1. bölüm / 6
Kayıp SoyadımBölüm 1
Bölümler 6Şu an: Bölüm 1
- 1 Bölüm 12.423 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 26.877 kelime
- 3 Bölüm 37.941 kelime
- 4 Bölüm 46.907 kelime
- 5 Bölüm 510.330 kelime
- 6 Bölüm 610.787 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı insanların evi vardır. Kapısını açtığında içeriden yemek kokusu gelir, birinin sesi gelir. "Hoş geldin." der, bazen kavga sesi bile gelir ama yine de evdir. Benim evimdeyse tam tersi olur, kulakları sağır edecek kadar bir sessizlik olur, o sessizliğin içinde ise boya kokusu doludur.
Duvarlarda çatlaklar, yerde eski boya kutuları, köşede yamuk yumuk duran birkaç eşya, bir de yıllardır değiştirmediğim karton yatağım var. İnsan bazen elindekine alışıyor ya da alışmak zorunda kalıyor, ben de alışmıştım. Ya da alıştığımı sanıyordum. Gözlerimi açtığımda tavandaki uzun çatlağa baktım.
"Günaydın, çatlak." dedim. Cevap yoktu. "Gene mi küstün?" dedim. Yine cevap yoktu. "İyi. Ben de konuşmuyorum zaten." dedim. Yalnızlıktan deliriyordum sanırım. Yorganı üzerimden attım. Telefonumun ekranına baktım. "08.17"
Yataktan kalkıp saçlarımı elimle düzelttim. Karşımdaki küçük aynaya baktığımda ilk dikkatimi çeken yine çillerim oldu. Burnumun üzerine ve yanaklarıma dağılmışlardı. Hiç sevmezdim onları. Çocukken aynaya her baktığımda yüzümdeki bu küçük noktaları silmeye çalışırdım, çıkmadılar. Demek ki bazı şeyler insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın çıkmıyordu. Üzerimde bol, eskimiş bir pantolon ve boya lekeleriyle dolu bir tişört vardı.
Üstüme eski montumu geçirdim. Saçlarımı iki yandan topladım. Aynaya son kez baktım. "İdare eder." dedim. Kendime söylediğim en büyük iltifat buydu. Depodan çıkmadan önce duvarlardaki resimlere baktım. Hepsini ben çizmiştim. Bazıları çocukluğumdan kalmaydı, bazılarıysa yeni tamamladığım resimlerdi. Kimi resimlerde gökyüzü vardı, kimi deniz, kimi orman, kimi de el ele yürüyen aileler.
O resimlere uzun süre bakamadım çünkü bazı şeyleri çizmek kolaydı. Yaşamak hiç de kolay değildi. Tam kapıyı açacakken telefonum çaldı. Ekranda tanımadığım bir numara vardı. Kaşlarımı çattım. "Kim bu sabah sabah ya?" diye söylendim ve telefonu açtım.
"Alo?" Karşıdaki kadın birkaç saniye sustu, sonra resmi bir ses tonuyla konuştu. "Deniz Akay ile mi görüşüyorum?" dedi. İçime garip bir huzursuzluk çöktü ve tereddütle "Evet." dedim.
"Ben sizi İstanbul Şehir Hastanesi'nden arıyorum. Caner Akay, Eda Akay ve Serdar Akay..." dediği anda dünyam sessizleşti. Devamını duymak istemiyordum. Onlardan bilgi almak istemiyordum ama duydum.
"Trafik kazası geçirdiler." dedi kadın. Elim kapının kolunda kaldı. Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Caner, Eda, Serdar... Benim ailem kaza geçirmişlerdi ama neden onlara karşı bir duygu hissedemiyordum? Aile, dedim içimden. Bu kelimeyi düşünmek bile midemi sıkıştırıyordu.
Yıllardır onlardan uzaktaydım. Yeni bir yaşam kurmuştum kendime. Her şey yoluna girdi derken neden tekrardan çıkıyorlardı karşıma? Sekiz yaşımda kaçmıştım, tüm bağımız o anda kopmuştu. Bir daha da dönmemiştim o iğrenç yere. Onların beni sevmediğini biliyordum.
