Kayıp Ruhlar kitap kapağı

4. bölüm / 5

Kayıp Ruhlar

Ruh Çocuk

Vaveyla Yazarı: Hebrarda .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Ruh Çocuk

Ben bir kâhin olmalıydım. Kesinlikle paraya para demezdim. Şu an önümde paslı olmasına rağmen oldukça keskin bir bıçak vardı ve kafesin kapısı açıktı. Ruh Çocuğun kafesi de öyle. Yalnız aramızda tek bir fark vardı. Ruh Çocuk kendinde değildi ve bu pis adam, benden aynı bir vahşi hayvan gibi bu çocuğu öldürmemi istiyordu. Eğer öldürebilirsem beni salacağını söylemişti ama katiyen adama güvenmiyordum. Suratı adeta dile gelmiş "ben dünyadaki güvenilebilecek son kişi bile değilim" diyordu.
Bence işi gücü bırakıp kâhin olsam itibarımı bile düzeltebilirdim.
Asıl sorunuma dönecek olursak, adam eğer onu ben öldürmezsem kendisinin öldüreceğini söylemişti ve daha sonra da beni ölmek isteyeceğim bir durumu sokacağını ima etmişti. İşte bu konuda ona güvenebilirdim.
Sahneyi izleyen maskeli yüzlerce, belki de daha fazla soylu vardı. Bazıları gelecek hamlemi bekleyerek sırıtıyor, bazısı ise kahkahasını saklama gereği bile duymuyordu. Çoğu kişi öldüremeyeceğimi söyleyerek yüklü bir miktar bahis yapmıştı bile. Herkes kim olduğumu biliyordu. Bilmemelerine imkân yoktu. Yine de bu kadar yüzsüz olabiliyorlardı. Anlaşılan tüm bu insanlar, burada öleceğimden ve kaçsam bile hiçbir şey yapamayacağımdan eminlerdi.
Aslına bakarsak elimde arşidükün almak için her şeyi yapacağı annemin mektupları olmasaydı ben de onlar gibi düşünürdüm. Onlar için çok üzüldüm bak şimdi.
Gerçi mektuplara daha ne kadar güvenebilirdim, orası meçhuldü.
Her şeyi bir kenara atacak olursam ilk önce buradan kurtulmam gerekiyordu ve olabilirse Ruh Çocuğu da yanımda götürmek istiyordum. Neyse ki adam, Dude ve Dupe' u ne için olduğunu duyamadığım bir iş için göndermişti. Bu işimi kolaylaştıracaktı. Ancak o baygınken biraz zorlanacak gibiydim. Ayrıca yüzlerce kişinin bakışı bir yana başımın hemen üzerinde, iğrenç kokan nefesini duyabildiğim bir pislik vardı. Bu vahşete "oyun" diyebilecek kadar pislik bir adam.
Paslı hançeri yavaşça elime aldım ve adamdan kaçmak istercesine olduğum yerden fırladım. Öldürmeyecektim. Konuşacaktım. Konuşmaya çalışacaktım. Uyanık olmalıydı değil mi? Eğer değilse ne olacaktı? İkimizde ölecek miydik? Burada ölemezdim. Hayır! Yapmam gerekenler vardı.
Ona doğru gittikçe yavaşladım. Ellerim o kadar titriyordu ki düşmemesi için hançeri daha sıkı tutmam gerekti. Ruh Çocuğun yanına vardığımda durdum ve anlamsızca suratını inceledim. Gümüş saçları, arşidükün beyaz saçlarından kat kat daha çekici görünüyordu. Sanki saçları gümüş ipliklerden yapılmıştı. Gözlerinin rengini bilmiyordum ama yüzü bu pis haliyle bile çok güzel ve beyazdı. Üzerinde ise çuval diyebileceğim paçavralardan başka bir şey yoktu. Neden Ruh Çocuk denildiğini anlayabiliyordum sanırım.
"E leydim, ecel sizi bekliyor." diye seslendi uzaktan ve sakin adımlarla yaklaşmaya başladı. "Acaba sadece şuradaki basit avamı öldürerek ecelin işini mi kolaylaştırırsın? Yoksa korkar ve ecele fazladan bir can daha mı aldırırsın?" diye sordu ve aramızda iki adımlık mesafe olacak şekilde karşıma dikildi.
