2. bölüm / 3
KAZRA1. BÖLÜM
Bölümler 3Şu an: 1. BÖLÜM
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
ÜRDÜN
Bavulun fermuarı bir türlü kapanmıyordu.
Dizlerimin üstünde halının ortasında, bütün hayatımı kırk santimlik bir bavulun içine sığdırmaya çalışıyordum.
"Haydi Ezra, bu kadar eşyan yokmuş gibi davranma," diye mırıldandım kendi kendime. Sesim odanın duvarlarında boğuk boğuk yankılandı. Ürdün'deki evim hiç bu kadar boş gelmemişti gözüme.
Siyah elbisemi çıkardım, yerini kot pantolonuna ve sade bir bluza bıraktım. İstanbul'a dönerken eski Ezra gibi görünmek istemiyordum. O kız valizini hazırlarken titredi, ben titremiyordum artık. İçim ürperse de ellerim sakindi.
"Artık korkmak yok," dedim, fermuarı çekip sonunda kapatırken. Yalan söylüyordum biliyordum ama insan bazen kendine yalan söylemeden hareket edemezdi.
Telefon ekranına baktım. Saat, Demir'in geleceğini söylediği zamana çok az kalmıştı.
Demir...
Buraya geldiğim ilk günlerde, yeni patronumun bu kadar "iyi" biri olmasına şaşırmıştım. Fazla iyi. Fazla anlayışlı. Fazla sabırlı. Dosyalar yetişmediğinde bir kez bile sesini yükseltmemişti. İşten erken çıkmak istediğimde, "tabii ki, kendine zaman ayır," demişti. Hastalandığımda hasteneye kendisi götürmüştü.
Üç yıl önce Türkiye'den kaçarken tanıdığım hiçbir adam böyle değildi. O yüzden, her fırsatta kendime hatırlatıyordum:
Demir benim patronum. Hepsi bu.
Bavulu ayağa kaldırdım, tekerleri halıda zorlandı. Koridora çıktım, kapının kilidini son kez çevirmeden önce salonu baştan aşağı süzdüm.
Krem rengi koltuk, camın önündeki küçük sardunyalar, masanın üzerinde yarım kalmış kitaplar... Üç yıldır yalnız olduğum bu ev, bir süredir bana mezar kadar dar geliyordu.
Ama yine de, Ürdün'ü terk etmek, ikinci kez "gitmek" demekti.
İnsan iki kere giderse, üçüncü kez geri dönecek cesareti bulamaz mıydı, yoksa tam tersi miydi?
Kapıyı çekip kilitledim.
Merdivenlerden inerken kalbim hızlandı. Nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Alt katta komşunun kapısı aralıktı, içeriden televizyon sesi geliyordu. Hayat, benim dramatik kararlarımdan habersiz devam ediyordu.
Apartmanın ağır demir kapısını açtığımda, serin sabah havası yüzüme vurdu. Güneş daha tam yükselmemişti; Amman'ın (Ürdün'ün başkenti) üstünde solgun bir turunculuk vardı. Sokak lambaları hâlâ sönmemiş, günle gece arasında kalmış inatçı gözler gibiydi.
Ve o oradaydı.
Siyah arabasına yaslanmış, bir elini cebine sokmuş, diğerinde sigara tutuyordu: Demir Yanıker.
Geniş omuzları koyu gri takım elbisesinin içinde daha da belirginleşmişti. Saçları her zamanki gibi fazla düzgün, bakışları her zamanki gibi fazla sakindi.
Beni görünce sigarayı ezip gülümsedi.
"Tam zamanında," dedi. "Bir beş dakika daha gecikseydin seni sırtlayıp götürmem gerekecekti." İki adımda yanımda belirip elimdeki bavula uzandı.
İstemeden gülümsedim. Cümlesini duymazdan gelerek,
"Abartma lütfen, bavulu kendim taşıyabilirim." dedim.
"Ah tabii, elbette," diye başıyla onayladı, sonra hiç tartışmadan bavulu elimden aldı. "Ama ederine bakınca bunu senin yapmana gönlüm razı olmuyor."
"Ederi mi?" Kaşımı kaldırdım.
"Üç yıl," dedi, arabaya doğru yürürken. "Bu bavulun içinde üç yıl var. Hafif olduğunu iddia edemezsin."
Kalbimde ince bir sızı hissettim. Üç yıl.
Üç yıl önce ben, başka bir ülkede, başka bir adamın yüzüne bakarak yaşıyordum.
Masanın üstünde Dara'nın kahkahası, annemin "bu kadar gülmeyin, yemek masasında ahlak önemlidir" diye söylenmesi, babamın göz kırpması vardı.
Şimdi o günlerden geriye sadece sessizlik kalmıştı. Ve söylenemeyenler...
Demir, bavulu bagaja yerleştirirken ben yan kapıda dikildim. Parmaklarım kapı kolunun üstünde bekledi. İçime, tanıdık bir his çöktü:
Gitmek her zaman bir çeşit ihanet gibi hissettirdi. Ürdün'ü aldatıyordum sanki. Onu, bana sığınak olduğu günlere rağmen, koşulsuz terk ediyordum.
