Bölümler 4Şu an: 2-Kalabalığın İçinde...(Devam)
Ψ
Bölüm 2
Devamı...
O tiz ses kulaklarımda yankılanırken yatağın içinde doğruldum. Terden sırılsıklam olmuş turuncu saçlarım yüzüme yapışmıştı. Nefesim daralıyordu; sanki rüyamdaki o gri toz bulutu hala ciğerlerimdeydi.
Komodinin üzerindeki saate baktım. Sabahın ilk ışıkları odaya sızmaya çalışıyordu ama ışık bile yorgun görünüyordu. Annemin o eski mutfaktaki gülüşü ile hastane odasındaki o boş bakışı zihnimde birbirine çarpıyordu. Bir süre öylece oturdum. Ellerimin titremesi geçene kadar dizlerimi karnıma çekip kendime sarıldım.
Bugün seans vardı.
Hazırlanmak her zamankinden daha zor geldi. Gardırobun önünde durduğumda o renkli elbiselere bakmak bile canımı yaktı. Rüyamdaki o canlı mutfağı hatırlatıyorlardı. Elimi uzattım ama sonra hızla geri çektim. Yine en güvenli limanıma, gri kapüşonluma sığındım. Aynaya yine bakmadım; çünkü bakarsam annemin dökülen saçlarını kendi saçlarımda görmekten korkuyordum.
Evden çıkarken babamla karşılaşmadım. Mutfaktaki o boş fincan yine oradaydı. Kapıyı sessizce kapatıp dışarı çıktım. Sokaklar kalabalıktı ama ben sanki bir cam fanusun içindeydim. İnsanlar yanından geçip gidiyor, omuzları birbirine çarpıyor ama kimse içimdeki o devasa gürültüyü duymuyordu.
Otobüs yolculuğu boyunca rüyamdaki o “bip” sesini bastırmak için kulaklıklarımı taktım ama müzik bile açmadım. Sadece dışarıdaki dünyanın sesini kesmek istedim.
Binanın önüne geldiğimde kalbim yine o düzensiz ritmine başladı. Kapıyı açtım, bekleme salonuna geçtim. Bu sefer tanıdıktı. O sakin sessizlik beni karşıladı. Az sonra kapı açıldı.
Aren yine oradaydı. Üzerinde koyu renkli bir kazak vardı, bakışları dünkü kadar durgun ve dikkatliydi.
“Hoş geldin Lavin,” dedi hafifçe kenara çekilerek.
İçeri girdim. Koltuğa oturduğumda ellerimi hemen dizlerimin arasına sakladım. Aren masasına geçmedi, karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Arada bir masa olmaması beni hem rahatlatıyor hem de daha savunmasız hissettiriyordu.
“Bugün biraz yorgun görünüyorsun,” dedi Aren. Sesi bir soru değil, bir tespitti.
Başımı kaldırmadım. “Uyuyamadım,” dedim kısık bir sesle. “Yani... uyudum ama uyandım.”
“Kabus mu gördün?”
Sorusuna hemen cevap vermedim. Odadaki o küçük saatin tik-takları rüyamdaki makine sesini hatırlatıyordu. Yutkundum. Boğazımdaki o düğüm yine oradaydı.
“Annemi gördüm,” dedim birden. Kelimeler ağzımdan kontrolsüzce döküldü. “Önce mutfaktaydık. Saçlarımı tarıyordu. Her şey çok... sıcaktı. Ama sonra her yer beyaza döndü. Annem toz oldu, ellerimin arasından kayıp gitti.”
Aren sessizce dinliyordu. Not almadı. Sadece bana bakıyordu. Bakışlarında rüyamdaki o boşluk yoktu; tam tersine, beni orada tutmaya çalışan bir ağırlık vardı.
“Toz olması...” dedi Aren yavaşça. “Sanki ona tutunmaya çalıştıkça yok oluyormuş gibi mi hissettirdi?”
Gözlerim doldu ama ağlamamak için kendimi sıktım. “Ona dokunamadım,” dedim sesim titreyerek. “Rüyamda bana bir şey fısıldadı sessizlik. Görünmez olduğumu söyledi. Annem gidince ben de yok olmuşum gibi...”
