7. bölüm · KEHANET

İLK KEZ YALNIZ DEĞİLDİM

HONEY BEEE

Ben hayatta kalmıştım.
Ama aynı kişi olarak değil.
Hastanenin otomatik kapıları arkamda açılıp kapanırken içimde tuhaf bir boşluk vardı. Ne hafiflikti bu ne de ağırlık. Sadece… sessizlik. Elimdeki dosyayı biraz daha sıktım. Hava griydi. Gökyüzü sanki biri kömür kalemiyle boyamış gibi soluk ve bulanıktı. Yağmur durmuştu ama asfalt hâlâ ıslaktı. Yerde biriken su birikintilerinde gökyüzünün kırık yansıması vardı.
Merdivenlerden ağır ağır indim. Ayakkabımın altı ıslak zeminde hafifçe kaydı. Düşecek gibi oldum. Ama dengeyi toparladım. İçimdeki dengeyi hiçbir şekilde toparlayamadım ama.
Yürümeye başladım.
Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece gitmem gerekiyordu.
Adımlarım kaldırıma vurdukça içimde bir şey yankılanıyordu. Trafik ışıkları değişti, arabalar geçti, insanlar yanımdan yürüdü. Kimse bana bakmadı. Bu iyi bir şeydi. Görünmez olmak bazen özgürlüktü.
Bir süre sonra arkamda tanıdık bir hissin yürüdüğünü fark ettim.
Adım sesleri.
Yavaşladım.
O da yavaşladı.
İçimden bir nefes çektim. Dönmedim. Birkaç adım daha attım. Sonra birden durdum ve arkamı döndüm.
Aras.
Ellerini cebine koymuş, bana bakıyordu. O bakış… Sanki beni kaybetmiş de yeni bulmuş gibi. Sanki hâlâ kaybedebilirmiş gibi.
“Bir günlük,” dedim sakin bir sesle. “Sadece bir günlük beni rahat bırak.”
Yüzü gerildi. Bir adım yaklaştı.
“Seni bulmuşken tekrar kaybedemem.”
İçimde bir şey titredi ama yüzüme yansıtmadım.
“Aras,” dedim. “Beni hiç bulmadın ki. Sadece yanında durduğum bir versiyonumu seviyordun.”
Bir an sustu. Gözlerindeki o emin ifade çatladı. Devam ettim.
“Ben kaybolmadım. Değiştim. Sen değişen şeyleri sevmiyorsun herhalde.”
O an yüzündeki ifade… boşluk. Sanki söyleyecek kelime arıyor ama bulamıyor. İlk defa susuyordu.
Yanından geçtim.
Arkamdan sesi geldi.
“Mesaj yazdığımda cevap ver. Aradığımda aç. Çok geç kalma.”
Durmadım. Cevap vermedim.
Yürümeye devam ettim.
Sokak uzundu. Rüzgâr hafifçe saçlarımı savurdu. Kumral saçlarım yüzüme çarpuyordu. Eskiden omuzlarıma çarpan saçlarım şimdi yüzüme çarpıyordu...
İçimdeki karmaşa biraz daha yerini yorgunluğa bıraktı. Köşeyi döndüm. Tanımadığım bir sokağa girdim. Küçük butik dükkânlar, bir kafe, bir çiçekçi… Sonra ışıkları dikkatimi çeken bir restoran gördüm.
Camları buğuluydu. İçeriden müzik sesi geliyordu. Evet, evet burayı daha önce instagramda görmüştüm. Bu restoranın olayı içeride dans eden kişinin birine yanına çağırıp ona eşlik etmesini sağlamaktır.
Kapıyı açtım.
Sıcak hava yüzüme çarptı. İçerisi loştu ama ortadaki küçük sahne aydınlıktı. Garson beni pencere kenarındaki bir masaya oturttu. Sandalyeye oturduğumda bacaklarımın titrediğini fark ettim.
Menüyü açtım ama pek bakmadım. Rastgele bir makarna ve limonata söyledim.
Sonra müzik yükseldi.
Sunucu haftanın yeni konuğunu anons etti.
Ve o sahneye çıktı.
Önce görünüşünü fark ettim. Şeffaf gözlükleri vardı. Camları ışığı yansıtıyordu. Benden 2-3 cm kısaydı. Üzerinde, dizlerinin biraz üstünde biten lacivert bir elbise vardı; kumaşı hareket ettikçe dalga gibi kıvrılıyordu. Saçları simsiyah ve sırtına kadardı. Öndeki iki tutamı arkaya doğru toplanmıştı ve çizgili bir tokayla bağlanmıştı beyaz ve siyah ince çizgileri olan küçük bir toka. O detay o kadar tatlıydı ki… istemsizce gülümsedim. Sonra kendim sapık gibi hissettim ve sadece dans etmesini izledim. Diğer herkes gibi.
Yüzü… sürekli gülüyordu., Sahneye çıkar çıkmaz ışık sanki onu daha da parlatmıştı.
Dans etmeye başladı.
Ama öyle iddialı, gösterişli bir dans değil. İçinden geldiği gibi. Neşeli. Hayata dokunan bir dans. Daha doğrusu kendine özgü bir dans. Biri onu izlesin diye değil, o anı yaşamak için dans ediyordu.
Onu izlerken içimde garip bir sıcaklık oluştu.
“Ne kadar tatlı…” diye fısıldadım.
Benim tam tersim gibiydi. O güneşse ben buluttum. O kahkaha ise ben sustum.
Birden mikrofonu eline aldı.
“Her hafta birini sahneye davet ediyoruz bildiğiniz gibi!” dedi neşeyle. “Bu akşam…”
Gözleri salonu taradı.
Ve bana takıldı.
Kalbim durdu sandım.
Parmağıyla beni işaret etti.
“Sen! Ela gözlü kız! Gel!”
Şaşkınlıkla etrafıma baktım. Gerçekten ben miydim? Parmağımla kendimi gösterdim. Kafasını evet sen dercesine salladı.
İnsanlar alkışlamaya başladı.
İstemeye istemeye ayağa kalktım. Sahneye yürürken kalbim göğsümü yumrukluyordu. Neşeli kız elimi tuttu. Eli sıcaktı.
“Rahat ol,” dedi fısıldayarak. “Sadece müziği hisset.”
Müzik başladı.
Önce utandım. Ellerim nereye gideceğini bilemedi. Ama Nisa gülerek dönmeye başladı. Beni de çekti. Elbisemin kenarı hafifçe savruldu. Saçlarım yüzüme geldi. Geri attım.
Ve bir an… düşündüm.
Kimse beni tanımıyordu burada.
Kimse Derin’in kırılmış hâlini bilmiyordu.
Omuzlarımı serbest bıraktım.
Müziğe uydum.
Gülmeye başladım.
Gerçekten gülüyordum. Ve en iyisi buydu galiba. Güldükçe isim ısındı.

