Kayıp Ruhlar kitap kapağı

3. bölüm / 5

Kayıp Ruhlar

Kara Elmas

Vaveyla Yazarı: Hebrarda .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: Kara Elmas

Gecenin sessizliği tüm Gardragonya' ya çökmüştü. Saat çoktan on ikiyi vurmuş, üçe doğru geliyordu. Uyuyamamıştım. Düşünmüştüm. Sürekli düşünmüştüm. Hastalığımı, ruh patlamasının ne anlama geldiğini, eski hayatımı, keşkelerimi, annemi, babamı, kardeşimi, Liz’ i...
Her şeyi düşünmüştüm.
Başım kaldıramayacağı bu ağırlık karşısında bir kazık saplanmışçasına ağrıyordu. Sanki tüm Gardragonya halkı başımda tepiniyordu. Gerçi kalbim de başımdan farklı değildi. Annemin o mektubunu okuduğumdan beri sürekli sıkışıyordu. Belki de annemin bahsettiği gibi her üzüldüğümde kalbim biraz daha zayıflıyordu.
Hastalığımı tam olarak öğrenebilmek için malikanenin kütüphanesine uğramıştım ancak ruh patlamasıyla alakalı hiçbir şey bulamamıştım. Muhtemelen arşidük biliyordu fakat ona söylesem bile muhtemelen bana yardımcı olmayacaktı.
Masamın üzerinden, gizli odadaki dolaptan aldığım krem kutusunu aldım. Boris' in buna ihtiyacı olacaktı. Leydi Erika giderken Boris ve ben onu yolcu etmiştik fakat Boris ayakta zor duruyormuş gibi görünüyordu. Ayrıca yüzünde içimi liğme liğme eden acı dolu bir ifade vardı.
Kremi sürmek için geceyi, tüm evin sessizliğe büründüğü ânı beklemiştim. Eğer gün içinde bunu yapmaya çalışsaydım benden ya kaçacak ya da delirdiğimi düşünecekti. Böylesi en iyisiydi.
Bugün Liz' den istediğim madalyonu da masanın üzerinden alıp boynuma taktım. Malum kolay kayboluyordum. İçinde evin krokisi olan bir madalyondan daha güzel ne olabilirdi ki? Aslına bakarsanız neden şu âna kadar neden bir madalyonum olmadığını sorguladığımda bunun nedeninin Liz olduğunu fark ettim. Her yer onunla beraber gittiğimden olsa gerek yön bulmanın bu kadar zor olduğunu fark edememiştim.
Değerini bilemediğim için özür dilerim Liz.
Tamamen erimek üzere olan mumdaki ateşi başka bir mumla tutuşturup mumluğa geri koydum. Artık hazırdım. Haritayı çıkarıp kardeşimin odasını bulmaya koyuldum.
Boris’ in odası benimkiyle aynı kattaydı ancak odalarımız arasındaki mesafe de bir hayli fazlaydı. Ayrıca bu uzun koridorda o kadar çok kapı vardı ki… Hepsi birbirinin aynısı gibi geliyordu. Bu yüzden teker teker kapıları sayarak ilerlemek zorunda kalıyordum. Tam on üç kapı, on üç kapı saydıktan sonra sonunda Boris’ in odasının önündeydim. Sessiz olmaya çalışarak yavaşça kapını kolunu çevirdim. Kapıyı, her ne kadar bakımının yapıldığını bilsem de gıcırdamaması için büyük bir çaba sarf etmiştim. İçeri adım attığımda burnuma kardeşimin tatlı kokusu doldu. Kan gibi kokmuyordu. Sadece Boris gibi kokuyordu, kardeşim gibi.
Gözlerimi kapatıp kulaklarımla onun uykulu nefeslerin aradım. Buldum da. Uzun zamandır bu odaya ilk defa geliyordum. Nedense hiç değişmemiş gibiydi. Belki de o kadar uzun zaman olmuştu ki değiştiğinin farkında değildim ancak bir şeyin değişmediğine emindim. Pencereden Boris’ in yatağına süzülen ay ışığı… Boris’ in yüzünü aydınlatıyordu.
Yatağının yanına gidip uyuyan masum yüzünü hafifçe okşadım. Onu hissedebiliyordum.