Peki şimdi neden kalbim böyle hızlı atıyordu? "Deniz Hanım?" dedi kadın. "Duyuyorum." dedim. "Hastaneye gelmeniz gerekiyor." dedi. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım. Sanki nefes almayı unutmuş gibiydim. Her şey gözümün önünde tekrardan canlandı; o acımasızca edilen hakaretler, dayaklar, bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti.
"Neden?" dedim. "Bazı işlemler ve kan grubu konusunda desteğinize ihtiyaç olabilir." dedi. Kısa bir kahkaha attım. Kadın delirdiğimi düşünüyordu sanırım. "Tabii." dedim. Sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi, "Gelmek zorunda mıyım?" diyebildim. Karşı taraf şok oldu. Onun gözünde ailesi için ağlayıp çırpınması gereken bir kız olmalıydı. Hemen yola çıktım demesi gerekiyordu ama hayat herkese her istediğini vermiyordu.
"Bu konuda sizin kararınız. Ama gelmeniz önemli." dedi. Bir yandan ikna etmek ister gibiydi. Telefonu kapattım. Bir süre öylece durdum, düşündüm. Sonra duvardaki bir resme baktım. Küçük bir kız çocuğu çizmiştim, yağmurun altında tek başına duruyordu.
Şemsiyesi yoktu, yanında kimse yoktu. Ben o resmi sekiz yaşındayken çizmiştim. O zamanki kendimi çizmiştim. Yağmurun altında tek başına kalan o küçük kızı, her ne kadar kaçsam bile beni bulmalarını, yaralarımı sarıp saçımı okşamalarını beklemiştim. Aile bu demek değil miydi? Kız yere düşünce yarasını sarana anne denirdi. Düştü diye azarlayıp dövene anne denmezdi.
Unutmamak için çizdim onu. O içimdeki çaresiz, kimsesiz kızı unutmamak, yaralarını sarmak için. Ama başaramadım. O günkü karanlığın içinde hâlâ debeleniyor gibi. "Gitme," diye fısıldadım resme ama kime söylediğimi ben de bilmiyordum. Hastaneye gitmek istemiyordum.
Ama gittim...
Çünkü insan bazen nefret ettiği insanların bile ölüm haberini duyunca vicdanına yeniliyordu. Hastanenin koridorları soğuk ve kalabalıktı. Her yerde bir koşuşturma vardı.
Doktorlar, hemşireler, hasta yakınları, ağlayan insanlar, koşturan çocuklar...
Ben ise duvarın kenarında dikilmiş, burada ne işim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Caner, Eda, Serdar... Üçünün de burada olması bile başlı başına garipti.
Yıllardır hayatımda olmayan insanlar, bir anda hayatımın tam ortasına bir yıldırım gibi düşmüştü. Bir hemşire yanıma geldi. "Deniz Akay siz misiniz?" dedi. Başımı kaldırdım. "Evet." dedim.
"Doktor sizinle görüşmek istiyor." İçimden kısa bir "Eyvah" diye geçirdim. Doktorlar kolay kolay birebir görüşme istemezdi. Demek ki bu sefer durum ciddiydi. Tedavi masrafları çok büyükse ne yaparım diye düşünmekle meşgulken doktorun odasına girdim. Adam elindeki dosyaya bakıyordu.
Bana oturmamı işaret etti. Oturmadım. Tam karşısına geçip "Ne oldu?" dedim. Doktor dosyayı kapattı. "Öncelikle oturun, bu ayakta anlatılacak bir konu değil." dedi ve daha fazla problem çıkartmamak adına oturdum.
Doktor anlatmaya devam etti. "Ailenizin durumlarıyla ilgili gerekli işlemler devam ediyor. Durumları stabil ama görüşmenize ne yazık ki izin veremeyeceğim. Zor bir durum, anlıyorum ama onların iyilikleri için bir süre görüşemeyeceksiniz." dedi.
