1. bölüm / 6
KİLİT XDUVARIN ARDINDA
Bölümler 6Şu an: DUVARIN ARDINDA
Her şey sıradan görünüyordu, ama sessizlik gerçeği saklıyordu. O gün, küçük bir sır her şeyi değiştirdi.
Eren
Yalçın
O sabah uyanmıştım.
Sinir bozucu alarmı kapatıp, öfkeyle telefonu fırlattım ve tekrar yastığa başımı koydum. Ama 2-3 saniye sonra, telefonu fırlattığımı hatırladım.
Kalktım, telefona doğru yürüdüm. Köşede duruyordu. Eğilip elime aldığımda, ekranda hiçbir şey olmadığını görünce derin bir "oh" çektim.
Tam yatağa geri dönecektim ki uykum kaçmıştı bile. Kendimi yatağa attım, gözlerimi kapattım. Biraz hayatı sorguladım... Sonra saate baktım. Servisin gelmesine kısa bir süre kalmıştı. Kalkmak zorundaydım.
Dolaptan giysilerimi alırken gözlerim kararmaya başladı. Ama artık bunu pek umursamıyordum; sıradanlaşmıştı. Yine de içimde bu göz kararmalarıyla ilgili bir sürü soru vardı.
Pantolonumu giyerken biraz sıktığını fark ettim.
Odamdan çıkarken evde tuhaf bir koku vardı. Annemlerin odasına girdim, ama annemi bulamadım. Komodinin üzerinde duran telefonunu görünce hemen aldım ve odama geri döndüm. Şifresini düşünürken, aklıma "27UkK" olduğu geldi. Denediğimde açıldı. Ekranda küçüklük fotoğrafımı görünce yüzümde bir tebessüm belirdi.
Rehberden hocayı ararken otobüsün gelmesine 15-20 dakika kaldığını görünce mesaj yazmaya başladım. Annemmiş gibi yazdım:
"Merhaba Figen Hanım, günaydın.
Eren'in kıyafetleri çok dar geliyor.
Bu yüzden maalesef bugün sivil gelecek, bilginize."
Mesajı yolladıktan sonra dolaptan sevdiğim kıyafetleri giydim. Annemin telefonunu yerine bırakmak için komodine koyarken annem gelmişti.
"Eren, niye geldin?" dedi kısık ve yorgun bir ses tonuyla. Ne diyeceğimi bilemedim, doğruyu söylemek istemedim. "Okula gittiğimi söylemek için geldim," dedim.
Arkasına döndü:
"Güle güle. Babanla bugün anneannene gideceğiz, akşam geç geliriz," dedi.
Onaylayıp telefonu sessizce komodinin üzerine bıraktım.
Odamdan çıktım, çantamı aldım.
Televizyon ünitesinin üzerinde duran oda spreyini aldım, iki fıs sıktım ve
kapıdan çıktım.
Ayakkabılarımı giyerken yine hayatı sorgulama düşünceleri geldi.
Tam o sırada, gelen kargo poşetini gördüm. Heyecanla yırtıp yeni ayakkabılarımı elime aldım. Ayağıma geçirecekken dışarıdan siren sesleri duyuldu. Hızla ayakkabılarımı giyip telefonumu elime aldım. Siren sesleri kesildiğinde ekranda bir bildirim gördüm:
Bulunduğumuz şehrin uzağında deprem olmuştu.
Telefonu kapattım, hızlıca durağa koştum.
Benim durağa varmamla servisin gelmesi aynı ana denk geldi. Oysa daha gelmesine çok fazla vardı. Şaşırdım ama önemsemedim.
Dolmuşa bindiğimde her yer doluydu. Neyse ki Umut yanımdaki koltuğu benim için tutmuştu. Önümde üç sıra vardı. Tam koltuğa giderken şoför birden gaza bastı. Öne doğru düşecekken yan koltuklara tutundum.
"Ne oluyor ya? Ne bu hız sabahtan beri?" dedi umut kızgın bir ses tonuyla.
Ben ise sessizdim, şoför de hiçbir şey söylemedi. Onun yanına oturup fısıldadım "Aman boş ver, zaten yeni galiba. Yüzünü daha önce görmedim."
Arkamdan omzuma bir el değdi:
"Nasılsın, bir şey var mı?" dedi. Başımı çevirdiğimde Hazal olduğunu gördüm. Elimi elinin üzerine koydum, gülümseyerek:
"Yok, salak şoför kimi götürdüğünü bilmiyor. Yeni ya, cahilliğine veriyorum," dedim.
