6. bölüm · KİLİT X
ŞAŞKIN
Dinleyebileceğiniz Şarkılar)
Gafil Hazan şaşkın- Hüseyin ay WILDFLOWER-Billie Eilish
Her şeyi yak-Duman
Portakal
Kasabı
Okulda kalan öğrenciler ve diğer herkes konferans salonundaydı. 1 dakika 32 saniye önce müdürü ve öğretmenleri de oraya yollamıştım. Boş koridorlarda kimsenin olmadığını biliyordum ama yine de adımlarım hızlıydı. Şu an etrafta gezinmek pek hoş gitmiyordu; hem de ayaklarımda topuklular varken hızlı yürüyemiyordum. Merdiven korkuluklarına tutunarak teker teker topukluları çıkardım ve merdivenlerden hızla indim.
Arşiv odasına geldiğimde kapının zaten kilitli olmadığını fark ettim. Kapıyı açtığım anda karanlığı dağıtmak için ışıkları yaktım. Işıklar yanar yanmaz arkamdan bir ses geldi. Arkama döndüğümde sesin dosyaların altından geldiğini düşündüm. Dosyaları elimin tersiyle yana fırlattım ama hiçbir şey bulamadım.
Üzerimdekileri değiştirmem gerekiyordu ve eşyaları arşive koymaları lazımdı. Salaklar kutuları tam ortaya koymuşlardı, optallar. İki eliyle bir siki doğrultamıyorlardı. Arşive öğrencilerden biri gelse, bir de kutulara baksa, siki tuttuk zaten. Ben onlara ne yapacağımı çok iyi biliyordum.
İçini baktığımda kutuların içinde okulum için oyuncaklarım vardı. Oysa bu oyuncaklar ne çocuklar içindi ne de yetişkinler… Bana özel üretilmişlerdi. Kutuyu kaldırıp yere indirdim. Bu kutunun içinde giyecek eşyalarının olduğundan emindim.
Kutunun içine baktığımda okulun resmi üniformaları yerine sade bir kazak, altına bol kesim siyah eşofman vardı. Hemen üzerimi giydim. Arşiften çıkmaya doğru ilerlerken kolilerin yanına dayanmış sırt çantasını bir koluma geçirerek önceden planladığım sınıfa gittim. Çantamı rasgele bir sıranın üzerine attım ve konferans salonuna gitmek için sınıftan çıkıp koridorda ilerlerken inleme sesleri kulağıma çarptı.
Asansörün önüne geldiğimde sesin birkaç metre ötemdeki sınıftan geldiğini fark ettim. Gözlerim istemsizce büyüdü. Ayaklarım odanın kapısına doğru ilerlerken ne yaşandığını anlayabiliyordum. Tam kapının önündeyken sesler daha da arttı. Birileri bu boş fırsatı değerlendirip doldurmuştu içeriyi. İçeriden bir kadın çığlığı yükseldi: “Aahhğğğ!” diye attığında irkilerek, “Hem de çok iyi değerlendirmiş,” diye mırıldandım. Sessiz söylemeyi pek dert etmedim zaten; o ortamda beni duymaları pek mümkün değildi.
O sırada adamın sesi de yükseldi: “Ğağaah!” Sesi duyduğum anda soğukkanlı bir şekilde arkamı dönüp asansör kapısına ilerledim. Birkaç adım attığımda içeriden artık ses gelmiyordu ama içeride kimin olduğunu çoktan anlamıştım. Eren’di. Ses tonundan anlayacak şekilde o beni çekiyordu. Neden? Neden ama çok mu yakışıklıydı? Yoo, çok değil. Peki ama neden çok mu zekiydi? Çok değil. Ama oysa neden ya… Beni niye bu kadar kendine çekiyordu? Başka erkek mi yoktu ki vardı. Ama okulda kaldığımız süre boyunca nedenini siz de öğreneceksiniz.
Yüzümdeki hırsın yerini artık asık suratlı bir ifade almıştı. Asansörün tam önündeyken çağırma tuşuna bastım. Okula sadece ben gelseydim, hem de karantina olan bir günde, bu çok dikkat çekerdi. O yüzden 3 kız, 2 erkek de getirdim. Erkekler aslında eşcinseldi; onlar biraz dikkat çekebilirdi ama pek de umursamıyordum. Herkesin fikirleri kendineydi ve ben buna saygı duyuyordum. Kızlar da okulda okuyan birkaç kişinin kuzeni falandı. Onlar da ayrı bir maldı; para için ne yapılacağını bilmiyorlardı, o belli. Şu an konferans salonunda olmalıydılar.
Asansör gelip kapısı açıldı. İçeriye girip -1’i seçtim ve beklemeye başladım. Kapılar kapandığında arkamdaki aynaya dönüp kendime baktım. “Her şey daha yeni başlıyordu,” diye mırıldandım. “Aman siktir et, boş ver. Yaşamak onlar için bir çile olacak. Ölmek için bana yalvaracaklar ama pek de umrumda olmayacak.”
