1. bölüm / 3
KAZRAGİRİŞ
Bölümler 3Şu an: GİRİŞ
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O geceyi, yıllar sonra bile, Ezra'nın zihninde tek bir çizgi bile kaymadan yeniden oynatılacak kadar net kılan şey; silah sesi değil, o sesten önceki sessizlikti.
Deponun etrafı tuhaf bir şekilde sakindi. Şehrin gürültüsü buraya gelmiyor, sahilden vuran rüzgâr pas kokusuna karışıp, sadece teni yakan bir soğuk bırakıyordu geriye. Ezra, karanlıkta camları kapalı arabasında otururken elleri direksiyonu değil, kendi dizlerini sıkıyordu. Kayran'ın arabası az önce içeri girmiş kaybolmuştu. İçini kemiren şüphe, mantığını çoktan susturmuştu.
"Ne işler çeviriyorsunuz yine," diye fısıldamıştı kendi kendine, arabadan inerken.
Depo, limanın biraz dışında, yarısı yıkık, yarısı ayakta kalmaya inat eden beton iskelet gibiydi. Koca kayar kapı tamamen kapanmıyordu; arada bir insanın sığacağı kadar boşluk vardı. Ezra, adımlarını yavaşlattı, çakılların ses çıkarmamasına dikkat ederek duvara yaslandı. Kalbi boğazına yükselmişti sanki; her nefesi, içeriden duyulacak kadar gürültülüymüş gibi geliyordu ona.
Kapının aralığından içeri baktığında, önce ışığı gördü.
Deponun tam ortasında, tavandan sarkan tek bir floresan lamba vardı. Işığı titriyor, altındaki üç bedenin üstüne soluk, hasta bir beyazlık döküyordu. Zeminin bazı yerleri ıslaktı; yağmur sızıntısı mıydı yoksa... Ezra bakışını hemen oradan kaçırdı.
Ortada dizlerinin üstünde duran bir adam vardı. Ellerini, önündeki paslı demir bir direğe bağlamışlardı. Gömleği göğüs kısmından koyu koyu ıslanmış, yüzü kanla ve terle karışık parlıyordu. Başını kaldıracak hâli yoktu; nefesi uzaktan bile düzensiz belli oluyordu.
Onun hemen önünde Dara duruyordu.
Ezra'nın ağabeyi, hayatı boyunca bu kadar küçük görünmemişti gözlerine. Omuzları çökmüş, elleri titriyor, yüzündeki panik neredeyse deponun diğer ucundan bile okunuyordu. Bir elindeki silahı yere fırlatmış, diğer elini göğsüne bastırmıştı, sanki kalbini sakinleştirmeye çalışıyormuş gibi.
Karşılarında, ışığın göbeğinde Kayran duruyordu.
Siyah gömleğinin manşetleri biraz sıyrılmış, bilek kemikleri belirginleşmişti. Bir elinde silah, diğer eli hafifçe havada, sakinleştirmek ister gibi Dara'ya doğru uzanmıştı. Yüzünde Ezra'nın çok iyi bildiği o ifade vardı: dışarıdan bakınca tamamen soğukkanlı, içeriden bakınca dişlerini sıkan türden bir gerilim.
Ezra, nefesini tutup kapının kenarına daha çok yaslandı. Kulaklarını zorlayarak içeri sızan sesleri yakalamaya çalıştı ama depo çok büyüktü; kelimeler parçalanmış yankılar hâlinde geliyordu.
"Ben... istemedim... Kayran, yemin ediyorum, ben..."
Dara'nın sesi çatlayarak yükseldi. Ne dediğinin tamını duyamıyordu ama ritmini tanıyordu; aynı ritimle çocukken korkarak konuşunca kekelerdi.
Kayran'ın başı hafif yana eğildi. Sesi Ezra'ya ulaşmıyordu, ama dudaklarının hareketi netti:
"Sakin ol."
Silah, Kayran'ın sağ elindeydi. Namlu, diz çöken adama değil, yere doğru bakıyordu. Ama Ezra, elindeki metalin deponun titrek ışığı altında parlayışını gördüğünde boğazı kapandı.
Yıllardır duymak istemeyip de duymaktan korktuğu tüm ihtimaller, o an kafasında tek bir çığlıkta birleşti. Kendine yüzlerce kez, Kayran'ı, işini, dünyasını bildiğini söylemişti. Ama bilmek başka, görmek başkaydı.
