1. bölüm · Kayıp Renk

BAŞLANGIÇ

İrem Mumcu

"Dünyadaki en zor duygu, ait olmadığını hissettiğin bir yerde kalmaya zorlanmaktır."
-Fyodor Dostoyevski

Benim adım Maya. Yirmi yaşındayım ve bu gezegende yaşayan herkesten farklıyım. Muhtemelen ne tür bir farklılıktan bahsettiğimi merak ediyorsundur, izin verin açıklayayım. Diğer herkesin aksine, benim hiçbir rengim yok. İnsanlar bana "Renksiz" diyor. Kulağa korkunç geliyor, değil mi? Gerçek bir ismim varken böyle bir etiketle anılmak... İnsanlar bunları nereden buluyor bilmiyorum ama şunu biliyorum, bundan hiç hoşlanmıyorum.

Neden "renksiz"? Renklerden oluşan bu gezegende, diğer insanlarda bulunan on rengin hiçbirine sahip değilim. Benim saçlarım gri. Diğerlerinin sarı, mor, turuncu, kırmızı saçları var... Toplamda on renk var ve ben hâlâ nasıl oldu da hiçbirine ait olmadığımı anlayamıyorum. Ben griyim. On birinci renk, eğer böyle bir şey mümkünse. Ve bu gezegen hakkında öğrendiğim bir şey varsa, o da on birinci rengin hoş karşılanmadığı.

Bu gezegende farklı olmak, insanların gözünde zihinsel olarak dengesiz olmak demek. Onlara göre ben deliyim. Bunu gözlerinde görebiliyorum, küçümseyici fısıltılarında duyabiliyorum, benden kaçmak için yönlerini değiştirmelerinde, alaycı bakışlarında hissedebiliyorum. Bu insanı çileden çıkarıyor. Ama insanların sana nasıl davrandığı gün boyunca içine sızıyor, seni küçük, güçsüz ve hatalı hissettiriyor ta ki bu duygular kimliğinin bir parçası hâline gelene kadar.

Başlarda bana bakanlara bağırırdım, onlara çıkışır, neden bana öyle baktıklarını sorardım. Sonra eve döndüğümde, hayal kırıklığından ağlardım. Kendimden nefret ederdim. Neden böyle olduğumu sorgular, bunun için ailemi suçlardım. Böyle olmamın sebebinin onlar olduğuna inanıyordum. Onlara kötü davrandım ve karşılığında çoğu zaman benimle hiç konuşmadılar. Ama bazı zamanlar da gözlerimin içine bakıp bana özel olduğumu söylediler. Diğerlerinden farklıydım ve bu, onların gözünde beni güzel yapıyordu. Ama eğer bu doğruysa, neden başkası bunu göremiyordu?

Zaman geçtikçe sevgilerini kabul etmeye başladım. Başkalarının ne düşündüğünü daha az önemsemeye çalıştım. Bunaldığım anlarda, ailem bana hayatlarına girdiğim günü ve beni ne kadar çok istediklerini hatırlatırdı, tabii, bu kadar başlarına dert olacağımı bilmeden.

Bir gece yarısı, tamamen beklenmedik bir anda, evlerinin önünde kör edici bir ışık belirmiş. Annem ilk başta paniklemiş, ne yapacağını bilememiş. Hiç çocukları olmuyormuş. Babamı uyandırıp birlikte o ışığa bakarak ne olduğunu anlamaya çalışmışlar. Sonunda babam biraz yaklaşmış. Gördükleri şey onları sessizliğe boğmuş. Havada süzülen, tüplerle sarılmış, içinde bir bebeğin cenin gibi kıvrıldığı parlayan bir küre.

Çocuğu olmayan bir çift... gökten gönderilmiş bir çocuk... İnanılmaz. Ağlamışlar. Kendilerine geldiklerinde bunun acımasız bir şaka olabileceğinden de korkmuşlar. Etraflarında kimse olmadığından emin olduktan sonra küreyi içeri almaya karar vermişler. Sonra küreye iliştirilmiş bir not fark etmişler.

Notta şöyle yazıyormuş:
"Bu mucizeye iyi bakın. Bu bir armağandır. Unutmayın, o diğerlerinden farklı olacak. Ona her zaman özel olduğunu hatırlatın. Ona bir isim verin. Kendini kaybolmuş hissettiğinde, ona size nasıl geldiğini anlatın ve bu notu okuyun. Bu çocuk özeldir, gezegeni değiştirmek için gönderildi.
-B.G."

Şimdi bile beni bu kadar "özel" yapan şeyin ne olduğunu bilmiyorum. Evet, farklıyım, ama bu iyi bir şey gibi hissettirmiyor. Yine de büyüdükçe duygularımı kontrol etmeyi, bakışları ve yargıları görmezden gelmeyi öğrendim. Ama zihnimi kemiren tek bir soru vardı: Neden renksizdim?