Şoför öyle hızlanıyordu ki kırmızı ışıklarda durduğunda yerimizden fırlıyorduk. Hele kasisleri saymıyorum bile. Bununla ilgili dilekçe yazmamız kesinleşmişti.
Serviste indiğimizde okulun bahçesindeki yüksek beton duvarlar ve tepesindeki sivri dikenli teller göze çarpıyordu. Herkesin bunu konuştuğuna emindim.
"Bu ne ya? Biz buraya hep 'hapishane' diyorduk ama burası gerçekten hapishane olmuş," dedi gülerek Hazal.
Ama Duru'nun yüzündeki korkmuş ifade aslında hepimizin içinde vardı.
Girişde kimliklerimizi okuturken herkes fısıldaşıyordu. Tuhaf bir hava hakimdi.
Hazal, Duru'ya dönüp:
"Evet, biraz tuhaf ama böyle duyguları insanlara gösterme. Biz her zaman ayakta duran, başı dik kişileriz," dedi.
Duru derin bir nefes alıp dikeldi. Hazal'a baktı, sırıttı. Çevreyi sahiplenir gibi bakışlara boğdu ortalığı. O özgüven bize de yansıdı.
"Aman, okula o kadar para ödüyoruz. Vicdan yapıp güvenliği artırmışlardır. Yoksa o para nereye gidiyor?" dedim alaycı bir sesle. Dördümüz okulun kapısına doğru yürüyorduk. O sırada Duru telefona bakıyordu.
"Perde Arkası'na acil bakın," dedi ürkek bir sesle.
Hepimiz bir anda duraksadık. Tam telefonlarımızı çıkarıyorduk ki okuldan boğuk bir ses yükseldi.
Ama bu sesi sadece biz değil, tüm bahçe duymuştu. Herkes aynı anda okula bakmaya başladı. Sanki zaman anlık olarak donmuştu. Bedenimden ürkütücü bir soğukluk geçti. Ta ki ikinci çığlığa kadar.
Duru ile Hazal korkudan birbirlerinin elini tutmuştu. Ben kısa ama emin adımlarla kapıdan içeri girdim. Ardımda Umut, onun ardından Duru ve Hazal geldi. O an emindim ki herkes bize bakıyordu; hatta buna yemin bile ederdim.
Merdivenlerde adımlarımız yankılanıyordu, nefes alış verişlerimiz birbirine karışıyordu. Hızlanmaya başladım. Zaten üçüncü kata çıkacağımız için fazla sürmedi, çabuk vardık.
Kat girişine geldiğimizde, evde hissettiğim o iğrenç koku burnuma çarptı.
"Lan, çok kötü kokuyor burası! Bizim oturma odası da böyle kokuyordu," dedi Umut.
Hazal hemen onayladı: "Bizde de..."
Arkamı dönüp hiddetle, "Allah kahretsin," dedim. İsyankâr bir sesle gözlerimi devirdim, adımlarımı daha da hızlandırdım.
Hazal yanıma yetişmek için koştu, koluma yaslandı. Adımlarımız biraz yavaşladı.
"Senin evde de mi?" diye fısıldadı. Gözlerindeki endişeyi görebiliyordum.
"Sana yalan söylemedim, Ama maalesef öyle," dedim.
Yüzündeki çaresizliği görünce durdum. O da durdu. Elimi başına götürdüm, saçlarını okşayıp göğsüme yasladım. Ardından saçlarına hafifçe bir öpücük kondurdum.
Sınıfa girmemize birkaç adım kalmıştı ki arkamızdan Umut yetişti.
"Hadi abicim, hadi. Zaten saçma sapan bir durumun içindeyiz," dedi sıkılmış bir ses tonuyla.
Duru, Umut'u arkasından tutup geriye çekti.
"Sana ne oluyor? Sen kendi sözde aşkını hâlâ bir kişiye bile söyleyemediğin için mi?" dedi.Sözleri kızgın bir tondaydı ama içindeki hayal kırıklığını haykırdığı o an, hepimiz fark etmiştik.
Umut'un yüzü şaşkınlıkla gerildi, ardından hafif sinirli bir ifade aldı. Duru onun yüzüne bakıp başını salladı, sanki bu ilişkinin olmaması gerektiğini anlatır gibiydi. Sonra hızlı adımlarla yanımızdan geçti ve sınıfa girdi.