"Biliyor musun?" diye sordum kaba bir şekilde. Sırıtışı daha da büyümüştü. Sapık mıydı neydi? "Ecel aslında can almaya bayılır ancak ben ecelden kurtulmuş biriyim. Bir kere ecelden kaçtım bir kere daha kaçarım." Sesim gittikçe sertleşiyor olmasına rağmen adam bunların son sözlerim olduğunu düşünüyor olacaktı ki burnundan gülmüştü. "Ayrıca dediğim gibi ecel can almayı sever. Bizim gibi tatsız iki ruh yerine buradaki diğer herkesin canı daha cazip gelmez mi sence de?"
Adam hâlâ beni galiye almıyordu. Ellerimi dua eder gibi birleştirerek yavaşça yere çöktüm ve adamın duymamasını umarak sessizce fısıldadım. "Uyanık mısın? Lütfen uyanık ol!"
"Ne oldu leydim, son dakikalarınızı dua ederek mi geçirmeye karar verdiniz? Sizin gibi birinden beklenmeyecek bir iş doğrusu."
Bu adam beni çıldırtıyordu. Kendi işine baksa ölür müydü? Gerçi kendi işine bakıyordu zaten ama konumuz bu değildi.
"Evet bayım, izin verirseniz biraz daha etmek istiyorum." dedim sertçe.
Tabi, dedi adam tiksindirici bir şekilde dudaklarını yalayarak. "Sizi öldüreceğim ânı iple çekiyorum."
Gözlerimi devirdim. Umarım bu adamın ölümü en ağır şekilde ve acı çekerek olurdu.
Tekrardan fısıldadım. "Beni duyabiliyor musun? Duyabiliyorsan lütfen bir şey yap! Bir şey söyle!"
"Ne istiyorsun?" Ruh Çocuğun sesini duyduğumda neredeyse ağlayacaktım. Bir kurtulma ihtimalimiz vardı artık!
"Hareket edebilir misin?"
Bir süre sessiz kaldı. "Evet." Gözleri hâlâ kapalıydı. Neden rol yaptığını anlamamıştım. Onu öldüremeyeceğimden çok mu emindi? Yoksa cesur muydu, emin değdim.
"Herhangi bir çıkış biliyor musun?"
Birkaç saniye sustu. "Şu herifin dikkatini dağıtabilir misin?" Usta bir şekilde ağzını hareket ettirmeden konuşabiliyordu. Bunu fark ettiğim de istemsizce şaşırmıştım.
"Yeter ki buradan çıkalım."
Kısa boyuyla benim otururken ki boyum arasındaki farkı kısaltmak amacıyla dizlerini bükerek garip bir şekilde oturdu. "Duan hâlâ bitmedi mi leydim? Ecelin canı çok sıkılmaya başladı." Bunu demesiyle beraber salonda kahkahalar yükselmeye başladı. Onlar gülsünlerdi. Ben ne yapacağımı çok iyi biliyordum.
"Doğru, ecelin canı sıkılmış olmalı." diyerek doğruldum. "Hadi onu biraz eğlendirelim." deyip elimdeki hançeri adamın göğsüne sapladım. Adam bunu beklememiş olacak ki şaşırmıştı. Oldukça şaşırmıştı hem de.
Bir nebze haklıydı da aslında. Kim benim gibi narin bir leydinin içinden böyle vahşi bir kişinin çıkacağını bekleyebilirdi ki? Bilmedikleri şey şuydu ki ben normal, narin bir leydi değildim. Onca vahşete tanık olmuş onlarca insanın yürekleri yakan feryatlarını dinlemiştim. O kadar şeyden sonra nasıl normal olmamı bekleyebilirlerdi ki?
Adamın ağzından kanlar boşalmaya başlamıştı ancak sırtı seyircilere dönük olduğundan kimse ne olduğunu anlayamıyordu. Hançeri saat yönünde çevirdim. "Artık kalksan mı Ruh Çocuk? Hani burada bazı durumlar içerisindeyim ya!"
Başımı ona doğru çevirdim. Daha önceden görmediğim ayaklarında bağlı olan halatı çözmüştü. Bir dizinin üzerine çökmüş doğru zamanı kolluyor gibiydi. Gümüş saçları gözlerini kapattığından gözlerinin rengini hâlâ görememiştim. Gerçi neden bu kadar merak ettiğimi de anlamış değildim.
