6. bölüm · KAYBOLMUŞ GENÇLİK

6.Bölüm

Hibe Şıhlı

Demir, farları tek bir hamlede söndürdü. Önümüzdeki zifiri karanlıkta sadece minibüsün arka stop lambalarının kırmızı, soluk parıltısı kalmıştı. Aramızdaki mesafeyi koruyarak, tekerleklerin altından kalkan toz bulutunu bir gölge gibi takip ettik. Yol giderek engebeli bir hal alıyor, eski bağ evlerinin terk edilmiş karaltıları yol kenarında birer heykel gibi dikiliyordu.
Nihayet minibüs, etrafı yüksek taş duvarlarla çevrili, paslı demir kapılı iki katlı bir bağ evinin önünde durdu. Farlar tamamen kapandı, motorun sesi sustu ve etrafı ağır, ürkütücü bir sessizlik kapladı.
"Buradalar," diye fısıldadı Demir, elini vites kolundan çekmeden. Gözleri karanlığa alışmaya çalışıyordu.
Arabayı patikanın kenarındaki sık çalılıkların arasına gizleyip sessizce indik. Kapıları kapatırken çıkacak en ufak bir "klik" sesinin bile bizi ele vermesinden korkuyorduk. Ayaklarımızın altındaki kuru yapraklar ve çakıl taşları, şu an en büyük düşmanımızdı. Duvarın gölgesine sığınarak açık duran demir kapıya doğru sokulduk. İçeriden sızan cılız bir gaz lambası ışığı, avluyu hayal meyal aydınlatıyordu.
Tam avluya adım atacaktık ki, içeriden gelen o sesle irkildik. Bu ne bir çocuk ağlamasıydı ne de adamların konuşması... Duvarların ardında, derinden gelen ve o "ölümcül mührü" hatırlatan, ritmik ve boğuk bir mırıltı yükseliyordu. Zamanımız daralıyordu. Ayşe ve çocuk içerideydi ve biz nefesimizi bile tutarak o karanlık labirentin ilk kapısından içeri sızdık.
Demir’le göz göze geldik. Gözlerindeki o deli fişek öfkenin yerini, ne pahasına olursa olsun koruması gereken bir soğukkanlılığa bıraktığını gördüm. Başımı hafifçe sallayarak "Ben önden gidiyorum," işareti yaptım.
Duvarın gölgesini bir zırh gibi kuşanarak avluya süzüldüm. Taş zemindeki nemli toprak, neyse ki adımlarımızın sesini yutuyordu. Minibüs avlunun ortasında, motoru hâlâ sıcak olduğu için hafifçe çıtırdayarak duruyordu; ama içi tamamen boşalmıştı. Saniyeler önce o çocuğu büyülemiş gibi içeri alan adam ve çocuk ortalıkta yoktu.
Evin girişindeki kırık dökük ahşap kapı aralıktı. İçeriden gelen o boğuk mırıltı, yaklaştıkça tüylerimi diken diken eden bir ritme kavuşuyordu. Sanki birileri ayin yapıyor ya da eski bir yemini fısıldıyordu. Kapının eşiğine vardığımda sırtımı duvara yaslayıp içeriye bir göz attım.
İçerisi kelimenin tam anlamıyla dökülüyordu. Rutubet kokusu genzimi yakarken, koridorun sonundaki odadan sızan mum ışığı duvarlarda devasa, çarpık gölgeler oluşturuyordu. Demir arkamdan yanaşıp omzuma dokundu. Elindeki feneri yakmamıştı ama parmaklarının arasındaki o soğuk metalin silüetini görebiliyordum; silahını çekmişti.
Tam o sırada, koridorun sonundaki odadan acı bir çığlık yükseldi.
Bu Ayşe’nin sesi değildi. Henüz çok küçük, savunmasız bir çocuğun, az önce minibüse bindirilen o çocuğun korku dolu feryadıydı. Hemen ardından, kalın ve gaddar bir erkek sesi yankılandı:
"Mührü getirin. Zamanı geldi."
Damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim. o cümle zihnimde şimşek gibi çaktı: O ölümcül mührün basıldığı asıl kalbe doğru ilerliyorduk. Artık bekleyecek, plan yapacak tek bir saniyemiz bile kalmamıştı. Demir’e baktım, o da bana baktı. Kumarı oynamıştık ve şimdi kartları masaya vurma zamanıydı.
Odanın kapısına milim milim yaklaşıp içeriyi gördüğümde, mideme kurşun gibi bir ağırlık oturdu.
Ortada büyük, ahşap bir masa vardı. Az önce minibüsten indirilen o küçük çocuk, masanın üzerine yatırılmıştı. Şok edici olan kısım şuydu: Çocuk ağlıyordu ama gözleri tamamen boş, sanki hipnoz edilmiş gibi tavana bakıyordu; az önce metinde geçen o "büyülenmiş" hâli hâlâ devam ediyordu. Etrafını sarmış cübbeli üç adam, ritmik fısıltılarla bir şeyler okuyordu.
Masanın başında duran liderleri, elinde ocakta kızdırılmış, kor gibi parlayan metal bir damga tutuyordu. Bu, 1000011318.jpg dosyasında bahsedilen o ölümcül mühürdü. Bu mühür, çocukların iradesini tamamen ellerinden alan, onları ömür boyu bu suç örgütünün kölesi yapan karanlık bir semboldü. Adam, kor kırmızı metal mühürle çocuğun omzuna doğru hamle yaptı. Çocuk acıyla çığlık attı, metalin deriyi yakma sesi ve o lanet koku odayı sardı. Ayşe ve diğer kurbanlar ise odanın köşesindeki demir bir kafesin içinde, elleri bağlı şekilde çaresizce bu vahşeti izliyor, sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı.
"Mührü getirin. Zamanı geldi," diyen adam, tam ikinci kez bastıracaktı ki damarlarımdaki kanın yerini saf öfke aldı. Artık kumar bitmişti.
Demir’e sadece tek bir kez baktım. Gözlerindeki o deli fişek alev, benimkiyle birleşti.
"Yetti lan!" diye kükredi Demir.
Aynı anda kapıyı tekmeleyerek içeri daldık. Demir’in elindeki silah peş peşe patladı; o ölümcül mührü tutan adam, ne olduğunu anlayamadan göğsüne yiyen kurşunlarla masanın üzerine devrildi. Kor metal mühür büyük bir gürültüyle yere düştü ve ahşap zemini yakmaya başladı.
Odadaki diğer adamlar panikle bellerindeki silahlara davrandılar. Ben doğrudan masaya doğru atılıp, o büyülenmiş ve canı yanan çocuğu göğsüme çekerek masanın arkasına siper aldım. Kulağına, "Geçti, buradayım, korkma," diye fısıldarken, odanın içinde kör edici bir namlu ateşi ve kulakları sağır eden bir çatışma başladı.
Çatışma tam ortasında patladı, çocuk şimdilik güvende ama Demir'le birlikte köşeye sıkışmış durumdayız.