Bölümler 4Şu an: 2-Kalabalığın İçinde...
Ψ
Bölüm 2
Mesajı gönderdikten sonra telefonun ekranı karardı. Odanın sessizliği bu kez kulak tırmalamıyordu. Aksine, Aren’in sesinin yankısı hala duvarlarda asılı kalmış gibiydi. “İhtiyacın olduğunda buradayım.” Bu cümle, zihnimin kuytu köşelerine bırakılmış küçük bir fener gibiydi; sönmeye yüz tutmuş ama hala oradaydı.
Ertesi sabah uyandığımda, göğsümdeki o meşhur ağırlık yine oradaydı ama bu sefer üzerine bir kat daha battaniye örtülmüş gibi yumuşaktı. Yataktan kalktım, mutfağa gittim. Babam yine erkenden çıkmıştı. Masanın üzerinde, dünkü gibi yarım bırakılmış bir kahve fincanı duruyordu.
Fincanı elime aldım. Soğumuştu. Tam lavaboya boşaltacakken durdum. Babamla en son ne zaman sadece havadan sudan konuşmak dışında bir şey yapmıştık? Cevabı bulamadım. Fincanı yıkadım, kuruladım ve her zamanki yerine koydum.
O gün okulda, o gri kapüşonlumun içinde yine kayboldum. Ama bir fark vardı: İnsanlar yanımdan geçerken, Aren’in o not defterine yazdığı şeyi merak ediyordum. Benim hakkımda ne görmüştü? Belki de o “görünmez” dediğim kızın, aslında sadece susarak bağırdığını fark etmişti.
Öğle arasında kütüphanenin en arka masasına geçtim. Kitabımı açtım ama okumuyordum. Kalemimi çıkardım ve defterimin kenarına küçük bir kutu çizdim. Sonra o kutunun içine bir tane daha, bir tane daha... İç içe geçmiş, çıkışı olmayan kutular.
“Lavin?”
Sesle birlikte irkildim. Başımı kaldırdığımda sınıfın popüler ve gürültülü tiplerinden biri olan Selin’i gördüm. Elinde bir kağıt tutuyordu.
“Hoca edebiyat ödevi için grupları açıkladı. Sen, ben ve Mert beraberiz.”
İçimdeki o tanıdık panik dalgası yükseldi. Grup çalışması. Konuşmak zorunda kalmak. Fikir beyan etmek. Selin bana bakarken, Aren’in o sakin sesini hatırlamaya çalıştım. “Kaçmak rahatlatır ama yalnız hissettirir.”
“Tamam,” dedim sesimi bulmaya çalışarak. “Ne yapmamız gerekiyor?”
Selin şaşırmış gibiydi. Muhtemelen sadece başımı sallayıp geçeceğimi düşünüyordu. “Konuyu WhatsApp grubunda konuşuruz, seni ekliyorum,” dedi ve uzaklaştı.
Okul çıkışı otobüsü beklerken telefonum titredi. Bir bildirim. Aren’in ofisinden değil, babamdandı.
“Bu akşam biraz geç geleceğim. Buzdolabında yemek var.”
Her zamanki gibi kısa, öz ve mesafeli. Telefonu cebime koydum. Eve yürürken yol üzerindeki o küçük parkta durdum. Annemle buraya gelirdik. O zamanlar bu park daha renkli görünürdü ya da belki ben öyle hatırlamak istiyordum. Bir banka oturdum. Ellerim yine titremeye başlamıştı ama bu sefer onları battaniyenin altına saklayamazdım.
Sessizce kendime fısıldadım: “Bir. İki. Üç. Nefes al.”
O an fark ettim; Aren sadece beni dinlememişti, bana kendimi dinlemeyi de öğretmeye başlamıştı. Cebimden telefonumu çıkardım. Mesaj kutuma girdim. Yazıp yazmamak arasında gidip geldim. Sonunda babama cevap yazdım:
“Tamam. Afiyet olsun.”
Belki bu da bir başlangıçtı. Çok küçük, neredeyse görünmez bir başlangıç. Ama gri dünyamda, bir yerlerde bir fırça darbesi daha atılmıştı.
Akşam eve girdiğimde salonun karanlığına bakmadım. Mutfağa gittim, ışığı açtım. Annemin en sevdiği fincanı raftan indirdim. İçine bir çay koydum en sevdiğim çayı yani papatya çayımı aldım ve masaya oturdum. Sessizlikle savaşmak yerine, onunla beraber oturmaya karar verdim.
Tam o sırada telefonuma bir bildirim daha düştü. Tanımadığım bir numara.
“Lavin, ben Aren. Bugün attığın mesaj için teşekkür ederim. Yarın aynı saatte görüşmek üzere?”
Kalbim yine o tuhaf hızına ulaştı. Ama bu sefer kaçmak istemiyordum. Gözlerimi kapattım. Gri hala oradaydı ama artık o kadar da korkutucu gelmiyordu.
Çayın son yudumunu içtim. Mutfağın o tanıdık sessizliği bu sefer üzerime yıkılmadı, sadece yanımda durdu. Sandalyeden kalktım, bardağı özenle yıkayıp yerine koydum.
Odamın kapısını kapattığımda, aynanın önünde durdum. Uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım; gözlerimi kaçırmadan yansımama baktım. Turuncu, kıvırcık saçlarım... Annem onlara “güneşin habercileri” derdi. Ama bana göre sadece kontrol etmesi zor, karmaşık bir yığındı. Tıpkı zihnim gibi.
Komodinin üzerindeki fırçayı aldım. Saçlarımı taramaya başladım. Her bir düğüm çözüldüğünde, günün ağırlığı da tellerden dökülüp yere düşüyordu sanki. Fırça her darbeye direniyor, saçlarım inatla birbirine dolanıyordu. Ama pes etmedim. Aren’in sesini duyar gibi oldum: “Zor olanı denemek, başlamaktır.”
Saçlarım sonunda yatışıp omuzlarıma yayıldığında, kendimi biraz daha “burada” hissettim. Yatağa girdim. Işığı kapattım. Karanlık, odanın her köşesine sızdı. Gözlerimi kapattığımda, Aren’in o güven veren bakışını ve gri sweatshirtümün yumuşaklığını hayal ettim. Zihnim, yorgunluğun kollarına bıraktı kendini.
Derin, kapkaranlık bir uykuya daldım.
Bölüm etkileşimi
