3. bölüm · Kayıp Yıldız
Beyaz Kanatlı Melek
"Şey... Uyanabilir misiniz acaba.."
Uyanmak istemiyorum. Gidecek daha çok yolumun olması beni üzüyordu. O pislik adam muhtemelen peşimden gelmişti. Buraya geleceğimi anlamış mıydı?
Evimden taze kanın kokusu gelmiyor artık. Yine de ben de gittikten sonra ev terk edilmişti. Muhtemelen her yer kan lekesiyle doludur. Buradan şehre ineceğim. Karakol gibi bir yer bulursam eğer amcamlara gitmem gerekmez.
Umarım amcamlardan önce karakola gidebilirim. Gerçi uzaklaştırma kararının da bir işe yarayacağı yok. Bir iş bulur çalışırım. Hiç değilse halamın yanına gider paralı asker olarak çalışırım.
Çalışırım da, bir şey unuttum sanki. DOĞRU YA MELEK!
"Ayy"
Tiz bir çığlık atarak yerimden fırladım. Hemen yanı başımda cenin pozisyonuna benzer bir şekilde oturan melek de korkmuş olacak ki bir kaç adım geriledi. Neyse ki eteğimden kopardığım kumaş halen daha yerli yerindeydi. Gözlerine baktım. Gümüşün en güzel tonuydu gözleri. İstemeden kızarmış olmalıyım ki;
"İ-iyi misiniz?"
Dedi. Sesi bu dünyada duyduğum hiçbir sese benzemiyordu. İnsanlar seslerinin içinde menfaatlerini beslerler. Nefret doludur sözleri ve sesleri, yahut çıkarlar ile...
"Aa- şey pardon, pardon."
Sesimdeki aceleci ton arkasındaki utancı gizliyordu. Hızlıca ayağa kalktım ve üzerimdeki tozu utanarak sildim. Şimdi garip bir sessizlik vardı aramızda.
İkimiz de ayaktaydık ve birbirimizi süzüyorduk. Daha doğrusu o beni inceliyordu, ben ise ona değil bakmak göz atmaya bile kaçınmaya çalışıyordum. Güçlü dış görünüşüne kıyasla sesi çok kırılgan ve utangaç çıkıyordu.
"Burası neresi? Siz kimsiniz?" Sessizliği bozan onun soruları olmuştu.
"Burası benim evim." Dedim söylediğim sözün ağırlığını kabullenerek.
"Yani, önceden benim evimdi. Şimdi burada kalmıyorum. Yoldan geçerken sizi yaralı ve baygın gördüm. Yakın olduğu için buraya getirdim ve elimden geldiğince yaralarınızı temizlemeye çalıştım. Peki siz kimsiniz, daha doğrusu nesiniz?"
Bunları dedikten sonra kısa bir süre tekrardan sessizlik oldu.
"Ben" dedi. "Ben bilmiyorum. Kimim bilmiyorum. Neden burada olduğumu da. Hiçbir şey hatırlayamıyorum. Görünüşe bakılırsa sen de benim kim olduğumu bilmiyorsun. Ne yapacağım ben?" Sesi çok endişeli çıkıyordu. Gözlerindeki telaş yeni doğmuş bir bebeğin ağırlarıyla aynıydı.
"Bilmiyorum. Ben de ne yapacağımı bilmiyorum. Hava aydınlanmışa benziyor, buradan gitmem gerek. Yakında buraya gelirler hem."
"Kim gelecek?" Dedi.
"Amcam." Dedim.
"Amcanın gelmesi iyi bir şey değil mi?"
"Hiç de bile."
"Neden?"
"Boş ver.."
Fazla derin iç çekmiş olacağım ki yeniden ortam sessizleşti.
"Her neyse, ben gidiyorum. Sen de bundan sonra ne yapacağına karar ver." Bu umutsuz muhabbete devam etmek istemiyordum. Dışarıya doğru bir adım atmaya yeltendim ancak bileğimi tuttu ve aceleci bir ses ile,
"b-bekle!" Dedi.
Kafamı çevirip ona baktım. Tekrar gümüş gözleri ile göz göze gelmiştim. Çok güzel parıldayan gözleri ile.
"Burada hiçbir şeyi ve hiç kimseyi tanımıyorum. Ne yapacağımı ve ne yaptığımı bilmiyorum. Gözlerimi açtım ve sen vardın. Daha öncesi yok! Lütfen beni terk etme ve bana sahip çık!"