Hiç itiraz etmeden "Umurumda değiller. Bu onlara yaptığım son iyilikti." dedim. Doktor şok oldu, bunu beklemiyordu ama hemen toparlanıp profesyonel bir şekilde devam etti.
"Ben sizi başka bir konuyu konuşmak için çağırdım." dedi. Kaşlarımı çattım. "Neymiş?" dedim. Doktor önündeki kâğıtlara tekrar baktı, derin bir nefes aldı. Sanki nasıl açıklayacağını düşünüyordu ama lafa bir türlü giremiyordu. Derken...
"Kan grubunuzla ilgili bir sıkıntı var." dedi. "Ne sıkıntısı, ne olmuş kan grubuma? Hasta mıyım?" dedim panikle. "Öncelikle sakin olun, hasta değilsiniz. Sizin kan grubunuz 0 Rh negatif, doğru mu?" dedi. "Evet." dedim anında. "Ailenizin kayıtlarında ise anne ve babanızın kan grupları AB Rh pozitif olarak görünüyor." dedi sakin bir sesle.
Omuz silktim. "Eee?" dedim umursamazca. Sonuçta hasta değildim, bunu duymak beni rahatlatmıştı. Doktor birkaç saniye sustu, tekrar kâğıtlara baktı ve "Şöyle anlatayım. Rh pozitif iki ebeveynin Rh negatif bir çocuğu olması mümkündür. Yani yalnızca Rh faktörüne bakarak bir sonuca varamayız." dedi.
"Ama kan grupları açısından durum farklı." dedi. Kaşlarım çatıldı, anlam veremedim. "Nasıl yani?" dedim. "Standart kalıtım kurallarına göre AB kan grubundaki iki biyolojik ebeveynin 0 kan grubunda bir çocuğu olması beklenmez." dedi. Odaya bir sessizlik çöktü.
Ben hâlâ ne demek istediğini tam anlayamıyordum. "Yani benim kanım onlara uymuyor diye..." devam edecekken doktor lafımı böldü ve "Sadece kan grubunuzdan yola çıkarak kesin bir sonuca varamayız." dedi. Doktorun sesi sakindi. "Ama kayıtlarda açıklanması gereken ciddi bir uyumsuzluk var."
İçimde tuhaf bir şey kıpırdadı. "Belki kayıt yanlıştır." dedim. Derin bir nefes aldım. "Belki benim kan grubum yanlış yazılmıştır, belki onlarınki yanlıştır." dedim bir ümit.
"Eski ve yeni kayıtlar karşılaştırıldı." Bir an sustum. "Hepsi mi AB Rh pozitif?" dedim. Doktor başını salladı. "Evet." dedi. Boğazım kurudu. Bir anda yıllardır hiç düşünmediğim bir soru kafamın içine yerleşti.
Ya gerçekten onların kızı değilsem?
Hemen kendime kızdım. "Ne saçmalıyorsun Deniz?" diye geçirdim içimden. Yirmi yıl yalan olabilir mi? Yani her şey yalan mı? Onlardan nefret ettim. Bütün hayatımın üzerine kurulmuş bir şeydi bu. Bir kan grubu yüzünden her şey değişecek miydi?
Ayağa kalktım. "Ben onların kızıyım!!!" diye bağırdım. Doktor bana üzgünce baktı. "Sadece elimizdeki tıbbi kayıtlar nedeniyle daha ayrıntılı inceleme gerektiğini söylüyorum." dedi. "Peki ne yapmam gerekiyor?" dedim. "DNA testi." dedi.
O iki kelimeyi duyduğumda içimdeki bütün sesler sustu. "DNA" ne kadar kolay demişti, sanki biri gelip hayatımın kapağını açacak ve içinden benim bile bilmediğim bir şey çıkaracaktı.
"Gerek var mı?" dedim.
Doktor bu kez doğrudan gözlerimin içine baktı. "Kan grubu bize yalnızca bir soru işareti verir. DNA testi ise biyolojik akrabalık konusunda çok daha kesin bir yanıt verir." Güldüm ama komik değildi.
