2. bölüm · Kayıp Yıldız

Bir Kadının Dileği

Şevval

Ormana ilk adımımı attığım zaman kendimi farklı diyarlara açılan bir kapıdan geçmiş gibi hissettim.

Yağmur gökyüzüne kadar uzanan devasa ağaçlardan ve normal boyutlardaki ağaçların birbirinden farklı yaprakları sayesinde tenime doğrudan temas etmiyordu. Ancak havadaki soğuğu yine de hissediyordum ve ağaçlardan damlayan sular üzerimdeki paçavradan yapılma kıyafetleri ıslatıyordu. Her ne kadar rahatsız edici olsa da bir şekilde alışmıştım.

Islak toprağın kokusu her yeri doldurmuştu ve ayak bileklerime kadar uzanan kahverengi eteğimin uçları çamur lekeleriyle dolmuştu. Rastgele yürümüyordum ama nereye gittiğimi de biliyor değildim.

Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe çevrede çok farklı değişiklikler oluşmaya başlamıştı. Yağmur yer yer göletler oluşmuştu ve bu göletler ışıltılı şekilde parlıyordu. Sanki, gökyüzündeki yıldızları alıp bu su birikintilerinin altına koymuşuz gibiydi. Bir su birikintisinin içine girdiğim zaman kendimi gökyüzünün içindeymiş, ona ait bir parçaymışım gibi hissettim.

Ve bu his, hiç yabancı gelmiyordu.

Bir an için o kadar rahatlamıştım ki sanki kıyafetlerim ıslak ve rahatsız değilmiş, yaşlı bir adamla evlenmek üzere değilmişim, ailem gözlerimin önünde öldürülmemiş, bazı geceleri kafamı yastığa karnım aç bir şekilde koymamışım, ağlama krizlerine girmemişim, ve en önemlisi gidecek bir yerim varmış gibi hissediyordum.

Ben ve bileklerime kadar gelen, parıldayan, altındaki çamura rağmen berrak ve temiz duran su birikintisi. Gözlerim kapanmak üzereydi. O kadar yorulmuştum ki nereye çıkacağını bilmediğim yollarda koşturmaktan. Kapanmak üzere olan gözlerimi zorla açtım ve su birikintisinin içinden çıktım. Ağır aksak yürürken beni kendime getiren, alnımın ortasına düşen büyük bir su damlasıydı.

Etrafa biraz daha bakındım, ormanın derinliklerinde geziniyordum. Toprak, ağaçların gövdesine kadar Unutmabeni çiçekleriyle doluydu. Mavi yaptakları bir kutsama gibi su damlalarını üzerlerinde taşıyordu.

Gittikçe çevredeki bitkiler de değişiyordu. Ağaçların gövdeleri artık kahverengi değil, onun yerine Koyu turkuaz tonlarındaydı yapıları da değişiyordu. Yeşil yerine pembeydi yapraklar, yeşil yerine maviydi çimenler, sarıydı, kırmızıydı, turuncuydu, beyaz ve siyahtı. Gittikçe farlı şeyler de görüyordum. Ancak bu farklılık beni düşüncelerimden kurtarıyordu.

Kendimden kurtulmuşum gibi, tuhaf ancak huzurluydu ormanın içinde tuttuğu atmosfer. Yağan yağmurun oluşturduğu soğuk beni üşütmüyor, aksine tenimi gıdıklıyordu.

Farklı renkte çimenlerin ve üzerine basmak kendimi annemin anlattığı şaman hikayelerindeki perilerdenmişim gibi hissettirdi. Gittiğim yeri belki ben bilmiyordum ancak ruhum sanki tüm hayatı boyunca oradaymış gibi ilerliyordu. Sahi, neden buraya gelmiştim?

İçimde kendime bile itiraf edemeyeceğim bir acıma hissi oluşmuştu. Kendime karşı. Tuhaf geliyordu hissettiklerim bana. İnsan kendisine acıyabilir miydi?

Ben acımıştım çünkü. Başıma gelenleri, yaşadıklarımı o kadar kabullenmemiştim ki sanki başka birisi yaşamış gibi, sanki başka birisiymişim gibi acıyordum kendime.