"Ezra?" Demir'in sesi, dalgınlığımı böldü. Yanıma gelmişti. "İyi misin?"
Başımı salladım.
"İyiyim. Sadece... düşündüm."
"Dönmek zor," dedi, gözlerimin içine bakarak. Bu bakışları hep rahatsız ediciydi; sanki içimde sakladığım her şeyin yerini biliyor gibiydi. "Ama bazen insanın kendine en çok eziyeti, gitmesi değil, dönmemesi olur."
Gülümsedim, ama bu kez zorla.
"Sen psikolog değilsin, biliyorsun değil mi?"
"Haksız mıyım?"
Cevap vermek istemedim. Çünkü haksız değildi.
Arabaya bindim. Demir sürücü koltuğuna geçip motoru çalıştırdı. Radyoda hafif bir Arapça parça çalmaya başladı, ben hemen kapattım. Türkçe bir şeyler bulmak için düğmelerle oynarken, parmaklarım en sonunda vazgeçti.
"Neyse, sessizlik daha iyi," dedim.
Demir, yola çıkarken bana kısa bir bakış attı.
Camdan dışarı baktım. Şehir, her zamanki gibi dağınık ve gerçekti. Eski binalar, duvarlardaki soluk grafitiler, sokağın köşesindeki fırından yükselen ekmek kokusu... İlk geldiğim günler ve burada doğmama rağmen gözümde nasıl yabancı, nasıl sert görünmüştü burası.
Şimdi ise garip bir şekilde tanıdık geliyordu.
Çünkü korkularım burada bana yetişememişti.
Onun gölgesi buraya, bu şehre tam anlamıyla uzanmamıştı.
Kayran.
Adını içimden geçirdiğim anda, boğazımda görünmeyen bir düğüm oluştu. Üç yıl boyunca birçok kelimeyi yüksek sesle söylemiş, birçok cümleyi bitirmiştim. Ama "Kayran" demeyi, çoğu zaman içimden bile kaçırmıştım.
O beni ilk gördüğünde, korktuğumu anlamıştı.
Hem ondan, hem hayatından, hem de kendimden.
Ama buna rağmen beni sevmişti, ben de onu.
Sevgi.
Komik bir kelime.
Bir de masumiyet kokan. Bizim hikâyemizde o kokunun yerinde şimdi sadece barut ve acı vardı.
Kayran'ın yüzü gözümün önünde belirdi; karanlık bir odanın içinde, sesi her zamanki gibi sakindi, ama söylediği her kelime içime işlemişti.
"Seni bu dünyanın içine çekmeyeceğim." demişti. "Benim hayatım karanlık olabilir ama sen olmayacaksın. Sana hiçbir şey yansıtmayacağım. Benden korkmanı istemiyorum Ezra. Ne olursa olsun, seni koruyacağım. Söz veriyorum."
O zamanlar inanmıştım.
Kayran'ın gözleri o kadar emindi ki, o adamın bir gün kanla yan yana anılabileceğini asla düşünmemiştim.
Ama şimdi, o gece geliyor gözümün önüne. Deponun içinde yankılanan o silah sesi, karanlığın içinde yere yığılan beden, Kayran'ın elindeki silah...
Ve ben, tüm bu sözleri duymuş bir kadın olarak, gördüklerime inanmak zorunda bırakılmıştım.
"Düşüncelere daldın yine," dedi Demir, sessizliği bozarak. "Dara'yı düşünüyorsun, değil mi?"
Ağabeyimin adı içime başka bir yerden dokundu. Onun peşinden Ürdün'e gelmiştim. Ama o bir seneyi devirdikten sonra, Irak'a gitmişti.
"Dara'yı düşünmediğim bir gün oldu mu ki?" dedim. "Son iki yıldır, her sabah uyandığımda önce onu düşünüyorum, sonra güne başlıyorum" dedim gülerek.
Demir başını salladı.
"Emin ol, Türkiye'ye gittiğinde rahatlayacaksın. Ailenin yanında olacaksın. Belki bu sefer... geçmişle daha az, kendinle daha çok vakit geçirirsin."
"Geçmiş benim bir parçam," dedim. "Onu tamamen bırakmak mümkün değil."
Hem bırakmak istemiyordum.
Çünkü geçmişi bırakırsam, Kayran'ı da bırakmış gibi olurdum.
O adamı nefretle hatırlıyordum, evet. Acıyla, kanla ve korkuyla. Ama ne yazık ki kalbim, beynimin bildiği hiçbir şeyi ciddiye almıyordu. Onun adını duyduğumda hâlâ içimde bir şey kıpırdıyordu.
Belki de o yüzden dönüyordum.
Ailem için, kendim için... ama biraz da onun için.
Demir, ellerini direksiyonda sıkınca eklem kemikleri belirginleşti. Sanki benim kafamdan geçenleri duymuş gibi.
"Ezra," dedi, sesi bu kez daha ciddiydi. "Orada... seni inciten kim varsa, kim olduysa... onlara karşı borçlu değilsin. Bunu biliyorsun, değil mi?"
Gözlerimi ondan kaçırdım.