Söylerken gözleri sımsıkı kapalıydı.
"Ne!?" Beni bu işe karıştırma. Başımda tonlarca dert varken bir de bir yaratık ile mi uğraşacağım?"
Sözlerim onu gerçekten kırmıştı. Bir an geri adım atıp 'özür dilerim öyle demek istememiştim.' demek geldi içimden. Ancak geri adım atamazdım. Atmayacağım, değil mi? Birden bire gözlerinden yaşlar süzüldü. Bir yandan elinin tersiyle yaşları silerken diğer yandan da benimle konuşmaya çalışıyor,
"lütfen, ben sadece seni tanıyorum. Beni yalnız bırakma." diyordu. Aferin Laphes, bir meleği bile ağlatmayı başardın. "Ahh, Pekala. Benimle gelebilirsin ancak sonsuza kadar seni yanımda tutacağımı zannetme."
Kaba rolü oynuyordum ama içimden kendim de ölüyordum. Suratındaki her üzgün ifade benim de içimi kemiriyordu.
Suratında yeniden bir gülümseme belirdi ve "peki!" Dedi. Bu çocuk güneşten daha parlaktı.
"Şimdi, seni bu kılık ile şehire götüremem. Burada bekleyebilir misin? Geri döneceğim, söz veriyorum."
Gideceğimi duyunca suratında üzücü bir ifade belirdi ancak ben söz verince kafasını olumlu anlamda salladı.
"Ben gidiyorum öyleyse."
Birşey demeden mindere doğru yürümeye başladı. Ben de dışarıya çıktım. Yolum uzundu ve acıkmıştım. Ancak özgürlüğüm buna bağlıydı. Bir köşede ölümü bekleyemezdim ya da amcama karşı boynumu eğemezdim. Adımlarımdan kararlılığın fışkırdığını hissediyordum.
Belki de melek ile ilgilidir. Onu düşünmeye başladıkça aklıma dediğim söz takıldı. Yaratık ha? Zavallı adam hafızasını kaybettikten sonra gördüğü ilk kişi tarafından ötekileştirildi. Ondan daha sonra kesinlikle özür dileyeceğim. Gözleri aklıma geliyor yeniden.
Bır kılıcın en keskin parçası gibi gümüşten ve parlaktı. Belki de bir ay, ama gözleri, gözleri gerçek anlamda gördüğüm en temiz şeydi. Melek olduğuna eminim artık. Ya da bir peri. Gerçi annem bana perilerin kızlardan oluştuğunu söylerdi, o zaman kesinlikle melektir.
Acaba karnı aç mı? Kasabaya indiğimde ona yemek alacağım. Gerçi bir melek ne yer ki? Şarap ve ekmek? İyi dilekler ile mi beslenir ki. Hafiften sırıttım.
Yaklaşık yarım saat geçti ve ben sonunda varabildim. Bir fırının önüne geldiğimde durup içeriye girdim. Ahşap kapısı olan ve içerisi dışarıya kıyasla oldukça sıcak olan bir fırındı. Kasanın önünde beş altı kişi ekmek almak için bekliyordu. Sıranın arkasına geçtim ve bunaltıcı fırında beklemeye başladım.
Kasanın en önünde kilolu bir kadın ekmek seçiyordu. Kuyrukta ise en önde köylü kadınları onların arkalarına ise iki tane paralı asker. Askerlerden birisi diğerine kıyasla daha kilolu, diğeri ise onun yanında zayıf kalıyor ve bu ikisi içeri girdiğimden beridir bana bakıyorlar.
Bakışlarında iyiliğe alamet edecek hiçbir şey yoktu. Yine de sıraya girdim. Gizli gizli beni izliyorlardı fark etmediğimi zannederek. Aramızda en az 20 santim boy farkı olmasına rağmen kolay lokma duruyorlar. Kasıklarına atacağım bir tekmede yere yığılırlar kesin.
Sıra onlara gelince ekmeklerini aldılar ve çıktılar. Ben de meleğe ve bana yetecek miktarda kımız ve ekmek aldım. Fazla param yoktu ve kalanlar ile de o çocuğa kıyafet alacağım. Kasiyere teşekkür ettiğim esnada kadın bana
"kızım, az önceki paralı askerler sana çok kötü baktılar. Dikkat etsen iyi olur, şu sıralar kaçırma olayları çok fazla."
