Bölümler 4Şu an: 1-Sessizliğin İçindeki Gürültü
Ψ
Bölüm 1
Sabah aniden uyandım.
Neden uyandığımı bilmiyordum. Alarm çalmamıştı. Dışarıdan gelen bir ses de yoktu. Ama gözlerim açılmıştı bir kere. Tavanı izlemeye başladım. Odamın tavanı, her sabah olduğu gibi bugün de bana yabancı geliyordu. Sanki bu odada yaşayan kişi ben değilmişim gibi.
Göğsümde tanıdık bir ağırlık vardı.
Her sabah uyanır uyanmaz hissettiğim o ağırlık.
Bazen bunun sadece bir his olmadığını düşünüyorum. Sanki gerçekten göğsümün üzerine bir şey koymuşlar gibi. Nefes almayı zorlaştıran, konuşmayı gereksiz kılan bir şey.
Gözlerimi kapattım.
Uyumaya geri dönmek istedim.
Ama zihnim çoktan uyanmıştı.
“Bugün de aynı.”
İçimdeki ses yine konuşmaya başlamıştı.
“Hiçbir şey değişmeyecek.”
Derin bir nefes aldım. Ama nefesim yarıda kaldı. Kalbim hızlanmaya başladı. Ellerimi battaniyenin altına sakladım. Parmaklarımın titrediğini fark ettim.
Son zamanlarda bu çok oluyordu.
Kalbim sanki benden habersiz kararlar veriyordu.
Bir.
İki.
Üç.
Nefes aldım.
Sonra yavaşça doğruldum. Odamın içi gri bir sabah ışığıyla doluydu. Perdelerin arasından süzülen ışık, duvarlara solgun bir renk veriyordu.
Griyi seviyorum.
Gri bağırmıyor.
Gri dikkat çekmiyor.
Gri benim gibi.
Yatağımdan kalktım. Ayaklarım yere değdiğinde üşüdüm. Bir süre öylece durdum. Sonra gardıroba yöneldim.
Dolabı açtım.
Renkli kıyafetlere baktım.
Sonra gözlerimi kaçırdım.
Renkli şeyler bana göre değil.
Elim doğrudan gri kapüşonlu sweatshirtüme gitti. Onu aldım. Üzerime geçirdim. Bu kıyafetin içinde kendimi daha güvende hissediyorum. Sanki kimse beni fark etmeyecekmiş gibi.
Saçlarımı topladım. Banyoya gittim. Yüzüme su çarptım.
Aynaya bakmadım.
Uzun zamandır aynaya bakmıyorum.
Aynalar gerçeği gösteriyor.
Ve ben gerçeği görmek istemiyorum.
Ev sessizdi.
Zaten uzun zamandır ev hep sessizdi.
Annem öldüğünden beri bu evde sesler azalmıştı. Tabak sesleri, sabah telaşı, mutfaktan gelen hafif müzik… Hepsi bir anda yok olmuştu. Geriye sadece sessizlik kalmıştı.
Babam genelde benden önce evden çıkardı. Bugün de öyle olmuştu. Mutfak masasında yarım kalmış bir kahve fincanı vardı. Bu, evde yalnız olmadığımı gösteren tek şeydi.
Sandalyeye oturdum.
Aç değildim.
Aslında annem öldüğünden beri ne zaman gerçekten aç hissettiğimi hatırlamıyorum.
Babamla çok konuşmuyoruz.
Konuşsak bile cümleler kısa oluyor.
“Okul nasıl?”
“İyi.”
“Geç kalma.”
“Tamam.”
Hepsi bu.
Bazen aynı evde yaşayan iki yabancı gibi hissediyorum.
Masadan kalktım. Çantamı aldım. Kapıya yöneldim.
Evden çıkmadan önce bir an durdum.
Salondaki fotoğrafa baktım.
Üçümüz.
Ben, annem ve babam.
Fotoğraftaki gülüşüm bana ait gibi gelmiyor.
Kapıyı kapattım.
Soğuk hava yüzüme çarptı. Ellerimi cebime soktum. Yürümeye başladım. İnsanların arasına karıştım.
Kalabalıkta kaybolmayı seviyorum.
Yalnızken daha görünür hissediyorum.
Otobüs durağına vardım. İnsanların arkasında durdum. Kimsenin dikkatini çekmemeye çalıştım. Otobüs geldiğinde içeri bindim. Pencere kenarına oturdum.
Camdan dışarı baktım.
