6. bölüm · Kayıp Yıldız

Çiçek Bahçesi Bugün Bulutlu

Şevval

"Leydim, Kont sizi çağırıyor."

"Aciliyeti var mı? Önemli bir muhabbetin ortasındaydık."

Yaver bir şey demeden bana baktı. Gerçekten artık birileri Aiber ile konuşmalarımı bölmese kıyamet mi kopar!? Yine de gidecektim. Hafif sinirli bir ifade belirmişti suratımda. Sonra Aiber bileğimden tutup "Gitme Laphes," dedi. Gerçekten bir yavru köpeği andıran suratında aynı zamanda sert yüz hatlarından ötürü hoş bir ifade dolandı. Kafamı aşağı eğip gülümseyerek geriye doğru bir adım attım.

"Kusura bakma, önemli olabilir. Beni bekler misin?"

Aiber hayal kırıklığına uğramış bir suratla bakışlarını düşürdü ve odadaki yatağa gidip oturdu. "Peki, seni bekleyeceğim."

Onun suratında o kadar dürüst bir ifade vardı ki mest olmuştum. Bir insan değildi belki ama insanlardan daha dürüsttü. Gideceğimden memnun olmamıştı ancak sorun çıkarmak yerine anlayışla karşılayıp hoş gördü. Bu, benim gibi bir kaçağın hayatında az rastlayacağı cinsten bir dürüstlüktü.

Gıcırtılı zeminde dolaşmak insana bir hayli rahatsız edici bir his verir. Bastığım her adımda içimde katlanarak artan bir rahatsızlık duygusu geliyordu. Merdivenlerden inerek Kont'un karşısındaki sandalyeye oturdum. O esnada yaver ortada yoktu. Ciddi bir surata bürünerek "Konu ne?" Dedim. Kont'un karşısında sert bir izlenim bırakmak istiyordum. Ancak o ise arkasına yaslanıp "daha sabah bayılan birine göre iyi canlanmışsın." Diyerek alay ediyordu.

"Kendimi toparlamayı iyi bilirim. Lakin Kont uykusunu almış mıydı acaba?"

"Bunu bilemem." Suratında bu ufak atışmadan zevk almış gibi bir ifade vardı.

"Her neyse, sana sormak istediğim şeyler var. Eğer benim ile çalışacaksan seni bilmem gerek."

"Haklısınız. Ben bile olsam kendimi şüpheli bulurdum." Omuzlarını kaldırıp bu dediğime katıldığını söylercesine bir imada bulundu.

"O halde, şu melek. Anlat." Arkasına yaslanıp ellerini göğsüne bağladı. Üzerinde göğsüne kadar iliklenmiş beyaz bir gömlek ve kumaş siyah bir pantolon vardı. bakışları benden çok önemli bir şey bekliyormuş gibiydi ama gizlemeye de çalışıyordu. Ya da ben bakışlara çok anlam yüklüyordum. Bana Aiber'i soruyordu ama ben cevap vermekten çekiniyordum. Onunla ilk karşılaştığımda çok fazla yarası vardı ve birileri muhtemelen ona zarar vermeye çalışıyordu. Söyleyip söylememe konusunda endişeliydim ancak eğer ona zarar vermek isteseydi bunu daha önce yapması için eline tonlarca fırsat geçmişti bile. Bu küçük ihtimale güvenerek ona anlatmaya başladım.

"Size anlatmayacağım sebeplerden ötürü evden kaçarken onu yolda yaralı bir halde buldum."

"Yoluna devam edebilirdin. Neden onu kurtarmak için durdun?"

"Tanrı aşkına, Hayatında kaç kez yaralı bir melek ile karşılaştınız da bunu rahatça söyleyebiliyorsunuz? Hem ölmek üzere gibi duruyordu. Ben ise o esnada risk alıp ona yardım ettim."

"Melek olduğunu söyledin. Buna nereden emin olabiliyorsun? Sana kendisi mi söyledi?"

"Aslında hayır. Bu tamamen benim tahminim. Ama Kont, hep sen mi soru soracaksın?" Kafamı yana yatırıp güldüm.

"Marc-" diyerek mırıldandı kont. Ancak o kadar kısık bir sesti ki ne dediğini tam anlayamamıştım. Şimdi ise çok kederli duruyordu.

"Efendim?"

"Yok bir şey. Bana istediğini sorabilirsin."

"O halde Kont, Neden buradasınız?" Amacınız ne? Paralı asker loncası falan mı yönetiyorsunuz?"