"Üç deyince adamı bırakıyorsun ve hemen arkaya doğru beni takip ediyorsun, tamam mı? Eğer bana güvenmezsen ikimiz de biteriz!"
"Tamam!" Zaten başka ne yapabilirdim ki? Bu Ruh Çocuk biraz aptaldı sanki.
"Bir, iki, üç... Şimdi!" demesiyle hançeri adamın vücudundan çekip çıkarttım ve hızla arkamı dönüp Ruh Çocuğun gittiği yönde koşmaya başladım. İyi ki gecelikle çıkmıştım dışarı. Yoksa büyü, başıma patlayacaktı.
Hızla girdiği koridorların birinden girip diğerinden çıkıyorduk. Tabi benim yön algım eksilerde olduğundan tüm koridorlar bana aynıymış gibi geliyordu. Nefes nefese daha ne kadar koşacağımızı sordum. Arkamızdan gelen gürültüler peşimizde olduklarını gösteriyordu ve giderek yaklaştıklarını hissedebiliyordum.
En son diğer kapılardan daha büyük ve diğerlerine göre daha detaylı işlemelerle donatılmış bir kapıdan girdiğimizi hatırlıyordum. Sonrasında ise her şey bir anda gerçekleşmişti.
Kapıdan içeri girdiğimizde yerde büyük bir kare levha ve levhanın üzerine işlenmiş bir büyü halkası görmüştük. Büyü halkasının tam ortasında ise boynumuzun yarısı kadar uzunluğunda bir direk ve direğin üzerinde de mavi bir kristal duruyordu.
Ruh Çocuk hemen kapıyı kapatıp sürgüsünü çekti ve halkanın üzerine çıktı. "Ne bekliyorsun? Gelsene!" deyip elini uzattı.
Artık peşimizden her kim geliyorsa çoktan kapıya varmış kırmaya çalışıyorlardı. Ruh Çocuğun dediğini yapıp, elini tutarak halkanın üzerine çıktım.
"E, nereye gidiyoruz?" diye sordu sırıtarak. Artık gözlerini görebiliyordum. Koskocaman bir çift altın sarısı göz bana gülümsüyordu. Islanan geceliğimden dolayı donmama rağmen biraz olsun ısınmış gibi hissediyordum kendimi.
"Saitze Ormanı!"
"Pekâlâ." Bir şeyler yapıyordu. Ya da yapmaya çalışıyordu ama ne olduğunu anlamıyordum. Anlayamıyordum.
O sırada kapıya çok güçlü bir darbe indi. Kapı açılmamıştı ancak o sert darbeden sonra her an kırılabilirmiş gibi geliyordu.
Hadi Ruh Çocuk! Yaparsın sen!
Kapı büyük bir gümbürtüyle açıldığı anda onun sessiz ve içten sesini duydum. "Gözlerini kapat." Diğer eliyle boşta kalan elimi de kavramıştı.
Kalbim korkudan yerinden çıkacakmışçasına atıyordu. Ona güvenerek gözlerimi kapattım. Belki de güvenmemeliydim ancak şu an tek kurtuluş yolum bu bir çift altın sarısı gözden geçiyordu ve ben bu yolda ilerlemek için o bir çift altın sarısı göze muhtaçtım.

♤♤♤
Midem ve başımın ettiği isyanları kulaklarımda hissedebiliyordum. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Bir ışınlanma halkası bu kadar kötü hissettirmemeliydi. Daha önce kullanmışlığım da yoktu ama bananeydi, bu kadar kötü hissettirmeye hakkı yoktu.
"İyi misin?" Ruh Çocuğun sesiyle kendime geldim. Etrafa bakındığımda gökyüzündeki turuncu yapraklar gerçekten de Saitze Ormanı'nda olduğumuzu fark etmemi sağlamıştı. Bu orman hem benim kaçırılmama göz yummuş hem de kurtarıcım olmuş ormandı. Diğer ormanlara göre daha uzun ve sık ağaçlara ev sahipliği yapardı. Tabi oldukça da büyüktü.
"İyiyim." dedim anî gelen kusma isteğiyle elimle ağzımı kapatmadan hemen önce.
"Belki de değilim."
Anın farkındalığıyla Ruh Çocuğun diğer elimi hâlâ tuttuğunu fark ettim. Hızlıca elimi çekmek isterken uzun süredir bir şey yemememin ve ışınlanma halkasının da etkisiyle kendimi boşlukta buldum. Gururum kendini iyi bir yere saklasa iyi olurdu. Yoksa canı alınabilirdi, benim tarafımdan!