"Borçlu olduğum tek kişi Dara," dedim. "Ve annemle babam. Geri dönüyorsam, onlar için dönüyorum. Benim için bitmiş bir şey varsa, o da geçmişte yaşadığım o hayatım."
Demir bir süre sustu.
Sonra hafifçe güldü, ama gülüşü bu kez daha keskin geldi kulağıma.
"Hayatın bittiğini sandığın yerler, bazen sadece yeni bir sahnenin başlangıcıdır." dedi. "Göreceksin."
Onun bu tür cümlelerine alışmıştım. Fazla bilge, fazla rahat, fazla emin...
Ama bazen, geceleri yalnız kaldığımda, aklıma takılıyordu.
Neden bu kadar emin konuşuyordu?
Benimle ilgili bu kadar çok şeyi nereden biliyordu?
Bunları sormuyordum. Sormamayı öğrenmiştim.
Çünkü soru sormak, cevabı kaldırabilmeyi gerektirirdi.
Çoğu zaman içimdekilere derman olsa da, fazlasıyla anlayışlıydı.
Sanki, benimle ilgili olan her şeyden çoktan haberdar, hiçbir şeyi tuhaf karşılamıyordu.
Havaalanına yaklaşırken trafik sıkışmaya başladı. Camdan dışarı baktığımda, uzun kuyruklar hâlinde bekleyen arabalar, korna sesleri ve valiz sürükleyen insanlar gördüm. Hepsinin bir yere yetişme telaşı vardı; herkesin bir hikâyesi, bir gidişi, bir kalışı...
Benim hikâyem, bir gidişin üzerine yazılmış bir dönüşten ibaretti.
Demir arabayı park alanına çekti. Motoru kapattığında içeriye ani bir sessizlik çöktü. Bu sessizlikte sadece kalbimin hızlı vuruşlarını duyabiliyordum.
"Hazır mısın?" diye sordu.
Derin bir nefes aldım.
"Hazır değilim," dedim dürüstçe. "Ama gideceğim."
Gözlerimin içine baktı. Bu kez bakışı yumuşaktı.
"Bu cevabı beğendim," dedi. "Hazır olan insan çok azdır, ama giden insan cesurdur."
Kapıyı açtım, ayaklarımın altındaki beton zemini hissettim. Bavulu bagajdan çıkarmasına yardım etmek için arka tarafa yürüdüm ama Demir, "bırak" der gibi elini kaldırdı.
"Ezra," dedi, sesinde hafif bir tereddüt vardı şimdi. "Orada... bir şeye ihtiyacın olursa, ne olursa olsun beni ara. Saat farkı, mesafe, hiçbir şey umurumda değil. Anlaştık mı?"
Telefonum zaten onun numarasıyla doluydu; iş, rapor, toplantı, izin...
Şimdi de "her şey" eklenecekti.
"Patronuma gece üçte mesaj atmam pek profesyonel olmaz," dedim, ortamı yumuşatmak için.
Gülümsedi.
"Ben profesyonellikten şikâyet etmeyeceğim. Sen yeter ki ara."
Bavulu elime aldım. Sapı avucuma oturduğunda, yalnızlık tekrar sırtıma binen görünmez bir ağırlık gibi hissettirdi kendini.
"Teşekkür ederim Demir," dedim, ona son bir kez bakarak. "Her şey için."
"Daha hiçbir şey yapmadım," dedi. "Asıl teşekkürünü dönüşten sonra alırım."
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Dönüşten sonra mı?"
"Türkiye'den," diye düzeltti hemen. "Belki bir gün yine böyle bir yolculuğa çıkarsın. Bu sefer ben seni karşılarım." dedi gülerek.
Onunla vedalaşıp terminale doğru yürürken, arkamı dönüp dönmemek arasında kararsız kaldım. Ama sonra yapmadım. Çünkü bir şeyi biliyordum:
Bir yolculuğa başlarken arkanı çok sık kontrol edersen, ya geri dönmek istersin ya da hiç gidememiş gibi hissedersin. İkisi de istemediğim şeylerdi.
Pasaport kontrolü, bagaj teslimi, güvenlik... Her şey otomatik hareketler gibi arka arkaya geldi. Uzun zamandır ilk kez, kimlikte soyadımla bu kadar uzun süre göz göze geldim.
Ezra Kamuran.
Karaoğuz yoktu orada, hiç olmamıştı.
Üç yıl önce o soyadını bir nişan yüzüğü ile masanın üzerine bırakmış, geri almamak üzere terk etmiştim.
Uçağa bindiğimde pencere kenarındaki koltuğa yerleştim. Kemerimi bağladıktan sonra gözlerimi kapattım. Kulağıma, kabin görevlisinin İngilizce ve Arapça anonsları doldu. Ardından Türkçe duyuldu ses:
"Sayın yolcularımız, İstanbul seferine hoş geldiniz..."
İstanbul.
Göğsümdeki düğüm yeniden sıkılaştı.
Bu kelime, bana aynı anda hem evimi hem sürgünümü hatırlatıyordu.
Uçak pistte ilerlerken, parmaklarım kolçağı kavradı.