"İmparatorluğun sağlamadığı adaleti sağlıyorum diyelim." Harika. Bir bulaşmadığım mafya kalmıştı...

"Tabi aklına Baronlar gibi insanlar gelmesin. Bir nevi İmparatorluğun askeri sayılırız biz de."

"Pekala, umuyorum ki insanları falan öldürmüyorsunuzdur. Hayatta kalmak istiyorum, hayatlar almak değil."

"Merak etmeyin, Biz hiçbir 'insana' zarar vermeyiz." İnsana derken özellikle bir vurgu yapmıştı. Yine de tuhaf bir güveni de bana aşıladığını hissediyordum.

"Pekala, Ancak benim özel bir dövüş eğitimim yok. Hatta o adamları nasıl bayılttığımı bile bilmiyorum desem yalan söylemem."

"Sorun değil, Potansiyelini görebiliyorum. Sana bir eğitmen tutacağım." Kontun neden hala hiçbir eğitimi olmayan beni seçtiğini bilmiyordum. Fazla da deşmek istemiyordum hatta. Bu benim son çıkış kapım olabilirdi ve bunu da dediğim yanlış bir söz ile kontun fikrini değiştirmesini sağlayarak mahvetmek istemiyordum. Halam gibi bir paralı asker olup geçimimi sağlayabilirdim.

"Benden istediğin bir şey var mı?"

"Haklarımı güvence altına alıp beni koruyabilir misiniz?" Anlatacaklarım Kont'un ilgisini çekmiş gibi duruyordu. Arkasına yaslandığı sandalyede duruşunu düzeltti ve ciddi bir ifade ile diyeceğim şeye odaklandı.

"Neyden korunmak istiyorsun?"

"Ailemden." Durdu ve bir süre konuşmadı. Muhtemelen neler yaşandığını, Olaylar silsilesinin derinliklerini merak ediyordu. Gerçi bunun pek bir anlamı yoktu benim için. Kabul etmesi yeterliydi.

"Pekala, fazla kurcalamayacağım. Seni korurum. Aç olmalısın sana yemek söyleyeyim." her ne kadar gerek yok desem de Israrla bana bir çorba aldı.

"Pekala ama benimle birlikte Aiber'de aç. Yemek yer mi bilmiyorum ama lütfen ona da bir şey alın." Sonra Kont hancıya yukarı kattaki Aiber'in odasına da yemek götürmelerini söyledi.

Masada sadece benim önümde çorba vardı. "Siz yemiyor musunuz?"

"Aç değilim." Durup beni incelemeye devam etti. "Yiyebilirsin. O esnada sorularıma cevap vermeye devam et." Elim ile saçlarımı toplayıp kaşığı çorbaya daldırdım ve bir yudum aldım. Tadı pek iyi değildi, hatta sadece hayatta kalmak için yiyeceğiniz tarzda bir yemekti.

O esnada Kont soru sormaya devam ediyordu. "Buraya geldiğin at peki? Hanın içine at ile girdiğine göre at sürmeyi bilmiyorsun." Öyle bir demişti ki çorbayı neredeyse tükürecektim. Bu adam gerçekten eğleniyordu bu durumdan. Gerçi durumun ne kadar absürt olduğunu anlamak için Kont ile empati yapmama gerek yoktu. Çorbanın boğazıma kaçmasını engellemek için gülmemi durdurmaya çalıştım.

"Atı ilk görüşüm. Normalde buraya gelmek için yürüyecektik ancak karşımıza çıkınca biz de bindik." Olaylar silsilesi hakkında ona fazla bir şey söylemek istemiyordum. Anlatması çok uzun olacaktı sonuçta. Ve yaşadığım şeyler öyle kolayca bahsedebileceğim şeyler değildi.

"Ancak at sürmeyi bilmiyorsun. Hem bindiğin at, tüm imparatorlukta çok nadir görülen bir tür. Neden atı da yanına aldın?" Kont bilerek daha da deşiyormuş gibiydi. Daha fazla detay vermek istemiyordum.

Yemeğimi bırakıp ayağa kalktım. "Kont," söylerken ciddi bir ton kullanmıştım. Sınırı aşmaması için uyarmak istiyordum. "Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum. Atı ise ilk görüşüm. Nadir bir tür olduğunu bile bilmiyordum."

"Tamam, fazla kurcalamayacağım. Sadece eskiden böyle bir atımız vardı. O yüzden sordum."

