5. bölüm · KEHANET
YAKLAŞAN FIRTINA
Kalbi göğsüme çarpıyordu.
Ve o an anladım,
İkisi de tehlikeliydi.
Ama biri beni kaybetmekten korkuyordu.
Aras başını boynuma gömdü.
Derin bir nefes aldı.
Kokumu içine çektiğini hissettim.
Elleri belimde daha da sıkılaştı.
“Derin…” dedi kısık bir sesle.
Arkamızda Kaan’ın ayak sesi yankılandı.
“Cidden mi?” dedi alayla.
“Ben buradayken mi?”
Aras başını kaldırmadı.
“Git Kaan.” demek ki o adamın ismi Kaan'dı.
“Kızın karar vermesine izin versene.”
“Kararını verdi.”
Kalbim hızlandı.
“Aras-”
“Sen karışma,” dedi gözlerini Kaan’a dikerek.
Kaan bir adım yaklaştı.
“Onu sahiplenemezsin.”
Aras’ın çenesi gerildi.
“Denemek ister misin?”
Araya girdim.
“Yeter!”
İkisi de bana baktı.
Kaan’ın gözleri yumuşadı.
Aras’ınki daha da sertleşti.
“Göreceksiniz siz,” dedi Kaan.
Bana baktı.
“Beni senden kimse alamaz Derin.”
Sonra çıktı gitti.
Kapı kapandı.
Sessizlik.
Aras hâlâ belimi bırakmamıştı.
“Bırak beni,” dedim ama bu sefer sesim sert değildi.
“Hayır.”
“Aras.”
Gözlerimin içine baktı.
“Sen benimsin.”
Bir saniye donakaldım.
“Ne?”
“Benimsin,” dedi daha sakin ama daha tehlikeli bir tonla.
“Seni onun yanında öyle görünce…”
“Kimsenin değilim.”
“Onun da değilsin.”
“Kimsenin değilim dedim.”
Bir adım daha yaklaştı.
Aramızda mesafe kalmadı.
“Peki benim yanımda neden böyle duruyorsun?”
Cevap veremedim.
Çünkü haklıydı.
Elleri belimden yavaşça yukarı kaydı, sırtımda durdu.
“Seni kaybetmekten korkuyorum,” dedi ilk kez açıkça.
Bu cümle içime işledi.
“Daha sahip bile değilken mi?” diye fısıldadım.
“Olacağım.”
Gözleri meydan okuyordu.
Ama o meydan okumanın altında korku vardı.
Sabah olduğunda yan yana değildik.
Güneş perde arasından sızlıyordu. Odadan çıkıp mutfağa ilerledim.
Ben mutfakta su içerken Aras kapı eşiğinde belirdi.
Saçları dağınık.
Gözleri uykusuz.
“Kaan sana yazmış.”
Elimdeki bardak durdu.
“Nereden biliyorsun?”
“Telefonun masadaydı.”
“Karıştırdın mı?”
“Bildirim düştü.”
“Ne yazmış?”
Çenesi gerildi.
“‘Konuşmamız lazım.’”
Derin bir nefes aldım.
“Konuşuruz.”
Aras’ın bakışı anında değişti.
“Hayır.”
“Aras…”
“Onunla konuşmayacaksın.”
“Karışamazsın!”
Bir anda dün geceki kırılgan adam gitmişti.
“Beni aptal yerine koyamazsın.”
“Ne alaka şimdi?”
“Sana bakışını görüyorum.”
“Sen kafanda kuruyorsun!”
“Hayır. O sana âşık.”
Bu kelime havada asılı kaldı.
Âşık.
Aras bir adım yaklaştı.
“Ve ben onu her gördüğümde seni kaybedecekmişim gibi hissediyorum.”
Bu kıskançlık değildi artık.
Bu panikti.
“Ben bir eşya değilim,” dedim yavaşça.
“Biliyorum.”
“Öyle davranıyorsun.”
Sustu.
Sonra daha alçak bir sesle:
“Birini kaybetmek nasıl bir şey biliyor musun?”
Kalbim anlık durdu.
Bakışlarımı kaçırdım.
“Biliyorum,” dedim.
Aras bunu fark etti.
“Derin…”
Ama devam etmedim.
Çünkü bazı şeyleri anlatırsam…
Gerçek olurlar.
Ve ben bazı gerçekleri tekrar yaşamak istemiyordum.
Aras yaklaştı.
Bu sefer sert değil.
“Ben gitmem,” dedi. Fısıltıyla “herkes gider” diye fısıldadım. Hemen ardından "Ben herkes değilim." dedi.
Sadece baktım.
Aras başını boynuma gömdü.