Dünyaya bir melek inse böyle görünürdü herhâlde, diye düşündüm. Ter yüzünden alnına yapışan saçlarını kulağının arkasına taradığımda elimdeki kremi hatırladım.
Doğru, bu tatlılık abidesi bu evdeki en masum ve saf kişi olabilirdi ama bu canının acımayacağı anlamına gelmezdi. Aksine herkesten daha çok canı yanardı. Bu ruh da benim gibi yaralıydı. Her ne kadar ruhundaki yaraları saramayacak olsam da görünen yaralarını sarabilirdim.
Yorganı yavaşça kaldırıp ay ışığının, onun minik bacaklarına düşmesine izin verdim. Pijamasına kan bulaşmıştı. Minicik çocuğa bunu nasıl yapabilmişti? Nasıl bir insan bu kadar acımasız olabilirdi? Peki hizmetçilerin işi neydi? Yaraları bile temizlenmemişti!
Depreşen sinirlerimle tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Hepsini kovacaktım. İlk başta Erika denen o canavarı, sonra da onun yardakçısını, Laly’ i kovacaktım.
Keşke yanımda biraz sargı getirmiş olsaydım, diye düşündüm. Bu kadar kötü olabileceğini düşünmemiştim.
Canını yakmamak için pijamalarının uçlarını yavaşça ve dikkatli bir şekilde yukarı kıvırdım. Ay ışığının aydınlattığı kızıllıkla suratımı ekşittim. Tek bir bacak bile midemi alt üst etmişti. Belli etmeden onca acıya nasıl katlanabilmişti?
Kremi açıp inanılmaz kokusunu içime çektim. Ferahlatıcı olduğu kadar kirazımsı tatlı bir kokuydu bu. Bu kremi annem yaptı, diye geçirdim içimden. Annem bize zarar vermezdi çünkü o babam değildi.

Kremi Boris’ in canının yanmamasını umarak, bir tüy hafifliğinde sürmeye çalışıyordum. Doğru mu yapıyordum, ondan da emin değildim gerçi. İşim bittiğinde sessizce her şeyi eski hâline çevirdim. Kendi odama gidip uykuya dalmadan önce Boris’ in kokusunu içime çekip siyah ipek gibi yüzüne dökülen saçlarını okşadım. Sadece kendimin duyabileceği bir sesle fısıldadım. “Kendi canım üzerine sana söz veriyorum, bir daha asla bu kadar acı çekmene izin vermeyeceğim. Bir daha asla…” Onu daha hızlı iyileştirmesini umarak dudaklarımı yumuşak saçlarına bastırdım. “Seni çok seviyorum.”

♤♤♤
Sabah Liz beni bin bir zorlukla kaldırınca “canım babamın” bugün yeniden ailecek kahvaltı etmek istediği haberini almıştım. Leydi Erika’ nın Boris’ e olan etkisini anlamaya çalışacağını bilmesem bizi ne kadar çok sevdiğini düşünürdüm herhâlde. Ben ise çok yorgundum. Gözlerim, gece geç yatmamın intikamını alırcasına yanıyorlardı. Yapabilsem ayakta uyuyacaktım ancak maalesef ki öyle bir yeteneğim yoktu.
Hızlıca hazırlanıp çoktan alt kata inmiştim. Yemek salonunda birkaç hizmetli dışında kimsecikler yoktu. Acaba Boris daha iyi olmuş muydu? Onu çok merak ediyordum.
Birkaç dakika sonra Boris ve arşidük de kapıda belirmişti. Arşidük her zamanki sert yüzüyle, Boris ise her zamankinden farklı olarak sorgulayıcı bir ifade takınmıştı. Bunun iyiye mi yoksa kötüye mi işaret olduğundan emin değildim.
Arşidük "Dersin nasıl gidiyor?" derken gözlerini tabağından bir saniye bile ayırmamıştı. Boris' in diyecekleri onun için pek bir önem arz etmiyordu anlaşılan.
"İyi... gidiyor." Bu kadar duraksamasının nedeni oldukça açıktı lakin arşidük tabi ki anlaması gereken yerden anlamayacaktı.
"Çok çalış. Ancak benim gibi olabilirsen Lord olabileceğinin farkındasındır herhalde. Beni Leydi Wariz' e rezil etmeyi aklından bile geçirme!" Her kelimesi tükürük gibi saçılıyordu yine. Bizimle böyle konuşmadığı bir an var mıydı acaba?
"Peki b-" artık Boris de arşidüke karşı inancını kaybetmeye başlıyordu. Kalbinin bin parçaya bölündüğünü duyabiliyordum.
"Arşidük?" dedim konuşmak için izin isteyerek. Arşidük dememe biraz şaşırmıştı ancak çok da umursamamıştı. Başıyla konuşmamı işaret etti.
"İzninizle kahvaltıdan sonra sizinle biraz konuşmak istiyorum. Önemli bir konu." dememe karşılık derin bir iç çekip gözlerini devirmişti. Başını olur anlamında salladı. Kuş hakkında direteceğimi düşünüyor olmalıydı. Ne yazık ki yanılıyordu. Artık ondan bir şeyler istemek yoktu. İstediğimi almak için rüşvet verecektim. Tabi ki kuş için değildi, Boris içindi.
Kahvaltıdan sonra madalyonumdaki harita yardımıyla arşidükün odasını kolayca bulmuştum. Elimde annemin iki kağıtlık mektubu vardı. İkinci kâğıdı aralarından çıkarmıştım. Bilmese de olurdu. Böylece mektubu benim yazdığımı düşünüp gerçekliğinden şüphe etmezdi. Hem hasta olduğumu bilse bile buna sadece mutlu olabilirdi.
Kapıyı tıklayıp içeri girdim. Sadece büyük bir pencere dışında hiçbir yerden ışık almayan, dekoratif hiçbir eşya bulunmayan, etrafa saçılmış kâğıtlarla dolu adeta bir çöplüğü andıran bir odaydı burası. Arşidük ise pencereyi sırtına almış, odanın iki yanını saran kitaplıkların arasındaki büyük çalışma masasında oturuyordu.
"Ne istiyorsun Penelope?" dedi başını önündeki raporlardan ayırmadan. "Sana ayıracak beş dakikadan fazla sürem yok."
"Benim için pek bir önemi yok arşidük. Sonuçta bana yazılmış bir mektup değil bu."
"Yani?" yine gözleri aynı raporun üzerinde dolanıyordu. Gerçekten bu kadar yavaş mı okuyordu yoksa dikkatini ona veremiyor muydu anlayamıyordum.
"Annemden size arşidük." Afalladığını yüzünü görmeden bile anlayabiliyordum. Sonunda kafasını kaldırıp bana baktığında yüzündeki sorgulayıcı ifadeyi görebildim.
"Nasıl yani?"
"Geçenlerde yürürken yanlışlıkla gizli bir kapıyı tetikledim. Bir bebek odasıydı ve orada bir sandık buldum. İçinde de annemin size yazdığı mektuplar vardı."
Arşidük gözlerini ellerimde gezdirip tekrar bana baktı. "Anlaşılan mektup karşılığında bir şeyler isteyeceksin. Peki ben bu mektubu senin yazmadığını nereden bilebilirim?"
Benimle pazarlık yapmaya çalışıyordu. Anlamadığı şey şuydu ki benimle pazarlık yapacak konumda değildi. "Siz bilirsiniz arşidük. Ben yalnızca haber vermek istedim. İnanmak ya da inanmamak size kalmış. Sonuçta burada zarara uğrayacak kişi sizsiniz."
Bu sözlerim karşısında kaşlarını çatmıştı. Anlaşılan sinirlerini birazcık bozmuştuk. "Ne istiyorsun?"
"Çok bir şey değil arşidük, eminim ki yapabilirsiniz..."