"Yani şimdi yirmi yıllık ailemi bir tüpe koyup test mi edeceğiz?" dedim. Doktor hafifçe başını eğdi. "Kabaca öyle." Başımı geriye attım ve burun kemerimi sıktım. "Oha!!!" diye haykırdım. Aklıma çocukluğum gelmişti, sanki tam önümde durmuş gözlerimin içine bakıyordu. Bana bakarken "Beni neden istemediler?" dedi. Bir şey diyemedim çünkü yıllardır cevabını bulamadığım, anlamlandıramadığım tek soruydu.
Belki cevap sandığımdan çok daha farklıydı. DNA testini kabul ettim. Sonucu beklemek, hayatımda yaptığım en saçma şeylerden biriydi. Sonucun ne olacağını biliyordum. Onlar benim ailemdi ve benden nefret ediyorlardı. Sonucu beklediğim günlerde bunları kendi kendime tekrar ettim.
Günler geçti ve korktuğum o an geldi. Telefonum çaldı, hastaneden arıyorlardı. "Deniz Hanım, test sonucunuz çıktı. Hastaneye gelebilir misiniz?" dedi. Ellerim titremeye başladı. Elimdeki telefonu daha sıkı tuttum. "Sonuç ne?" dedim sesimi düz tutmaya çalışarak.
"Bunun yüz yüze paylaşılması gerekiyor." dedi. "Harika." dedim sinirle. Tam da şu an yanımda biri olsun istiyordum, birinin bana korkma demesine, sarılmasına o kadar ihtiyacım vardı ki... Sonra olduğum yere baktım. Evim dediğim o harabede içeride sadece ben ve çizimlerimden başka kimse yoktu. Yalnızlığım bir hançer gibi tekrardan kalbimin ortasına saplandı. Derin nefesler alarak yola koyuldum.
Hastaneye geldiğimde kalbim sanki kilometrelerce koşup zabıtadan kaçmışım gibi çarpıyordu. Doktorun odasına girdiğimde masanın üzerinde bir dosya vardı. Dışarıdan bakan birine göre küçük, sıradan, beyaz bir dosyaydı ama bana göre içinde bütün hayatım duruyordu.
Doktor oturmamı istedi. Sessizce koltuğa oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Farkında olmadan bacaklarımı ritmik şekilde yukarı aşağı sallamaya başladım.
"Sonucu söyleyin." dedim. İstemeden sesim sert çıkmıştı. Doktor şokla bana baktı ve hemen toparlanarak dosyayı açtı. "Deniz..." dedi. Adımı söylerken sesindeki değişikliği fark ettim. "Uzatma, söyle." dedim. Doktor kısa bir nefes aldı. Zaman durmuş gibiydi.
"Yapılan DNA testi sonucunda Caner Akay ve Eda Akay ile biyolojik bağ bulunamadı." dedi.
"OHA!" dedim. Kahkaha atmaya başladım. O arada "Vay amına koyayım ya, olaya bak!" dedim. O kadar çok gülüyordum ki gözlerimden yaşlar gelmeye başladı. Doktor bana garip gözlerle bakıyordu. Delirdiğimi düşündüğüne eminim ama delirmemiştim. Keşke delirseydim de bunlar hayal ürünü olsaydı diye geçirdim içimden.
Doktor ayağa kalktı, yanıma geldi. Elini omzuma koyup "Yaşadıklarını ve duygularını tahmin edemem ama anlamaya çalışıyorum. Sakin olman gerek. Kolay olmadığını biliyorum ama bu süreçte güçlü olmak zorundasın." dedi.
Doktorun gözlerinin içine bakıp gülmeyi kestim. Kendimi sıktım. Ağlamak istemiyordum ama vücudum bana ihanet ediyordu. Gözlerim dolmaya başladı. "Neden hep ben güçlü olmak zorundayım?" dedim.
Doktor gerildi, bunu omzumu tutan elinden anladım. Bir şey demek istiyordu ama ne diyeceğine karar veremiyor gibiydi. Sadece sustu. Son bir umut, "Yanlış test olabilir mi?" dedim.