İçeride, başka bir hareket daha oldu.
Diz çöken adam, başını zorla kaldırdı. Gözleri Kayran'a çevrildi; dudakları kıpırdadı, bir şeyler söyledi, ama sesi o kadar kısıktı ki, Ezra sadece dudaklarında dolaşan tek bir kelimeyi seçebildi: "İhanet..."
Dara ise geri çekildi, sanki bu kelime fiziksel bir tokat gibi çarpmıştı ona. Saçlarının arasına ellerini soktu, başını iki yana salladı. Kayran ne olup bittiğini hâlâ anlayamıyordu.
"Ben... öyle olsun istemedim!"
Bu kez sesi deponun metal duvarlarına çarpıp geri döndü; Ezra ürperdi.
Kayran, Dara'ya doğru bir adım attı. Silah hâlâ elindeydi. Sesinin tonu Ezra'ya ulaşmıyordu ama beden dili emrediciydi. Omuzları dik, çenesi kilitli, bakışları sabitti. Dara, onun bir şey söylemesiyle birlikte kımıldamayı bıraktı; titremesi azaldı, ama gözlerindeki panik yatışmadı. Sanki birazdan altından kalkamayacağı bir yargı bekliyordu.
Ezra'nın aklından tek bir soru geçiyordu:
"Burada ne yapıyorsunuz?"
Cevabı istemediğini bile bile soruyordu bunu.
Deponun başka kimsenin fark etmediği bir köşesinde, tavana yakın çelik kirişlerin arasında, karanlığa karışmış başka bir siluet daha vardı.
Ezra onu görmedi.
Kimse görmedi.
Sadece Kayran fark etti, ama fark ettikten sonra çok geç kalmıştı.
Adam, siyah giysilere bürünmüş, gövdesini kirişin arkasına gizlemişti. Ayaklarının altındaki dar metal platform, en ufak bir gıcırtı çıkarmıyordu. Yüzündeki maske geceyle aynı renkti, ama gözler, nişangâhın arkasında sabit, soğuk bir çizgi hâlinde duruyordu.
Önündeki tüfeğin namlusu, ışığın içine düşen o üçlüyü çoktan kilitlemişti.
Göz hizasında, çapraz çizgilerden oluşan retikülde önce Dara'nın titreyen silueti geçti. Adam parmağını hafifçe oynattı, sonra vazgeçti; namluyu bir milimetre yana kaydırdı. Diz çöken adama geldiğinde durmadı bile. Devam etti. En son, silahı elinde tutan, tam ışığın ortasında dimdik duran Kayran'da sabitlendi.
Telsizindeki seste yalnızca nefes vardı. Emir çoktan verilmişti.
Kayran bile bunu fark etmişti.
Aşağıda, yerde, Ezra'nın görebildiği tek şey; üç adam ve bir silah. Ağabeyinin korkarak silahı yere atmasını görmemişti, nişancının tüfeğininin aşağıdaki adamlara tutulduğunu görmemişti. Sadece, nişanlısının elindeki silah kanını durdurmuştu.
Kayran, Dara'ya dönük elini bir anlığına indirip yeniden kaldırdı, sanki "Geri çekil," der gibi. Dara yarım adım geri attı, ayağı bir kabloya takılıp sendeledi. Silah değil, ama metalin cinnetle karışmış sesi, Ezra'nın boğazında düğümlenen nefesi kesti. Dara'nın yere doğru düşen gölgesi, ışığın çizgisini böldü.
Ezra, o an bir şey fark etti: Kayran'ın silahı artık tamamen havaya yakın bir açıyla duruyordu, namlusu şimdi diz çöken adamla Dara'nın arasındaki boşluğu işaret ediyordu. Sanki her şeyi tek bir atışla bitirecekmiş gibi.
"Yapmaz..." diye fısıldadı Ezra, kendi duyacağı kadar kısık. Ama içindeki ses "...yapar," diyordu.
Tavandaki nişancı, sonunda tetiğe dokundu.
Ses, deponun içini yırtan tek bir patlama olarak duyuldu. Ama gerçek, milisaniyelere bölünmüştü.
Önce, tavandaki silahın namlusundan çıkan ateş, kirişlerin arkasında kısa bir parıltı olarak çakıp söndü. Mermi, havayı dikiş gibi yarıp aşağıdaki ışıklı dairenin içine indi, diz çöken adamın göğsüne, daha önce kanla ıslanmış yerin biraz üstüne saplandı. Adamın gövdesi geriye doğru savruldu, ellerini bağlayan halat gerginleşti, metal direk hafifçe sarsıldı.