Asansörün kapıları açılıp sağa doğru ilerledim. Konferans salonunda benim dediğim replikleri okurken bir sırıtışla kalçımı kaşıdım. Konuşmanın bittiğini fark ettiğimde müdür son sözlerini söylüyordu. Konferans salonu girişindeki perdenin arkasına geçip herkesin odadan ayrılmasını bekledim. Sıra tam oralardayken birden sanki başımı bağlıyormuş gibi eğildim; tamamen başımı sıkıca birbirine bağladığımda öğrencilerin arasına karıştım bile.
Yanımdaki çocuğa baktığımda iki eşcinsel de yaşları 19 olmasına rağmen lise 3’e gidiyorlardı. Ya da ben oraya gitmelerini istemiştim. Herkes kendi sınıfına giderken ben de önümdeki çiftlerden sonra sınıfa girdim. Sıraların düzeni çok da farklıydı; pek lise sınıfına benzemiyordu. Sırada oturmuş, fazla göze batmak istemediğim için kimseye laf atmayıp tırnaklarımı kontrol ederken sınıfın kapısından beyaz ve sanıyorum ki renkli gözlere sahip bir kedi girdi. Arkasından gelen bir koşuşturmayla Duru geldi. “Pardon,” diyip kediyi alıp çıkması bir oldu.
Kediyi alıp nereye götürdüğünü merak etsem de göze batmamak için biraz okulda gezinme fikri fena sayılmazdı. Ya da birinin bu oyunu başlatması gerekiyordu. İlk kurban her şeyi açıklayacak ama sıradan olmalıydı.
Sınıftan çıktım da koridorun sonundan, kızlar tuvaletinin karşısındaki sınıftan kavga sesleri geliyordu. Kaşlarım havaya kalktı. Sınıfın kapısında kız-erkek karışık bir öbek insan vardı. Ben de hızlanarak kızlar tuvaletine girdim. Telefonu çıkarıp bir adamıma “Portakal, peynir çatalı ve süngü getir,” dedim. Ardından ikinci mesaj olarak da “Eldiven getir,” yazdım. Mesajı yollar yollamaz “Tamam” yazısı geldi ve ardından tam olarak nerede olduğumu yazdığımda 👍🏻 tepkisi geldiğinde boynumda karıncalanma oldu.
2 dakika 49 saniyede kapı çalındı. Kapıyı açtığımda o ile göz göze geldik. Üzerindeki siyah gömleği tutup kabinin içine çektim. Elindeki 1 portakalı aldım ve aynı şekilde peynir çatalını da alıp kapalı olan klozet kapağının üzerine koydum. Getirdiği eldivenleri bir elime giydim, diğer tekini klozet kapağının üzerine fırlattım. Eldiven giymiş olduğum elimle süngüyü aldım ve adamı arkasındaki duvara ittim. Bir elim kalbinin biraz altında, süngüyü doğrultmuş halde sıfıra sıfırdık.
“Bir kalp duracak bugün. Seninki olmasın istiyorsan… Şimdi git. Yoksa bu duvarlar son nefesini yutar.”
Birkaç saniye donup kaldı ama ardından aradan sıyrılıp tuvaletten çıkıp gitti.
Klozetin üzerine çıkıp elime portakal ile süngüyü aldım. Kapağın üzerinde çömelip portakalın kabuğunu titizlikle kesmeye başladım ama sadece kabuğunu… Kabuk üzerinde kesip kopan parçalar kucağıma düşüyordu. Her çizik darbesinde keskin bir koku çıkıyordu.
Osman’dan portakallar olup portakal genetiği ile oynanıyor, içine bazı kimyasallar enjekte edilip fide olarak yetiştiriliyor ve yeni portakallar yeni ruhlardan kalan son şeyler oluyor. Bedenleri haşriş…
23 dakika sonra
Koridorda çığlıklar, kavgalar daha da şiddetlenmişti. Birkaç sınıf birbirleriyle kavga ediyor, sıralar koridorlara çıkmıştı.
40 dakika sonra
Kavga okuldan çıkıp bahçedeydi. Kavga edenler birbirine sataşmayı bırakıp duvarlara sıralar ve merdiven yapıyorlardı.
49 dakika sonra
Duvarları aşmak için 6-7 sıra daha koysalar duvarı aşmış olacaklardı ama yukarı çıktıkça işleri daha zorlaşıyordu. O sırada öğretmenler sadece camdan izliyorlardı. Bir grup öğretmenlerin kapısını zorluyordu ama kilitliydi.
Portakala artık istediğim şekli vermiştim. Şimdi sadece kurbanımın lavaboda işini bitirmek kalmıştı. İsmi Melek’ti. Lise 3’e gidiyor ama şube olarak en düşük olanlardandı. Kendisi aslında çok iyi bir insandı ama bu oyunda iyi olanlar değil, oyunu iyi bilenler kazanacaktı. İyilik değil, kötülük kazanacaktı.