"Bence," diye başladı konuşmasına ve anında beni belimden yakalayıp kendine çekti. "Bir süre bana tutunsanız çok da fena olmazdı." Yüzlerimiz arasında neredeyse bir karışlık mesafe vardı. Gümüş kirpiklerinin altına gizlenen altın sarısı gözleri yoktu artık. Onların yerine açık gümüş saçlarından bile daha açık tonda bir renge bürünmüştü gözleri. İşte şimdi gerçekten de Ruh Çocuk olmuştu.
"Gözlerin?" diye sordum.
Yavaşça beni ayaklarımın üzerinde durabileceğim bir hâle getirdikten sonra beni yanımızdaki bir ağacın altına oturttu ve hızlıca gözlerini kaçırdı. "Seni ilgilendirmez. Çirkin olduklarını düşünüyorsan benimle konuşurken yüzüme bakmamakta özgürsün."
Bu aptal neyden bahsediyordu? Gözlerinin ne kadar güzel olduğundan cidden haberi yok muydu yoksa bilerek mi yapıyordu?
Ciddi ciddi "Aptal mısın yoksa egon mu fazla?" diye sordum. Kibar olmamı sağlayacak bir gram enerjim bile kalmamıştı. Bu kaba kelimelerim için Liz’ den daha sonra özür dileyecektim.
Yüzünü bana çevirdi, sanki “bu ne diyor” der gibiydi. Cidden aptaldı sanırım. "Gözlerinin güzel olduğunu söylememi istiyorsan bu kadar uğraşmana hiç gerek yok çünkü zaten tarif edemeyeceğim kadar güzeller." dedim tek nefeste. Nefesim biraz hızlı tükenmişti. "Senin yüzünden nefesimi boşa harcıyorum." diye atarlandım. Bunu hak ediyordu. Derin bir nefes aldım. "Şimdi bana gerçekten yardım etmek istiyorsan gözlerimin içine bakmakla başlayabilirsin ve hemen ardından nerede olduğumuzu anlamaya çalışabiliriz. Bu senin için bir sorun mu?" diye sordum son olarak. Konuşmak insanı bu kadar yormamalıydı.
Ruh Çocuk, diğer adıyla Aptal Çocuk, hâlâ bön bön yüzüme bakmaya devam ediyordu. Ağzından belli belirsiz bir “hayır” çıktığını işittim. Öyleyse, dercesine gözlerinin içine baktım. O da saflığını hemencecik bir köşeye fırlatıp bana arkasını döndü ve sağ elini boynunda gezdirdi. Aniden iki eliyle yanaklarına vurduğunda ne yapıyor bu deli, diye geçirdim içimden.
Tekrar bana dönüp "Pekâlâ!" dedi tatlı bir tebessümle. Yanakları kızarmış adeta ruhuna can gelmişti. Sanki şimdi gerçekten gülümsüyor gibiydi. Acaba ben en son ne zaman gülümsemiştim? "O zaman yeniden tanışalım." Elini kibar bir şekilde uzatarak devam etti. "Ben Oscar ve bir avamım."
İstemsizce gülümsedim. Avam lafından nefret etmeme rağmen o söyleyince nedense komik durmuştu. "Cidden beni tanımadığını mı söylüyorsun?" dedim inanamayarak.
"Niye şaşırdın? Çok mu ünlüsün?" diye sordu. Yüz ifadesi sahte gibi durmuyordu sanırım gerçekten de tanımıyordu. Nedense Oscar'a karşı bir yakınlık hissetmiştim. Sanırım onun masum gülüşünün bunda etkisi büyüktü.
"Evet, yani sanırım." dedim bana uzattığı eli kibarca tutarak. "Kim olduğumu anlatmam demek hayatımı anlatmak anlamına geliyorsa sen de bunun karşılığını verirsin diye düşünüyorum." Tabi bu fırsatı onu daha iyi tanımak için kullanacaktım. Hayatıma bir keşke daha eklememek için.
"Elbette, leydim nasıl isterse."

♤♤♤

Birbirimizi tanımaya karar verdikten sonra havanın kararmaya başladığını fark ettiğimizden ilk önce sığınabileceğimiz bir yer ve yiyecek bir şeyler bulmaya karar vermiştik. Bir süre sonra ise küçük bir mağara bulmuştuk. Şimdi tek sorun yiyecekti. Ardından sabahı bekleyip arşidükalığa geri dönebilecektim.