SARI SAÇ: Bu renge sahip olanlar duygusal yapıları ve taşan iyimserlikleriyle öne çıkar. Onlarla tereddüt etmeden konuşabilirsiniz. Bu gezegende sarı saçlı bireyler en güvenilir kişiler arasında sayılır. Güvenilir olmaları, çevrelerindekilere huzur verir. Kendilerine olan güvenleri ve dışa dönük tavırları çoğu zaman onları bir adım öne taşır, bunu nasıl göstereceklerini de çok iyi bilirler. Samimiyetleri ve yaratıcılıkları sayesinde pek çok kişi tarafından sevilirler. Ancak zayıf yanları, fazla duygusal ve fazla iyimser olmalarıdır. Birisi onlara beklenmedik ya da acımasız davrandığında bu durum onları derinden yaralar. Hızla hevesleri kırılır, kaygıya, hatta depresyona sürüklenebilirler. Bu yüzden onlara her zaman ekstra özenle yaklaşmak gerekir.

Annemin uzun sarı saçları ve koyu mavi gözleri var. Gülümsediğinde yanaklarında küçük gamzeler belirir ve onu daha da güzel yapar. Vücudunda yirmi dövme var, ama en sevdiğinin yirmi yaşında beliren sağ omzunun önündeki içi dolu kalp dövmesi olduğunu biliyorum. O dövme ona gücünü veriyor.

Annemin sarı saçının ve o dövmenin ne anlama geldiğini, sahip olduğum ilk kitaptan öğrendim. Kitap her zaman yatağımın başucunda dururdu. Adı "Saç Rengine Göre Kişilik Rehberi" idi ve kapağında on rengi temsil eden semboller ve desenler vardı. İlk sayfasında, zarif bir el yazısıyla şu yazıyordu:
"Dört temel psikolojik renk vardır: kırmızı, sarı, mavi ve yeşil. Her biri bedeni, zihni, duyguları ve aralarındaki uyumu temsil eder. Şimdi okuyacakların, her bir temel saç renginin bir insanı nasıl etkilediğini açıklar."

Kitabın yazarı Naomi Crane, her şeyi detaylıca anlatmıştı. İnsanlar renkli saçlarla doğar ve büyüdükçe vücutlarında on dokuz dövme belirir. Yirminci doğum günlerinde ise son ve benzersiz dövmeleri ortaya çıkar ve onlara asıl yeteneklerini verir. İşte o zaman Polaris Akademisi'ne çağrılırlar. Polaris Akademisi, havada süzülen bir kürenin üzerine kurulmuş devasa bir şehirdir. Tarlalar, oyun alanları, parklar ve öğrencilerin ihtiyaç duyabileceği her şey vardır. Ana bina devasa büyüklüktedir ve gökyüzünde asılı bir gökkuşağı gibi on renkle boyanmıştır.

Naomi Crane kimdi bilmiyorum ama bu dünyayı çok iyi incelemiş olmalıydı. Belki de bilgisini gelecek nesillere aktarmak istemişti. Rehber birçok özellik ve güçten bahsediyordu, ama her şeyin değişebileceğini de ima ediyordu. Hepsini bir anda öğrenmek için acelem yoktu zamanla, istesem de istemesem de çoğunu öğrendim.

Ama yine de griyi hiç anmamıştı. Neden onu bir renk olarak kabul etmemişti? Araştırmalarında hiç gri saçlı insan olmamış mıydı? Aileme Naomi Crane'in kim olduğunu sorduğumda, bilmediklerini söylediler. Ama kitabın doğruluğu, ona şüpheyle yaklaşmalarına izin vermiyordu.

Benim rengim rehberde olmadığı için insanlar beni tuhaf buluyordu. Babam bir keresinde, beni sarı saçlı şifacılara götürdüklerinde, hiçbir bilinen renkle eşleşmediğimi söylediklerini anlatmıştı. Başta hasta olduğumu düşünmüşler. Benim gibi bir vaka daha önce hiç görülmemişti. Bu yüzden bana "Renksiz" dediler, çünkü açıklayamadıkları şeyi açıklamaya çalışmaktan daha kolaydı. Sonra bana "Gri" demeye başladılar. Ve zamanla daha birçok lakap geldi. Harika, değil mi?

MAVİ SAÇ: Bu güzel tona sahip olanlar keskin zekâları ve dikkat çekici verimlilikleriyle bilinir. İnsanlarla iletişim kurmaktan hoşlanırlar ama bu, onları gerçekten tanıyana kadardır. Zehirli ya da zarar verici insanlarla karşılaştıklarında hemen mesafe koyarlar, hatta soğuyabilirler. Başkalarının saklamaya çalıştığı özellikleri ve davranışları anında fark edebilirler. Sakinlikleri ve kendilerine hâkimiyetleri öyle bir seviyeye ulaşır ki herkes bir tepki beklerken bile kıpırdamadan durabilirler. Bu yüzden duygusal olarak öngörülemez görünebilirler. İşin ironik yanı, zekâları onların yakın arkadaşlıklar kurmasını zorlaştırır. En çok zorlandıkları şeylerden biri budur. Yalnızlığı tercih ederler. Onlar için huzur, sevdikleri şeyi, kendi sessiz dünyalarında yapmaktır.