"İzninizle ben kalkıyorum." Ben sandalyeyi çekip gider iken kont sadece yarın sabaha doğru handan ayrılacağımızı, bu yüzden erken yatmamı söylemekle yetindi. başka bir şey daha diyecekti belki ama konuşmamıştı. Sözler boğazına takılmış gibiydi. Bense onun bu hissini umursamadan yukarı çıkıp Aiberin odasına doğru gitmiştim.

Ahşap kapıyı birkaç kez tıklatıp "Ben geliyorum." Dedikten sonra içeriye girdim. Oda öncesine kıyasla aydınlıktı ancak kötü koku az da olsa varlığını sürdürüyordu. Buna aldırış etmeden içeriye baktım. Aiber yatağının üstüne oturmuş pencereden dışarıya bakıyordu. Akşam olmuştu ve hava kararmıştı. Pencereden hiçbir şey gözükmüyor olmalıydı. Ama Aiber sanki çok fazla şey görüyor gibi bakıyordu camdan dışarı. Hatta öyle ki geldiğimi bile fark etmemişti. Bu haliyle de oldukça hoş bir görüntüsü vardı. Öte yandan odanın diğer tarafında çorbası dokunulmamış bir şekilde soğumaya terk edilmişti.

Ona seslendim "Aiber," bir anda irkildi ve kafasını suratında bir gülümseme ile bana çevirdi.

"Laphes!" Bir çocuk gibi sevinmişti. Hızlıca yataktan ayağa kalktı ve yanıma doğru yürüdü. Çok güzel görünüyordu ve yeniden kızarmamak için hızlıca konuşmaya çalıştım. "Çok beklettim mi?" Kafamı hafif yana çevirdim.

"Hayır, merak etme! Seni beklemek benim için bir sorun değil" Seni beklemek benim için bir sorun değil. Gözlerimin içine doğru bakışları beni en çok kendimle başbaşa bırakan şeydi. Sanki günahlarımdan arınıyormuşum gibi. Ama bu gözler ardında sakladığı sadakati bana adayarak ziyan oluyordu. Ona hiçbir şey veremezdim ve o da benden bir şey bekleyemezdi. Gerçekten neden bana bağlanmıştı ki? Bir sanatçı onu bulsaydı sanatında yaşatırdı ve bir aristokrat onu bulsaydı şimdi olduğu gibi rutubet kokulu bir han odasında değil de güzel bir kalede durabilirdi. Düşünceler zihnimi bulandırırken suratımda üzgün bir ifade belirmişti. Birkaç adım geriye gidip duvara yaslandım. Onunla göz teması kurmayacak şekilde kafamı çevirdim. O esnada bana seslense de sadece bir soru sormakla yetinebilmiştim.

"Söylesene Aiber, neden buradasın?"

Sesi endişeli geliyordu. "Laphes, neden birden bire uzaklaştın?" Tekrardan aradaki mesafeyi kapatacak biçimde bana doğru yavaş bir adım attı.

"Lütfen cevap ver. Neden benim peşime takılıp sürüklenmek istiyorsun?"

Duraksadı. O an suratına bakmıyordum ama kafası karışmış bir ifadenin yüzünde belirdiğinden emindim."Laphes, ne demeye çalıştığını anlamıyorum. Neden sürükleneyim ki?"

"Şuna bir baksana, rutubet kokulu bir odanın içinde karanlıkta saatlerce beni beklemişsin, daha ne olsun!" sesüim titriyordu ve söylediklerimin arkasında duramıyordum. Bağlanmış mıydım ona? "Sen çok daha iyi yerlerde olmaya layıksın."

"Laphes! Nasıl böyle bir şey dersin!? Ben gözlerimi seninle açtım! Senden öncesi diye bir şey yok, gerçekten!" Konuşurken ellerimi tutmuştu. Gözlerimi ona çevirdiğimde ağladığını fark etmiştim.

"Aiber!" Elimi gözlerine götürüp yaşını parmağım ile sildim. Geri çekeceğim esnada Aiber elini elimin üzerine götürüp çekmemi engellemişti. "Laphes, ben başka bir yerde olmak istemiyorum, seninle olmak istiyorum. Gözlerimi sana açtım ben."

"Aiber, ağlama lütfen. Özür dilerim. Seni üzmek istememiştim." Sonra kafasını omzuma yasladı. Kanatları beni sarmalayacak şekilde hafifçe kıvrılmıştı. Kollarımı boynuna dolayıp kıvırcık saçlarını okşadım. Bir süre böyle kaldık.