Doktor başını hayır anlamında sağa sola salladı. "Hata olmaması adına iki kere test tekrarlandı." dedi. Hemen itiraz edip "Yanlış numune o zaman." dedim ve kollarımı göğsümde bağladım. "Numuneler kontrol edildi, size ait Deniz Hanım." dedi.
Dondum. Zihnim konuşulan bu olayı kabul edemiyordu. Benim hayatım koca bir hiçten, bir hatadan ibaret olamazdı diye düşünürken doktor masasının arkasına geçip oturdu.
"Ben Akay'ım!!!" diye bağırdım. "Yirmi yıldır Akay'ım, şimdi karşıma geçmiş salakça kan grubu ıvır zıvır diyorsunuz. Ne demek lan, kabul etmiyorum! Benim hayatım yalandan ibaret olamaz!!!" diye bağırdım ve ayağa kalktım. Odada turlamaya başladım. Doktor sustu.
"Ben onların kızıyım ve onlardan sorulacak 12 yıllık bir hesap var. Doktor, bunu soktuğumun DNA'sı değiştiremez, duydun mu beni?" diye kükredim.
Doktor cevap vermedi. Sadece ileri geri hırsla yürüyen bana baktı. Gözlerimi gözlerine diktim. O çok tanıdığım duyguyu aradım gözlerinde: ACIMA. Ama yoktu. Halime üzülmüştü, duruşundan belliydi. Sandalyeye geri oturdum, gözlerimi boşluğa diktim.
Yirmi yıl, bir soyadı, bir ev, bir aile... Hepsi koca bir yalandı. Hepsi bir anda sanki başkasının hayatına aitmiş gibi görünmeye başladı. "Peki ben kimim? Benim gerçek ailem kim?" dedim.
Doktor bana baktı. "Şu anda bunu söyleyemeyiz." dedi. Hırsla başımı kaldırdım. "Ne demek söyleyemezsiniz lan!! Oyun değil bu, benim hayatım doktor!" diye bağırdım. "Sakin olun Deniz Hanım. DNA testi yalnızca biyolojik olarak Caner ve Eda Akay'ın çocuğu olmadığınızı gösteriyor. Eski hastane kayıtlarını da incelememiz gerekiyor." dedi.
"Hangi kayıtları?" diyebildim. Ellerimin titremesi kesilmiyordu. Derin derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım.
Doktor önündeki dosyaya baktı.
"2006 yılına ait bazı kayıtlar var ama o dönemde hastanenin batı kanadında büyük bir yangın çıkmış ve birden fazla bebeğin kayıtları birbirine karışmış. Yangın sonrası ailelere ulaşılıp o dönem durum açıklanmış, bebekler doğru ailelere teslim edilip durum düzeltilmiş ama ne yazık ki size ulaşılamamış." dedi.
Kalbim hızlandı. Mırıldanıp "2006?" dedim kendi kendime. "Doğduğum ve karıştırıldığım yıl." dedim sessizce. Sanki hayatım bir dosyanın içinde kaybolmuş birkaç kâğıttan ibaretti.
Boğazımda koca bir yumru ile konuşmaya çalıştım. "Yani ben nereden geldim?" dedim. Sesim titredi. Doktor başını hafifçe salladı. "Bunu henüz bilmiyoruz ama araştırıyoruz." dedi.
İşte o cümle...
Beni paramparça etti çünkü artık sadece ailesinin istemediği çirkin kız değildim, artık kim olduğumu da bilmiyordum. Yıllardır kendimi Akay sanmıştım, ona göre yaşamıştım. İstedikleri gibi bir çocuk olmak için çok çabalamıştım ama onlara yetmemişti. Şimdi Akay olmadığım söyleniyordu. Her gün alacağım intikamı hayal ederken "Onların kızı değilsin." deniyordu.
Peki kimdim? Nereye aittim? Beni kim doğurmuştu? Beni kim kaybetmişti? Ve daha önemlisi...
Beni gerçekten biri aramış mıydı?
