5. bölüm · KAYBOLMUŞ GENÇLİK
5.Bölüm
Deponun loş ve labirenti andıran koridorlarından geçerek, Selim'in bahsettiği gizli laboratuvar kapısına ulaştık. İçerisi paslanmaz çelik masalar, garip kimyasal tüpler ve bilgisayar ekranlarıyla doluydu. Zaman hızla akıp giderken, o gizemli patronun gelmesine dakikalar kalmıştı.
"Buraları ara," diye fısıldadı Demir, bir yandan kapıyı gözlerken.
Büyük çelik masanın üzerindeki bilgisayarların arkasına, gölgelerin arasına gizlenmiş kalın, lacivert klasörleri fark ettim. Tozlu rafların aksine, bu klasörler pırıl pırıl parlıyordu. Titreyen ellerimle ilk klasörü çekip açtım. Sayfaları çevirdikçe damarlarımdaki kanın buz kestiğini hissettim.
Bu bir uyuşturucu çetelesi değildi. Bu, o ölen gençlerin üzerinde yapılan korkunç deneylerin kayıtlarıydı.
"Demir..." diyebildim sadece. Sesim boğazımdan zar zor çıkmıştı. "Şuraya bak..."
Demir hızla yanıma geldi. Sayfalarda, o gece ormanda gözlerimin önünde kaybolan gençlerin vesikalık fotoğrafları, kan analizleri ve ilacı içtikten sonra verdikleri zihinsel tepkiler en ince ayrıntısına kadar not edilmişti. Kalp ritimleri, halüsinasyon süreleri... Hepsi vahşi birer deney raporu gibi listelenmişti.
Ama asıl şoku, ikinci klasörü açtığımızda yaşadık.
Klasörün üzerinde büyük harflerle "AYŞE" yazıyordu. Demir kız kardeşinin adını ve fotoğrafını görür görmez sarsıldı, masaya tutunmasaydı yere yığılacaktı. Sayfayı çevirdiğimizde, Ayşe'nin üzerinde uygulanan korkunç psikolojik deneylerin detayları döküldü önümüze. İlacın dozajını artırarak zihnini nasıl ele geçirdiklerini, onu o uçuruma nasıl adım adım sürüklediklerini grafiklerle çizmişlerdi.
En korkuncu ise sayfanın en altında, o lanet siyah mührün basılı olduğu kısımdı. Mührün üzerindeki siyah mürekkep hala parlıyordu. Parmağımı hafifçe mührün kenarına dokundurdum; parmak ucum simsiyah oldu. Mürekkep henüz kurumamıştı, taze basılmıştı!
Bu, buradaki deneylerin hala devam ettiği ve listeye eklenecek yeni kurbanların (belki de sıradakinin ben olduğumun) açık bir kanıtıydı.
"Onu bir denek gibi kullanmışlar..." diye kükredi Demir, dişlerinin arasından. Gözlerinden akan yaşlar, yerini saf bir nefrete bırakıyordu. "Kız kardeşimi katletmişler!"
Tam o sırada, laboratuvarın dışındaki koridorda ağır ayak sesleri yankılandı. Demir elini belindeki bıçağa götürürken, laboratuvarın otomatik kapısının dijital kilidi büyük bir gürültüyle yeşile döndü.
O sesin sahibi, yani bu korkunç deneylerin arkasındaki asıl patron içeri girmek üzereydi.
Demir’in öfkeden delirmek üzere olduğunu görünce hızla kolundan yakaladım. Klasörleri göğsüme bastırıp onu çelik masanın altındaki karanlık, boş bölmeye doğru çektim. Tam kendimizi gölgelerin koynuna bıraktığımız anda laboratuvarın ağır metal kapısı tıslayarak açıldı.
Nefesimizi tuttuk. Masanın altındaki boşluktan, içeri girenlerin sadece ayaklarını görebiliyorduk.
Önde pahalı, siyah deri ayakkabılı biri yürüyordu; arkasından ise iri yarı, askeri postal giymiş iki siyah takım elbiseli adam primat gibi onu takip ediyordu. İçeri giren o gizemli patron, masanın üzerindeki boş klasör alanını görünce duraksadı ama şüphelenmedi, Selim’in dosyaları düzenlediğini düşünmüş olmalıydı. Ses değiştirici cihazını kapatıp yanındaki adamlara döndüğünde, buz gibi, çıplak sesi laboratuvarda yankılandı.