"Çorbanı içmemişsin." Kafasını kaldırdığında biraz daha sakinleşmiş duruyordu. Omzumdaki gözyaşlarını hissettim sonra. "Yatağa otur, sana getireceğim." O durduğu yerde beni izlerken ben gidip tepsiyi aldım. Yatağın üzerine oturup elim ile gelmesini işaret ettim. Bir şey demeden sessizce yanıma oturdu.

"Soğumuş olmalı." Çorbayı birazcık karıştırdıktan sonra kaşığa biraz aldım. "Kendin içebilir misin?"

Kafasını elimde tuttuğum kaşığa doğru götürüp çorbayı içti. "Lezzetli." Yaptığı hareket ile neye uğradığımı şaşırmıştım. "Aah- şey," Kafası ile daha fazlasını bekler gibi bir işaret yaptı. Kızaran suratımı gizlemek için kafamı çorbaya eğip bir kaşık daha uzattım. O kaşıktaki çorbayı içerken "Soğuk değil mi?" diye sordum. İçtikten sonra cevap verdi."Soğuk."

"İstersen sana taze bir çorba getirebilirim." Suratına aniden engişeli bir ifade belirdi ve hızlıca konuştu. "Hayır, Bunu içeceğim."

"Şey, peki o zaman." Sonrasında çorba bitene kadar içti. Tepsiyi yatağın yanında duran masanın üzerine bıraktım. "Hava iyice karardı. Yarın sabah erkenden yola koyulacakmışız."

"Nereye gidiyoruz?"

"Bilmiyorum. Lütfen dinlenmene odaklan. Sahi, uyku gibi ihtiyaçların var mı? Hiç sormadım." Kafasını hayır anlamında iki yana salladı. "Hiç uykum gelmedi ama istesem uyuyabilirim." Bazen onun gerçekten bir çocuk olduğunu düşünüyordum. Sevilesiydi o ve ona ait olan her şey. Onu hak etmediğimi düşünerek ona zarar veriyorum belki ama onu gerçekten hak etmiyor gibiydim. Gülümsedim. "Ben şimdi çıkacağım. Dinlenmem gerek."

"Gitmesen olmaz mı?" Yalvarır bir şekilde bakıyordu yine. Bu şekilde tam bir yavru köpeye benziyordu ve ben bu suratı yine reddedecektim.

"Merak etme, sabah yine birlikte olacağız zaten."

"Peki o zaman, iyi geceler sana."

Bir kez daha üzgün bir suratla karşıladı beni ve ben bir kez daha onun üzülmesine üzülerek gittim. Odama geçip yatağıma uzandım ve tavanı seyredaldım. Başıma neler geleceğini bilmiyordum. Eğer sadece ben olsam yarın nereye gideceğimizi önemsemezdim ancak beraberimde Aiber'i de dibe sürüklemek istemiyordum. Yarın belki de en büyük kumarımı oynayacaktım. Belki kendim ile birlikte Aiber'i de dibe sürüklüyordum. Tüm bu şeyler ile uğraşmak beni çok yormuştu. Uyuyamıyordum adeta. Konta güvenip güvenmeyeceğime karar vermem gerekliydi ama bu riski almak istemiyordum. Karanlık alklıma geldi sonra. Ruhumdaki mi yoksa odadski mi bilinmez, bir kasvet bulutu çöktü üzerime. Belki sinir boşalmasıdır ama artık dayanamayacağımı hissediyordum. Hep bir şeylerden kaçmıştım yaşamımda ve içimdeki o şeye sığınmıştım. Aldığım kararlar aptalcaydı ama dayanılamaz da değildi belki. Koşmaktan çok yoruldum anne, gitmeseydin kucağına yatardım. Keşke hatıralarımda kalmasan sadece. Çaresiz hissediyordum. İdamını bekleyen bir mahkum gibiydim. Korku, odanın içerisindeki karanlık gibi her yere çökmüştü. Gözlerimden bir yaş yastığıma doğru süzüldü şakaklarımdan.

Sonra birden bütün bu hisler dağıldı, Bir şey onları alıp götürmüş gibi hissettim soğuk ve nemli karanlığım sıcak bir güneş ile kutsanmış gibiydi. Göz kapaklarım ağırlaştı birden. Uykusuzluğun en delirtici raddesinden ayrılmışım, birisi beni çekmiş gibiydi hissettiklerim. Sanki gıcırtılı yatağım bir bulut ile değişmiş gibi hissettim ve bedenimi o çok ihtiyacı olan uykuya teslim ettim.

"Geçti, Étoile'm."