Kokumu içine çekti.
Gözlerimi kapattım.
Tam o sırada telefonu çaldı.
Aras’ın vücudu gerildi.
Beni bırakmadı.
İkinci kez çaldı.
“Cevap ver,” dedim.
“Boş ver.”
Üçüncü kez çaldığında küfür etti.
Yavaşça beni bıraktı ama gözlerini ayırmadı.
“Gitmem gerekiyor,” dedi.
“Git.”
Bir an durdu.
“Sakın…”
Cümleyi tamamlamadı.
“Ne?”
“Hiç.”
Telefonu açıp uzaklaştı.
Ses tonu değişmişti.
Ciddi. Soğuk.
Bir şey olmuştu.
Beş dakika sonra geri geldi.
“Gitmem lazım.”
“Tamam.”
Yüzüme baktı.
“Evden çıkma.”
Sinirlendim.
“Emir mi bu?”
Cevap vermedi.
Sadece baktı.
Sonra çıktı gitti.
Yarım saat sonra Kaan mesaj attı.
“Konuşmamız lazım.”
Korumalar kapının önündeydi. Evden çıkıp kapıya doğru yürümeye başladım.
“Dışarı çıkamazsınız,” dediler.
“Yürüyüş yapacağım.”
“Talimat var.”
“Ben talimat dinlemem.”
Tartıştım.
İnat ettim.
Sonunda “on dakika” diyerek izin verdiler.
Kafeye yürüdüm.
Kaan çoktan gelmişti.
Karşıma oturdu.
“Onun yanında niye öyle yaptın?” dedi.
“Ne yaptım?”
“Sarılmasına izin verdin.”
Gözlerimi devirdim.
“Bu seni ilgilendirmez.”
“İlgilendiriyor.”
“Niye?”
Çünkü biliyordum cevabı.
Sustu.
Sonra fısıldadı:
“Çünkü sana âşığım.”
Kalbim sıkıştı. Aras haklı çıkmıştı.
Tam o anda kapı sertçe açıldı.
Başımı çevirdim.
Aras.
Gözleri direkt bana kilitlendi.
Kafedeki herkes dönüp baktı.
Adımlarını ağır ağır attı.
Masaya kadar geldi.
Kaan ayağa kalktı.
Aras bana baktı.
“Kalk.”
“Hayır.”
“Derin kalk.”
“Konuşuyoruz.”
Aras masanın başına dikildi. Kollarını karnına bağladı.
Utanmıştım.
Herkes bakıyordu.
“Aras yapma,” dedim alçak sesle.
Hiçbirşey demedi öylece dikildi.
“Yeter!”
“Kalkar mısın?”
Ses tonu sakindi ama içi kaynıyordu.
Ayağa kalktım.
Kaan’a bakamadım.
Aras kapıya doğru yürüdü.
Ben ise arkasından yürüyordum.
Arabaya bindik.
Kapıyı sertçe kapattı.
Motoru çalıştırdı.
“Beni mi takip ettin?” dedim.
Cevap yok.
“Aras!”
“iyi tamam konuşma Aras konuşma! ”
Radyoyu açtı.
Şarkı başladı.
Direksiyona bakarak mırıldandı:
“Ah, o güzel gözlerin döndürüyor başımı…”
Sinirle camdan dışarı baktım.
“Lütfen seni izlerken hor gör bu telaşımı…”
Sesi çatallıydı.
“Tut elimden gidelim, bu şehirde huzur yok…”
Göz ucuyla bana baktı.
“Sıcak şarap içelim, ne de olsa vakit çok…”
“Dalga mı geçiyorsun?”
Bir anda radyoyu kapattı.
Araba kenara çekildi.
Bana döndü.
“Sana âşık.”
“Biliyorum.”
Bu cevap onu daha da gerdi.
“Biliyor musun? Ve yine de gidiyorsun?”
“Konuşmaya.”
“Yalan.”
“Ne?”
“Onun sana bakışını görmüyor musun?”
“Bu benim problemim.”
“Hayır.”
Yana yaklaştı.
“Benim problemim.”
Nefesi yüzüme çarpıyordu.
“Ben senin neyinim ki Aras?” dedim.
Bir saniye sustu.
Sonra:
“Olmak istediğim şey.”
Kalbim hızlandı.
“Ve o adam seni benden alamaz.”
“Kimse kimseyi alamaz.”
Elini direksiyondan çekip belime koydu.
Yavaşça kendine çekti.
“Denemesin.”
O an kıskançlığı tehlikeliydi.
Ama gözlerinin içindeki korku daha tehlikeliydi.
“Seni kaybetmem,” dedi.