♤♤♤
"Beni bu hâle soktuğuna göre o mektup gerçek olsa çok iyi olur!"
Kafası hâlâ mektuptaydı. Onu ve kendimi neden hizmetçi kılığına soktuğumu bile anlayamıyordu. Leydi Wariz gelmişti ve birkaç dakika önce Boris ile ders yapmak için kütüphaneye gitmişti. Biz de bu kılıkta kütüphaneye gidecektik. Aslında dün akşam tam olarak bunu yapmayı düşünmüştüm ancak umarım arşidük hizmetçi rolünde olduğunu unutup bir pot kırmazdı.
Ona Leydi Wariz' in gerçek yüzünü göstermeye gidiyordum. Bize acımazdı ancak arşidükalığın dışından birinin bir Saint bireyine böyle davranması onun kırmızı çizgisiydi. Eğer işe yaramazsa mektup boşa gitmiş olacaktı ama kendimi yine aptal konumuna düşürmek istemiyordum. Nedensizce Leydi Wariz' i kovduracak olsam gerçekten bir kepaze gibi görünecektim. Bunu istemiyordum.
Kütüphanenin kapısını tıklatıp içeri girdik. Diğer hizmetçi ve kâhyaların yanında yerimizi aldığımızda Boris' in yüzüne dikkatli bakabilme şansı buldum. Korkuyordu.
"Genç lordum bunu yapabilmek bu kadar zor olmamalı yoksa Bay Smith'in tekrar gelmesini mi istiyorsunuz?" Hasta kadın bir anda beni işaret edip "Sen!" diye bağırdı. "Çabuk Bay Smith'i getir!"
Bay Smith derken kimden bahsediyordu? Anlayamıyordum.
"Sen ne bekliyorsun? Yoksa daha önce Bay Smith'le tanışmadın mı?" Kapının girişine yakın olan komodine yönelip çekmecesinden ince ve çok da uzun olmayan metal bir sopa çıkardı. Bana doğru gelmeye başlamıştı. Korkuyordum ama geri adım da atmamıştım. Atamamıştım. "Tanıştırayım, bu Bay Smith." Elindeki sopayı kaldırıp devam etti. "Bay Smith, bu da değersiz hizmetçilerden sadece biri." dediğinde sopa yanağımda yüzeysel fakat oldukça büyük bir yara açtı. Acıyordu, çok acıyordu.
Elim istemsizce yanağıma, Wariz şerefsizi de Boris' in yanına gitti. "Evet genç lordum, nerede kalmıştık?" Gülüyordu. Hizmetçilerin en sağında duran Laly' e döndüm. O da ondan farksızdı.
Hiçbir şey duymuyordum artık. Sanki tonlarca suyun altındaymışım gibi hissediyordum. Peki ya arşidük? O ne düşünüyordu bilmiyorum ama bunu daha fazla Boris' e yapmasını izleyemezdim.
"Leydim! Lütfen genç efendiye bir şey yapmayın, o daha çok küçük." Başkaldırmam gerekiyordu.