Yürümeye devam ederken sanki güzel bir kuş şarkısını söylemeye başlamış gibi bir ses uzaktan bir fısıltı gibi içime dolmuştu. Ormanın bu bölümünde yürümek biraz daha zorlaşmıştı. bir elimle eteğimi toplamış tutuyor, diğer elimle de artık mor renkte gövdeleri ve kırmızı yaprakları olan ağaçlara tutunup ilerliyordum.

Ses çok tuhaftı ve gittikçe yükseliyordu, sanki bu dünyadan değil de başka bir dünyadanmış gibiydi. Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum ancak huzur bir ses olsaydı bu olurdu. Nereden geldiği bilinmeyen o ses.

Ağaçların arasından bir şeyin parladığını fark ettim. Belki yolu bulmuşumdur diye düşünüp koşmaya başladım ve o noktaya vardım.

Devasa ormanın içinde, ortası daire şeklinde bir alan, koca yuvarlak ve boş arazinin ortasında diğer ağaçlardan daha kudretli ve heybetli bir ağaçtı o. Gövdesi ve yaprakları bembeyaz, ancak gözü yormayan bir ışık saçıyordu çevresine ve dokuz tane de gökyüzüne özgür bir şekilde yayılmış Dalları vardı. Yaprakları o kadar güzeldi ki bir ağaçtan çok daha fazlası olduğu sadece bir tane yaprağına bakarak bile söyleyebilirdim.

"Hatta başka bir rivayete göre eğer ona bir çaput bağlarsan bütün dileklerin gerçek olur."

Buraya kadar gelmiştim. Ne dileyecektim? Ellerim adrenalinin damarlarımdan taşarcasına akması yüzünden titriyordu. Korkmuyordum. Hayatımı gözden geçirmeye çalıştım. Bu sefer güzel şeyler düşünmeye çalışıyordum.

Annemin gülümsemesi, babamın beni ilk kasabaya götürüşü, Aral ile okuduğum kitaplar...

Artık hiçbirisini elde edemem, değil mi? Artık bu hayatta mutluluğumu sağlayacak hiçbir şey kalmamıştı.

Neden yaşıyorum diye sordum kendime. Bir an için olduğum yeri unutmuştum. Dokuz dallı ağaç ve ben vardık şimdi. Sırtmımı ağaca yaslayıp dileğimi tekrar düşündüm. Şu hayatta en çok ne isteyebilirim ki?

Bomboştu ağaç, benden başka kimse mi dilek dilememişti? Ayrıca, böyle büyük bir efsaneye nasıl bu kadar kolayca ulaşabiliyordum?

Orman beni kucakladı.

Tekrardan dileğime döndüm. Bulmuştum sonunda. Eteğimden bir kumaş parçası koparttım

Gözlerimden avucumun içindeki kumaş parçasına bir damla gözyaşı hediye edildi. Çaresizliğime ağlıyordum tekrardan. Hızlıca ayağa kalktım ve dalını sıkı sıkı kavradım. Kumaşı bağlarken hıçkırıklar içinde dileğimi söylüyordum.

"Tanrım! yalvarırım beni ait olduğum yere gönder! Yalvarırım ait olduğum bir yer olsun! Böyle bir hayat yaşamak istemiyorum Tanrım lütfen izin ver özgürce yaşayayım!"

Hıçkırıklar içinde ağlıyordum. Eğer ormanda hayvanlar yaşasaydı ağıtlarım onları korkutup kaçırırdı.

Koca ağacın gövdesine sarıldım ayaklarımın üzerinde duramıyordum artık. Sahi kaç saattir bu ormanın içindeydim? güneş çoktan batmış olmalıydı, peki burası neden sanki öğlen vaktindeymişiz gibi parıldıyordu?

Dizlerimin üzerine çöküp kafamı ağacın gövdesine yasladım ve göz yaşlarımın toprağa düşmesini hissediyordum. kendime geldiğimde kaç saat geçtiğini bilmiyordum. Kafamı kaldırıp etrafa bakındım.

Derken, bir ağacın üzerine konmuş, daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemeyen mükemmel bir yaratık ile karşılaştım.