Pencerenin dışından ışıklar hızla geriye kaçmaya başladı. Kalbim, üç yıl önceki geceyi hatırladı:
Karanlık depo, silah sesi, Dara'nın çığlığı, Kayran'ın yüzündeki o donuk ifade...
Ve benim içimde yerinden sökülen güven.
"Artık bitti," diye fısıldadım kendi kendime. "O gece bitti. Ben artık o değilim."
Uçak havalandığında, Ürdün yavaşça küçüldü. Şehir, bir oyuncak maketi gibi kaldı aşağıda. Bulutları delip geçerken, ben de sanki kendi içimdeki bir kabuğu delip geçiyormuş gibi hissettim.
Belki de bu dönüş, gerçekten de sadece geçmişle hesaplaşmak değildi.
Belki de ben, yıllar önce yarım kalan bir savaşı bitirmeye gidiyordum.
Kayran Azer Karaoğuz'la.
Dara'nın adının karıştığı o geceyle.
Demir Yanıker'in kim olduğunu bilmeden güvenmeyi seçtiğim hâlimle...
Gözlerimi açıp bulutların arasından dışarı baktım. Beyaz bir boşluk, ince bir sis tabakası gibi çevremizi sarmıştı.
Ben Ezra Kamuran, üç yıl önce korkarak kaçtığım ülkeye geri dönüyordum.
Korkak kız Ürdün'de kalmıştı.
Türkiye'ye ise başka biri inecekti.
⚜️
TÜRKİYE
Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde, içimde öyle garip bir düğüm koptu ki...
Sanki göğsümün tam ortasında üç yıldır donmuş bir şey çatladı, ama tamamen çözülmedi.
Üç yıldır uzak kaldığım annemin ülkesine böyle geri dönmek...
Nefesimi kesen bir taraf vardı bunda.
İçimdeki eski Ezra'nın gölgesi hâlâ bir yerlerde kıpırdıyor gibiydi ama artık ona ait değildim.
Uçağın camından dışarı baktım.
Türkiye'nin gri göğü, puslu sabah ışığı, paslanan duygularımı yokluyordu.
Elimi saçlarıma götürdüm, nefesimi tuttum.
Buradayım.
Yıllar sonra, yine buradayım.
Uçağın kapıları açıldığında, içerideki bütün hava değişti.
Ben bile değiştim.
Adımlarım bir zamanlar titrerdi; şimdi yerde daha sert, daha emin izler bıraktı.
Bagaj alanına giderken telefonumu uçak modundan açıp, Demir'den ardı ardına düşen mesajlara üstten bir göz attım. Ona kısa bir "İndim." mesajı attıktan sonra, bagajımı alıp çıkış kapısına doğru yürüdüm. Kalabalık gürültülüydü ama içimdeki sessizlik her şeyi bastırıyordu.
Ta ki o tanıdık sesleri duyana kadar.
"Ezra abla!"
Başımı kaldırdığım anda Güneş'in bana doğru koştuğunu gördüm.
O küçük yüzü, güneş gibi parlayan gözleri...
Üç yıldır hiç değişmemiş ama aynı anda inanılmaz değişmiş gibiydi.
"Ablaaa!"
Kollarını boynuma sardı, nefesimi kesercesine.
Gülümsedim.
Gerçekten, uzun zamandır içten bir gülümsemeydi bu.
"Çok özledim seni," dedi hıçkırığımsı bir neşeyle.
"Ben de seni, Güneşim."
Aramızdaki sarılma uzadıkça uzadı. Beni sıkıca sarmalayıp, bir sağa bir sola sallıyordu.
Sanki ayrı geçirdiğimiz o yılların boşluklarını dolduruyordu.
Ta ki arkadan gelen tanıdık, hafif sinirli, hep aynı soğukkanlı ton duyulana kadar.
"Bize de biraz bırak be çocuk."
Güneş yavaşça beni bıraktı, Dolunay ise kollarını açmadan bana doğru yürüdü - ama yüzündeki o sert görünümün arkasında gözleri hafifçe titriyordu.
"Hoş geldin," dedi.
Sadece iki kelime.
Ama ayrı kaldığımız her duygusunu taşıyan iki kelime.
Sarılışımız daha kısa ama daha ağırdı.
Dolunay kolay kolay duygusunu belli etmezdi; ben onu bilirdim.
Kalbini sesine değil, tenine taşırdı.
"Hoş buldum," dedim, sesim düşündüğümden daha yumuşak çıkmıştı.
Güneş koluma girdi hemen, sanki bırakırsa yeniden kaybolacakmışım gibi.
Dolunay bavulumu aldı - izin bile vermeden.
İkisiyle birlikte yürürken içimde bir şeyler fazla hızlı çarpmaya başladı.
Sanki yıllar sonra yerime dönmüşüm gibiydi. Sanki hiç ayrılmamışım gibi.
Ama...
O batma hissi yine göğsümün ortasına oturdu.
Bir gölge gibi.
Arabaya doğru ilerledik.
Hava, Ürdün'ün kuru sıcaklığından sonra yüzüme buz gibi çarpıyordu. Dolunay'ın arabası hemen kapının önündeydi. Güneş önden koştu.