Aynı anda, tam o an, aşağıda Kayran'ın bileği de kıpırdadı.
Ezra, sessizlik içinde izlerken, Kayran'ın parmağının da tetiğe bastığını gördü. Silahından çıkan mermi, nişancınınkinden yarım nefes sonra ateşlendi; deponun çıtısına doğru, uzak bir metal kolona saplandı ve parçaları sıçratarak kayboldu.
Ama Ezra bunu nereden bilecekti?
Onun gözlerinden bakınca her şey tek bir âna sıkışmıştı:
Kayran silahını kaldırdı.
Tetiğe bastı.
Diz çöken adam göğsünden vurulup geriye savruldu.
Tek gerçek buydu.
Silah sesi kulaklarında uğuldarken, Ezra'nın elleri istemsizce ağzını kapattı. Dizlerinin bağı çözüldü, duvar olmasa yere düşecekti. Nefesi kesilmiş gibi oldu; ciğerlerine hava değil, yanık barut kokusuyla karışmış bir mide bulantısı doldu.
"Hayır..." diye geçirdi içinden, sessiz ama yırtıcı. "Hayır, hayır..."
Deponun içinde, merminin sesi yankısını sürdürürken Kayran bir an hareketsiz kaldı. Yüzüne bakmak imkânsızdı Ezra için, ama bedeninin o bir anlık donuşu, sanki zamanın da onunla birlikte durduğunu hissetti. Dara'nın çığlığı, bu donmuş sandığı anı paramparça etti.
"Ne yaptın sen?!"
Bu kez kelimeler netti.
Dara, gözleri fal taşı gibi açılmış hâlde, bir ileri bir geri gidiyordu. Sanki aynı yerde kalıp kaçmaya çalışır gibi. Ayakları kanla karışık su birikintisini dağıtıyor, pantolonunun paçaları koyulaşıyordu. Yüzündeki panik, yerini çaresiz bir kabullenişe bırakmıyor; tam tersine her nefeste artıyordu.
Kayran, belki ilk kez, tepkisiz kaldı. Çünkü o da anlamıyordu.
Sessizce, ağır adımlarla diz çöken - artık nefes almayan – adama yaklaştı. Silah hâlâ elindeydi. Omzunun hareketinden, derin bir nefes aldığını görmek mümkündü. Dizlerinin üzerine çöktü, adamın nabzını kontrol eder gibi boğazına dokundu. Elleri bir an havada asılı kaldı, sonra yavaşça geriye çekildi.
Ezra, onun yüzünü göremiyordu. Ama omuzlarındaki ağırlığı, uzaktan bile hissediyordu.
Silahı sakin bir hareketle yerine, belinin arkasında doğru itti. Dara'ya dönüp, bir şey söyledi. Bu kez sesi daha net yankılandı.
"Geri dur."
Dara başını iki yana salladı, yere çökmüş adamın yanına koşmak istedi ama Kayran önünü kesti. Elleriyle nişanlısının ağabeyini durduruyordu. Parmakları Dara'nın omzuna saplandı; Ezra neredeyse deponun dışından bile bu sıkılışı hissetti. Dara'nın gözlerinden yaşlar akıyordu şimdi.
"Ben yaptım..." dedi Dara, hıçkırıklarla boğulan bir sesle. "Benim yüzümden geldi-"
Kayran sesi kesti.
Ezra, onun sadece tek bir kelime söylediğini seçebildi:
"Sus."
Sonra, sanki depo kapıları ardına kadar açıkmış, sanki herkes onları dinliyormuş gibi başını azıcık kaldırıp etrafa baktı. Gözleri gölgeye, tavana, etrafa dolaştı. Kirişlerin arasında saklanan nişancı, gövdesini daha da geri çekti. Nefesini kesti.
Kayran, başını hafifçe yana eğdi, hiç kimseye söylenmemiş bir anlaşmaya onay verir gibi.
Telsizden tek bir cızırtı geçti. Yukarıda, kirişlerde yatan nişancı geri çekildi.
Ezra, bunların hiçbirini bilmiyordu.
Onun gördüğü tek şey:
Kayran, bir adamı kendi elleriyle vurmuştu.