Umut öylece kalakalmıştı.
Ben, Hazal'ın saçlarını koklayıp öptüm, gözlerine bakarak önce sınıfı, sonra da Umut'u işaret ettim. Üzgün bir yüzle göz kırptı, Hazal sınıfa doğru ilerlerken ben de Umut'a doğru adımlar atmaya başladım.
Elimi omzuna koyup, "Gel, bir camdan bakalım," diye fısıldadım. Adımları gözyaşlarıyla çarpışıyordu. Belki de onu ilk defa bu kadar üzgün görüyordum. Ama sadece o değil, bahçeyi de öyleydi.
"Off, kız haklı, haklı ama nasıl gönlünü alacağım..!" dedi kırık bir sesle.
"Sen bozdun, sen yapacaksın. Yaparsımda zaten," dedim gür bir sesle. Dışarı bakmak içimi daha da daraltıyordu.
Arkamı döndüm, sınıfa doğru ilerledim. O sırada zil çalmaya başladı. Umut, ark-
asını dönüp sınıfa doğru yürüdü.
Sınıfa girdiğimde herkes çoktan yerini almıştı. Duru hâlâ en köşede, gözleri kıpkırmızı olmuş bir şekilde ağlıyordu. Yanında Hazal vardı; başını okşuyor, bir şeyler fısıldıyordu ama belli ki fayda etmiyordu.
Umut sessizce kendi sırasına geçti, Hazal da benim önüme oturdu. Ben ise her zamanki köşeme, pencere kenarındaki sırama kaydım.
Çantamı masanın üzerine bıraktım, derin bir nefes alıp camdan dışarıya baktım. Bahçedeki duvarlar... o sivri dikenli teller, soğuk betonlar... sanki gözlerimi her kırpışımda daha da yükseliyordu.
Tam o sırada sınıf kapısı açıldı. İçeriye müdür girdi. Herkes birden ayağa kalktı. Ceketinin düğmeleri ilikli, yüzünde ciddi bir ifade vardı. Elindeki kâğıtları masanın üzerine bıraktıktan sonra kısık ama net bir sesle konuşmaya başladı.
"Çocuklar, yarın piknik var. Hepiniz geleceksiniz. Yoklama alınacak, gelmeyen olursa yok yazılacak. Bu yüzden hazırlığınızı yapın."
Sınıfta hafif bir mırıltı yayıldı. Piknik kelimesi bile birçok kişinin yüzünde gülümseme yaratmıştı.
Tam müdür kapıya yöneliyordu ki Seda elini kaldırdı.
"Hocam..." dedi tereddütle. Müdür arkasını dönüp ona baktı. Seda devam etti:
"Bahçedeki duvarlar... neden öyle yüksek ve dikenli? Herkes merak ediyor. Ben de..."
Müdür birden sertleşti. Sözünü bitirmesine izin vermedi, kaşlarını çatıp Seda'yı süzdü.
"Sen işine bak kızım. Sana ne o duvardan, telden? Dersinle ilgilen," dedi ters bir ses tonuyla.
Sınıfta bir sessizlik oldu. Seda, dudaklarını ısırarak geri çekildi ama sonra biraz cesaretle mırıldandı:
"Hocam, herkes merak etti. Ben de merak ettiğim için sordum sadece..."
Müdür bu kez ciddi bir bakış attı. Gözleri buz gibi parladı, kimse o an nefes almaya bile cesaret edemedi. Sonra tek kelime etmeden kapıyı açtı ve çıktı.
Ardından sınıfa Figen Hoca girdi. Normalde canlı, sert ama neşeli bir hali olurdu. Bu defa yüzünde tuhaf bir mutsuzluk vardı. Masasına ağır adımlarla yürüdü, defterlerini bıraktı.
Daha oturmadan Seda yeniden söz aldı.
"Hocam... şey... bu bahçedeki duvarlar, dikenli teller... Neden böyle?"
Figen Hoca'nın yüzündeki mutsuzluk yerini sinire bıraktı. Seda'ya kısa, keskin bir bakış attı:
"Sana ne onlardan? Dersine bak."
Seda susmak zorunda kaldı ama belli ki içine oturmuştu. Bu kez Seda dayanamadı. Figen Hoca'ya dik dik baktı, dudaklarını sıkıp defterinin arkasını karalamaya başladı. Kalemin ucundan çıkan çizgiler, sanki öfkesini ve sabırsızlığını kağıda döküyordu.