"Bakıyorum da birileri genç efendinin yerine geçmek istiyor. Doğru mu anlamışım?" dedi dünyanın en iğrenç sırıtışı sergileyerek. "Duydun mu genç efendi? Her yanlış yaptığında bu hizmetçi senin yerine acı çekmek istiyormuş." Boris' in yüzündeki ifadeyi tarif edemezdim. Bu yaştaki bir çocuk böyle bir surat ifadesi yapmamalıydı. Hiçbir çocuk böyle acı çekmemeliydi.
"Yaklaş!" Sert sesiyle irkilmiştim ancak dediği gibi yapmıştım. Korkuyordum. "Eteğini kaldır!" Titreyen ellerimle eteğimi kaldırmıştım. Arşidük cidden tüm bunlara göz mü yumacaktı? Gözlerim arşidükü aradı ancak bulamadı.
Böyle mi olacaktı yani?
Bir.
Bacaklarımın arkasına vuruyordu.
İki.
Çok acıyordu. Küçücük sopayla böyle bir etki bırakabilmesi normal miydi?
Üç.
Uyuşmaya başladıklarını hissedebiliyordum. Gözlerimi kapatıp acıdan farklı bir şeye odaklanmaya çalıştım.
Dört.
Ama olmuyordu. Dişlerimi dudaklarıma geçirdim.
Beş.
Ne de olsa bir yerin daha fazla acırsa diğer acıları unuturdun.
Altı.
Ama bu da işe yaramıyordu. Boris' e sürekli bilemeyeceği sorular sorup duruyordu.
Yedi.
Daha fazla dayanamıyordum. Kanadıklarını hissedebiliyordum.
Sekiz.
Yüzündeki gülümsemeden zevk aldığını anlayabiliyordum. Gözüm kararmaya başlamıştı.
"Ah, yoruldum. Arşidüke bugün seni çok yorduğumu biraz dinlenmen gerektiğini söylerim." Kanlı Bay Smith'i ellerime tutuşturdu. "Bu arşidük cidden de çocuklarına değer vermiyormuş. Neyse, benim işime gelir. Git bunu temizle ve çantama geri koy." Sendeleyerek geri çekildim. Çok acıyordu. Kanın bacaklarımdan aşağıya süzüldüğünü hissedebiliyordum. "Sen de dinlen. Belki akıllanmayacak olursan yarın daha fazla Bay Smith'le oynayabilirsin."

♤♤♤
Olayın ertesi günü Leydi Wariz arşidükalığa gelmemişti. Nedenini tahmin edebiliyordum. Arşidükün işiydi. Muhtemelen bugün benden mektubu isteyecekti. Ancak kalkamayacak kadar yorgundum. Bacaklarım hâlâ yanıyordu. Bu gece de Boris' in yanına gitmiştim. Bacakları eskisine göre kat kat daha iyiydi. Kremden kendime sürmemiştim. Ne olacağını bilemezdim. Çok fazla harcamamalıydım ancak yüzüme sürsem iyi olacaktı. Bu iz geçmezse çok fazla sıkıntı yaşayacaktım.
Dün Liz beni bulduğunda yüzümdeki yarayı görünce çok fazla endişelenmişti.
Ben de ne diyeceğimi bilemeyip "Çarptım." demiştim. Yalan söylediğimi muhtemelen anlamıştı ancak çok sorgulamamıştı. Konuşmak istemediğimi düşünmüş olmalıydı. Haklıydı da.
Kapının çalınmasıyla irkildim. Liz gelmişti. "Leydim bir şeyler yemeniz gerekiyor. Yoksa ilacınızı içemezsiniz."
"Yemek yemek istemiyorum Liz. Midem bulanıyor. Sadece ilacımı getir." Sesim çok yorgun çıkmıştı.
"Peki leydim ancak lordumuz öğleden sonra sizinle görüşmek istediğini söyledi."
Ah, bu ayaklarla ona gelebileceğimi mi zannediyordu bu adam? Çok istiyorsa kendisi alabilirdi.
"Ona gelmek istemediğimi söyle. O şeyi o kadar istiyorsa kendisinin gelip almasını gerektiğini de ekle. Ben çok yorgunum. İlacım hazır olunca uyandırırsın."
Liz' in benim için endişelendiğini hissedebiliyordum ama yapabileceğim bir şey yoktu. Her türlü seneye içi çürümüş bir cesetten farklı olmayacaktım. Eski hayatıma göre beş ay sonra ölecektim, şimdiki bilgilerimle ölmediğimi varsaysak bile o zaman hastalığım o kadar kötüydü ki zehri içmesem bile ölürdüm.
Ah, bu kadar düşünmek yeterdi. Gözlerimi kapatıp tekrar uyumaya çalıştım.