Sonra geçmiş geldi.
Her zaman olduğu gibi.
Okul koridoru.
Kalabalık.
Gülüşler.
“Şuna bak…”
“Saçlarına bak…”
Gözlerimi kapattım.Hatırlamak istemedim.Ama zihnim durmuyor.Ellerimi birbirine kenetledim.
Nefes al.
Tut.
Ver.
Otobüs durduğunda indiğimi bile fark etmedim. Etrafıma baktım. Yabancı bir sokaktaydım.Telefonuma baktım.Adres doğruydu.
Psikolog.
Kelime bile tuhaf geliyordu.Buraya gelmek istemedim.Ama gelmiştim.Binanın önünde durdum. Kalbim hızlandı. Avuç içlerim terledi.
Geri dönmeyi düşündüm.Sonra kapıyı açtım.Bekleme salonu sakindi. Bu beni şaşırttı. Sessizlik vardı ama rahatsız edici değildi.Bir koltuğa oturdum.Ellerim titriyordu.İçimdeki ses yeniden başladı.
“Konuşamayacaksın.”
“Saçma.”
Kapı açıldı.Başımı kaldırdım.Bir adam kapıda duruyordu.Beklemiyordum.
“Lavin?” dedi.
Başımı salladım.
“Ben Aren.” dedi.
İsmini duyduğumda içimde kısa bir sessizlik oldu.Kenara çekildi.
“Girebilirsin.”
Ayağa kalktım.Odaya girdim.
Sessizlik.
Ama bu farklı bir sessizlikti.Koltukta oturdum.Kalbim hâlâ hızlı atıyordu.Konuşmak istemedim.
Sessizlik uzadı.
Sonra dudaklarım kendiliğinden aralandı.
“Ben…”
Boğazım düğümlendi.
“Ben iyi değilim.” dedim.
Sesim çok kısıktı.
Ama duyuldu.
Ve o an…
İlk kez birine içimdeki gürültüyü göstermiş oldum.
Belki de bu…
Her şeyin başlangıcıydı.
Kalbimin atışlarını duyabiliyordum.
Bu odada otururken, ilk kez kaçacak bir yerim olmadığını fark ettim. Normalde konuşmamayı seçebilirdim. Normalde başımı eğip susabilirdim. Normalde biri bana bir şey sorduğunda omuz silkip geçebilirdim.
Ama burada…
Burada susmak bile zor geliyordu.
Çünkü sessizlik bile beni dinliyormuş gibi hissettiriyordu.
Ellerime baktım. Parmaklarımı birbirine kenetlemiştim. Tırnaklarımın avuç içime battığını fark ettim. Bunu fark ettiğimde yavaşça gevşettim.
Neden bu kadar gergindim?
Aslında cevabı biliyordum.
Çünkü biri beni gerçekten görüyordu.
Bu his korkutucuydu.
Yıllardır görünmez olmaya alışmıştım. Kalabalıkta kaybolmaya, insanların bakışlarından kaçmaya, aynalardan uzak durmaya… Hepsi görünmemek içindi.
Ama şimdi…
Birisi beni görüyordu.
Ve bu beni huzursuz ediyordu.
Başımı kaldırmaya cesaret edemedim. Aren’in bana baktığını hissediyordum ama bakışlarında bir baskı yoktu. Bu da tuhaftı.
İnsanlar genelde sabırsız olurdu.Sorular sorarlardı.Sessizlikten rahatsız olurlardı.
Ama o bekliyordu.
Bu da içimde tuhaf bir güven hissi oluşturuyordu.Uzun zamandır güven kelimesini hissetmemiştim.
“Bazen…” dedim.Sesim çok kısıktı.
“Bazen içimde bir şey var gibi hissediyorum.”Duraksadım.
Kelime bulmak zordu.
“Yani… sanki… her şey üstüme geliyor gibi.”Boğazım düğümlendi.
“Sebepsiz.”
Son kelimeyi zor söyledim.Sebepsiz değildi aslında.Ama nereden başlayacağımı bilmiyordum.
Gözlerimi kapattım.
Ve görüntüler geldi.
Annemin hastane odası.
Beyaz duvarlar.
Sessiz makineler.Babamın yüzündeki yorgunluk.Kalbim hızlandı.
Gözlerimi hemen açtım.
Hatırlamak istemedim.Ama zihnim durmuyordu.
“Uyuyamıyorum.” dedim.
“Gece çok düşünüyorum.”Ellerimi birbirine kenetledim.