Figen Hoca bir süre sessizce sınıfa baktı. Sonra başını kaldırıp seslendi:
"Kızlar, içinizde ağrı kesici olan var mı? Başım fena halde ağrıyor."
Sınıfta birkaç kişi başını salladı. "Getirmedik hocam," dediler.
Hazal arkasına dönüp bana baktı. Gözlerinde belli belirsiz bir heyecan vardı.
"Yarın pikniğe geleceksin değil mi?" diye sordu fısıldayarak.
Omuzlarımı hafifçe silktim. "Bilmem... Galiba gelirim. Sana akşamdan yazarım," dedim.
O sırada Figen Hoca konuyu toparlamak ister gibi sesini yükseltti:
"Bugün ders işlemeyeceğiz. Zaten kafam kaldırmıyor."
Sınıfta bir uğultu koptu. Rahmi hemen araya girdi:
"Oh be, Türkçeden kurtulduk!" diye bağırdı.
Ama bu söz Figen Hoca'nın hiç hoşuna gitmedi. Ona sert bir bakış attı, Rahmi yerinde bacaklarını sıraya uzatmış hocaya pek takmıyordu. Figen Hoca sessizce masasına oturdu. Elini şakağına dayamış, boş gözlerle camdan dışarı bakıyordu.
Sınıfta kimse konuşmaya cesaret edemedi. Sanki hepimizin üzerinde görünmez bir ağırlık vardı. Rahmi bile az önceki patavatsızlığından sonra başını sıraya gömmüştü.
Dakikalar ağır ağır geçti. Kalem sesleri, kağıtların hışırtısı... ama kimse gerçekten ders yapmıyordu. Herkes bir şeyler çiziktiriyor, boş boş camdan dışarı bakıyordu. Dışarıdaki yüksek duvarlar, dikenli teller sanki bizi boğuyordu.
Zil çaldığında sınıf birden hareketlendi. Çantalar toparlandı, sandalyeler sürüklendi. Figen Hoca defterini toplayıp hiçbir şey söylemeden çıktı. Onun yüzündeki o tuhaf mutsuzluk hepimizin aklına takılmıştı.
Koridor da aynı sessizlikle doluydu. Normalde teneffüslerde bağırış çağırış olurdu ama bu kez herkes fısıldaşarak yürüyordu.
Bahçeye indiğimizde hava kararmaya başlamıştı. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, sanki yağmur yağacak gibiydi.
Tam çıkış kapısına yönelmiştik ki kalabalığın arasından Seda'nın sesi duyuldu:
"Baksanıza, gerçekten anlamıyor musunuz? Neden o duvarlar var? Neden bu okul bir hapishaneye benziyor?"
Birden herkes ona döndü.
Bazıları alayla güldü, bazıları omuz silkerek geçti. Ama ben fark ettim; çoğumuzun içinde aynı soru vardı. Sadece dile getiremiyorduk.
Hazal yanıma yaklaşıp fısıldadı:
"Boş ver, çok üstüne gidiyor. Ama... haklı gibi de."
Cevap veremedim. O dikenli teller gözümün önünden gitmiyordu.
⟡──────────────⟡
Okul çıkışı eve doğru yürümeyi tercih ettim üzerimde garip bir tedirginlik vardı.
Sokaklar sessizdi, sanki herkes aynı anda evine çekilmişti. Ev geldim Cep telefonumu çıkardım. Hazal'dan mesaj gelmişti.
Hazal: "Yarın pikniğe kesin gel. Yalnız kalmak istemiyorum."
Ben: "Bilmem... Bakarız. Gelirim galiba."
Hazal: "Galiba deme. Ya evet de ya hayır. Hep böyle yapıyorsun."
Ben: "Sen de hep acele ettiriyorsun. Tamam, gelirim. Ama sen de söz ver, yanıma oturacaksın."
Hazal: "Haha, söz. Ama eğer yanımda durmazsan seni affetmem!"
Gülümsemek zorunda kaldım. parmaklarım hızla ekranda geziniyordu. Konuşma uzadıkça içimdeki karanlık biraz olsun dağılıyordu.
Ben: "Bugün derste çok tuhaftı her şey. Figen Hoca da, müdür de... Sence bir şey mi saklıyorlar?"