♤♤♤
Onun duyabileceğini umduğum şekilde fısıldadım. "Söz veriyorum... Söz veriyorum ki seni kurtaracağım. Eğer bir şansım daha olursa... Söz veriyorum, söz veriyorum ki seni..."
Sözümü bitirememiştim ki kardeşimin ellerimin arasından kaydığını hissettim.
"Hayır! Hayır! Hayır! Hayır! Hayır! Hayır! Hayır!" Çığlıklarla uyanmıştım, yine. Ağzım kupkuruydu. Kalp atışlarımı kafamda hissedebilmeme rağmen uyanabildiğimi zannetmiyordum. Hâlâ o korkunç kâbusun içindeydim sanki. Sanki bir döngüye girmiştim. Çıkamıyordum.
Ah, kahretsin, diye düşündüm. Şu an çığlıklarımı saklayabileceğim bir gecede değildim.

Liz' in hızlıca kapıyı açıp içeri girdiğinde ellerim hâlâ titriyordu. Ellerimi hızlıca yorganın altına geri soktum. "Liz o çığlık nereden geldi? Beni bile uyandırmayı başardığına göre çok kötü bir şey olmuş olmalı. "Uykulu bir ses çıkarmaya çalışıyordum. Fakat ne kadar başarılı olduğum meçhuldü. Liz hâlâ endişeli gözlerle bakıyordu bana.
Anlamıştı.

"Bilmiyoruz leydim. Size bir şey olmadıysa önemi yok." Siz kelimesini özellikle vurgulamıştı. Biraz duraksadıktan sonra devam etti. "Leydim, en azından bir sandviç yeseydiniz. Sonra ben de ilacınızı getiririm. Sizin için en..."
Farkındaydım. Bu evde benim için endişelenen tek kişi oydu. Onun haklı olduğunun da farkındaydım. Bir şeyler yemeliydim. Yoksa ilacın etkisi olmazdı. Ancak yiyemezdim. Midem onca şeyi gördükten sonra suyu bile kaldıramayacak durumdaydı. Yine de Liz' i daha fazla endişelendirmek istemiyordum.
"Pekâlâ."
Liz' in getirdiği sandviçleri küçük ısırıklarla yemiş sonra da ilacımı almıştım ama midem bulanıyordu. Hem de her zamankinden daha çok. Liz' e çaktırmadan odamın dışındaki lavaboya gidip kusmaya çalışmıştım. Midemi artık hissedemiyordum. Sanki diğer şeylerle beraber onu da kusmuştum.
Umarım kustuğum için ilaç etkisini yitirmezdi. Elimi yüzümü yıkayıp lavabodan çıktım. Başım dönüyordu.
"Penelope!" Duyduğum bu sesle afallamıştım. Şu an hiç sırası değildi. "Dediğini yaptım, artık mektubu bana verebileceğini umuyorum." Hâlâ mektup diyordu. Annemi bu kadar seviyordun madem neden emanetlerine sahip çıkmadın, diye sormak istedim. Bir kere sarılmak, sıkıca sarılıp varlığının yanımızda olduğunu hissettirmek bu kadar zor olmamalıydı.

"Liz' e söyledim, ona sorarsan sana verecektir. Benim işim var." deyip oradan hızlı adımlarla uzaklaştım. Hava almam gerekiyordu.
Haritaya bakıp kendimi dışarıya zor atmıştım. Üzerimde hâlâ beyaz geceliğimle duruyordum. Buna karşılık hava kapalı ve buz gibiydi. Belki de ruhumdaki ve vücudumdaki yaraları unutmak için soğuk en iyi seçenekti. Bahçede yürümeye başladım.
Sonbaharın getirdiği hüzün çoktan ağaçları vurmuştu. Sarı, turuncu ve kırmızı renkleriyle harmanlanan bu bahçede hiç kimse yoktu. Sadece ben, usulca esen soğuk rüzgâr ve sonbaharla hüzünlenen ağaçların mırıltısı vardı.
Çok küçükken yine böyle bir sonbahar günü bahçede yaralı beyaz bir kuş bulmuştum. Anneme götürmüştüm onu iyileştirmesi için. Yoksa ailesi ve arkadaşları onu geride bırakıp gidecek, diye düşünüyordum. Annesi bırakmasa bile babası kesin bırakırdı çünkü babalar güçsüz çocuk sevmezdi. Güçlü olmalıydı ki herkes onu sevmeliydi.
Bacaklarım acımaya başlamıştı. Belki de geri dönmeliydim. Etrafa bakındığımda çok fazla ilerlemiş olduğumu fark ettim. Arşidükalıktan çoktan çıkmış, yan tarafındaki ormanlık alana girmiştim. Giydiğim beyaz terlikler de toprağa bulanmıştı. Anlaşılan biraz fazla dalmıştım. Geri dönmeliydim. Ancak nasıl dönecektim?
"Leydim, Leydi Penelope!" Sesin sahibi Laly' nin ta kendisiydi. Bunun burada ne işi vardı? Arşidük onu kovmamış mıydı? Gerçi arşidükten ne bekleyebilirdim ki? Arşidük eski arşidüktü. Hiçbir şey değişmemişti.
"Senin burada ne işin var?" diye sordum sinirli bir şekilde.
"Arşidük sizi çok merak etti leydim. Hadi hemen geri dönelim." Arşidük beni merak mı etmişti? Hiç zannetmiyordum. Belki de diğer mektupları da almak istiyordu.
Laly' nin gözünde bana dair bir gram bile sevgi yoktu, endişe de öyle. Liz' i şimdiden özlemiştim. Boris' i de öyle. "Pekâlâ, gidelim." dedim aynı ses tonuyla. Ondan nefret ediyordum. Ona güvenmeli miydim emin değildim ama arşidükten korktuğunu varsayıyordum.
"Buyurun leydim." deyip arkama geçmişti. Umarım kaybolmazdık. Ne kadar kabul etmek istemesem de yön bulma kabiliyetim herhangi bir çocuktan bile daha kötüydü.
Bir süre sessizce yürüdükten sonra kafamın arkasına sert bir şeyin çarptığını hissettim. Dengemi kaybedip bilincimi yitirmeden önce gördüğüm son şey Laly' nin sinsice sırıtan iğrenç yüzüydü. Artık hayatıma bir keşke daha eklenmişti.
Keşke ona güvenmeseydim...