Kaynar bir suçluluk, kızgınlık ve inkâr karışımı Ezra'nın boğazına oturdu. Kapının aralığından hızla geri çekildi, sırtını soğuk betona yapıştırdı. Elleri hâlâ ağzındaydı; parmakları titriyordu. Gözleri dolmuş, görüşü bulanmıştı. Az önce gördüklerini zihni reddetmeye çalıştıkça görüntüler daha da netleşiyordu.
Kayran, bir adamın göğsüne silah doğrultmuştu.
Silah ateş almıştı.
Adam ölmüştü.
Geri kalanı, detaydı.
İçeriden ayak sesleri yankılandı. Dara'nın boğuk sesini, Kayran'ın daha tok ama bastırılmış tonunu seçebiliyordu şimdi. Kelimeler hâlâ tam gelmiyordu, sadece parça parça:
"...kimse duymayacak..."
"...bitti bu iş, Dara..."
...ben halledeceğim..."
Ezra, "ben halledeceğim" cümlesine takıldı.
Onu tanıyordu. O cümlenin ne demek olduğunu biliyordu. Kayran bir şeyin sorumluluğunu üstlenmişse, artık geri dönüş yoktu. Ne kendisi, ne de başkası için.
Ayak sesleri ağırlaştı; depo kapısına doğru yaklaşıyordu.
Ezra, panikle etrafına baktı, hemen yan taraftaki hurda yığınlarının arasına, devrilen bir metal konteynerin arkasına sığındı. Nefesini bastırdı, kalbini susturmayı başaramadı. Kapının metal sürgüsü, gıcırdayarak sonuna kadar açıldı. Soğuk hava, içerideki barut kokusuyla birlikte dışarı taştı.
Önce Dara çıktı.
Yüzü bembeyazdı, gözleri boşluğa bakıyordu. Sanki biraz önce yaşadıkları olay, sadece zihninin içinde olmuş da gerçek değilmiş gibi. Gövdesi Kayran'ın eliyle yönlendiriliyordu adeta. Kayran, onun kolundan tutuyordu; ne fazla sert, ne fazla yumuşak. Gidecek başka bir yolları yokmuş gibi, aynı yöne bakıyorlardı.
Ezra, onlar birkaç metre yanından geçerken nefesini tamamen tuttu.
Kayran'ın bakışları bir an kapının aralığından dışarıya, karanlığa kaydı. Gözleri, karanlıkta saklanan herhangi bir gölgeyi arıyor gibiydi. Belki de sadece refleks, belki de içerideki nişancıyı kontrol ediyordu. Ezra, onun bu bakışını "etrafı kolaçan ediyor" diye yorumladı.
Bir an, çok kısa bir an, gözleri aynı noktaya denk gelmiş olabilirdi. Ama Ezra o kadar sıkıştırmıştı ki kendini, o kadar küçülmüştü ki, betonla metalin arasında nefes almayı bile unuttu.
Kayran hiçbir şey görmemiş gibi, Dara'yı arabaya doğru sürükledi.
Ezra, ayak sesleri uzaklaştığında bile yerinden kıpırdayamadı. Başını konteynerin arkasından çıkardığında, depo kapısı tekrar kapanıyordu. İçeri, ölü bir sessizlik çöktü; az önce bağıran, koşan, nefes nefese kalan kimse kalmamıştı orada.
Bir tek, ortada diz çökmüş hâlde geriye doğru devrilmiş, göğsü kan içinde bir adam vardı artık.
Ve Ezra, o kanın kime ait olduğunu değil, kimin buna sebep olduğunu zihninde çoktan damgalamıştı.
Kayran Azer Karaoğuz.
Onu sevdiğini sandığı adam.
Silah tutan adam.
Bir katil.
O gece, deponun soğuk betonundan ayrılıp arabasına dönerken, aslında hayatının geri kalanına da o soğuk hissi taşıyacağından habersizdi. Ayaklarının altındaki taşlar kayıyor, dizleri titriyordu ama zihni tek bir cümleye kilitlenmişti:
"Bir katil ile beraberim."
O cümle, ondan sonra söyleyebileceği her şeyi susturacaktı.
Gerçeğin; yani tavandaki gölgede yatan nişancının, Dara'nın ağzından dökülmeyen itirafın ve Kayran'ın verdiği görünmez sözün ağırlığı, sadece deponun metal kirişlerine çarpıp yankılandı o gece.
Ezra'nın kulaklarına değil.
Ezra'nın kalbine hiç değil.
Bölüm etkileşimi