“Ve sabah uyanınca… her şey daha ağır geliyor.”
Konuştuğuma inanamıyordum.
Normalde bunları kimseye anlatmazdım.
Belki de… ilk kez gerçekten ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Sessizlik uzadı ama bu sefer rahatsız edici değildi. Odanın içindeki hafif saat sesi dikkatimi çekti. Duvarın köşesinde küçük bir saat vardı. Tik… tik… tik… Garip bir şekilde bu ses beni sakinleştiriyordu. Ellerime baktım, parmaklarımı birbirine dolamıştım. Sonra fark etmeden çözdüm.
Aren konuştu. “Buraya gelmeden önce ne düşündün?” diye sordu. Sorusu beklediğim gibi değildi. Omuz silktim. “Gelmemeyi.” dedim dürüstçe. Aren hafifçe gülümsedi. “Ama geldin.” dedi. “Evet…” dedim. “Neden?” Bu soru beni düşündürdü. Gerçekten neden gelmiştim? Bir süre sustum. “Çünkü…” dedim, sonra hafifçe nefes verdim. “Sanırım yalnız başıma düzelmeyeceğimi fark ettim.”
Bunu söylemek tuhaftı ama aynı zamanda biraz hafifleticiydi. Aren başını hafifçe salladı. “Bu farkındalık kolay gelmez.” dedi. Gözlerimi kaldırdım, ilk kez doğrudan baktım. Gözleri sakindi. İnsanların genelde baktığı gibi değildi; yargılayan bir bakış yoktu. Bu da içimdeki gerginliği azalttı.
“Genelde insanlar beni anlamıyor.” dedim. “Nasıl yani?” diye sordu. Omuzlarımı hafifçe kaldırdım. “Çok konuşmuyorum. O yüzden insanlar beni soğuk sanıyor ama aslında sadece ne söyleyeceğimi bilmiyorum.” Aren küçük bir not aldı. Bu hareket dikkatimi çekti. “Ne yazıyorsunuz?” diye sordum fark etmeden. Aren hafifçe gülümsedi. “Seni değil, dikkatimi çeken şeyleri.” dedi. Bu cevap hoşuma gitti.
“Seni en çok zorlayan şey ne?” diye sordu. Bir an düşündüm. “Kalabalık.” dedim. “Kalabalıkta kendimi yanlış yerdeymişim gibi hissediyorum. Sanki herkes nasıl davranacağını biliyor ama ben bilmiyorum.” Aren başını salladı. “Bu ne zamandır böyle?” “Uzun zamandır.” dedim. Kısa bir duraksamadan sonra ekledim: “Annem öldükten sonra daha da arttı.” Bu cümleyi bu kadar sakin söylediğime şaşırdım ama bu sefer içim kararmadı.
Aren biraz öne eğildi. “Annenle yakın mıydın?” diye sordu. Hafifçe gülümsedim. “Evet. Evde en çok onunla konuşurdum. Annem benim tek arkadaşımdı. Şimdi ev daha sessiz.” Aren yumuşak bir sesle devam etti: “Babanla nasıl?” Omuz silktim. “Aynı evdeyiz ama bazen misafir gibiyiz.” Bu cümle kısa bir sessizlik getirdi ama bu sessizlik ağır değildi.
“Bugün buraya gelmek senin için zor muydu?” diye sordu. “Evet.” dedim. Sonra dürüstçe ekledim: “Ama düşündüğüm kadar korkutucu değilmiş.” Aren hafifçe gülümsedi. “Bunu duymak güzel.” dedi. O an içimde küçük bir rahatlama hissettim. Belki de bu oda o kadar da kötü bir yer değildi. Belki de ilk kez biriyle konuşmak bu kadar zor değildi. Ve ilk kez buradan çıkmak için acele etmiyordum.
Sessizlik kısa bir süre devam etti. Aren, kalemiyle not almaya devam ederken gözlerini ara sıra bana çevirdi ve sanki her kelimemin anlamını tartıyormuş gibi baktı. Derin bir nefes aldım, içimde bir cesaret belirdi. “Okulda… her zaman zor oldu,” dedim, sesi hafif titriyordu. “Kalabalık… bana hep baskı yapıyor, insanlar…” Kelimelerim düzensiz çıktı ama söylemekten vazgeçmedim. Aren hafifçe öne eğildi.