Kırmızının şimdiye kadar gördüğüm en güzel tonuna sahip tüyleri kuyruğuna doğru geldikçe altın sarısına evriliyordu. Kömürden daha siyah gagası ve ışıksız bir ortamdan daha karanlık gözleri olan, papağandan biraz daha büyük bir kuş. Kafasında püskül gibi uzanan siyah hareli çizgileri olan yine kendisi gibi kırmızı tüyleri vardı.

Önceleri gördüğüm bu ilahi varlık ile dilim tutulurdu ve büyülü güzelliğinin etkisi altında bir süre hareket bile edemezdim. ancak bu görüntüye hayran olacak o yıpranmamış ve sağlıklı ruha artık sahip olmadığımı hissediyordum.

Delirmek üzere olmak ilk kez işime yaramıştı ve anlaşılan daha çok kez bunu kullanacaktım. Kuşun o derin ve korkutucu bakışları benim üzerimdeydi. Hatta bana öyle bir bakıyordu ki o ifadesiz suratının arkasından benimle alay edip gülüyordu. anlık bir öfkeyle:

"Ah! öyle mi? Sen de benimle alay et! İstediğin kadar hemde, ne duruyorsun!"

Ayağa kalkıp hızla kuşun üzerine konduğu ve yağmurun yağmaya devam ettiği gövdesi yeşil, yaprakları kahverengi olan ağaca doğru büyük bir öfkeyle yürüdüm.

"Çünkü ben yaşayacağım aptal kuş! Özgürlüğümün tadını çıkararak yaşayacağım hem de! Yaşayacağım ve mutlu olacağım. Beni seven insanlar olacak ve ben özgür olacağım!"

Kuşun tek yaptığı şey kanatlarını açıp bulunduğu yerden gitmek oldu. O bile bana inanmamıştı. Bir kuş bile...

Yaptığım şeyin ne kadar aptalca olduğunu fark edip iç çekerek kendi kendime söylendim.

"Sonunda delirdin Laphes.."

Gitmeden önce ardıma son kez bakındım. Heybetli bir ağaç ve bir dalına bağlanmış umutsuz bir dilek...

Ormandan çıkarken geçtiğim yolları çok rahat bir şekilde hatırlıyordum. Anormal ağaçlar gidene kadar yine saatlerce yol katettim. sıradan yağmur dolu ağaçların kapladığı alan çok daha büyüktü.

Dinmeyen yağmur ormanı ha. Bitmeyen yağmur ormanı daha mantıklı olmaz mıymış? Sonunda yağmurun yağmadığı geniş ovalara doğru gelmiştim. Hava kararmış olmalıydı, ormanın içinde saatler geçirmiştim ve yukarıya doğru kafamı çevirdiğimde gördüğüm tek şey yapraklar ve tam gözümün içine nişan alınmış büyük su damlalarıydı.

Dışarıya çıktığım zaman geçekten çok şaşırmıştım çünkü Ormana ilk girdiğim zamandaki güneşin konumu ile şuan ki güneşin konumu aynıydı. Ya koskoca bir günümü ormanda geçirmiştim ya da ormanda geçirdiğim zaman gerçek hayatta hiçbir şeydi? Tanrım bulutların konumu bile aynı.

Bu kadar mucizevi olayı tek bir günde yaşayacak kadar ilahi bir insan mıyım ben? Muhtemelen hayır, o zaman elimizde tek bir seçenek kalıyor; ben şanssız bir garipten başkası değilim ki hayat hikayeme bakıldığı zaman da aynı sonuca rahatlıkla ulaşılabilir.

Gidecek bir yerim yoktu, eski evimin daha kapısını bile açamıyor iken oraya da gidemezdim. Peki ya çardak? Orası evden az da olsa uzakta ve amcamın da beni orada şimdilik bulması imkansız sayılır.

Hiç değilse bir gecemi orada geçirebilirdim. Koskoca bir günüm sadece yürüyerek geçmişti ve ne kadar yorulduğumu ancak şimdi fark edebilecek kadar kafam yoğundu. Tepeye kadar yürüdüğüm zaman dikkatimi bir şey çekmişti,

Bir adam vardı, Beyaz bir örtüye sarılmış bir şekilde, bir ağacın altına uzanmış yatıyordu. Yaklaştıkça, tuhaf bir koku adamın olduğu yerden burnuma ilişti.

BU KAN!

Başım dönmeye başlamıştı, gözlerimin önüne annemin ve abimin o halleri geliyordu. Lanet olsun... Kan... Her yerde...