"Ben öne oturacağım!" diye bağırdı.
Dolunay, "Otursan da konuşturmayacağım," diye homurdandı.
Güneş, bana dönüp göz kırptı.
Aynı Güneş, aynı enerji.
Hiç susmayan Güneş.
Bavulumu yerleştirdikten sonra arabaya bindik. Dolunay sürdü, Güneş oturduğu gibi konuşmaya başladı, ben arkaya yaslandım. Şehrin ışıkları camdan içeri dağılırken içimde tuhaf bir kıpırtı oldu. Hatıralar üst üste çarpıyordu.
Güneş arkaya döndü, gözleri ışıl ışıl bana bakarak, "Ezra abla, annen senin için sabahın köründe kalktı. Masayı donattı."
Gülümsedim.
"Şaşırtmaz annem."
"Taher amca da," dedi Güneş. "Sana, sabah sabah kalktı çiçek almaya gitti. Böyle gizli gizli. Sürpriz diye. Çok tatlı ya."
Dolunay gözlerini devirdi.
"Abartma Güneş. Çiçeğin sürprizi mi olurmuş, ne var?"
Bir süre, onların didişmesini, Güneş'in bitmeyen hikâyelerini, Dolunay'ın kardeşinden nasıl bıktığını dinledim. Buranın enerjisi bambaşka işliyordu içime. Onların bu hallerini bile çok özlemiştim.
⚜️
Araba, çocukluğumu geçirdiğim o büyük kapının önünde durduğunda kalbim bir kez daha sıkıştı.
Bahçe kapısı açıldığında içeriden annem belirdi. Üzerindeki sakinlik ama içine sığdıramadığı mutluluk her halinden okunuyordu.
"Ezra'm! Kızım-"
Sarılışı Güneş'inkinden bile sıkıydı.
Onu kokladım.
Ev gibi kokuyordu.
Huzur gibi.
Mutluluk gibi.
Babam arkadan ağır adımlarla geldi. Gözleri kızarmıştı.
"Kızım," dedi sadece.
Bir baba, başka ne desin?
Eve girdik. Herkes sanki bu anı beklermiş gibi hemen kahvaltı masasına geçti. Babam bavulumu alıp bir kenara bıraktı.
Masanın üstü gerçekten donatılmıştı. Börek, poğaça, reçeller, zeytinler, peynirler... Hatta Ful Medames bile yapmıştı. Hatıralar koku gibi havaya karıştı.
Güneş sandalyeye zıpladı.
"Güneş, insanları rahatsız etmeden iki dakika sakin kalır mısın?" Dolunay'ın bu çıkışına annem güldü.
"Bırak, karışma kızıma."
Tabakların birbirine değmesini, çay bardaklarının şıngırtısını, fırından çıkan böreğin sıcak buharını duyar duymaz... içimde tuhaf bir şekilde hem huzur hem sızı oldu.
Bu evden uzun bir süre ayrı kalmıştım ama hiçbir şey değişmemiş gibiydi.
Ve aynı anda... her şey değişmişti.
Dolunay masanın diğer ucunda, çayından buhar yükselirken gözleriyle beni tarıyordu; sanki "iyi misin?" diye soran sessiz bir bakışla.
Güneş ise yanımda, omzuma yaslanmış, kendi kahvaltısını unutarak bir yandan beni izliyordu.
Onun o saf, içten, çocuksu heyecanı içime dokunuyordu.
Keşke Dara da burada olsaydı.
Keşke masada bir sandalye daha dolu olsaydı.
Keşke ailem şu an "tam" olsaydı.
Masadaki sıcaklık, Ürdün'de hiçbir zaman tam anlamıyla bulamadığım bir şeydi.
Orada yeni bir hayat kurmuştum; güzeldi, huzurluydu, güvenliydi.
Ama yine de...
Annemin böreğinin kokusu gibi bir şey yoktu.
Dolunay'ın "dünyayı ters çevirecekmiş" gibi bakan bakışları, Güneş'in durmadan konuşması, babamın sessiz gururu...
Hiçbir yerde böyle bir yer yoktu.
Ama yinede kendimi burada, şu masada, şu çay kokusunun altındayken bile tamamen "evde" hissedemiyordum.
Bunun sebebini kendime bile söyleyemediğim bir boşlukla biliyordum.
Onun adı bile geçmedi bu evde.
Kimse bir şey sormadı.
Sorar gibi olup vazgeçtiler.
Gözlerimle bile o konuyu açmayacağımı biliyorlardı.
Ve ben de bunu istiyordum.
Bu evde geçmişten taşan hiçbir gölgeye yer yoktu;
şimdilik en azından.
Güneş, çatalını bırakıp yüzünü bana döndü.
"Ezra abla... seni gerçekten çok özledik," dedi, sesi öyle içtendi ki söyleyecek bir şey bulamadım.
"Biliyor musun, seni gördüğümde içimden bir şey yerine oturdu. Sanki bunca zaman eksik gibiydik."
Gülümsedim.
Onun heyecanı içimde bir şeyleri ısıtıyordu.
Dolunay kolunu masanın üzerine yaslayıp beni süzdü.