"Ayşe’nin abisini hala bulamadınız mı?" diye sordu patron, sesi öfkeyle titriyordu.
Demir, adını duyunca yanı başımda kaskatı kesildi. Tırnaklarını avucuna öyle bir geçirdi ki etinden kan damlayacaktı. Onu tutmak için elimi omzuna koyup bastırdım.
Patron, odada yürümeye devam ederek ekledi: "O kız üzerindeki deney henüz bitmedi. Formülün beynin sol lobuna yaptığı etkiyi tam olarak ölçemedik. Bize yeni denekler lazım. Bana acilen birkaç genç bulun."
Takım elbiseli adamlardan biri, "Nasıl tipler istiyorsunuz efendim? Polis orman olayından sonra çok titiz," diye sordu.
Patron acımasızca güldü, bu gülüş o gece ormanda zihnimin içinde çınlayan o uğursuz kahkahaya o kadar benziydi ki ürperdim.
"Çaresiz kalmış, ailesi tarafından dışlanmış, hayatta hiçbir tutamağı kalmamış en çaresiz gençleri bulun!" diye emretti patron, masaya sertçe vurarak. "Bulun ki arkalarından ağlayan, onları arayan soran kimse olmasın. Kimsesizlerin kayboluşu gürültü koparmaz. Ancak bu şekilde amacımıza ulaşabiliriz, bu şehirdeki en büyük uyuşturucu ve zihin kontrol ağını kimseye yakalanmadan tamamlamalıyız."
"Anlaşıldı efendim, bu gece kenar mahallelerden toplamaya başlıyoruz," dedi adamı.
"Güzel. Şimdi laboratuvarı kilitleyin, yukarıdaki ofise geçiyoruz. Selim gelince formülün yeni dozajını hazırlasın."
Ayak sesleri yavaşça kapıya doğru yöneldi. Kapı kapandığında ve laboratuvar yeniden o ölümcül sessizliğe gömüldüğünde, Demir’le birlikte masanın altından çıktık. Demir’in gözlerinden artık yaş akmıyordu; sadece saf, katıksız bir cinayet arzusu vardı bakışlarında.
"Kız kardeşimi hala canlı bir denek gibi kullanıyorlar..." diye fısıldadı Demir, sesi adeta bir hayaletin fısıltısı gibiydi. "Ayşe yaşıyor... Ve o şerefsizler yeni kurbanlar peşinde."
Ayşe yaşıyorsa..." dedim, sesim laboratuvarın soğuk duvarlarında çınlarken. Demir’in omzundan tutup onu kendime doğru çevirdim. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, beynimde şimşekler çakıyordu. "O zaman... O gece ben onun uçurumdan atladığını nasıl gördüm? Demir, ben oradaydım! Gözlerimin önünde o karanlığa karıştı!"
Demir, sanki bir rüyadan uyanmış gibi boş gözlerle yüzüme baktı. "Ama duydun... Adam 'Ayşe üzerindeki deney henüz bitmedi' dedi. Yaşıyor Merve..."
"Hayır, dur, mantıklı düşün!" Elindeki Ayşe yazılı klasörü kapıp sayfalarını hızla çevirdim. Sayfanın en altındaki, parmağımı boyayan o taze basılmış siyah mührü gösterdim. Mürekkep hala parlıyordu. "Eğer Ayşe ölmediyse ve deney devam ediyorsa... Bu mühür ne anlama geliyor? Bak, diğer ölen gençlerin dosyalarında da aynı mühür var!"
Zihnimdeki o parazitli radyo yayını yeniden canlandı. İlacın kimyası beynimin kıvrımlarında dans ederken gördüğüm o sahneler parça parça birleşti. O gece içtiğimiz o kahrolası ilaç sadece halüsinasyon göstermiyordu; o ilaç, bizi kendi isteğimizle onların kucağına yürüten bir zihin anahtarıydı.