Dizlerimin üzerinde duramadım. Yere çöküp kustum ve kendime gelmeye çalıştım. Bir süre sadece nefes almaya çalıştım. Sonra tekrar kafamı kaldırdım. Hızlıca adamın yanına gittim. Adımlarım tutarsızdı.

Yaklaştıkça, gözlerimin bana oyun oynadığını düşünmeye başladım. Beyaz örtü zannettiğim şeyi kanat olarak görüyordum. Ayrıca... Bu adam çıplak mıydı? Genç durmasına rağmen bembeyaz saçları ve kardan daha beyaz devasa kanatlar görüyordum.

Yardım için adamın yanına geldim. Mide bulantımı ve baş ağrımı düşünmemeye çalışıyordum. Adamı incelemeye başladım.

Kanatları bir deniz martısına aitmiş gibi güzeldi. Yapılı vücudu çok olmasa da kaslı duruyordu. Ve yüzü, şimdiye kadar gördüğüm en güzel yüz bile bu adamın, yani ne olduğunu bilmediğim varlığın yanında hamam böceğinden hallice kalır. Bembeyaz saçlarının her bir teli özenle dizilmiş gibi duruyordu. Orta uzunlukta ve hafif dalgalıydı.

saldırıya uğramamış da bir ressam tarafından özenle çizilmiş bir tablo gibi duruyordu. Kanadı bacaklarının arasını örtüyordu neyse ki. Karnında çok derin olmasa da kanayan bir kesik vardı. kanatlarında da kan lekeleri vardı.

Nitekim kırmızı bu güzel adama hiç ama hiç yakışmamıştı. Batmakta olan güneşin sarımtırak ışıkları adamın üzerine öyle bir düşmüştü ki gören herkesi büyüleyip bu adamın sadece manzarasına bile aşık ederdi.

Koyu gri renkli kaşları suratında huzursuz bir ifade ile duruyordu. Alnının ve sol yanağının üzeri kurumuş çamur lekeleri ile kirletilmişti. Cildi süt kadar güzeldi ve dudaklarında hafif Bir kırmızılık vardı.

Elimi uzatıp nabzını yokladım. Halen daha atmakta olan nabzı beni hayalimde oluşturduğum sanat müzesinden çıkarmıştı. Eteğimin üzerinde duran büyük bir kumaş parçasını kopartıp adamın sırtını omuzlarından tutup kendime çevirdim.

Kafasını boynumun hemen alt kısımına yaslayıp gözlerimi sımsıkı kapatıp kafamı da başka yöne çevirdim. Elime aldığım devasa kumaş parçasını olası bir kaza anında gözükmemesi için adamın beline bağladım ve Geniş omuzlarından tutup onu sürüklemeye başladım.

"Igh, neden bu kadar ağırsın ki!?"

Birkaç adımı bile zar zor atıyordum. Bu halimle bir de ne olduğu belirsiz bir yaratık -hayır yaratık olmak için fazla güzelsin o yüzden sana varlık diye hitap edeceğim- bir varlığı kurtarmaya çalışıyorum. "Bir savaş askerinden daha iyi bir vücudu var, aşırı kaslı olmasa da yapılı duruyor. en az seksen kilodur. kanatları da 25 kilo olsa... "

Bir an için koca bir gün boyunca yürümeme rağmen bu kadar ağır birisini sürükleyebildiğim için kendimle gurur duymaya başlamış ve suratımda kendinden emin bir gülümsemenin yayılmasına engel olamamıştım.

"Helal olsun sana Laphes, sağlamsın var ya!"

Sanki günler sürmüş kadar uzun olan bir yarım saatin ardından onu çardağa kadar sürüklemeyi başarmıştım. Burası eskiden annemin bize yemekler pişirdiği yahut etleri doğradığı ikinci bir mutfak gibiydi.

Hatta bazı akşamlar babam hayvanları otlatmaktan erken döndüğü zaman ailecek akşam yemeğini burada yerdik. Oldukça güzel bir yerdi ve kendimizi hiç olamayacak kadar eğlenmiş hissettiğimiz bir yerdi. Hiç değilse ben öyle hatırlıyordum.