***
Beni kutsama gibi olan uykumdan, uyandıran şey yaverin kapımı tıklamasıydı. Belki yıllar sonra ilk kez rahat bir uyku çekmiştim ve kendimi 'tuhaf' bit şekilde rahat hissediyordum. Kafamı pencereye doğru çevirip gerindim. Güneş doğmamıştı. Sonra içime tuhaf bir istek düştü. Hızlıca yataktan kalkıp pencerenin karşısına geçtim. Camını açıp temiz havayı büyük bir zevk ile içime çektim. İçimden henüz doğmayan güneşe selam vermek geçiyordu. Hava biraz soğuktu. Üzerime odanın diğer köşesinde duran koyu meşeden yapılma askılığın üzerinde asılı duran siyah pelerini geçirdim. Handan ayrılmak üzere odamdan çıktım ve ahırın önüne geldim. Buraya kadar bizi götüren o at, onun yanına gitmek için ahırın içinde biraz dolandım ve buldum onu.

Parlak beyaz tüyleri bir altın misali ışıldıyordu. Beni görünce bana doğru birkaç adım attı. "Geldiğime sevindin mi?" Kıkırdadım ve elimi kafasını okşayacak şekilde uzatıp sevdim onu.

"Hala onu nasıl bulduğunuzdan şüphe duyuyorum." İrkilmiştim. Bu sözleri kuran kişi Kont'tan başkası değildi. Yanıma kadar sessizce gelmişti. Bu kez sert davranmak istemiyordum. Yolculuğun olaysız geçmesi için sakin karşılayacaktım onu. Gözlerine bakmadan konuşmuştum. "Ben onu değil, O beni buldu. Sanki yazılan bir kader var gibi." Sonra Kont duraksadı. Tekrardan bir şey diyecek gibi oldu.

"Laphes, sana sormam gereken çok önemli bir konu var."

"Nedir, Kont?" Dikkatimiz o esnada içeriye giren Kont'un yaverine kaydı.

"Atları hazırladım. Meleğe de kanatlarını gizlemesi için pelerin giydirdim." Kont'a baktım.

"Gidebilirsin. Ben atını hazırlayacağım."

"Teşekkür ederim." Ahırdan ayrılıp Aiber'in yanına gitmek üzere ilerlemeye başladım. Yanına geldiğimde Aiber'in de benim üstüme geçirdiği gibi bir pelerini giydiğini gördüm. Beni fark etmemişti. Suratında endişeli bir ifade vardı. "Aiber!" Çatılmış olan kaşları beni fark edince açıldı, gözleri büyüdü. Sevinçti suratındaki o ifade. "Laphes!" Hızlı adımlar ile yanıma doğru geldi. Gülümseyip güneşin daha doğmamasına rağmen "Günaydın" dedim. Suratında kocaman bir gülümseme vardı. "İyi uyudun mu?" Güldüm, "Bebekler gibi." Arkadan Kont'un sesi yükseldi.

"Hadi gelin! Laphes sen sürmeyi bilmediğin için benimle gideceksin. Aiber de sizin ata binecek ve Aren'in atına bağlı olacak." Şaşkınlıkla suratımı Kont'un yaverine çevirmiştim.

"Senin adın Aren mi?" Gülmüştü. İnanamıyordum. Ben bu adamı zihnime çok mu duygusuz birisi olarak yazmıştım yoksa? Onun da pelerin giydiğini gördüm. Dizine kadar gelen siyah deri botlar giyiyordu. Saçları koyu kahverengiydi ve kısık gözleri vardı. Yanıma gelip elimi tuttu ve tıpkı gerçek bir leydiyi selamlar gibi kibarca öptü.

"Geç oldu ama tanıştığımıza memnun oldum leydim." Duyduklarıma inanamıyordum. Suratımda devasa bir şaşkınlık ifadesi oluşmuştu ve kendi zihnime inanmıyordum. "Sen gerçek bir insan mısın?" Böyle düşünüyordum çünkü Aren'i çözümleyecek kadar düşünmemiştim. Hatta o kadar umursamamıştım ki ismini daha yeni öğreniyordum. Gözlerim Aiber'e kaymıştı. Sinirle dolu bir ifade ile hiçbir şey demeden Aren'e bakıyordu. Aren'de bu durumdan oldukça memnun duruyordu. Ne olduğunu anlamamıştım ama içine dahil olmak isteyeceğim türden bir durum olmadığını fark etmiştim. Elimi kendime çektim.