“Öyle hissettiğinde ne yapıyorsun?” diye sordu. Sorusu basitti ama içtenliğini hissedebiliyordum. Başımı salladım. “Kaçarım… kenara çekerim kendimi. Konuşmam, gülmem… görünmez olurum,” dedim.
O an, onun dikkatle bana baktığını fark ettim. Parmaklarımı birbirine dolamıştım, ama bu sefer gerginliğim biraz azalmıştı. Aren’in bakışı, beni yargılamıyordu; beni anlamaya çalışıyordu. Bu, küçük ama güçlü bir güven hissi yarattı.
“Görünmez olmak seni rahatlatıyor mu?” diye sordu
Gözlerimi kapattım, hatırladım; okul koridorlarında fısıldanan sözleri, bakışları, gülüşleri. “Evet… ama aynı zamanda yalnız hissettiriyor,” dedim.
Aren hafifçe gülümsedi. “Yalnız hissetmek zor, ama bunu paylaşmak bir fark yaratabilir,” dedi. Sözleri kulağıma basit geldi ama içimde yankı buldu. İlk kez birinin, sadece dinleyerek bana yardım edebileceğini fark ettim.
Oda sessizdi ama bu sessizlikten korkmuyordum artık. Aren’in soruları, bakışı ve sabrı bir köprü kuruyordu. İçimdeki korku ve utançla yavaş yavaş bir bağ oluşuyordu. İlk kez, geçmişimi, korkularımı ve yalnızlığımı bir başkasıyla paylaşmanın ağır olmadığını hissettim.
Bir süre sessiz kaldık. Sonra Aren, “Peki… bu duyguların en yoğun olduğu anlarda ne hissediyorsun?” diye sordu.
Hafifçe gülümsedim. “Boşluk… ve bazen öfke… ama çoğunlukla korku,” dedim. Parmaklarımı dizlerimin üzerine koydum ve hafifçe sıktım. “Ve çoğu zaman ne yapacağımı bilmiyorum.”
Aren başını salladı. “Anlıyorum. Bu senin için doğal bir tepki. Ama paylaştığın için teşekkür ederim,” dedi. O an, onun yalnızca bir psikolog değil, aynı zamanda anlamaya çalışan bir insan olduğunu hissettim.
İlk defa, birine bu kadar açılmak, bana hafif bir özgürlük verdi. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu, ama bu hız, korkudan değil, güven ve anlaşılmış olmanın getirdiği bir heyecandı. Aramızda, küçük ama sağlam bir bağ oluşmuştu. İlk bakışta fark edilmeyen bu bağ, sessiz ama güçlü bir şekilde içimde yankılanıyordu.
Ve o an, odadan çıkmayı düşünmedim. Konuşmaya devam etmek istedim; anlatmak ve anlatılmak…
O an içimde bir cesaret belirdi ve okulda yaşadığım bir anıyı paylaşmak istedim. “Beni en çok zorlayan anlardan biri, lise koridorunda yaşandı,” dedim. “Bir grup öğrencinin alay ettiği bir an vardı. Saçlarım ve kıyafetim yüzünden… herkes bana bakıyordu, gülüyorlardı. O anda kendimi küçücük hissettim ve sadece kaçmak istedim.”
Aren dikkatle dinliyordu, gözlerini benden ayırmıyordu. “O an ne yaptın?” diye sordu. “Hiçbir şey yapamadım,” dedim. “Sadece kenara çekildim ve görünmez olmaya çalıştım. İçimde bir öfke vardı ama ağlamaktan bile korkuyordum.”
O anda, Aren’in bakışlarında hafif bir anlayış gördüm. Sanki benim yalnızca sözlerimle değil, vücut dilimle ve içimdeki titremeyle de ilgileniyordu. Bu fark edilmek, benim için küçük ama güçlü bir rahatlama hissettiriyordu.
“Anlıyorum,” dedi Aren.
“Bazen kendimizi ifade edemeyince, öfkeve korku içimizde birikir. Ama bunu anlatabilmek bir başlangıçtır.”
Derin sessizlikler ile dolu bir seans ve tanışma seansı olmuştu.Seansın sonunda odadan kalktım, yavaşça çantama yöneldim. Acele etmeden yürüyordum ama fark etmeden telefonumu masanın üzerinde bırakmışım. Aren kapıya doğru yürüdü, sonra durdu ve hafifçe bana seslendi: “Lavin, telefonunu unuttun.”
Geri döndüm ve masaya baktım. Telefonum oradaydı, unutmuşum. Aren geldi, telefonumu elime uzattı. “Teşekkür ederim,” dedim. Ela gözleri ile göz göze geldik.