Kanatlı adamı bir eski ve tozlanmış minderin üzerine bıraktığımda güneş görünürde yoktu ancak etraf hala aydınlık sayılırdı. Yaralarındaki kanama durmuş, kan üzerinde kurumuştu. Eteğimin ucunu mataramdaki su ile ıslatıp yaraların üzerinde gezdirdim.

Muhtemelen canı acıyordu çünkü suratında öncesinden daha keskin bir ifade ortaya çıkmıştı. Yine de bu kadarcık bir acı onu uyandıracak kadar etkili değildi. İşim bitince kanatlarındaki yaraya da baktım. Tuhaftı, derin bir ok yarası olmasına rağmen sanki Hiçbir zaman öyle bir yara almamış gibi ortada sadece kurumuş kan lekesi vardı.

Neden bunu yapmıştım? İlahi bir yaratık zaten muhtemelen ölmezdi. Asıl yardıma ihtiyacı olan ben olmama rağmen neden kendimi sürekli başkalarına yardım ederken buluyorum? Çünkü nasıl bir his olduğunu biliyorum. Acı çekmenin ve sırtını yaslayabileceğin tek şeyin bir ağaç olmasının nasıl hissettirdiğini biliyordum. şu koskoca dünyada bir yabancı olmanın nasıl çıplak hissettirdiğini biliyordum mesela.

Çok yoruldum. Üzerimde on iki yılın yorgunluğunu taşıyordum. Belki de bu histi beni bu kadar yürümeye zorlayan şey. Suratındaki sinirli ifade silinmiş, bir bebek kadar huzurlu bir şekilde uyuyordu. Bir an için onu kıskanmıştım. Eteğimin ucuna mataram ile biraz daha su döküp yüzündeki lekeleri de silmiştim.

Karnındaki yara izi de şimdi hiç var olmamışcasına uçup gitmişti sanki. Üzerimdeki kıyafetler sonunda kurumuştu ancak yine de rahatsız edici bir his bırakıyorlardı. Belime bağladığım deriden yapılma olduğu için içine su girmemiş olan - ki yanımda taşıdığım yemekler ve paranın sudan korunması için gayette lazım bir özellikti- çantayı çıkarttım ve belimde korse görevi gören kuşağı çözdüm. artık benim de rahatlamam gerekiyordu.

Kulübevari bir yer olan çardağın tahtadan yapılma diğer duvarına geçtim ve boşta bulduğum tozlu, kırmızı renkli ve yılların sertliğini üzerinde biriktirmiş bir minderi elime geçirip üstünkörü çırptım. Burasının iyi bir elden geçirilmesi gerekiyordu ancak tek bir gece burada yatacağım için bu kadar uğraşmama gerek yoktu.

İç sesim gittikçe silikleşiyordu ve düşünemeyecek kadar büyük bir yorgunluğun ağırlığının birden bire üzerime çökmesiyle bulunduğum yerde kafamı tozlu duvara dayayarak uyumuştum.

Bu rahatlığı bana veren bir etken de o kanatlı varlıktı galiba. Sahi neydi o? Kanatları olduğuna göre insan olamazdı, gerçi bunu demek için kanatlara ihtiyacı yoktu. O kadar şairane duruyordu ki kanatları olmasa bile insan olduğunu düşünmezdim.

Onu bulan kişinin ben olması israf sayılırdı. Bir ressam, yahut şair veya şarkıcı onu bulsaydı eğer sanatlarını onunla kutsayabilirlerdi. Eğer bir ressam olsaydım onu gördüğüm anda, ondan başka hiçbir şey çizemezdim. Ona bakmak beni tekrardan sobadan dışarıya taşan kıvılcımları izlemişim gibi hissettirdi.

Kışın soğuk havasının kıyafetlerime nüfuz etmesinin getirdiği uyku ile o sobanın sıcaklığı birleşince kendimi tengri tarafından kutsanmışım gibi hissettirmişti. Bugün tekrar aynı şeyi, farklı yerler ve farklı duygularla hissediyordum. Ne manzara aynıydı gözümde ne de yaşantım.

"Şey... Uyanabilir misiniz acaba.."

Kırılgan bir sesin ismimi zikretmesiyle son zamanlarda benim için ulaşması en zor şey olan uykumdan da uyandırılmıştım.