6. bölüm · KENDİME YABANCI
Beş Yıl Önce – O Park, O Karar, O Yıkım
YIL 2021
Uras, parktaki bankın ucunda, sanki oturduğu yer bir cellat kürsüsüymüş gibi eğreti duruyordu. Vena, karşısında bir anıt gibi dimdikti. 18 yaşındaki o kızın gözlerinde dünyayı yakmaya yetecek bir ateş ve her şeyi arkasında bırakacak bir cesaret vardı. Uras’ın ailesi Vena’yı asla kabul etmezlerdi. Çünkü Uras için zaten planladıkları bir gelecek o gelecekte Uras’ın yanında hayal ettikleri bir kız vardı. Ama o kız Vena değildi. Vena o gün ona elini uzatmış, “İstersen herkesi silelim, sadece biz olalım; istersen ikimiz de can verelim ama birlikte...” demişti. Bu bir teklif değil, bir kadının bir adama sunduğu en yüksek mertebeden bir teslimiyetti. Uras o an Vena’nın gözlerine baktı. O gözlerde kendi kurtuluşunu gördü ama o kurtuluşa yürüyecek gücü kendinde bulamadı. Uras’ın iç dünyası o saniye bir harabeye döndü. Korku, bir sarmaşık gibi boğazına dolanmış, "aile" denilen o devasa duvarın gölgesi üzerine çökmüştü. Ailesine "hayır" demenin getireceği o belirsiz karanlıktan, Vena’nın vaat ettiği o aydınlık yangından daha çok korktu. "Yapamam," dedi Uras. Sesi, kendi karakterinin tabutuna çakılan son çiviydi. "Aileme yok diyemem." O an Uras, Vena’nın gözlerindeki ışığın sönüşünü değil, buz tutuşunu izledi. Vena ne bağırdı ne de kavga etti. Sessizlik, bir karabasan gibi aralarına çöktüğünde; Uras, hayatı boyunca taşıyacağı o damgayı kendi alnına vurdu: Korkak.
Uras’ın zihni, paramparça olmuş bir aynanın binlerce parçaya ayrılması gibiydi; her parçada Vena’nın o devasa cesareti ve kendi küçük korkaklığı yansıyordu. Uras Vena’yı seviyordu. Hatta âşık olduğu da söylenebilirdi. Ama Uras’ın bu seçimi yaparken omuzlarında taşıdığı yük, aslında henüz yirmi yaşında olmanın verdiği o kaçınılmaz tecrübesizlikti. Hayatın sert rüzgarlarını hep ailesinin inşa ettiği o yüksek duvarların koruması altında karşılamış, fırtınada tek başına nasıl durulacağını henüz öğrenememişti.
Dışarıdan bakıldığında o; hayatı ciddiye almayan, günübirlik heyecanların peşinde koşan ve sorumluluktan kaçan umursamaz bir tip gibi görünürdü. Ancak bu yüzeysel yaşam tarzı, aslında geleneklerine sıkı sıkıya bağlı, otoriter bir ailenin baskısı altında ezilen ruhunun bir kaçış noktasıydı. Herkes onun bu özgür ve rahat tavırlarından zevk aldığını sanırdı; oysa bu boşvermişlik, "aile" denilen o devasa gölgenin altında nefes almaya çalışan bir gencin savunma mekanizmasıydı.
Vena’ya "yapamam" derken, aslında kendi iradesinden de vazgeçmişti. O yirmi yaşın getirdiği çocuksu korkuyla, sadakatin sadece boyun eğmekten geçtiğine inanıyordu. Ailesinin çizdiği sınırların dışına çıkmaya cesaret edememesi, kalbinin kötülüğünden değil; henüz kendi kimliğini oluşturamamış olmasından kaynaklanan bir kararsızlıktı. Bir zamanlar sergilediği o kendinden emin ve asi duruşu, şimdi Vena’nın buz tutmuş bakışları karşısında bir kumdan kale gibi dağılıp gitmişti. O saniye anlamıştı; hayat, anlık zevklerden çok daha fazlasıydı ve o, bu büyük sınavda kendi özgürlüğünü değil, ailesinden miras kalan o ağır esareti seçmişti. Karşısında duran onun için her şeyi silen canından vazgeçen 18 yaşındaki kıza güvenip ailesine karşı gelecek gücü yoktu. Belki o gün değil ama birkaç yıl sonra büyüdüğünde bu gücü kendinde bulacak ailesine karşı duracaktı. Ve istemediği o hayatı yaşamayacaktı. Ama o bankta otururken bunlardan bi haberdi sadece korkak bir çocuktu. Parkta ki o bank bir sevda mahkemesi değil, bir adamın kendi hükmünü giydiği o dar ağacıydı.