"Gidelim artık." Kont'un atının yanına doğru yürümeye başladım. Eyeri takılıydı. Bana nasıl bineceğimi göstermesi için Kont'a seslendim. "Kont! Buraya gelebilir misin. O esnada kont çantaları ayarlamayı bitirmişti. "Geliyorum." Çantalardan birisini sırtına atıp bezden küçük bir çantayı da eline aldı ve yanıma doğru yürümeye başladı. Onda da Aren'in giydiği botlardan vardı ve bizim gibi bir pelerin de takıyordu. Kumral saçları yaşlılıktan olsa gerek aralarında beyazları saklıyordu.

Yanıma geldiğinde elindeki küçük çantayı bana uzattı. "Kıyafetinden çıkanlar. Hancı kadın üstünü değiştirirken bana verdiler. Ama merak etme içindekilere bakmadım. Vermek şimdi aklıma geldi." Elindekini alıp teşekkür etmekle yetindim. İçinde sırayla; Ekmek parçaları, bir su matarası, biraz bozukluk ve kırmızı bir kuş tüyü vardı. Tüyü görünce aklıma o adamlar ile dövüştüğüm an geldi. Kont'a bir konuda yalan söylemiştim. Dövüşmeyi bana halam öğretmişti. Yıllar öncesinde bir kez teyzem beni almıştı. Yanılmıyorsam 13, yahut 15 yaşlarında olmalıydım. Teyzem beni amcam olacak o adamdan kurtarmıştı. 5 ay kadar onunla kalmıştım. O esnada halam ve onunla çalışan bir adam bana nasıl dövüşeceğimi, vücuttaki hayati noktaların neresi olduğu gibi pek çok şeyi öğrenmiştim.

Sonra aklıma o kuş geldi. Gittiğim her yerde beni bir gölge gibi takip ediyordu sanki. Hatta belki de şuan bile buradadır. Çevreme bakındım ancak hava hala tam olarak aydınlamadığı için hiçbir şey görmemiştim. "Teşekkür ederim."

"Beni neden çağırdın peki?"

"Ah o konu," Kafam ile atını işaret ettim. "Üzerine nasıl çıkacağımı bilmiyorum." Kont nedenini anlamadığım bir şeye güldü ve eyerin bir parçasını eli ile işaret etti. "Buna üzengi denir. Sol ayağını bunun üzerine koy ve kendini yukarıya doğru çek. Sonra da sağ bacağını atın üzerine at."

Dediğini yapacaktım ancak atın ne kadar büyük olduğunu fark edince içime bir korku çökmüştü. Kont da bunu fark etmiş olacak ki "Merak etme, uysaldır. Bir şey olursa ben de müdahale ederim." dedi. Buna güvenerek tekrardan bir ata, bir de Kont'a baktım. Pekala Laphes, korkun gereksiz. Bir şey olursa kont müdahale eder hem. Eder miydi? Ederdi ederdi. Gözlerimi sıkıca kapatıp kendi kendimi cesaretlendirmeye odaklandım. Derin bir nefes alıp verdikten sonra sağ ayağımı üzenginin üzerine koydum. Kendimi yukarıya çekip bacağımı atın üzerine attım. İşe yaramıştı. Atın üzerine çıkmıştım. Çıkmıştım çıkmasına ama, Bu atın kafası nerede?

O esnada dikkatim Kont'un kahkahalarına odaklandı. Lanet olsun, ters binmiştim. Kont az kalsın gülmekten yerlere düşecekti. "E yeter artık bu kadar güldüğünüz! Yardım edin de ineyim." Kont kahkahalarının arasında zar zor konuşabilmişti. "K-kusura bakma sağ değil, sol ayağını üzenginin üzerine koyman gerekirdi." Nihayet gülmesi sona ermişti. Tam o sırada at hareketlenmeye başladı. Elim ayağıma dolanmıştı. bir anda dengemi yitirmiştim. Bir de bunlar yetmez gibi at şaha kalkmıştı. Çığlık atmaya bile vaktim kalmadan yere doğru düşüyordum. Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp bedenimi sıkmıştım. Kendimi düşüşe hazırladığım esnada bir kolun beni tuttuğunu hissettim. Gözlerimi açtığımda Kont'un beni tuttuğunu, düşmemi engellediğini Fark ettim. Sonra rahatsız olmamam için beni yere bıraktı. Kendimi toparladıktan sonra konuşmaya başladım.

"Teşekkür ederim." Elini uzatıp kalkmamı işaret etti. "Gel tekrar deneyelim." Elini tutup ayağa kalktım. "Bak, sol ayağını üzenginin üzerine koymalısın. Eğer sağ ayağın ile yaparsan ters binersin az önceki gibi."