Açıkçası ona yön algımın eksilerde olduğunu söylemek istemeyip tek başıma yiyecek bir şeyler aramaya çıkmıştım. O da benim gittiğimin tam tersi yönünde bir yere gitmişti. Her yerde çalı çırpı olduğundan yakacak odun arama gereksinimi hissetmemiştik ama gerçekten de açtık.
Sorun şuydu ki sonbaharın meyvesi olan kozalaklardan başka hiçbir şey göremiyordum. Ne bir sebze ne bir meyve vardı. Sanırsam bugün iki mide de aç bir şekilde uyuyacaktı.
Karnımın gurultusu turuncu ormanın sessizliğini yararken belki de biraz daha yiyecek aramalıyım, diye düşündüm. Belki de öyle düşünmemeliydim. Bir süre sonra burnumun dibini bile göremeyecek bir duruma düşmüştüm. Yiyecek hiçbir şey bulamamıştım ve buluşacağız diye anlaştığımız küçük mağaranın yerini de hatırlayamıyordum.
Saitze Ormanı, çok eskiden akan bir akarsuyun Saint Dağını aşındırmasıyla oluşmuş bir kanyon vadiydi. Tabi zamanla akarsu kurumuş, onun yerini bol ağaçlık bir alan almıştı. Arşidükalık ise bu vadinin güneyine kurulmuştu. Yani vadinin çıkışına.
Vadiyi takip edecek olursam mantıken hem buluşacağımız mağaraya hem de arşidükalığa ulaşabilirdim. Ancak şöyle bir sorunum vardı ki ağaçların devasa boylarından ve turuncu yapraklarının kapladığı geniş alandan ötürü ne gökyüzüne bakıp yönümü bulabiliyordum ne de vadinin duvarını görebiliyordum. Kısacası tam anlamıyla kaybolmuştum ve etraf oldukça kararmıştı. Açlığımı geçtim, vahşi büyülü yaratıkların ortaya çıkma zamanı da gelmişti ve benim kendimi koruyacak ruhani güçlerim yoktu.
Bu ormanı keşfe çıkmak isteyen birçok maceracı vardı çünkü bu vadi hakkında etrafta birçok dedikodu dönüyordu. Bazıları burada arşidükün servetini sakladığını söylüyordu. Bazıları ise Kutsal Kapı'nın bu vadide saklı olduğuna inanıyordu. Hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu kimse bilmiyordu. Bu iki düşünce sadece söylentilerden ibaret de olabilirdi. Yine de bu söylentileri kanıtlama amacıyla buraya birçok maceracı geliyordu. Ama hafife aldıkları bir şey vardı. Kuzeyin canavarları onlar kadar masum değildi.
O karanlıkta amaçsızca yürürken bir anda önüme düşen gölgemi fark ederek arkamı döndüğümde gözlerimi yakan ışık karşısında hemen ellerimle gözlerimi kapattım. Altın sarısı bir ışık huzmesi vardı ve Oscar'ın bağırmasına rağmen oldukça az çıkan sesi kulaklarıma ulaşıyordu. Beni arıyor olmalıydı. Gözüm ışığa alıştıktan sonra ona doğru hızlıca yürümeye başladım. Oscar'ın "leydim" diye bağıran sesi her saniye daha da yükseliyordu.
Bir anda kulağıma Oscar'ın sesi dışında başka bir ses ilişti. Bir zil sesi. Ne olduğunu anlayamamıştım. Sessizce sesin geldiği yöne doğru bakıyor anlamsızca bir şeyler seçmeye çalışıyordum ama karanlık görmeme izin vermiyordu.
Bir anda kolumda hissettiğim soğuklukla ürperdim. Zaten dondurucu derecede soğuk olan hava, kısa bir süreliğine Kuzey Dağları gibi buz kesmişti.
"İyi misin?" Tabi bu soğukluk, Oscar'ın hafif endişeli sıcak sesini duyana kadar sürmüştü. Ona doğru döndüğümde elinden çıkan top şeklinde bir ışık huzmesinin aydınlattığı gümüş rengi gözlerini bana dikmiş sorgular bir şekilde bakıyordu.
"İyiyim." dedim gülümseyerek. "Hava kararınca yönümü bulmakta biraz zorlandım da. Hadi geri dönelim."
