12. bölüm · KENDİME YABANCI
DEMİR..
TARİH / 2022
O dondurucu cami avlusundan ve buz gibi küvetten çıktığında, Vena’nın bedeni ruhuna daha fazla ihanet edemedi. O gece ciğerlerine dolan sadece Erzurum’un ayazı değildi; Uras’ın terk edişinin o keskin zehriydi. Vena yatağa düştüğün de günlerce süren o yüksek ateşin içinde sadece sayıklamıyordu; aslında geçmişini yakıp kül etmeye çalışıyordu.
Tam o karanlık kuyunun dibindeyken, telefonun ekranında sürekli aynı isim belirmeye başladı: Demir.
Demir, Vena’nın o darmadağın halini, o dilsiz acısını en uzağından ama en derinden hisseden tek kişiydi. Vena telefonları açmıyor, mesajlara dönmüyordu; ama Demir vazgeçmiyordu. Demir’ in her araması, Vena’nın üzerine yağan karlara atılan sıcak birer battaniye gibiydi. Demir, Vena’nın sesindeki o kırılmayı duyduğu an, Malatya’daki hayatını bir kenara bırakıp sadece onu görebilmek, o solmuş çehreye yeniden can verebilmek için Erzurum yollarına düştü.
On Aylık Bir Sığınak: Yarım Kalmış Bir Bahar
Demir’ in Erzurum’a gelişi, Vena için bir aşkın başlangıcından ziya de bir fırtınada sığınılacak son limandı. On ay sürecek olan o ilişki, Vena’nın yaralarını Demir’ in yeşil gözlerinde kurutmaya çalıştığı bir iyileşme süreciydi. Demir, Vena’ya bir kadın gibi değil, kırılmasından korkulan kutsal bir emanet gibi bakıyordu. Hem de bunu yaparken neden bu halde olduğunu sorgulamıyordu. Enkazın sebebinin sevdiği kadının katilinin Uras olduğunu bilmiyordu. Vena, Demir’ in yanında gülmeyi yeniden öğrendi ama o gülüşün altında hep o cami avlusunun soğukluğu saklıydı. Demir ona çiçekler alıyor, kışın en sert günlerinde içini ısıtacak çaylar demliyordu. Vena, Demir’ in ellerini tutarken aslında Uras’ın boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. Bu, on ay boyunca süren en büyük sessiz savaştı. Demir ona her "Seni seviyorum" dediğin de Vena’nın içindeki o arsız aşk büyük bir savaş veriyordu. Demir o kadar saftı, o kadar dürüst bir sevgiyle bağlanmıştı ki; Vena bazen bu sevginin ağırlığı altında eziliyor, kendine "Neden onu değil de ötekini?" diye sormaktan kaçamıyordu. El ele yürüdükleri o on ay boyunca, Demir her adımda Vena’yı biraz daha hayata bağlıyordu. Vena, Demir’ in yanında kendini güvende hissediyordu; Demir onun için korkmayan, ailesini değil onu seçen, "yapamam" demeyen adamın vücut bulmuş haliydi. Demir, Vena’ya bir hayat borçluydu ve o hayatı ona on ay boyunca fazlasıyla verdi. Vena, Demir’ in kollarında ısınırken aslında donmaktan kurtulmuştu. Ama ruhu, Uras’ın bıraktığı o ahşap banktan tam anlamıyla hiç kalkmamıştı. Erzurum’un o puslu kışında başlayan bu sığınma hikâyesi, ilişkinin yedinci ayında mevsimlerin değişmesiyle birlikte yeni bir yola evrilmişti. Okul bitmiş, diploma törenindeki o geçici neşe yerini hayatın çıplak gerçeklerine bırakmıştı. Vena, valizine sadece kıyafetlerini değil, Erzurum’un ayazında donmuş o yaralı geçmişini de sığdırarak memleketi Malatya’ya dönmüştü. Demir ise hayatını kurmak, Vena ile hayalini kurduğu o "güvenli limanı" inşa etmek için Kayseri de işe başlamıştı. Aralarındaki mesafe harita üzerinde kısalmış gibi görünse de yolların tozunda ve zamanın darlığında aslında yeni bir imtihan başlıyordu.
Kayseri-Malatya Arasındaki Aşk Köprüsü:
Demir için Kayseri’deki işi sadece bir geçim kaynağı değil, Vena’ya kavuşacağı günlerin teminatıydı. Ama Demir’ in kalbi Kayseri’nin beton binaları arasında değil, Malatya’nın kavurucu sıcağında, Vena’nın yanında atıyordu. Şantiye tozunun, mesailerin ve yorgunluğun arasında bulduğu her boşlukta, gözünü kırpmadan yollara düşüyordu. Kayseri-Malatya yolundaki o beyaz çizgileri Demir’ in heyecanıyla izliyordu. Demir, sırf Vena’yı bir saat görebilmek, o her zaman biraz hüzünlü bakan gözlerinde bir anlık ışık yakabilmek için yüzlerce kilometreyi sanki beş dakikalık bir yolmuş gibi kat ediyordu. Demir, Kayseri’ta vardiyasını bitirir bitirmez, uykusuzluğa ve yorgunluğa meydan okuyarak direksiyon başına geçiyordu. Malatya’nın girişindeki o sarı levhayı gördüğünde yüzüne yayılan o saf gülümseme, Vena’ya duyduğu vefanın en büyük deliliydi. Vena, Demir’ in bu bitmek bilmeyen çabasını izlerken içten içe eriyordu. Uras’ın "yapamam" diyerek bir mahalle ötedeki parktan kaçtığı o hayatın içinden gelmişken; Demir’ in onu görmek için şehirler aşması, Vena’nın kalbindeki o eski buzları daha da eritiyordu. Her seferinde "Demir, yoruluyorsun, gelme" dese de Demir’ in kapıda beliren o tozlu yüzü ve "Senin için her yere gelirim" diyen bakışları, Vena’yı hayata bağlayan tek halattı.
Bu üç ay, Kayseri-Malatya hattında sessiz bir fedakârlık destanı gibi yaşandı. Demir, Vena’yı sadece Erzurum’un ayazından değil, kendi içindeki o karanlık dehlizlerden de çekip çıkarmaya kararlıydı. Vena ise Demir’ in bu muazzam sevgisinin altında bazen nefessiz kalıyor, ona layık olamama korkusuyla kendiyle savaşıyordu.
İlişkilerinin onuncu ayına yaklaştıklarında, Demir’ in bu bitmek bilmeyen "gelme" arzusu, Vena’nın hayatındaki en büyük dayanak haline gelmişti. Demir onun için sadece bir sevgili değil, bir mucizeydi. Ta ki o son yolculuğa, o meşum kazanın yaşanacağı o güne kadar...