"Uçurum..." diye fısıldadım, dehşet içinde geriye doğru bir adım atarak. "Uçurumun sonu çok canlı demiştim ya anneme... Işığı bile yutuyor, bizi çağırıyor demiştim... Demir, o gece ormanda gördüğüm o uçurum, aslında gerçek bir uçurum değildi! İlaç bizim algımızla oynadı. Biz bir uçuruma yürüdüğümüzü sandık ama arkadaşlarım sırayla o karanlık sislerin içindeki bir şeye... Belki de o şebekenin adamlarının beklediği bir araca, bir tuzağa doğru yürüdüler!"
Demir’in gözleri irileşti. "Yani... Onlar intihar etmedi. Kendi ayaklarıyla teslim oldular. O mühür ise..."
"O mühür, deneklerin başarıyla 'toplandığı' ve laboratuvara getirildiği anlamına geliyor," dedim, klasörü sıkarak. "Kardeşin ölmedi Demir. Ama o uçurumdan daha korkunç bir yerdeler. Canlı canlı bu laboratuvarın gizli bir bölmesinde ya da başka bir depoda tutuluyorlar. Ve eğer bu gece o çaresiz gençleri de toplarlarsa, onların dosyalarına da bu henüz kurumamış mürekkeple aynı mühür basılacak."
Tam o sırada, yukarıdaki ofise çıkan merdivenlerden sert bir ayak sesi ve bir telsiz cızırtısı geldi. Yukarıdaki patron ve korumaları hareketlenmişti. Gitmeden önce bu acı gerçekle yüzleşmiştik: Arkadaşlarımız ölmemişti ama zamanımız, sandığımızdan çok daha azdı.
Dosyaları çantana koy, hemen çıkıyoruz buradan!" diye fısıldadı Demir, gözlerinde hem kardeşini bulma umudu hem de o adamlara karşı duyduğu amansız öfkeyle.
Laboratuvarın arka çıkışından, karanlık sanayi sitesinin gölgelerine doğru süzüldük. Çok geçmeden, o iki iri yarı, siyah takım elbiseli adamın binadan çıkıp plakasız, siyah bir minibüse bindiğini gördük. Minibüsün motoru gürültüyle çalıştı ve hızla sanayinin loş sokaklarından çıkıp Gaziantep'in kenar mahallelerine doğru ilerlemeye başladı.
Demir’in eski arabasına atladık. Farları kapatıp sadece sokak lambalarının cılız ışığına güvenerek, güvenli bir mesafeden minibüsü takibe aldık. Şehrin parlak ışıkları geride kalırken, sokaklar gittikçe daralıyor, evler gittikçe köhneleşiyordu. Burası, o adamın bahsettiği "arkasından kimsenin ağlamayacağı, çaresiz gençlerin" sığınağıydı.
"Bak, yavaşlıyorlar," dedim, ön camdan yola pürüzsüzce odaklanarak.
Minibüs, terk edilmiş eski bir çocuk parkının kenarında durdu. Parkın kırık dökük salıncaklarında oturan, montunun kapüşonunu başına çekmiş, yalnız ve hırpalanmış görünen genç bir çocuk vardı. Tam o şebekenin aradığı cinsten biriydi; çaresiz ve yalnız...
Adamlardan biri minibüsten indi, cebinden o tanıdık siyah mühürlü hap kutusunu çıkarıp çocuğa doğru yürüdü. Ona bir kurtuluş vaat ediyor gibiydi, tıpkı o gece bize yaptıkları gibi.
Demir direksiyonu sıkarken, "Şimdi mi indirelim herifleri?" diye sordu, dişlerini sıkarak.
"Hayır," dedim hızla kolunu tutarak. "Eğer şimdi müdahale edersek Ayşe’nin ve diğerlerinin nerede olduğunu asla öğrenemeyiz. Çocuğu almalarına izin vermek zorundayız. Onları merkeze gidene kadar takip edeceğiz. Asıl darbeyi hepsini bir arada bulduğumuzda vuracağız."Minibüsteki adam, çocuğu adeta büyülemiş gibi kolundan tutup aracın içine bindirdi. Kapı büyük bir gürültüyle kapandı ve minibüs bu kez şehrin daha da dışına, bağ evlerinin olduğu karanlık ve ıssız bölgeye doğru gazı kökledi.
Karanlık bir labirentin içinde, o ölümcül mührün basıldığı asıl kalbe doğru ilerliyorduk. Arkadaşlarımı kurtarmak ve bu vahşeti bitirmek için hayatımın en tehlikeli kumarını oynuyordum.
