2. bölüm · KEHANET

KURTULUŞ

HONEY BEEE

...
3285 gün.
3285 gece.
3285 kez ölmek isteyip ölememek.
Yarın kurtuluş olacak.
En azından herkes öyle sanıyor.
Ama kimse bilmiyor…
Bazı insanlar özgürlüğe değil, sona çıkar.
Demir kapının soğukluğu hâlâ sırtımda.
Duvarların kokusunu ezberledim. Nem, pas ve pişmanlık.
Bugün son gecem.
Gardiyan anahtarı çevirdiğinde herkes sevinecek.
“Genç yaşta hata yaptı,” diyecekler.
“Hayata yeniden başlayabilir.” diyecekler. Fakat bilmedikleri birşey var,
Hayat.
Bu kelimeyi dokuz yıldır ağzıma almadım.
...
Demir ranzanın gıcırtısıyla uyandım.
Tavana baktım.
Dokuz yıldır baktığım aynı tavana.
Bugün farklıydı.
Koridordan gardiyanın sesi geldi:
“Toparlan. Çıkışın var.”
Kalbim hızlanmadı.
Sevinmedim.
Sadece doğruldum.
Dokuz yıl boyunca her sabah aynı duvarlara uyanmıştım.
Bugün o duvarlar beni bırakıyordu.
Ama dışarısı…
Beni bırakacak mıydı?
Kapı açıldığında güneş yüzüme çarptı.
Gözlerimi kıstım.
Özgürlük kokmuyor, diye düşündüm.
Sadece yabancı hissettiriyor.
Elimde küçük bir poşet vardı. Dokuz yıl öncesinden kalan eşyalarım.
Bir toka.
Eski bir kolye.
Ve kırık bir saat.
Saat hâlâ o gecede durmuştu.
Arkamı dönüp binaya son kez baktım.
“Bitti,” dedim kendi kendime.
Ama içimde hiçbir şey bitmemişti.
Nereye gideceğimi bilmiyordum.
Ayaklarım beni eski mahalleme götürdü. Zaten evim ile hapishane çok yakındı ama 9 yıl boyunca kimse beni ziyarete gelmemişti.
Yollar değişmişti. İnsanlar değişmişti.
Ama kapı aynıydı.
Derin bir nefes aldım ve zile bastım.
Kapıyı annem açtı.
Dokuz yıl.
Göz göze geldik.
Onun gözlerinde sevgi yoktu.
Yorgunluk vardı. Utanç vardı.
“Ne işin var burada?” dedi.
Sesindeki mesafe içimi acıttı.
“Evime geldim,” dedim.
“Burası artık senin evin değil.”
Boğazım düğümlendi.
“Anne neyden bahsediyorsun? ”dedim.
“Komşular gördü seni. Git.”
Kapı yüzüme kapandı.
Bir süre kapının önünde durdum.
Ne ağladım ne bağırdım.
Sadece anladım.
Benim artık bir evim yoktu.
Nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm.
Rüzgâr yüzüme çarpıyordu. Hava kararmaya başlamıştı.
Adımlarım beni denize götürdü.
Çocukken saatlerce oturduğum yere.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Kum soğuktu.
Ayaklarımı suya soktum.
Deniz her zamanki gibi sakindi.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
“Demek özgürlük bu,” diye mırıldandım.
“Gidecek yerin olmaması.”
Dalgalar ayaklarıma çarpıp geri çekiliyordu.
“Keşke o gece ölseydim,” dedim alçak sesle.
“Belki herkes daha mutlu olurdu.”
Başımı dizlerime yasladım.
“Ben suçlu değilim,” diye fısıldadım.
“Değilim…”
Tam o sırada arkamdan adım sesleri geldi, kafamı kaldırıp baktığımda bir adam gördüm
“Bunu kanıtlayabilirsin.”
dedi. Komşulardan biriydi galiba.
Uzun boylu bir adam.
Siyah ceketli.
Ciddi bakışlı.
Yabancı.
“Sen kimsin?” dedim sertçe.
Yaklaşmadı. Mesafesini korudu.
“Adım Aras.”
“Tanımıyorum.”
Yüzünde kısa bir gölge geçti.
“Tanımanı beklemiyordum.”
“Beni mi takip ediyorsun?”
“Hayır.”
“Öyle görünüyor.”
Denize baktı, sonra tekrar bana döndü.
“Babam o davanın savcısıydı.”
Bir anda ayağa kalktım.
“Demek eğlenmeye geldin. Katilin denize karşı dramını izlemeye.”
“Sen katil değilsin.”
Sesi fazla sakindi.
Kalbim bir anlığına duraksadı.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Gözlerini kaçırmadı.
“Çünkü dosyada olmayan şeyler var.”
Rüzgâr sertleşti.
“Ne gibi?” dedim.
Bir adım yaklaştı.
“Gerçek katil hâlâ dışarıda olabilir.”
Dokuz yıl.
“Dokuz yıl sustunuz,” dedim dişlerimi sıkarak.
“Ben o zaman çocuktum.”
“Ve şimdi?”
“Şimdi susmayacağım.”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Beni neden umursuyorsun?”
Cevap vermedi.
Sadece şunu söyledi:
“O gece sandığından daha karanlıktı.”
Deniz uğulduyordu.
Rüzgâr saçlarımı savuruyordu.
Ve içimde ilk kez bir şey kıpırdadı.
Umut değil.
Korku.