Aren biraz öne eğildi. “Lavin, annen öldüğünde sadece o gitmedi, değil mi? Senin o güvende hissettiğin, saçlarının tarandığı o ‘renkli’ kız da onunla beraber gitti sanıyorsun.”
Bu cümle içimde bir yerlerde bir camın kırılmasına sebep oldu. Parmaklarımın eklemleri beyazlaşana kadar ellerimi sıktım.
“Ben sadece...” Duraksadım. Gözlerimi Aren’in ela gözlerine diktim. İlk kez bu kadar uzun süre bakıyordum. “Ben sadece o mutfağa geri dönmek istiyorum. Ama her yer çok gri, Aren.”
Aren hafifçe gülümsedi ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. “Gri kötü bir renk değildir Lavin. Sen demiştin ya; gri bağırmaz, dikkat çekmez. Belki de şu an dinlenmeye ihtiyacın vardır. Ama rüyandaki o toz bulutu... o senin suçun değil.”
Sessizlik odayı kapladı. Ama bu seferki sessizlikte annemin dökülen tozları değil, Aren’in güven veren varlığı vardı. İlk kez, göğsümdeki o ağırlığın biraz olsun yerinden oynadığını hissettim.
“Saçlarını,” dedi Aren aniden. “Bugün taramışsın. Çok güzel görünüyorlar.”
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım. Fark etmişti. Annemden sonra kimsenin dikkat etmediği o küçük detayı görmüştü. Dudaklarımda belli belirsiz, neredeyse hayali bir kıpırtı oluştu. Bu bir gülümseme miydi, bilmiyordum. Ama içimdeki o “bip” sesi kesilmişti.
Aren, bu küçük detayı fark ettiğinde içimde bir yerlerde buzdan bir tabaka çatladı. Kimsenin görmediği o ince fırça izlerini görmüştü. Başımı tekrar önüme eğdim, turuncu buklelerim yüzüme döküldü ama bu sefer onları saklanmak için değil, kendimi dinlemek için siper ettim.
“Derine inelim mi Lavin?” diye sordu Aren. Sesi sakin ama kararlıydı. “O toz bulutuna... Rüyanın seni neden bu kadar sarstığına biraz daha yakından bakalım.”
Yutkundum. “Rüya tabiri mi yapacaksınız?” dedim, sesimde belli belirsiz bir alay ama daha çok korku vardı.
Aren hafifçe gülümsedi, koltuğunda arkasına yaslandı. “Klasik rüya tabirlerinden bahsetmiyorum. ‘Rüyada toz görmek paradır’ demeyeceğim sana. Biz senin zihninin yazdığı bu senaryonun dilini çözeceğiz. Sence o mutfak neden o kadar sıcaktı ve neden bir anda o buz gibi hastane odasına dönüştü?”
Bir süre sustum. Parmaklarımla gri kapüşonlumun ucunu çekiştirmeye başladım. “Çünkü gerçek bu,” dedim. “Güzel olan her şey bir anda yok oluyor. Annem saçlarımı tararken dünya tamdı. Sonra... o makineler gelince dünya parçalandı.”
“Peki o toz?” dedi Aren, bakışlarını üzerimden çekmeden. “Annenin bir toz bulutuna dönüşüp ellerinin arasından kayması... Sence bu sadece bir yok oluş mu, yoksa bir ‘suçluluk’ mu?”
Bu kelime göğsüme bir taş gibi oturdu. “Suçluluk mu?”
“Lavin,” dedi Aren, sesi biraz daha yumuşadı. “Rüyanda ona dokunamadığını, parmaklarının içinden geçtiğini söyledin. Toz, tutulamayan bir şeydir. Sen anneni tutamadığın için, onu burada tutmaya gücün yetmediği için kendini suçluyor olabilir misin? Toz olması, senin onu ‘kurtaramayışının’ bir sembolü olabilir mi?”
Gözlerimden bir damla yaş düştü, kucağımdaki gri kumaşa çarpıp koyu bir leke bıraktı. “Onu tutabilmeliydim,” diye fısıldadım. “Eğer yeterince sıkı tutsaydım, o beyaz koridorda kaybolmazdı. Ama o toz olup gitti. Ben de arkasından bakakaldım. Rüyamdaki o ses... ‘Görünmezsin’ diyen ses... Belki de haklıdır. Annem beni görüyordu. O gidince, beni gören tek göz kapandı.”