Kapıya yöneldim. Aren’in arkamdan sessizce izlediğini hissettim. Dışarı çıkmadan önce bir an durdum. Derin bir nefes aldım.
“Teşekkür ederim,” dedim tekrar. Bu sefer daha sağlam bir sesle. “Gerçekten… teşekkür ederim.”
Aren hafifçe gülümsedi. “İhtiyacın olduğunda buradayım, Lavin.”
Dışarı çıktım. Soğuk havayı yüzümde hissettim. Ama bu sefer içimde bir boşluk değil, hafif bir ağırlık vardı; tuhaf ama dayanılabilir bir ağırlık.
Otobüs durağına doğru yürürken fark ettim: Kalabalığın içindeyken hâlâ kayboluyordum, ama artık bu kayboluş korkutucu değildi. Sessizliği, kalabalığın içinde hissettiğim yalnızlığı artık biraz daha yönetebileceğimi biliyordum.
Telefonumu cebime koydum ve yürümeye devam ettim. İçimde, ilk kez bir güven hissiyle beraber bir merak da belirdi: Aren’in söyledikleri doğru olabilir miydi? Paylaşmak… gerçekten bir fark yaratabilir miydi?
Otobüsten indiğimde okulun kapısına doğru yürüyordum. Çantam omzumdaydı, ellerim cebimde, ama içimde hafif bir farklılık vardı. Aren’in odasındaki sessizlik ve dikkatli bakışı hâlâ zihnimdeydi. İçimde bir boşluk vardı, ama bu boşluk korkutucu değil, biraz daha yönetilebilir bir boşluktu.
Koridorlardan geçerken, herkes kendi telaşında ilerliyordu. Çoğu zaman olduğu gibi gözlerimi yerlere diktim. Ama bu sefer… adımlarım biraz daha kararlıydı. Sessizce yürüyordum, ama fark ettim ki kalabalık artık beni tamamen boğmuyordu.
Öğle arasında kantine gittim. Masalardan birine oturdum ve çantamı yanımda tuttum. Yine yalnızdım. Ama fark ettim ki yalnız olmak, bir tehdit değil, bir alan da olabiliyordu. İçimde küçük bir güven vardı; Aren’in bana gösterdiği gibi, bazen sessizlik bile anlayış taşıyabilirdi.
Dersler sırasında, öğretmenin sorularına yanıt vermedim. Ama kalbimde bir fark vardı: Eskisi gibi tamamen kaybolmuş hissetmiyordum. Düşüncelerim kafamda dönüp duruyor, ama birileri beni dinleyecek diye bir umut vardı artık.
Okul çıkışı eve dönerken, adımlarımı yavaşlattım. Havada hafif bir rüzgar vardı, yapraklar yol boyunca süzüldü. Aren’in odasındaki seans geldi aklıma: “Bazen yalnız hissetmek zor, ama bunu paylaşmak bir fark yaratabilir.”
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Bu sefer nefesim sadece korkudan değil, bir rahatlamadan geliyordu. İçimde bir farkındalık doğmuştu; kendi sınırlarımı, korkularımı ve duygularımı kabullenmeye başlamıştım.
Eve vardığımda, telefonumu elime aldım ve Aren’in ofisinin numarasına kısa bir mesaj attım:
“Bugün için teşekkür ederim. Kendimi… biraz daha hafiflemiş hissediyorum.”
Mesajı gönderdim ve telefonu kenara koydum. İçimde garip bir dinginlik vardı. Bu, ilk defa birinin beni gerçekten görmesi ve anlamasıyla oluşan bir histi. Ama hiçbir şey zorlamıyordu. Hiçbir romantik beklenti, hiçbir baskı… sadece anlaşılmış olmanın sessiz ağırlığı.
Yatak odama geçtim. Battaniyemin altına girdim ve gözlerimi kapattım. Sessizlik hâlâ vardı, ama bu sessizlik artık düşmanca değildi. Düşüncelerim dönüp duruyordu, ama kontrol edilebilir bir şekilde. İçimde bir güven ve biraz da cesaret vardı; ertesi seans için hazır olmasam da, bunu denemeye değer buluyordum.
Ve o an anladım ki: Aren’in varlığı, bana sadece konuşmayı değil, kendimle yüzleşmeyi de öğretmişti. Bu, küçük ama güçlü bir başlangıçtı.
Bölüm etkileşimi