Bilmiyordum. Lanet olsun ki hiçbir şey bilmiyordum. Ayağa kalktım, doktora ufak bir baş selamı verip odadan çıktım. Doktorun odasından çıktığımda koridor aynıydı. İnsanlar yine koşuşturuyordu, hemşireler yine konuşuyordu, bir çocuk annesinin elini tutuyordu, bir adam telefonla konuşuyordu. Hayat devam ediyordu ama benim hayatım ise az önce paramparça olmuştu.
Hastanenin çıkış kapısından dışarı çıktım. Aldığım nefes yeterli gelmiyordu. Ellerimi saçlarımın içinden geçirip hafifçe çekerek derin nefesler aldım. Sonra titreyen ellerime inat telefonumu elime aldım. Arayabileceğim kimsem yoktu. Sadece Ömer Amca vardı. Onu aradım. Hemen telefonu açtı. "Efendim pamuğum?" diye naif bir sesle konuştu.
Telefonu daha sıkı tutup ağlamamak için direnmeye devam ettim. Titrek bir sesle "Ömer Amca, depoda mısın?" dedim. Sesimi duyar duymaz "Ne oldu? Nerdesin? Yerini söyle, hemen geliyorum." dedi panikle. Gözümden bir damla yaş yanağıma süzüldü, hemen elimle onu sildim. Kimse ağladığımı görmemeliydi. Kendimi gülmeye zorlayarak "İyiyim Ömer Amca, merak etme. Seni göresim geldi." dedim. Aklıma gelen ilk yalan oydu. Pek inanmasa da "Depoya geliyorum pamuğum." dedi ve telefonu kapadı.
Kaldığım depoya dönmek için durağa kadar yürüdüm ve otobüse binip depoya, yani evime geldim. Saatlerce süren yol bu sefer sanki 5 dakikada bitmişti. Yanımdaki yaşlı teyze yer istemek için beni dürtmeseydi ineceğim durağı çoktan kaçırmış olurdum.
Depoya vardığımda kapıyı açarken ellerim titriyordu. Ömer Amca içerideydi, beni görünce hemen ayağa kalktı.
"Deniz?" dedi. Cevap vermedim. Gözlerim tekrardan dolmaya başladığında hemen başımı yukarı kaldırdım ve kendi kendime kızdım. Ağlamamam lazımdı. Bana doğru bir adım attı. "Ne oldu kızım?" dedi ve elleri ile başımı tutup göz göze geldik. "Kızım." O kelimeyi duyduğum anda içimde bir şey koptu.
Başımı eğdim, dudaklarımı ısırdım. Canımı yakarsam ağlamam diye düşündüm ama işe yaramadı. Bir anda Ömer Amca'ya sarılıp başımı göğsüne yasladım. Sonra yıllardır içimde tuttuğum ne varsa bıraktım. Bağıra bağıra ağladım.
Ömer Amca hiçbir şey sormadı. Sadece bana sarıldı. Ben hıçkırıklarımın arasında tek bir cümle diyebildim. "Ömer Amca..." O ise anında "Buradayım kızım, yanındayım." dedi.
Başımı kaldırdım, gözyaşlarımı elimle sildim. Sesim zar zor çıkıyordu. Derin nefesler almaya çalışarak "Ailem sandığım kişiler..." derken bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Bir an nefesim kesildi. "Ailem değilmiş." dedim zorlanarak.
Ömer Amca'nın yüzündeki ifade dondu.
Beni daha sıkı tuttu, sanki göğsüne saklamak ister gibi daha sıkı sarıldı. Ben de gözlerimi kapattım. Gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. O zamana kadar bildiğim tüm doğrular yıkılmıştı, ben yıkılmıştım. Bu dünyada bildiğim tek bir şey vardı.
Ben artık kim olduğumu bilmiyordum.
Selam ben geldim ilk bölümü nasıl buldunuz ?
Denizi nasıl buldunuz ?
Deniz yerinde siz olsaydınız nasıl tepki verirdiniz ballarım ?
Ömer Amcayı nasıl buldunuz ?
yorumlarınızı bekliyorum 💫💫
Bölüm etkileşimi