"Lütfen atı tutun. Tekrar aynı şey olsun istemem." Dediğimi yapıp atın ipinden tuttu. "Hadi."

Kendimi tekrardan buna hazırlamaya çalıştım. "Yapabilirim." Tekrardan derin bir nefes alıp kendimi buna hazırlamaya çalıştım. Yapabilirdim. Sol ayağımı üzenginin üzerine attım. Kendimi yukarı çektim ve sağ bacağımı da atın üzerine atmıştım.

"İşe yaradı!" Sevinmiştim. Kendim ile gurur duyuyordum. Mutlu bir şekilde Kont'a baktım. O da sevinmiş görünüyordu. "Bravo! Şimdi biraz öne gidersen ben de bineceğim."

"Peki." Atın üzerinde kendimi ileriye ittim. Manzara buradan çok güzeldi. Güneş ışınları etrafı aydınlatmaya başlamıştı bile. Kont atın üzerine çıkıp arkama yerleşti. atın dizginlerini tutup. "Orada rahat mısın?" dedi. Rahattım. Sonra atı hareket ettirip Aiber ve Arenin olduğu tarafa çevirdi. "Hazırsanız gidelim artık." Onlar da atların üzerine çıkmış, gideceğimiz yöne doğru ilerliyorlardı. Benim atıma da eyer takılmıştı. Beyaz atın üzerinde Aiber sanki bir tablo gibi duruyordu.

Sonra manzarayı izledim. Atın üzerinde rüzgarın bana vurmasını. Yaşıyormuş gibi hissediyordum. Rahat değildi ama bu olumsuzluğu giderecek kadar güzel bir seyahatti. Saçlarımın arkaya doğru dalgalanışını hissediyordum. Ne denilirdi bilmiyorum. Özgür müydüm artık? Buna ne denilirdi, içimde açan çiçekler nelerdi? Belirsizliğin üzerimde bıraktığı korkuyu bir nebze olsun atlatmıştım sanki. Belki bu adam kötü birisi değildi. Ona güvenmeye karar vermiştim. Tepeleri, ovaları aşmıştık. Benim ise uykum gelmişti ve uyanıklık ile uykunun kucağında olmanın ortasında duruyordum. Bir an gözlerim kapanır gibi oldu.

Kont kafasını eğip genç kızı kontrol etti. Uyumuştu. Düşünceler aklında ve zihninde yoğun bir şekilde çalkalanıyordu. Bu hisler kontun göyüs kafesinde, kalbinin tam üstünde oturan bir canavar gibiydi. Dışarı çıkmak için içten içe kemiriyordu adeta Kont'u. Yedikleri birbirine karışırken duygular bataklığından bir an önce çıkmak, birilerine anlatmak istiyordu içine düşen kurdu. Kafasını çevirip Aren'e baktı. O da atını yanı başında sürüyordu. Sonra Aren'in atina bağlı olan atın üzerinde oturan Aibere baktı. Konuşmaları duymayacak kadar uzakta duruyordu.
"Aren."

"Buyrun efendim."

"Laphes, sana birini hatırlatıyor mu?" Atından biraz eğilip Laphes'in suratına baktı.

"Sanki biraz," Duraksadı. "Yok, olamaz." Kafası karışmış şaşırmış bir ifade ile baktı Kont'a

"Ben de bu ihtimali düşünüyorum. Laphes kardeşim Marcel'in kızı olmalı. Saçları, duruşu, konuşması aynı Marcel. Ama gözleri," Sinirlenmişti. Kardeşinin evden kaçmasının sorumlusu olarak görüyordu o köleyi. Kharel'ten bahsediyordu. Cümlelerini bir küfür gibi söylüyordu. "Gözleri aynı o Kharel adlı köleninki gibi koyu mavi!"

"İnanamıyorum. Şimdi ne yapacaksın peki?" Kont duraksayıp kıza baktı.

"Eğer yeğenimse onu evlat edineceğim. Değilse de yanımda paralı asker olarak çalışmaya devam edebilir. Ama bir ihtimal, belki Marcel yaşıyordur." Delirecek gibiydi. Çaresizliğin en dibini yaşıyordu sanki. İçinde sevinç ve umut, öfke ve hüzün aynı hızda yayılıyordu. Gerçek cevabı duymak istiyor muydu, kafasında ve kalbindeki bu karmaşa onu yokuşa sürükluyordu. Uzaklaşmak istemişti her şeyden. Atının dizginlerini sıkıca kavrayıp daha hızlı ilerlemeye başlamıştı.