♤♤♤
At arabasının sert zeminine kafamı çarpıp gerçekliğe dönene kadar tüm bunların başka bir kâbus olduğuna yemin edebilirdim. Ancak değildi. Laly beni bayıltmıştı. Ne görebiliyordum ne konuşabiliyordum ne de hareket edebiliyordum. Sadece duyabiliyordum. Buna Laly' nin iğrenç sesi de dahildi.
"Aptalın teki, öyle değil mi? Babasının onu sevmediğini bildiği halde her seferinde kanıyor. Bir de bana güvenmesi yok mu? Kovulduğumdan bile haberi yok."
Laly zaten kovulmuş muydu? Bu ne içindi o zaman? Sırf kovulmasında benim parmağım var diye intikam mı almak istemişti? Asıl aptal kendisi değil miydi? Sırf intikam için Saint Arşidükalığını karşısına almıştı.
"Arşidük peşimizden gelmez mi? Sonuçta onun tek kızı." Bu sesi bir yerden hatırlıyordum. Kâhyamız Patrick 'ti bu. O da mı bize ihanet etmişti?
"Saçmalama, kızından nefret ettiğini sende biliyorsun. Belki de ondan kurtulduğumuz için bize ödül bile verir."
Haklıydı. Bunun üstüne ağızlarını sonsuza kadar kapattırabilecek bir babam olsun isterdim doğrusu. Ama ne yazık ki yoktu.
"Gerçi haklısın," diyerek devam etti Laly. "Her ne kadar sevmese de sonuçta Saint Arşidükalığının prensesi. Arşidük illâki birkaç şövalye gönderecektir. Yalnız gittiğimiz yeri unutuyorsun galiba. Arşidük sırf bu kepazeyi bulmak için Kara Elmas'ı karşısına alabileceğini mi düşünüyorsun?"
Kara Elmas mı demişti o? Kara Elmas, yeraltı dünyasının en seçkin mafyalarının kurduğu illegal her şeyin ticaretinin yapıldığı yerdi. Kölelerden sihirli yaratıklara, canavarlardan en ölümcül zehirlere kadar her şeyin... Beni oraya götürüp köle olarak satmaya çalışacaklardı anlaşılan. Gardragonya aşkına!
"Doğru, haklısın. Haklısın da o kepaze dediğin şahsiyet uyanmış gibime geliyor. İlacın onu uzun süre tutacağından emin misin?" dedi kahrolası kâhya. Nereden anlamıştı ki?
"Cidden mi? Saçmalama, uyanık olsa bile bu kızın rol yapma yeteneği sıfır. Hemen kendini belli ederdi."
Konuş Laly!
"Ama yine de tedbiri elden bırakmamak lazım."
Kes sesini Laly!
Laly' nin çıkardığını düşündüğüm birtakım seslerin sonunda ensemde bir sızı hissettim. Bilincim bu karanlık yolda kapanırken sesimi bile çıkaramadım.

♤♤♤
"Giriş için biletlerinizi görmem gerek madam."
"Tabi ki."

...
"Yüz bin ruh altınına ne dersin?"
"Beş yüz binden aşağı olmaz derim."

...
"Sekiz yüz kırk yedi numarayı buraya Madam getirmiş diyorlar. '…' u buraya getirmek zor olmuş olmalı."

...
"Satıyorum, satıyorum, sattım!"

...
"Ne dersiniz ‘…’? Sizce bunu dört yüz binden yukarıya satabilir miyiz?"
"Dört yüz bini geç, eğer gösteri başarıyla sonlanırsa bir milyon ruh altını bizim demektir."

...
"Bu mu?"
"Evet."
"Bu çöpün Ruh Çocuğa karşı kazanma olasılığı var mı ki?"
"Merak etmeyin efendim. ‘…’ işimizi görecektir."
"Umarım kâhya. Canını seviyorsan sen de öyle olmasını um."