Hazal: "Kesin saklıyorlar. O koku, o duvarlar... Boşuna değil."
Ben: "Korkuyor musun?"
Hazal: "Sadece... merak ediyorum. Ama sen yanımda olursan korkmam."
Bu cümle kalbimi yerinden sökecek gibi yaptı. Uzun süre ekrana baktım, ne yazacağımı bilemedim. Sonunda tek bir cümle yazabildim:
Ben: "Yanında olacağım."
Yatağa uzanmıştım ama uykum bir türlü gelmiyordu. Tavanda gölgeler dans ediyor gibiydi. Telefonumu elime aldım. Hazal hâlâ çevrimiçiydi.
Ben: "Benimki Uyumadın mı hala?"
Hazal: "Yok. Yarın için heyecanlıyım biraz. Bir de kafam dolu.(Yok seninki uyumadı.)"
Ben: "Bende de aynı. O kokuyu unutamıyorum. Sanki hala burnumda."
Hazal: "Ben de... Ama yarın güzel olacak. Hepimiz beraberiz ya. Belki biraz kafamız dağılır."
Ben: "Umarım."
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Hazal'dan beklemediğim bir şey geldi:
Hazal: "Biliyor musun, bugün sen bana güç verdin. Kafama dokunup yanımda olduğunu hissettirdin ya... O an korkmadım."
Boğazım düğümlendi. Ekrana bakıp kaldım. Parmaklarım titredi. Yazdığım mesajı iki kez sildim, tekrar yazdım. Sonunda gönderebildim:
Ben: "Sen yanımdayken ben de korkmuyorum."
Hazal hemen cevaplamadı. Ama attığı üç noktayı görünce kalbim hızlandı. En sonunda tek bir cümle yazdı:
Hazal: "İyi ki varsın, Eren."
Telefonu göğsüme bastırdım. İçimde garip bir huzur vardı. Karanlık düşünceler bir süreliğine dağıldı.
Kapının gıcırtısıyla irkildim. Annem odaya girmişti. "Hadi oğlum, çok geç oldu. Uykunu almazsan yarın pikniğe gidemezsin," dedi yumuşak bir sesle.
Başımı salladım. Ama onun yüzündeki çizgiler, göz altındaki morluklar dikkatimi çekmişti. Normalden daha yorgundu.
"Anne, iyi misiniz?" dedim.
Annem kısa bir duraksamadan sonra, "İyiyiz oğlum. Biraz yol yordu sadece," dedi. Ama sesinde bir şey gizlediğini hissediyordum. Sorular boğazıma dizildi ama sormadım.
Babam salondan seslendi: "Eren, alarmı kurmayı unutma. Sabah erken çıkacaksınız."
"Tamam baba!" diye cevap verdim.
Annem lambayı kapatıp odadan çıkarken bana son bir kez baktı. O bakış, sanki "bir şey var" diyordu.
Telefonumu tekrar elime aldım. Hazal'dan son bir mesaj gelmişti:
Hazal: "Yarın sabah otobüste yanıma oturmayı unutma. İyi geceler."
Ben: "Unutmam. İyi geceler."
Alarmı kurdum. Saati sabah 06:30'a ayarladım. Telefonu yastığın altına koydum. Gözlerimi kapattığımda kulaklarımda hala okulun alt katından yükselen o boğuk ses yankılanıyordu.
Uykum ağır ağır bastırırken aklımdan tek bir düşünce geçiyordu:
Yarın... her şeyin başlangıcı olabilir.
___________________________________________
BEN BAYA HEYCANLIYIM SANKİ TANINMIŞ Bİ YAZARGİBİ HİSSEDİYORUM.🤫🪩
SEVİP SEVMEDİĞİNİZİ YORUM YAZARAK BELİRTİR MİSİNİZ.🙏🏻🙂
VE BÖLÜM UZUNMU YOKSA KISAMI ACABA BUNUDU YAZARSANIZ SEVİNİRİM.🎆❣️
BAZI YERLERDE ANLAŞILMAYAN YERLER OLABİLİR O YÜZDEN KUSURA BAKMAYIN. (İLK DENEYİMİM.) 🤭😁
BİRDE BU KURGUMU PAYLAŞIRSANIZ SEVİNİRİM. KENDİNİZE İYİ BAKIN GÖR7ŞÜRÜZ🫶🏻👨🏻🎓
___________________________________________
Bölüm etkileşimi