"Üç yıl uzun zaman. Sen yokken hiçbir şey aynı tadı vermedi," dedi ama onun sesi daha sakindi, daha kontrollü.
Sanki benim sağlığım, aklım, ruhum hakkında görünmez bir liste tutuyordu.
Ben ise sessizce çayımı içtim.
Bir yandan da kendimi salona, duvarlara, pencerenin kenarına, çocukluğumun geçtiği halıya alıştırmaya çalışıyordum.
Bu evde yıllardır var olan şeyler vardı...
Ama ben artık aynı kişi değildim.
Ürdün'de başka biri doğmuştu içimde.
Daha sessiz ama daha güçlü.
Daha temkinli ama daha gözü kara.
Eski Ezra korkuyordu; bu Ezra korkunun üzerine yürüyordu artık.
Her şeyi yeniden kurmam gerekiyordu.
Hem hayatımı,
hem ailemle bağımı,
hem de... kendimi.
"Bu akşam yemeğe kalıyorsun, değil mi?" diye sordu annem. "Böyle bir şey asla kabul etmiyorum. Bunca zaman sonra seni hemen Dolunay'a gönderemem. Evdesin kızım."
Onunla ayrılıp, evlerimizi de ayırdıktan sonra, bir süre Dolunay ve Güneşle kalmıştım. Zor zahmet beni ikna etmiş, yalnız kalmam için beni kendi evlerinde rehin almışlardı.
İçimden bir şey titredi. Evet, burası benim evimdi. Ama aynı zamanda son yıllarda taşıdığım acının ilk filizlendiği yer de burasıydı.
O yüzden her duvar, her eşya, her köşe hem sıcak hem kırıcıydı.
"Tabii ki kalıyorum," dedim sessizce.
"Buradayım artık."
Öyleydi. Artık benim tek evim burasıydı.
Gözlerim yine masanın boş tarafına kaydı.
Babamın arada bir kapıya bakıp Dara'yı araması... Annemin fazla sessizleşip, çatalını gereksiz yere elinde çevirmesi... Onların da eksik hissettiğini biliyordum.
Dara orada olmalıydı.
Masada gülüşlerinin sesi olmalıydı.
Belki ben hiçbir zaman yüksek sesle söylemedim ama... Irak'ta olduğunu bilmek bile içimi acıtıyordu.
Dolunay omzuma dokundu.
"Ezo... düşünme şimdi onu. Dara iyi," dedi. Her anımı, her bakışımı, her düşüncemi anlıyordu. Gözlerinde bir güven vardı. Ama bilmediği çok şey de vardı.
Onların çoğu da benim içimde bir düğüm olarak duruyordu.
Açmadığım, açamadığım, açarsam her şeyi yıkacağından korktuğum düğümler.
Ama onlar bir süre daha böyle kalmalıydı.
Çünkü bu evde ve bu masada, sadece huzur olması gerekiyordu.
⚜️
Akşam'ın serinliği çökmüş, gökyüzü kızılla mavi arasında bir yerde sıkışıp kalmıştı. Her zaman sevmişimdir bu saati. Günün gürültüsü çekilir, evlerin ışıkları bir bir yanar, şehir yavaşça nefes alır. Ben de mutfak tezgâhının kenarına yaslanıp çayımı karıştırırken, sanki yıllardır ilk kez içimde böyle bir huzur kıpırdadı.
Dolunay mutfağın balkonunda, telefonda biriyle görüşüyor, Güneş ise salondaki büyük koltuğa yayılmış, küçük bir battaniyeye sarılmış halde oturuyordu. Annem yanımda oturuyor, babam televizyon sesini kısmıştı; neredeyse kendini uykunun kollarına bırakan Güneş'i rahatsız etmemek için. Bunun farkında olmak bile içimi ısıtıyordu.
Tam o sırada telefonum titredi. Ekranda Demir Yanıker yazıyordu.
Göz ucuyla Dolunay'a baktım. Yanımıza yaklaşırken kaşlarının hemen ortasında minik bir şüphe çizgisi belirdi, ama bir şey demedi.
Telefonu açtım.
"Efendim Demir,"
Sesi her zamanki gibi sakindi, ölçülü, hafif gülümseyen bir tonda.
"Ezra, iyi misin? Merak ettim seni."
İstemsizce gülümsedim.
"Evet... iyiyim. Kusura bakma, arayacaktım seni, değil mi..." Biraz bekledim.
"Önemli değil, sadece iyi olup olmadığını merak ettim." dedi keyifli bir sesle. "Eğer bir şey şeye ihtiyacın-"
"Biliyorum, hemen seni ararım. Teşekkür ederim, Demir." dedim, nazikçe gülerek. Karşıdan onun da gülmesini duyunca istemeden gözlerimi kaçırdım.
Gerçekten iyiydi... Fazla iyiydi.
"Rica ederim, Ezra. İyi akşamlar o zaman."
Telefonu kapattı.
Derin bir nefes aldıktan sonra telefonu masanın üzerine bıraktım.
Dolunay, karşıma oturmuş bana doğru baktı.
"Patronun mu yine?"
Başımı salladım. "Evet. İyi olduğumdan emin olmak istedi."