Aren not defterine küçük bir şey karaladı ama hemen bana geri döndü. “Tabirin diğer yarısına bakalım; beyaz koridor ve o ses. Beyaz genelde temizliği simgeler ama senin rüyanda o bir boşluk, bir hiçlik. ‘Görünmezsin’ diyen ses aslında annenin sesi değil Lavin. O, senin kendi kendine söylediğin bir ceza. Kendini cezalandırıyorsun çünkü hayatta kaldığın için, o sıcak mutfaktan sağ çıktığın için suçlu hissediyorsun.”
Başımı kaldırdım. “Kendimi mi cezalandırıyorum?”
“Evet. Gri giyerek, aynalara bakmayarak, insanlardan kaçarak... Kendi varlığını silmeye çalışıyorsun ki annenle o toz bulutuna karışabilesin. Ama rüyanın sonunda bir şey oldu, hatırlıyor musun? O tiz ‘bip’ sesiyle uyandın. O ses bir son gibi gelse de, aslında seni o kabustan çıkaran, seni uyandıran bir alarmdı.”
Derin bir nefes aldım. Kalbimdeki o ağırlık bu sefer ezici değildi, sanki şekil değiştiriyordu. Aren’in söyledikleri, zihnimdeki o karmaşık toz bulutunu yavaş yavaş dağıtıyordu.
“Peki ya saçlarım?” dedim, sesimdeki titremeyi engelleyemeyerek. “Neden rüyamda hala onları tarıyordu?”
Aren bu sefer doğrudan gözlerimin içine baktı. “Çünkü turuncu saçların, senin hala o ‘sıcak mutfağa’ ait olan parçan. Onlar senin canlılığın, güneşin. Onları taraman, rüyanda bile olsa o sevgiyi yaşatma çaban. Bugün onları tarayıp buraya gelmen ise... o toz bulutundan çıkmak için attığın ilk adım.”
Oda bir anda daha aydınlık gelmeye başladı. Dışarıdaki o gri sabah ışığı bile artık o kadar solgun gelmiyordu gözüme. Aren ayağa kalktı, seansın sonuna geldiğimizi işaret ediyordu ama acele etmiyordu.
“Lavin,” dedi kapıya yönelirken. “Bir dahaki sefere kadar senden bir şey isteyeceğim. Sadece bir tabir daha ekleyelim bu rüyaya.”
Durup ona baktım. “Nedir?”
“Eve gittiğinde, o gri kapüşonlunu çıkar ve sadece beş dakika boyunca aynaya bak. Saçlarının rengine, gözlerindeki o turuncu ışıltıya bak. Görünmez olmadığını kendine kanıtla. Toz değilsin Lavin. Sen buradasın.”
Odadan çıkarken ayaklarım yere daha sağlam basıyordu. Aren’in sesi hala kulaklarımdaydı. Eve dönüş yolunda, otobüsün camından yansıyan aksime belli belirsiz baktım. Belki de gerçekten, toz bulutunun arasından güneşi görme vaktim gelmişti.
Seanstan çıktığımda, Aren’in sesi zihnimde bir saat sarkacı gibi gidip geliyordu. “Toz değilsin Lavin. Sen buradasın.” Otobüsün camına yaslandığımda, dışarıdaki binalar hızla akan gri bir şeride benziyordu. Ama bu sefer o şeridin içinde kendi yansımamı ararken buldum kendimi. Turuncu buklelerim camdaki kirli ışıkla birleşince tuhaf, solgun bir alev gibi parlıyordu.
Eve vardığımda anahtarın kilitte çıkardığı ses, her zamankinden daha yüksek geldi kulağıma. İçerisi yine sessizdi ama bu sefer o sessizliğin içinde bir görevim vardı. Aren’in benden istediği o “ayna ödevi.”
Odamın kapısını kapattım. Kalbim hızlanmaya başladı. Gri kapüşonlumun fermuarını yavaşça indirdim. Sanki üzerimdeki bir zırhı çıkarıyordum ve o zırh olmadan savunmasız kalacaktım. Onu yatağın üzerine bıraktım. Altımdaki ince, beyaz tişörtle kaldım. Omuzlarımın ne kadar çöktüğünü, kollarımın ne kadar zayıf göründüğünü fark ettim.