(Aras)
Aradım.
Açmadı.
Mesaj attım.
Bakmadı.
İçim sıkıştı. Hastaneden çıkmıştı. Ya başına bir şey geldiyse? Kolu kırıktı zaten. Kesin birşey oldu. Ya yine kaybolduysa?
Telefonu elime aldım. Ona yüklediğim takip uygulamasını açtım. Konumu yanıp sönüyordu.
Bir restoran.
Ne işi vardı restoranda. Acaba bir randevusu mu vardı? Hızla evden çıktım. Evin önüne park ettiğim arabaya atladım.

Kapıdan içeri girdiğimde müzik kulaklarımı doldurdu.
Ve onu gördüm.
Derin.
Bir kızla… deli gibi dans ediyordu.
Yan masalardaki adamlar dönüp bakıyor, fısıldaşıyorlardı. İçimde bir şey yandı. Yumruklarım sıkıldı. Bu görüntüye hakkım varmış gibi hissettim. Kıskançlık boğazımı sıktı.
Tam sahneye doğru yürümek üzereydim ki…
Derin’in yüzüne baktım.
Gülüyordu.
Ama öyle sahte değil.
Uzun zamandır görmediğim bir şekilde.
Özgürce.
Ve o an…
Sinirim yavaşça çözüldü.
Çünkü fark ettim.
Uzun süredir böyle gülmemişti.
Ve belki de ilk kez… o gülüş benden bağımsız. Kafamı sola yatırıp onu izlemeye başladım. Çok tatlıydı. Kendi kendine dans ediyordu. Telefonumu cebimden çıkarıp videosunu çektim. Şarkı bitti herkes derini alkışladı videoyu kapattım. Derin soluk soluğa döndü. Ve göz göze geldik.