Gülümsedim ve iyi niyetinden ötürü kadına tekrar teşekkür edip ahşap kapıdan çıkmak üzere arkamı döndüm. Kapıdan çıktıktan sonra bir de ne göreyim, yakınlarda paralı askerler gizlice beni takip ediyor.
Aramızda yaklaşık 6 ya da 7 metre var ama bariz takip ediyorlar. Birkaç sokak ötedeki kıyafet satan dükkana girdim ve rahatça alış-veriş yaptım. Açık kahverengi bir üst dikkatimi çekti. Yaka kısmında bir ip vardı ve sade olsa da hoş gözüküyordu.
Alta da pantolon ve rahat bir ayakkabı seçtim ve bir adet kapüşonlu pelerin aldım ki kanatları gözükmesin. Kasada soylu birisi olduğu bariz belli olan bir asker ödeme yapıyordu. Kırklı yaşlarının başında olsa gerek. Sert bir suratı vardı ve bana çok tanıdığım, ancak kim olduğunu kestiremediğim birinin suratını andırıyordu.
Yine de güvenilir birisi olduğu hissini almıştım. Ödemesini yaptıktan sonra dışarıya doğru yöneldi. Ben de o sırada aldıklarımı ödedim. Param neredeyse yetmiyordu. Vergiler son yıllarda gerçekten artmış anlaşılan. O kadar paranın soyluların boğazına gittiğini düşünmek beni delirtiyor
Dışarı çıkıp biraz tenha sokaklara girdim. Adamlar beni takip ediyorlardı. Uygun bir köşede durup yanıma gelmelerini bekledim.
"Hey küçük kız! Bu saatte burada olmak tehlikelidir. Abilerini dinle bak." Gülerek yanıma geliyorlardı. "Gel sen bakalım ne varmış burada"
Yanıma gelmelerini bekledim. Birisi elini omuzuma koydu bu hareketinin onda oluşturduğu açıklıktan faydalanıp hızlıca bir elim ile ensesinden tutup çektim ve diğer elimle omuzuna bastırdım. Vücudu eğilmiş iken dizim ile karnına defalarca kez tekme attım. Adam ani hareketimin vermiş olacağı şok yüzünden ne yapacağına karar verememişti ancak diğer adam çoktan şoku atlatmıştı.
Tekmelediğim adam yere yığılınca diğerine sert bir yumruk çakmak için yumruğumu iyice sıktım. Diğer adam da yumruğum ile sersemleyince hep yapmak istediğim şeyi yapıp kasıklarına iyisinden bir tekme atıp diğeri adamı da yere yığdım.
Bir kuşa ait olduğunu düşündüğüm kanat sesleri beni kendime getirdi. Sese dikkatimi verip arkamı döndüğüm esnada kuştan düşen ateş kırmızısı rengindeki tüy dikkatimi çekti. Bu tüyü daha önce de görmüştüm. Muhtemelen anka kuşuna aitti. Akbaba gibi ölmemi bekliyor bu da. Benim için belanın habercisi oldu. Sözde kutsal kuş sadece izlesin!
"Vay be!" Dedi kudretli bir ses. Tüyü alıp cebime koydum ve yerden poşetleri aldım. Arkamı döndüğümde bunun o soylu adam olduğunu fark ettim. "Yakın dövüşte gerçekten iyisin. Normal bir hayat sürersen eğer yeteneğine yazık olur. Sahi, dah öncesinde dövüşmeyi öğrendin mi?"
"Pardon, ne?"
"Ah kabalığımın kusuruna bakmayın. Sizin gibi saf bir yetenek gördüğümde heyecanlanırım da. Her neyse, bendeniz Kont Herald de Alucard."
"Alucard mı?"
"Evet hanımefendi. Vel hasılı kelam size bir teklifim var. Orduma katılın ve sizi onurlu bir şövalyeye çevireyim. Para, mülk şöhret, hangi birisini isterseniz. İyi de maaş veririm."
Gülümseyip "kusura bakmayın, mal ve güç isteyecek durumda değilim. Şu sıralar hayatta kalma konusunda endişelerim var. Diyerek reddettim. "Siz bilirsiniz. Ancak ola ki fikriniz değişirse iki sokak ötedeki handa bir haftalığına kalıyorum. O halde size iyi günler dilerim."
"İyi günler."