“Henüz sahip değilsin ki ne kaybetmesi Aras? ”
Sadece baktı.
Ve ilk kez,
bu savaşın Kaan’la değil,
Aras’ın kendi korkusuyla olduğunu fark ettim.
Gözleri dudaklarıma kaydı.
Bakışı yavaşladı.
Nefesi değişti.
Bir an gerçekten zaman durdu sandım.
Yana doğru eğildi.
Kalbim göğsümü zorladı.
Tam o anda arkadan bir korna sesi patladı.
Aras irkildi.
Ağzından bir küfür savurdu.
Direksiyonu sertçe kavradı.
Araba yeniden hareket etti.
İkimiz de konuşmadık.
Ama o yarım kalan mesafe…
Havada asılı kaldı.
Eve geldiğimizde içimdeki öfke kabarmıştı.
Kapı kapanır kapanmaz döndüm.
“Beni takip ettin.”
Cevap vermedi.
“Beni rezil ettin.”
Montunu çıkarıp koltuğa attı.
“Rezil olmadın.”
“Herkes baktı!”
“Umurumda değil.”
“Benim umurumda!”
Bu sefer bana döndü.
“Onunla yalnız oturman dabenim umurumda.”
“Benim hayatım bu!”
“Ben de o hayatın içindeyim.”
“Hayır değilsin!”
Sessizlik.
Bu cümle ağır düştü.
Aras’ın yüzü değişti.
“Ne demek o?”
“Hayatımın içine zorla giremezsin.”
Bir adım yaklaştı.
“Zorla mı?”
“Evet!”
Göğsüne parmağımı bastırdım.
“Beni korumalarla eve kilitleyemezsin, kafeye dalıp ‘kalk’ diyemezsin, kimle konuşacağıma karar veremezsin, diğerleri gibi sana güvenmemi sağlayıp bir anda çekip gidicek sin sende Aras!”
Sesi düştü.
“Ne..”
“9 yıl neredeydin Aras? Neredeydin? Çocuktun gelemezdin, biliyorum ama bende çocuktum. Ailemi bekledim. Kimse gelmedi 9 yıl avuttum Aras kendimi. 9 yıl diyorum 9 gün değil.”
O an sustu.
Gerçekten sustu.
Ve ilk kez yüzünde öfke değil…
Kırılma vardı.
Tam o sırada camdan bir ses geldi.
Damla.
Sonra bir tane daha.
Yağmur başlamıştı.
Nefesim takıldı.
Aras fark etti.
Gözleri pencereye kaydı, sonra bana.
“Derin?”
Yağmur hızlandı.
O ses…
Camdaki o ritim…
Vücudum gerildi.
Geri çekildim.
“Derin ne oldu?”
“Hiç.”
Ama sesim aynı şeyi söylemiyordu.
Bir gök gürültüsü yoktu.
Sadece yağmur.
Ama benim için yeterliydi.
Aras bir adım attı.
“Yağmurdan mı?”
“Saçmalama.”
Ama gözlerim camdaydı.
Ve o an, odanın içinde değildim.
Aras elimi tutmaya çalıştı.
Refleksle çektim.
İkimiz de donduk.
Yağmur şiddetlendi.
Kalbim de.
“Ne zaman yağmur yağsa…” dedim istemeden.
Sustum.
Aras bekledi.
Devam etmedim.
Çünkü bazı cümleler söylenirse geri alınamaz.
Aras yavaşça yaklaştı.
Bu sefer sert değildi.
“Ben buradayım,” dedi.
Yağmur camlara vururken,
o cümle içimde bir yere çarptı.
Ama geçmişimde biri de “buradayım” demişti.
Ve gitmişti.
Gözlerimi kapattım.
“Bir gün sen de gidersin.”
Fısıltıydı.
Ama duydu.
“Gitmem.”
Yağmur daha da hızlandı.
Ben ise ilk kez,
onun gitme ihtimalinden
gerçekten korktuğumu fark ettim.
Tanrı Bakış Açısı:
Derin yağmurdan korkmuyordu.
Yağmur onun için su değildi.
Yağmur, kayıptı.
Küçükken yağmur yağdığında kaçırılmıştı.
Yağmur yağarken ablasını kaybetmişti.
Yağmur yağarken sevdiği adam kollarında son nefesini vermişti.
Yağmur yağarken hapise girmişti.
Yağmur yağarken en çaresiz anlarını yaşamıştı.
Bu yüzden her damla, bir vedanın habercisiydi.
Ve şimdi yine yağmur yağıyordu.
Derin’in en büyük korkusu karanlık değildi.
Terk edilmekti.
Ve Aras bunu henüz bilmiyordu.
Ama çok yakında öğrenecekti.