Gözlerini benden çekmeden, dudak kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.
"İyi misin gerçekten?"
Sorusunun altında başka bir merak vardı ama üzerine gitmedi. Ben de gülerek sandalyeye oturdum. "Gerçekten iyiyim. Eve dönmenin bu kadar iyi geleceğini tahmin edemezdim."
Güneş, battaniyesinin altından çıkıp hızla yanımıza geldi. O kadar ani, o kadar rastgele bir karakterdi ki, bazen ona ayak uydurmakta zorlanıyorduk.
"Ezra abla, bak şimdi sana ne anlatacağım, Dolunay geçen hafta var ya... tam bir facia yaşattı. Zorla saçlarımı kestirdi."
"Güneş." dedi Dolunay boğuk bir uyarıyla. "Kız saçını mahvetti, suçu benim üstüme atma".
Güneş ellerini iki yana açtı. "Ama ben sadece kâkül istedim. Bu..." Parmağıyla kafasının önünü işaret etti. "...bu ne?"
Kendimi tutamadım, kahkaha attım. O ses uzun zamandır içimden böyle çıkmamıştı sanki. "Güneşim, bence çok tatlı olmuşsun. Avrupa modeli."
"Bak!" diye ekledi hemen Dolunay. "Sana aynısını söylüyorum kaç gündür. Avrupa modeli. Vintage. Retro. Ne istiyorsan işte!"
Güneş homurdandı. "Beni bir daha kuaföre götürmeyeceksin."
Dolunay gözlerini devirdi. "Sen önce randevu günü karar değiştirmeyi bırak da..."
Ben ikisinin tartışmasına bakarken, böyle küçük, saçma, sıradan bir an bile içimde eski bir boşluğu doldurdu. Onları dinlemek bile yetiyordu.
"Peki ya sen?" dedim Dolunay'a dönerek. "Neler yaptın bakalım ben yokken?"
Dolunay kollarını göğsünde birleştirip iyice yüzümü görecek kadar bana döndü. "Çok şey. İş yoğunlaştı, birkaç yeni proje aldım. Bu çocuk-" Başını Güneş'e doğru eğdi. "Hala başıma beklenmedik işler açıyor. Annem hâlâ her hafta arayıp evlenmeye zorluyor. Yani... bildiğin bizim ev. Bir tek sen eksiksin işte."
Gözlerim yumuşadı.
"Hiçbir şey değişmemiş yani. Özlemişim."
Dolunay bir an sustu. Gözlerinin içi hafifçe parladı.
"Biz de seni." dedi, gözlerini anneme çevirerek.
"Hiç öyle bakma, Dolunay. Birkaç gün burada benimle kalacak."
Hepimiz gülmeye başlayınca, Güneş hemen yanıma gelip dizlerimin üzerine oturdu. Kollarını boynuma doladı.
"Ciddiyim, bir daha hiç gitme, olur mu? Bilmiyorum, sanki seni böyle kaybetmiş gibiydik. Geri dönmen tüm boşluğu doldurdu."
Sözleri içimde usulca yankılandı. O kadar özlemişlerdi ki, ve ben, bu sıcaklığı yeniden hak etmiş miydim onu bile bilmiyordum.
Ama şu an, tam burada, her şey olması gerektiği gibi hissettiriyordu.
Güneş sarılı haldeyken mırıldandım:
"Öyle miymiş Güneş Hanım." Yavaşça onu gıdıklamaya başladım. "Buradayım. En azından uzun bir süre."
Dolunay yumuşak bir tebessümle başını eğdi.
"O uzun süreyi değiştiririz."
Mutfağı, ocaktan gelen çay kokusu dolduruyordu. Annemin sesi bu duygusal anı böldü. "Aaa yeter tamam, şu tatlıları yiyin, haydi!" Hepimiz annemin talimatını yerine getirip, masada, önümüzde tek tek tabaklara dizilmiş tatlıdan önümüze birer tane çektik.
İşte bu.
Tam olarak buydu.
Yıllardır içimde kuruyan o ses, evin sesiydi.
Ailemin kahkahası, Dolunay'ın ciddiyeti, Güneş'in heyecanı, annem ve babamın sakinliği...
Ben bunların hepsine ne kadar aç kalmıştım.
"Belki, gerçekten yeni bir başlangıç olabilir." dedim içimden.
Kendi kendime söylediğim bir yalan mıydı bilmiyorum.
Ama o an buna inanmak istedim.
⚜️
Akşam güneşi evin salonuna yumuşak bir turuncu ışık bırakırken, Dolunay ve Güneş sonunda toparlanmaya başladılar.
Bütün gün konuştular konuştular, ama ben ne söylesem bölüp üstüne on cümle daha eklediler.
Yine de hoşuma gidiyordu.
Üç yıl sonra aynı sofranın etrafında oturmak, aynı kahkahaların arasında kaybolmak... evet, kulağa kolay geliyor ama içimde bir yerlere her saniye sıcak bir dolgu gibi yayılıyordu.
Güneş ayağa kalktığında hâlâ kollarıma sarılıp bırakmak istemeyen bir çocuk gibiydi.