...
"Sarı gözleri çok korkutucu. Neden buna Altın değil de Ruh Çocuk diyorlar?"
"Gerçekten bilmiyor musun? Bak şimdi..."

...
"Mal hazır mı?"
"Hazır efendim!"
"Yarım saat kadar sonra hazır olun. Gösteri başlamak üzere."

♤♤♤
Buzun vücuduma nüfuz etmesiyle bilincim zorla açılmıştı. Tüm bedenim titriyordu, donuyordum. Anlaşılan üzerime bir kova buzlu su dökmüşlerdi. Üstümdeki gecelik sırılsıklamdı.
"Uyandın mı güzellik?" dedi iki yüz metre öteden bile yavşak olduğu belli olabilen ileri zekâ.
Soğuktan titreyen kirpiklerime rağmen hızlıca etrafa göz gezdirdim. İçinde bulunduğum oda bir kalenin mahzenine benziyordu. Oda, yüksek duvarlara asılan mumlarla aydınlatılmaya çalışılıyordu ancak pek de başarılı olunduğu söylenemezdi. Ayrıca burada hava yok denecek kadar azdı. Sanki sadece buradaki üç kişiyi hayatta tutmaya yetecek kadardı.
Ben ise, tabi ki ahşap bir sandalyede oturuyordum. Çürük bir iple bağlanmış bir şekilde.
Odadaki havasızlık ve ağır is kokusu, soğuktan titreyen ve nefes almak için çırpınan bana hiç iyi gelmiyordu ancak yeraltında olduğumuzu kanıtlıyordu. Şu an Kara Elmas'ta olmalıydım. Bu ikisi de beni satacak kişiler olmalıydı.
Adamların yavşak yüzlü olanı diğerine göre oldukça uzun ve sıskaydı. Gardragonya' da yaşayan biri olarak kası olmamasını garip bulmuştum. Bu imparatorluktaki en fakir avamın bile az da olsa kası vardı. Bu adam ise kasın ne olduğunu bile bilmiyor gibiydi.
Diğeri ise bu kürdandan yavşağın tam tersi gibiydi. Tabi görünüşte. Onun aksine kısa boylu ve şişmandı. Kası varsa bile vücudunu saran kalın yağ tabakası tarafından gizlendiğinden pek bir anlamı yoktu. Yine de ne kadar farklı olsalar da birbirlerine çok benziyorlardı. Özellikle kişilik bakımından.
Uzun ve sıska olanı pis ellerini saçıma dolayıp çekerken yüzünde eğlenen bir ifade vardı. "Hadi seni partiye hazırlayalım."
Ellerine doladığı saçlarımı bir anda sağa doğru savurduğunda ben de saçlarım gibi savrulmuştum. Terbiyesiz adam! Saçlarımı yolmuştu!
Daha sonrasında ise beni aynı ipler gibi çürümüş, paslı bir kafesin birine atmışlardı. Mecazi olmayan anlamda atmışlardı. Üstüne üstlük kafesin üzerine şövalyelerin antrenman yaptıktan sonra kokan ayaklarından daha pis koktuğuna yemin edebileceğim iğrenç bir örtü vardı. Kokusu o kadar iğrençti ki kusmak istiyordum.
"Hazır mısınız?" Bu kişinin sesini daha önce duymuş gibiydim ama hatırlayamıyordum. "Beş dakikanız kaldı. Sonra sahne sizin."
Neyden bahsettiğini az çok tahmin edebiliyordum. Muhtemelen beni satmaya çalışacaklardı. Ancak birisinin beni almaya çalışacağından şüpheliydim. Kimse, yüzü bu kadar tanınan birisini almak ve kendini tehlikeye atmak istemezdi. Hele ki bu yüzü tanınan kişi arşidükün kızıysa.
Kafesin altındaki tekerleklerin hareket ettiklerini duyabiliyordum. Tekerleklerin yanında etrafta alkış sesleri de yükselmeye başlıyordu. Anlaşılan sahneye yaklaşmıştık. Bir ara tekerlekler hareket etmeyi kesti. Bununla birlikte alkış sesleri de azalmaya başlamıştı. Ne olduğunu anlamlandırmaya çalışırken yavaşça oluşan sessizlik kalın sesli bir adam tarafından ortadan ikiye bölündü.
"Teşekkürler sevgili misafirler. Şimdi sırada günün en sevdiğimiz etkinliği olan, iki avın oyunu var. Sahneye çok yakından tanıdığınız Ruh Çocuk ile her ne kadar eski bir mâziniz olsa da yeni tanışacağınız Vişne Çürüğü karşınızda." Sanırım buradaki Vişne Çürüğü ben oluyordum. Tam bana uygun bir isimdi.
"Ama ondan önce" diye devam etti adam. "Günün yıldız ürünü elimize ulaşmış. Onu tanıtmadan geçemeyeceğim." Salondan bir "Ah!" sesi yükseldi. Açıkçası ben salondakilerin aksine yıldız ürünün ne olduğunu çok merak ediyordum. Şu an bu salonda Vişne Çürüğü' nden daha önemli ne olabilirdi ki(!)