"Pekâlâ." dedi iç çekerek. Bana inanmamış gibiydi. "Hadi gidelim öyleyse.
Daha önceden bulduğumuz mağaraya dönene kadar sessiz kalmıştık ve bu sessizliğin oldukça gerici olduğunu söyleyebilirim. Sanki birkaç dakika değil de birkaç saat sürmüş gibiydi.
Sessizlik cidden dipsiz bir çukurdan başka bir şey değildi.
Mağaraya yaklaştığımızda mağaranın hemen önünde bazı otların ve dalların yığılmış olduğunu gördüm. "Sormayı unuttum sanırım ama ateş yakmayı biliyor muydun?"
Gülümsedi. "Elbette." dedikten hemen sonra elinde yanan ışık birden söndü ve elinden bir kıvılcım fırladı. Ateşimiz artık tüm haşmetiyle etrafı aydınlatıyordu. Ateşin hemen yanında duran, çok da kalın olmayan bir dala geçirilmiş derisi yüzülmüş hayvan etlerini de öyle. Nasıl yaptığını bilmiyordum ama büyü gerçekten muazzam bir şeydi.
"Çok iyisin." dedim ateşin hemen yanına oturarak. Oscar da yavaş adımlarla beni takip etmişti. "Bunun muazzam bir şey olduğunun farkında mısın?"
"Bunların yetenekle alakalı olduğunu düşünmüyorum." O sırada Oscar'a hâlâ ismimi söylemediğimi fark ettim.
"Penelope diyebilirsin." dedim sözünü biraz kesmiş gibi olarak. "Ya neyle alakalı?" diye sordum.
Acı bir şekilde gülümsedi. Bu gülümseyişi hiç sevmemiştim. Ona yakışmıyordu. "Hayatın ne kadar acımasız olduğuyla..."
Ne demek istediğini anlamıştım sanırım. Hayat ne kadar acımasız olursa o kadar güçleniyordunuz. Ama bir o kadar da ölüyordunuz, tekrar tekrar...
"Sence hayatı bu kadar acımasız hâle getiren şey ne?" diye devam etti.
Hayat acımasız olduğundan biz güçleniyorduk ancak bizi güçlendiren şey gerçekten hayat mıydı? Acımasızlık değil miydi? Peki hayatı bu kadar acımasız kılan neydi? Emin değildim.
Benden cevap alamayınca devam etti. "Coğrafya, doğduğun yer, kaderin, kişiliğin... Ya da belki insanların acımasızlığıdır..."
"Hayatı bu kadar acımasız kılan şeyin ne olduğunu bilemem ama bence hayatı zehir edenler sevdiklerimizden başkası değiller. Hayat bize en çok sevdiklerimizden saldırmaz mı zaten? Sevdiğin insanlardan daha çok kim üzebilir ki bizi bu dünyada? Acımasızlık insanlara özgü bir şeyken hayat veya kader diye adlandırdığımız herhangi bir bilince bile sahip olmayan bu şeyleri acımasız olduğu için suçlayabilir miyiz? Hayat ya da kader olarak adlandırdığımız o şeyleri acımasız diye yaftalayarak sevdiklerinin günahlarının ağırlığını hafifleten de insanlar değil mi zaten?" Gözlerim doluyordu. "Sevdikleri uğruna..." Kalbime bir şey saplanmış gibi hissediyordum. Ya da belki de eski yaralarım kanıyordu. Kabuk tuttuğunu sandığım o yaralar belki de hiç kabuk tutmamıştı.
Ortamın yavaşça garipleştiğini ve hüzünlü bir atmosfere büründüğünü fark ettim. Konuyu değiştirsem iyi olacak gibiydi. "E," dedim şakaya vuran bir tonla. Çünkü hava biraz daha değişmezse bayılacakmışım gibi hissediyordum. "Sen nasıl düştün o çukura?"
Oscar'ın yüzünün daha da düştüğünü hissettim. Kesin bir pot kırmıştım.
Yavaşça ateşin dumanında tütsülenen, dallara geçirilmiş etleri eline alıp ateşte çevirmeye başladı. Derin bir iç çekmemesine rağmen sanki gerçekten de yapmış gibi hissetmiştim. "Ben o çukura düşmedim." dedi sakince.
"Nasıl yani?"
"Ben o çukurda doğdum."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

34okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18