Aynanın karşısına geçtim.
Önce ayak uçlarıma baktım. Sonra yavaşça yukarı doğru çıktım. Ellerim, titreyen parmaklarım... Ve sonunda yüzüm.
Gözlerimi yansımanla buluşturduğum an, içimde bir şey koptu. Gözlerimin altı yorgunluktan morarmıştı ama o bakışlardaki ifade... Anneminkine o kadar çok benziyordu ki. Bir an rüyamdaki o hastane odasına geri döndüğümü sandım.
“Bak,” diye fısıldadım kendime. “Toz değilsin.”
Parmaklarımı aynanın soğuk yüzeyine değdirdim. Kendi tenime dokunmak yerine o cama dokunmak daha kolaydı. Saçlarımın turuncusu, odanın gri duvarları arasında o kadar yabancı duruyordu ki. Sanki yanlış bir tabloya aitmişim gibi.
Beş dakika... Sadece beş dakika dayanmam gerekiyordu. Ama üçüncü dakikada gözlerim doldu. Gördüğüm şeyden korkuyordum çünkü gördüğüm kişi hâlâ hayattaydı. Ve hayatta olmak, her sabah o ağırlıkla yeniden uyanmak demekti.
Tam o sırada kapının açılma sesi geldi. Babam gelmişti.
Normalde odamdan çıkmaz, o uyuyana kadar sessizce beklerdim. Ama Aren’in “görünür ol” diyen sesi, sanki beni sırtımdan itti. Kapıyı açtım ve koridora çıktım.
Babam vestiyerin önünde ceketini asıyordu. Beni kapüşonlum olmadan, o beyaz tişört ve darmadağın turuncu saçlarımla görünce duraksadı. Göz göze geldik. Bakışlarında bir şaşkınlık, belki de çok derine gömülmüş bir hüzün vardı.
“Lavin?” dedi, sesi pürüzlüydü. “Gelmişsin.”
“Geldim,” dedim. Sesim beklediğimden daha sağlam çıktı.
Mutfağa doğru yürüdü, ben de peşinden gittim. Masanın üzerindeki o meşhur boş fincanı aldı. “Aç mısın?” diye sordu. Klasik sorusu.
“Hayır,” dedim ama sonra durdum. “Yani, aslında bir şeyler yiyebilirim. Beraber...”
Babam elindeki fincanla öylece kalakaldı. Bana baktı, sonra masaya. Uzun bir sessizlik oldu. Bu seferki sessizlik, her zamanki gibi “yabancı iki kişi” sessizliği değildi. Bir şeylerin eşiğinde duran iki insanın sessizliğiydi.
“Tamam,” dedi babam, sesi hafifçe titreyerek. “Patates kızartayım mı? Annenin... yani, sevdiğin gibi.”
Annemin adını yarım bırakmıştı ama o kelime havada asılı kaldı. “Olur,” dedim.
Sandalyeye oturdum. Babam tavayı ocağa koyarken sırtını bana dönmüştü. Ama omuzlarının sarsıldığını görebiliyordum. O da benim gibi görünmez olmaya çalışıyordu bunca zamandır. Kendi acısının içinde kaybolmuş, beni de o karanlığın içinde unutmuştu. Ya da belki de beni her gördüğünde annemi gördüğü için bakmaya cesaret edememişti.
“Baba,” dedim sessizce.
Dönmedi ama “Efendim?” dedi.
“Saçlarımı bugün taradım. Aren... yani gittiğim doktor, fark etti.”
Babam yavaşça bana döndü. Gözleri nemliydi. “Annen de hep derdi,” dedi, sesi bu sefer tamamen kısıldı. “Güneşin habercileri... Onları saklama Lavin. Çok güzeller.”
O an, mutfağın o gri ışığı altında, babamla ilk kez gerçekten karşılaştık. Patateslerin yağda kızarma sesi, mutfağı o eski, sıcak günlerin hayaliyle doldurdu. Belki o rüyamdaki mutfak geri gelmeyecekti ama bu sessiz mutfakta yeni bir şeyler pişiyordu.
Aren haklıydı. Toz değildim. Bir babası olan, turuncu saçlı ve hala nefes alan bir genç kızdım.
Bölüm etkileşimi
