10. bölüm · KAYBOLMUŞ GENÇLİK
10Bölüm
Deponun paslı demir kapısı büyük bir gürültüyle çöktüğünde, içeride gizlenen şebeke üyeleri neye uğradığını şaşırdı. Peş peşe patlayan silah sesleri, beton duvarlarda yankılanıyor; havada uçuşan mermiler karanlığı yırtıyordu. Demir, namlusundan çıkan her ateşte içindeki o dinmek bilmeyen öfkeyi kusar gibiydi. Merve ise hemen sağ çaprazında, sarsılmaz bir soğukkanlılıkla siper almış, ekibin ilerlemesi için profesyonelce koruma ateşi sağlıyordu.
"Teslim olun! Kaçacak yeriniz kalmadı!" diye kükredi Başkomiser, bir yandan da timi ileriye doğru sevk ederek.
Kısa ama yoğun bir çatışmanın ardından, ekibin baskısıyla köşeye sıkışan örgüt üyeleri birer birer silahlarını bırakmak zorunda kaldı. Özel harekat polisleri, militanları tek tek yere serip kelepçelerken, deponun arka çıkışına doğru kaçmaya çalışan şebekenin kilit ismi, Demir’in gözünden kaçmadı. Demir, yerdeki varillerin üzerinden atlayarak adamın peşine düştü ve amansız bir boğuşmanın ardından haini sertçe yere kapakladı.
Arkadan yetişen Merve, silahını adamın başına doğrultarak kaçma ihtimalini tamamen ortadan kaldırdı. Hain lider, toz toprak içinde, bileklerine geçirilen çelik kelepçelerin soğukluğunu hissederken Demir derin bir nefes aldı. Ankara’nın bu kuytu deposunda, şah damarlarına basan o karanlık el nihayet kırılmıştı. Bir ay sonra
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Ankara’daki tarihi ve ihtişamlı konferans salonu, o gün en anlamlı günlerinden birine ev sahipliği yapıyordu. Salonda çıt çıkmıyordu; en ön sırada yan yana oturan Merve ve Demir, üzerlerindeki resmi tören üniformalarıyla dimdik duruyorlardı. Günler süren o amansız takibin, dökülen terlerin ve hainlerin oyununu bozmanın gururu gözlerinden okunuyordu.
Kürsüye çıkan Bakan, mikrofona doğru eğilerek salondaki kalabalığa seslendi:
"Bugün burada, sadece bir operasyonun başarısını kutlamıyoruz. Bugün, karanlığın en koyu anında bile geri adım atmayan, bu ülkenin geleceğini ve şerefini kendi canlarının önüne koyan iki kahramanımızı onurlandırıyoruz."
"Demir ve Merve..." diyerek isimlerini anons ettiğinde, salonda alkış tufanı koptu.
İkili, adımlarını aynı kararlılıkla atarak sahneye, ay-yıldızlı bayrağın hemen önüne doğru yürüdü. Demir, yan gözle Merve’ye baktı; o koridorda umutsuzluğa düştüğü anı, Merve'nin "Bu artık bizim savaşımız!" diyerek kendisini ayağa kaldırışını hatırladı. Şimdi ise o omuz omuza duruş, tüm ülkenin önünde tescilleniyordu.
Bakan, her ikisinin de göğsüne Devlet Övünç ve Şeref Madalyası'nı gururla taktı. Madalyanın üzerindeki kırmızı-beyaz şeritler, Ankara’nın ayazında kazandıkları o zaferin simgesi gibi parlıyordu.
"Bu aziz millet size minnettardır," diyen Bakan, her ikisinin de elini sıkarken salondaki alkış sesleri tavanı zorluyordu.
Merve ve Demir, salona dönüp selam durduklarında gözleri birbirine değdi. İçlerindeki o eski, deli fişek alev artık sönmeyecek bir meşaleye dönüşmüştü. Sırt sırta verdikleri bu savaş bitmişti ama biliyorlardı ki bu vatanın neresinde bir karanlık baş gösterirse, Demir ve Merve orada yine en önde parlayacaktı.
Demir ve Merve, göğüslerindeki şeref madalyalarıyla salona dönüp selam durduklarında, bakışları bir anlığına salondaki tüm gençlerin üzerinde gezindi. Gözlerinde aynı sarsılmaz inanç vardı.
Bizler bu ülkenin birer yıldızıyız. Bizim yıldızımızı çalmak, bizim yolumuzu kaybettirmek, bizi karanlığa boğmak isteyen binler, yüzler ve hainler elbet yine gelecek... Ama biz hep birlikte bu savaşı el ele bitireceğiz. Unutmayın ki;
gökyüzü ne kadar kararırsa kararsın, bu ülkenin yıldızlarını söndürmeye hiçbir hainin gücü yetmeyecekti."