Uras, Vena’nın dudaklarından dökülen o uçurumdan derin teklifi duyduğunda, içindeki tüm sesler bir anda sustu. "İstersen herkesi silelim... İstersen can verelim..." Bu cümleler Uras’ın kulaklarında değil, doğrudan ruhunda yankılandı. Vena, ona dünyayı vaat ediyordu; Uras ise o an dünyanın en fakir adamıydı. Çünkü onun dünyası, ailesinin beklentilerinin, toplumun o boğucu duvarlarının ve kendi kararsızlığının içine sıkışıp kalmıştı.
Uras o an, Vena’nın gözlerinde bir devrin kapanışını izledi. Vena’nın başını öne eğmesini, hıçkıra hıçkıra ağlamasını, ona nefretle saldırmasını bekledi; belki o zaman vicdanı biraz olsun rahatlardı. Ama Vena, mermerden bir heykel gibi dikleşti. O mermerin üzerinden süzülen o tek damla yaş, Uras için binlerce kırbaç darbesinden daha ağırdı.
Uras’ın gözünden yaşlar süzülmeye başladığında, aslında Vena için değil, kendi zavallılığı için ağlıyordu. 18 yaşındaki bir kızın karşısında, bir adamın nasıl bu kadar küçülebildiğine ağlıyordu. Vena’nın yavaşça yanına oturduğunu hissettiğin de utancından yerin dibine girmek istedi.
Vena’nın ince parmakları yanağına değdiğinde Uras o dokunuşun sıcaklığıyla kavruldu. Vena, onun ihanetini, onun korkaklığını değil; sadece onun acısını siliyordu. O an Uras’ın kalbindeki o zehirli düşünceyi görüyordu: "Beni bu kadar çok severken, nasıl olur da onu bırakabiliyorum?" Vena ona sarıldığında, Uras o anın bir veda olduğunu tüm hücrelerinde hissetti.
Vena’nın göğsü, bir sığınak değil, artık kapıları sonsuza dek kapanmış bir kale gibiydi. Uras, o tanıdık kokuyu son kez içine çekerken, aslında hayatının en büyük şansını da akciğerlerinden dışarı veriyordu.
Vena geri çekildi. Uras, onun gözlerine bakmaya cesaret edemiyordu ama o delici bakışları alnında hissediyordu. Ne bir veda cümlesi ne bir sitem... Sadece o asil sessizlik.
Uras, bankta öylece kalakalmıştı. Vena’nın adımları asfaltta uzaklaşırken, Uras her adımda biraz daha boşluğa gömülüyordu. Arkasına bakmayan o dik omuzlara baktı. Vena, o gece parktan sadece yürüyerek gitmiyordu; Uras’ın hayatındaki anlamı da beraberinde götürüyordu.
Uras, o bankta ağlamaya devam etti ama artık çok geçti. O gece, o parkta bir kadın küllerinden yeniden doğarken; bir adam, ömrü boyunca kaçacağı o korkak gölgenin içine hapsolmuştu. Uras, ailesini seçmişti ama kendini sonsuza dek kaybetmişti.
Vena’nın onu terk edişi, bir fırtına gibi değil, bir nehrin yatağını sessizce değiştirmesi gibiydi. Uras, bankta çakılı kalmış, giden o ince silüetin ardından sadece bakmıştı. Koşup onu durdurabilirdi, "Gitme, her şeye varım" diyebilirdi ama yapmadı. Sadece ağladı. Korkakların yaptığı tek şeyi yaptı; acısını gözyaşlarıyla yıkayıp sorumluluktan kaçtı.
O gece Vena o parktan çıkarken, Uras aslında kendi ruhunun cenazesini kaldırmıştı. Vena’nın gidişiyle beraber, parktaki o bank bir mezar taşına dönüşmüştü. Uras, ailesinin çizdiği "güvenli" yola girerken, aslında ömür boyu sürecek olan o vicdan azabının ilk taksitini ödemişti.