"Karşınızda Gardragonya' nın son iblisi!" Tüm salona uğursuz bir sessizlik hâkim olmuştu.
Ne demişti o?
Ne kadar iğrensem de olabildiğince az dokunmaya çalışarak örtüyü araladım. Bu oydu.
Toz pembe saçlar ve altın sarısı gözler... Salondaki insanların neden bu kadar şaşırdıklarını anlayabiliyordum. İlk başta masum, küçük bir kız gibi gözüküyordu. Bizi mi kandırıyorlar acaba, diye de düşünenler olabilirdi. Haklılardı.
"Merak etmeyin, tüm güçlerinden arındırılmış bir iblis bu. İstese bile zarar veremez." Ama işte burada yanılıyordu. Bu kız Boris'i n, Liz' in hatta tüm Gardragonya İmparatorluğu'nun sonu olmuştu. Bu kız benim, tüm dünyanın baş düşmanıydı.
"Saçmalamayın!" Uzaktan birisi bağırmıştı. "Burada bir iblisin olmasına imkân yok. Arşidükalık hepsini kutsal kapının ardına mühürlememiş miydi?"
"Haklısınız, mühürlemişlerdi. Bir tanesi hariç."
"Peki bu kızın bir iblis olduğunu nasıl kanıtlayacaksınız?" diye sordu sinirle. "Eğer bizi kandırmaya çalışıyorsanız sonunuz ağır olur!" Artık her kim konuşuyorsa saçmalamaya başlamıştı. Arşidükalığın gücü bile yetmiyordu bu pislikleri durdurmaya. Onlar mı durduracaktı? Arşidük, imparator istemesine rağmen reddetmişti. Bu onlar için imkansızdı. Şu kendini bir şey sananlar yok mu...
"O zaman göreceklerinize hazır olun." Adam benim olduğum tarafa dönüp devam etti. "Dude buraya gel!"
"Emredersiniz efendim!" diyerek onun yanına yanaşan adam bizim sıskadan başkası değildi.
Adam "Ateş!" emrini verdiğinde ismi Dude olan sıskanın ellerini saran şimşekler kızı hedef almıştı. Kızın acı dolu çığlığı tüm salonu inletirken kulaklarımı tıkamak istedim ama yapamadım. Hareket edemiyordum. Uzun zamandır bir büyüyü bu kadar yakından görüyordum.
O sırada kızın kafasından çıkan bir çift boynuz dikkatimi çekti. Boynuzlar kıpkırmızıydı ve oldukça keskin görünüyorlardı. Ayrıca sırtından da birkaç tüyün çıkmasının ardından, kızın boyu kadar bir çift de kanat çıkmıştı. Bir çift siyah kanat.
Salondaki karışıklık artıyordu. Uğultu gitgide büyüyor, insanlar ne yapacaklarını şaşırıyordu. Ancak bu koca karmaşayı, adam iki tokmak sesiyle durdurmayı başarabilmişti. "Merak etmeyin, sadece tanıtım amaçlı. Güvenli olduğu kesinleşince Kara Elmas'ta satışa sunulacak."
Salondaki birçok kişi rahatladıklarını belirten derin bir oh çekmişti. Ancak bu rahatlık onlara çok büyük patlayacaktı. Biliyordum. Bu kız muhtemelen buradan satıldıktan sonra güçlerini kullanarak kaçmayı başaracaktı. Sonra da azize rolü yaparak dünyayı çürütecekti.
Ne kadar da klişe bir senaryo... Ancak klişelerin sonu hep aynı değil midir zaten? Ne yaparsan yap klişe klişedir. Aynı bir kısır döngü gibi sonu asla değişmez.
Romanlardaki aşklar hep mutlu sonludur çünkü kötü sonlu olursa insanların ilgisini çekmez. Masallarda hep kötüler kaybeder çünkü bu da bir klişedir ve eğer kötüler kazanırsa masal masal olmaktan çıkar. Kaderin saati de öyle. Akrep ve yelkovan başlangıçta on ikinin üzerindedir, sonunda da olacağı gibi...
Peki ben bu insan kanıyla yazılmış kaderi hangi silgiyle temizleyebilir, hangi kalemle tekrar yazabilirdim ki? Benim ayrıcalığım neydi?
Gerçekten mutlu bir sonla biten, her zaman iyilerin kazandığı, klişe bir masala çevirebilir miydim dünyayı?
Bir masalın kötü karakteri olarak bunu başarabilir miydim?
Dude iblisi yavaşça sahneden çıkarmasının ardından adam tekrar konuşmaya başladı. "Şimdi oyunumuza geçebiliriz. Dupe, Dude malları getirin!"
Ah, ne güzel! Şimdi de mal olmuştuk. İki dakika sonra da bir çift vahşi hayvana dönüşürdük kesin. Ayrıca bu adam oyun derken neyden bahsediyordu. Geldiğimden beridir bir oyundur, ağzından düşmüyordu herifin!

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

43okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18