kapatma vakti gelmişti. Vitrinin üzerindeki sarı, loş ışıkları tek tek söndürdü. Vestiyerde asılı duran koyu yeşil, yün paltosunu üzerine geçirdi, boynuna annesinden kalan krem rengi atkıyı doladı. Deri defterini çantasına atıp kapıyı dışarıdan kilitlerken, demir anahtarın kilitte çıkardığı o tok ses dar sokakta yankılandı. Sokağa adımını attığında, sonbahar akşamının keskin ayazı yüzüne çarptı. Kuzey haklıydı; yağmur dinmiş, yerini ciğerleri yakan, yosun ve ıslak toprak kokulu sert bir rüzgara bırakmıştı. Kasabanın Arnavut kaldırımlı taş sokakları, sokak lambalarının cılız sarı ışıkları altında ıslak ıslak parlıyordu. Eylül, ellerini paltosunun ceplerine sokup başını hafifçe öne eğerek yürümeye başladı. Normal şartlarda dükkanın sokağından yukarı kıvrılır, iki sokak ötedeki cumbalı, iki katlı ahşap evine doğru giderdi. Ama bu akşam ayakları onu eve değil, yokuş aşağı, denizin hırçın sesinin geldiği sahil şeridine doğru çekiyordu. İçinde adını koyamadığı bir huzursuzluk, kabına sığmayan tuhaf bir kıpırtı vardı. "Hep aynı pencereden bakarsan, sadece aynı manzarayı görürsün," demişti Kuzey. Eylül, yirmi dört yıldır hep aynı pencereden bakmıştı. Şimdi ise ilk kez, o pencerenin ardındaki karanlıkta ne olduğunu merak ediyordu.Sahil yoluna indiğinde, Karadeniz’in kurşuni dalgaları kıyıdaki kayalıkları dövüyor, beyaz köpükler rüzgarla birlikte kaldırımlara kadar savruluyordu. Kasabanın sonundaki eski taş iskeleye ve onun ucunda tek başına nöbet tutan beyaz deniz fenerine doğru yürüdü. Fenerin tepesindeki dev mercek, ağır ağır dönüyor, karanlık denizin ve sisli gökyüzünün üzerine her beş saniyede bir uzanan sarı bir ışık huzmesi bırakıyordu. Bir... iki... üç... dört... beş... ve ışık. Eylül’ün bildiği, güvendiği o şaşmaz düzen.İskelenin ıslak tahtalarına basarak fenerin altındaki rüzgarlığın yanına kadar yürüdü. Demir korkuluklara tutunup karanlık ufuk çizgisine baktı. Denizle gökyüzü o kadar birbirine karışmıştı ki, nerede başlayıp nerede bittiğini seçmek imkansızdı.O sırada, kasabanın üstünden geçen ve kıvrıla kıvrıla dağların ardındaki ana otoyola bağlanan sahil virajında bir çift sarı far ışığı belirdi. Eski model, koyu renk bir araba, ıslak asfaltta lastik sesleri çıkararak virajı döndü. Eylül, arabanın içindeki silüeti göremeyecek kadar uzaktaydı ama o farların kime ait olduğunu kalbinin derinliklerinde bir yerde biliyordu.Kuzey gidiyordu.Araba, kasabanın çıkışındaki tabelayı geçip karanlık dağ yoluna doğru hızlanırken, kırmızı stop lambaları sisin içinde iki küçük kor parçası gibi parladı, küçüldü ve sonunda tamamen kayboldu. Eylül, rüzgardan uçuşan saçlarını yüzünden çekip derin bir nefes aldı. O kırmızı ışıklar sönüp gittiğinde, kasaba yeniden kendi sessizliğine gömülmüştü. Ama artık hiçbir şey iki saat önceki gibi değildi.Aynı dakikalarda Kuzey, seksenli yıllardan kalma emektar arabasının direksiyonunu tek eliyle kavramış, kasabadan uzaklaşan virajlı dağ yolunu tırmanıyordu. Arabanın silecekleri, ön cama düşen tek tük su damlalarını gıcırdayarak siliyor, kaloriferden üfleyen sıcak hava içerideki hafif benzin ve eski deri kokusunu dağıtıyordu.Göğüs kafesinin tam ortasında, yıllardır hissetmediği o tanıdık sıkışma vardı. Ne zaman bir yerde olması gerekenden beş dakika fazla kalsa, ne zaman bir insanın gözlerinin içine biraz fazla baksa bu his gelip boğazına çöreklenirdi.Torpidoya uzanıp eski kasetlerden birini çıkardı, teybe sürdü. Hoparlörlerden hafif bir cızırtıyla birlikte melankolik bir akustik gitar tınısı yayıldı kabine. Göz ucuyla yan koltukta duran analog fotoğraf makinesine baktı. Makinenin içindeki otuz altıncı ve son poz, az önce o küçük sahafta, sarı masa lambasının altında kendisine şaşkınlıkla bakan o genç kıza aitti. Kuzey, bugüne kadar yüzlerce şehir gezmiş, binlerce insan yüzü fotoğraflamıştı. Tren pencerelerinden bakan yaşlıları, otoyol kenarındaki dinlenme tesislerinde sabahlayan kamyon şoförlerini, sokak müzisyenlerini... Ama ilk kez, deklanşöre bastığı anda karşı tarafın kendi ruhunun fotoğrafını çektiğini hissetmişti. Eylül’ün gözlerindeki o dinginlik, Kuzey’in içindeki o bitmek bilmeyen fırtınaya o kadar zıttı ki, bir an için o dükkanda kalmak, o sobanın başında sabahlamak istemişti. Ve tam da bu yüzden, arkasına bile bakmadan kaçmıştı.Dağ yolunu aşıp düzlüğe çıktığında, önünde uzanan o uçsuz bucaksız, çift şeritli karanlık otoyol göründü. Asfaltın ortasındaki kesik beyaz çizgiler, arabanın sarı farlarının altında hızla akmaya başladı. Sağ tarafta kalan tabelada "Ankara 420 km" yazıyordu. Kuzey gaza biraz daha yüklendi. İbre yüz yirmiyi geçerken, camı bir parmak araladı. İçeri dolan soğuk gece rüzgarı yüzüne çarptı. Kendi kendine, yıllardır tekrarladığı o yalanı fısıldadı yeniden: "Böylesi daha iyi. Kimseye alışma, kimseyi kendine alıştırma. Yol uzun."Fakat dikiz aynasına her baktığında, geride bıraktığı o karanlığın içinde sadece asfaltı değil; buğulu bir vitrin camının arkasından kendisine bakan o hüzünlü gözleri görüyordu. Ve içten içe biliyordu ki, aradaki kilometreler ne kadar artarsa artsın, bazı mesafeler gaza basarak kapanmıyordu.

1. Bölümün Tamamı Sonu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

32okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18