Seslerden uzaklaşmış, hiçbir şey hissetmediğim bir yere gelmiştim. Etraf sisliydi. Gözlerimi çevrede dolaştırdığımda bir çiçek bahçesinin ortasında dikildiğimi fark etmiştim. Elbiselerim rahattı. Hiçbir şey hissetmiyordum. Durduğum yerde kımıldamadan çiçekleri inceledim. Kar gibi beyaz zambakların ortasında Mosmor ve büyük yaprakları olan bir iris çiçeği vardı.

Çiçeğe gitmek istememiştim. Onun yerine zambaklar ile ilgilenmek istiyordum. Arkamı dönüp zambakların arasında dolaştım. Ellerimi zambakların üzerinde gezdirdim. Toplayıp kokularını içime çekmek istiyordum ancak arkamdan 'puf' diye bir ses gelmişti arkamı dönüp baktığımda iris çiçeğinin tohumları bütün bir bahçeye yayılıyordu ve zambakları eritiyordu. Çiçeğe doğru ilerleyip bir adım attığımda ise ayaklarıımın altında bir şey hissetmiştim. Mavi güller yeşertiyordu adımlarım. Arkamı dönüp baktığımda ise bastığım ber yerden yeşerdiğini fark etmiştim. Rahatsız edici botlar giymiyordum. Çıplak ayaklarım attığım her adımda ağrısını dindiriyordu. Sonra, Sonra elimde bir şey tuttuğumu fark ettim.

Bir starliçe çiçeğiydi bu. Altın sarısı yaprakları bir diken misali duruyordu ve bazı kısımları tıpkı gözlerim gibi koyu maviydi. Ne anlama geliyordu bu. Çiçeğin elimde olmak istemediğini hissetmiştim. parmaklarımın arasında kayıp gidişini seyrettim sonra.

Gökyüzüne doğru uçuyordu şimdi altın yapraklı çiçek. Ve birden bahçeye yayılan bütün sis çiçeğin etrafında toplanmıştı. Bahçeyi daha net görebiliyordum şimdi. Bütün zambaklar yerlerini iris çiçekleri ile değiştirmişti. Görünürde tek bir ağaç yahut duvar yoktu. Dümdüz bir dünya ve sonsuzluğa uzanan bir iris çiçeği tarlası vardı. Zihnime bir ürperti girmişti şimdi. Ardımdan gelen ışığın varlığını fark edince hızlıca önüme dönmüştüm. Altın yapraklı çiçek, şimdi yerini mor bir nergise bırakmıştı. O nergise ihtiyacım olduğunu o an hissetmiştim. Öyle yoğun bir duyguydu ki nerede olduğumu umursamadan kollarımı nergis çiçeğine uzatmıştım.

"Uyandın mı?" Bir an için ne olduğunu anlamamıştım. Elimi gözlerime doğru götürdüğümde bir ıslaklık hissetmiştim. Ağlamış mıydım ben? Sonra aklıma gördüğüm rüya geldi. Başım ağrımıştı. Yanı başımda bana soru soran Kont'u gördüm. Üzerime pelerini örtmüştü anlaşılan. Sonra çevreye bakındım. Bir ovanın ortasında mola vermiştik. Güneş çoktan doğmuştu anlaşılan. Gözlerimi ovalayarak hafif yorgun bir ses ile cevap verdim Kont'a

"Günaydın." esneyip gerindim.

"Ağlıyordun. Rüya mı gördün?"

"Evet, Çiçek bahçesi vardı." Etrafta rüzgar ve uzaktan gelen kuş cıvıltılarından başka bir şey yoktu. Sessiz bir ortamdı. Özellikle yeni uyandığım için zihnim de henüz konuşmaya başlamamıştı. Sonra sessizlikten midir boşluktan mıdır bilimez, aklıma çok önceye ait bir anı takıldı. Ailemin ölümünden 1 gün önceye aitti sanırsam. Annem hoş bir şarkı mırıldanıp iris çiçekleri topluyordu. Saçlarını gevşek bir şekilde yan bağlayıp omzunun üzerinde topladığı saçları, çok güzel bir kadındı o. Sonra kendimce tekrar ettim. "Annem çiçekleri severdi."

"Annene bir şey mi oldu?" Kont'un gözlerine melankolik bir şekilde baktım.

"Öldü. Hayır, öldürüldü." Kont'un suratı çok endişeli bir hal almıştı. Dudakları aralandı, kaşları çatıldı ve surati sapsarı oldu. Dudakları titreyerek konuştu.

"Annenin," Sesi titriyordu. "Annenin adı ne?"

"Marcel."