"Şimdi gidiyoruz, ama yine geleceğiz," diye fısıldadı. Sonra annemin duyacağından emin bir şekilde sesini yükseltti. "Sonra da seni alıp evimize döneceğiz."
Annem onun bu sözlerine kızıyormuş gibi yapsa da, onun da keyif aldığını biliyordum.
Dolunay kaşını kaldırdı. "Bırakta kız biraz ailesiyle hasret gidersin."
Gülmekten kendimi alamadım. Güneş ağzını büzüp çantasını omzuna taktı.
"Seni benden kıskanıyor işte, ne yapalım."
Dolunay onun ensesine hafifçe dokundu. "Hadi yürü bakalım romantik prenses." Bana dönüp göz kırptı. "Dinlen biraz. Yoruldun sende."
Onlara sıkıca sarılıp uğurladım.
Kapı kapanırken ev yavaşça sessizliğine döndü. Bir an, o iki kadının gülüşleri hâlâ kapının arkasında yankılanıyor sandım.
Annem ve babam çoktan salona geçmişlerdi. Ben de yanlarına gittim, salondaki geniş koltuğa oturdum. Evin bu kokusunu unutmuşum... her bir köşeden yayılan yasemin ve vanilyanın karışımını.
"Anlat bakalım, Ürdün nasıldı kızım?" diye sordu annem, bir bacağını diğerinin üzerine atarken. "Her şey yolunda mı?"
Başımı salladım. "İyidi anne. Yorucuydu ama iyiydi. Çalışmak iyi geldi bana."
Gerçek değildi bu cümlenin tamamı, ama içimde sakladığım gerçek parçaları şimdilik kimseye gösteresim yoktu.
Babam önündeki bardaktan bir yudum aldıktan sonra o çok tanıdığım bakışı attı bana.
Hem sorgulayan, hem merak eden, hem de sanki biraz tedirgin olan o bakışı.
"Demir," dedi, ismini bile temkinli söyleyerek. "Patronun yani. Fazlasıyla yardımsever biri. Bu beni biraz ürkütüyor, Ezra."
Sanki içimde küçük bir kapı aralandı.
Demir'in Ürdün'deki halini düşündüm.
Her zaman nazikti, her zaman hazırdı, her zaman yanımdaydı.
Ne zaman boşluğa düşecek gibi olsam yetişmişti.
"Baba," dedim hafif bir gülümsemeyle. "Gerçekten korkmanı gerektirecek bir şey yok. O sadece iyi biri. Patronum sonuçta. Fazlası değil."
Bu cümleyi kendime mi yoksa babama mı söyledim, bilmiyordum.
Babam omzunu silkerek geri yaslandı. "Eminim öyledir," dedi ama ses tonu konusunda emin değildim.
Annem konuyu hemen dağıttı.
"Ezracığım, yarın akşam büyük bir davet var. Senin döndüğünü duyunca, mutlaka gelmeni istediler. Hepimiz gidiyoruz. Sen de geliyorsun, değil mi?"
Böyle söyledi ama bu bir seçenek değildi.
"Tamam," dedim. "Gelirim de, ne davetiymiş ki bu?"
Annem sevindi.
Babam başını onaylar şekilde salladı.
"Yıllık Büyük İş Dünyası Gala Gecesi. Her yıl düzenliyor, ülkenin önemli iş insanlarının, girişimcilerinin, aile şirketlerinin, holding sahiplerinin, devlet bağlantılı kurumların ve medya figürlerinin katıldığı çok prestijli bir gala." dedi babam.
"Hımm... anladım. Sıkıcı bir şey yani." dedim yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek. Annem masada duran bardağını eline aldı, "Sıkıcı ve mutlaka gelmen gereken bir davet." diye cümlemi tamamladı.
Sadece başımı salladım.
"Tamam anneciğim, geliyorum. Başka şansım mı var..." sıkıcı bir nefes bıraktım. "İzninizle, odama çekiliyorum ben." dedim ayağa kalkarak.
Ben sessizce üst kata çıkarken, annem arkamdan bir şeyler demişti ama tam duyamadım.
Odamın kapısını kapattığımda en son bıraktığım gibi durduğunu fark ettim.
Hatta çalışma masamın köşesine koyduğum küçük cam biblo bile yerindeydi.
Pencereye yürüdüm.
Balkona çıktığımda, şehir akşamın serinliğine gömülüyordu.
Hafif rüzgâr saçlarıma çarptı.
Uzakta arabaların uğultusu, sokak lambalarının titrek ışığı ve bir evin açık penceresinden yükselen bir müzik vardı.
Buraya döneli daha bir gün olmadı...
Ama sanki içimde dev bir şey yer değiştirmeye başlamıştı.
Derin bir nefes aldım. Buraya dönmek, doğru bir karar mıydı hâlâ emin değildim.
Gözlerimi kapatıp kollarımı balkonun korkuluklarına yasladım.
Burası, ev.
Ama aynı zamanda fırtınanın da başladığı yerdi.
Ve ben o fırtınanın içine yeniden adım atmıştım.
- BÖLÜM SONU -
Bölüm etkileşimi