Melek 16 dakikadır yan lavaboda ağlıyordu. İnsanlar bu olanlara karşı çok farklı tepki veriyorlardı. Melek ise içine kapanık bir kızdı; etrafında sayılı insan vardı. Durumu acınasıydı ama ben acımayacaktım. Melek’in bir günahı yoktu, sadece kurunun yanında yanıyordu. Ama 6 yaşındaki küçük kız olan benim de hiçbir günahım yoktu. Bana acınmadı, ben de acımayacağım. Herkesin canı cehenneme.
Elimde eldivenlerim, sol elimde de süngü vardı. Kabinden çıktım. Lavaboların oradaki çöp poşetini kaldırıp altındaki anahtarı aldım ve kapıya doğru gittim. Kapıyı kilitleyip tam da Melek’in olduğu kabinin önüne geçtim. Gözlerim kapının koluna dalmıştı. Aklımdan daha yeni okulun tutsak hayatı başlıyor oysaki… İnsan evladı yaşamadığını bilmeden yargılarmış.
Melek’in olduğu kabinden 5 dakika beri ses gelmiyordu ama orada olduğunu biliyordum.
“Melek,” dedim sessiz ve uzatarak.
İçeriden nefes sesleri duyuluyordu.
“Kim var orada?” dedi içerideki Melek.
“Korkan Melek, benim,” dedim sahte dost canlısı bir sesle.
“Ne var, ne oldu?” dedi burnunu çekerek.
“Aah Melek, beni tanımadı mı?” dedim dudaklarımı büzerek. Dudaklarımı büzdüğümde sesime de yansıtmıştım.
“Bana bir şey mi yapacaksın? Sen kimsin?” diye karşılık verdiğinde dudaklarımı yemeye başladım.
Oysaki her şey herkese bir cevabım vardı. Bu cevap yalan da olurdu ama kurbanlarıma yalan söylemiyordum. Bu bir prensip haline gelmişti.
Hiçbir şey demeden kapıyı açtım. İçeriye girip kapıyı kilitlediğimde Melek’in yüzünde korku vardı. Saçları dağınık, gözlerinin altı morarmış ve ağladığından dolayı burnu kapanmış, o yüzden de ağzı açıktı. Sol elimdeki süngüyü sağ elime alarak sol elimi ağzıma götürüp sus işareti yapar yapmaz çığlık atmaya başladı.
“Melek,” dedim normal bir sesle ama Melek hâlâ bağırıyordu.
“Melek dedim sana,” dedim sesimi biraz daha yükselterek ama Melek hiç durmadan bağırıyordu.
“Melek dedim dimi sana,” diyip elimi yandaki duvara vurdum. Sesi birden makasla kesilmiş gibi sustu.
İşimiz fazlaca zor olacağından hemen fişini çekmek istiyordum.
“Nolur… Nolur bana kıyma, ne istersen yaparım, nolur,” dedi. Sesi titriyordu.
“Melek, sende bu okuldan kurtulmak istemiyor musun?” dedim onu sakinleştirmek için.
“Evet ama ölerek değil,” deyip yüzündeki korku kaybolmuştu.
“Merak etme Melek, uyumayacaksın ve tekrar gözlerini açtığında okulda asla olmayacaksın,” dedim. Sakinleştirme çabalarımla artık Melek de bayağı sakindi.
“Melek, bana gerçekten güven…”
Sözümü kesip, “Sen kimsin de sana güveniyim ben?” dedi.
Kafamı eğip, “Melek, güvenmiyorsan şansına küs ve işimi zorlaştırma, yoksa senin canın yanar,” dedim.
“Nee, ciddi misin sen ya? Sen gerçekten bedenimi sana teslim edeceğimi falan mı zannediyorsun?” dedi Melek. Zar zor nefes alıyordu.
“Zor değil mi bu hayat? Senden sürekli bir beklentileri var ve o beklentiyi bir zamandan sonra asla karşılayamayacağını bilmek…” dedim. Anıları gözünde canlandığına emindim ve ben konuştukça gözünden yaş akmaya devam ediyordu.
“Melek, seni seven yok. O yanındaki arkadaşların seni sevmiyor ama kendini sevdirmek için her şeyi yapıyorsun,” dedim. Artık susmuştu. Güvenini sağlamak yerine onu ölüme teşvik etmek daha kolaydı.
“Evet, biraz canın yanacak ama gerçekten buna değecek. Azap çekmekten mi yoksa az acı ile kurtulmak mı?”
Soruyu sorduğumda Melek artık ayakta ağlamamak için kendini tutmuyordu. Sadece her şeyi oluşuna bırakmıştı. Kafası ile yukarı aşağı salladığında karşımda duran bir can değil, ağdeta tükenmiş pili bitmiş bir beden vardı.
Seningibi.
Süngüyü havaya kaldırıp lap izasına getirip sıngıyı kalbine sapladım. Onun bedeni ise klozet ile duvar arasındaki boşluğa düştü. Süngüyü kalbinde döndürerek çıkartıp ucundaki kanı baş parmağıma sürdüm. Ardından kapının karşısındaki duvara şu sözleri kan ile birlikte yazdım:
‘Gafil gezme şaşkın’