Babamdan da bahsetmeliyim. Uzun mavi saçları kişiliğine mükemmel uyuyordu. Kocaman sarı gözleri annemin saç rengini yansıtıyordu, tıpkı annemin mavi gözlerinin onun saç rengiyle uyum sağlaması gibi. Evlendikten sonra göz renklerinin ertesi sabah değiştiğini söylerlerdi. Aralarındaki bağın bir diğer işareti de her iki ellerindeki on parmakta beliren yüzük şeklindeki dövmelerdi, sonsuz bağlarını simgeliyordu.

Dövmeler sihir gibi, acısız ve gizemli bir şekilde ortaya çıkardı. Bunu düşündükçe, kendi bedenimde de böyle bir şeyin olmasını dilemem çok doğal geliyordu.

Babamın da herkes gibi yirminci yaş dövmesi vardı. Ona gücünü veren yirminci dövmesi, sol kolunun iç kısmındaydı ve üzerinde "MOD" yazıyordu. Bu ona ruh hâline göre renkleri değiştirme gücü veriyordu. Öfkelendiğinde etrafındaki her şey kırmızıya dönüyordu. Mutlu olduğunda turuncuya... Hatta solmak üzere olan yaprakları yeniden canlandırıp yeşile döndürebiliyor ya da avuçlarının arasında tuttuğu bir nesnenin rengini değiştirebiliyordu. Bu çok güzeldi. Annemin yirminci dövmesi, omzundaki içi dolu kalp, ona ihtiyaç duyan insanları iyileştirme gücü vermişti. Onun gibi güçlü ve merhametli biri için mükemmel bir yetenekti.

Bana her zaman ne kadar çok çocuk istediklerini anlatırlardı. Ve bazen anneme, gücünün aslında işe yaradığını, çünkü beni onun hayatına getirdiğini hatırlattığımda, asla unutamayacağım bir gülümsemeyle karşılık verirdi.

Sanki o gülümsemeyi şimdi görebiliyordum, akademinin önünde dururken. Kısa gri saçlarım rüzgârda savruluyordu ve üzerimdeki bakışları umursamamaya çalışıyordum. Çıplak kollarımda tek bir dövme bile yoktu, hiçbir işaret yoktu ve bu kadar temiz bir tene sahip olmaktan utanıyordum.

Eşyalarım çoktan binanın arkasındaki öğrenci konutuna yerleştirilmişti. Etrafımdaki insanları görmezden gelmeye odaklandım. Ama kalbim bir davul gibi atıyordu. Dikkat çekmemek için saçlarımı kısa kestirmiştim ama şimdi buradaydım, gri saçlıların ve güçsüzlerin yerinin olmadığı bir akademiye kabul edilmiş olarak.

Seçilmeyeceğime kendimi hazırlamıştım. Ama bir ay önce kapıma bir mektup geldi:
"Sevgili Maya Starlight,
Akademi yönetimi sizin gibi biri için bir istisna yapmaya karar verdi. Polaris'te yirmi yaşına giren herkesin akademiye katılması zorunlu olduğundan, özel koşullar altında kabul edileceksiniz. Tüm derslere katılacak ve mümkünse gerçek renginiz ve yeteneğiniz keşfedilene kadar eğitiminize devam edeceksiniz. Dönem boyunca gözlemlenecek ve dönem sonunda herkes gibi sınava tabi tutulacaksınız.
Yeni eğitim yılında görüşmek üzere.

-Müdire Scarlet Greenleaf ve Yönetim Kurulu"

Her derse katılmak, herkesle birlikte olmak, onlara ayak uydurmak... Bu, sayısız ders ve sayısız yük demekti. Özellikle de hiç var olmuyormuş gibi hissederken aynı zamanda her zaman fazla görünür olduğumda. Ve tüm bunların üzerine, kendi yeteneğimi bulmam bekleniyordu.

Kendimi akademiye gitmemeye hazırlamıştım. Evde kalmak, insanların bakışlarından uzak, sevdiğim şeyleri huzur içinde yapmak, rengimi ya da gücümü bulma baskısı olmadan yaşamak çok daha mantıklı... ve çok daha huzurlu geliyordu.

Eğer bu "yirmi yaşında olmak" denen şeyin bu kadar boğucu olacağını bilseydim, akademiye gitmek, her şeyle aynı anda yüzleşmek zorunda kalmak, hiç gelmezdim.

Ah, keşke bu bir seçenek olsaydı!
Keşke her şey böyle kalsaydı.
Keşke benim gücüm zamanı durdurmak olsaydı, en sevdiğim anlarda sonsuza kadar yaşayabilseydim.
Tabii... eğer böyle bir güç gerçekten varsa!