8. bölüm · KARSİYA
Bölüm7-Taşa düşen işaret
Saray kapısı üçüncü kez sarsıldığında, artık bu bir uyarı değildi.
Bu, talepti.
Taş kemerlerin arasından yankılanan gürültü, bahçedeki herkesin nefesini aynı anda durdurdu. Toprak titredi. Demir menteşeler inledi. Kapının üstündeki arma, toz silkeler gibi ufalandı.
Muhafızlar kalkanlarını kaldırdı. Okçular duvarlara yöneldi. Kimse bağırmadı—çünkü bağırmak, korkuyu kabul etmekti.
Aspar çoktan hareket etmişti.
“İç hat!” diye seslendi.
“Kimse tek başına ilerlemesin!”
Daniel birkaç adım arkasındaydı. Kılıcını çekmişti ama Aspar’ın önüne geçmedi. Bu kez… yanındaydı.
Kapıya yaklaşırken üçüncü bir darbe geldi.
GÜMMM.
Taş kapı yarıldı.
Ortadan değil—bilinçli bir şekilde, kilidin olduğu yerden.
Bu güç rastgele değildi.
Bu, kapı açmayı bilen bir güçtü.
“Tozdan geri çekilin!” diye bağırdı Aspar.
Kapı ağır ağır aralandı.
İçeri giren şey bir ordu değildi.
Tek bir adamdı.
Uzun, koyu pelerinli. Omuzları geniş ama duruşu ağır değildi—kontrollüydü. Elinde silah yoktu. Ama varlığı, bahçedeki havayı bastırıyordu.
Sanki ışık, fark edilmeden bir perde arkasına çekilmişti.
Daniel’in nefesi sıklaştı.
“Bu…”
Aspar’ın sesi kısıktı.
“Evet.”
Adam bir adım daha attı. Pelerinin ucu yerde süründü. Yüzü netleştiğinde, muhafızlardan biri istemsizce geri çekildi.
Kaelthorn.
Anton’un sağ kolu.
Antuan’ın gölgesi.
“Silahlarınızı indirin.” dedi Kaelthorn sakince.
Kimse kıpırdamadı.
Kaelthorn başını hafifçe eğdi.
“Bu bir tehdit değil.” dedi.
“Bu… gecikmiş bir konuşma.”
Aspar öne çıktı.
“Karsiya topraklarındasın.” dedi.
“Ve saray kapılarını kırarak girdin.”
Kaelthorn’un bakışları Aspar’ın üzerinden kaydı. Bimerhaneye giden koridora takıldı. Gözleri orada bir an fazla kaldı.
“Kapılar…” dedi yavaşça,
“içeride saklanan şeyler varsa kırılır.”
Bahçedeki sessizlik ağırlaştı.
Daniel dişlerini sıktı.
“Bunu biliyor.”
Aspar başını çevirmeden konuştu.
“Sessiz ol.”
Kaelthorn tekrar konuştu.
“Prensim kayıp.” dedi.
“Ve kalbinde bir şey kırılan bir kral, sabırsızdır.”
Aspar gülümsedi ama gözleri gülmüyordu.
“Prensiniz burada değil.”
Kaelthorn’un bakışları nihayet Aspar’a döndü.
“Yalan söylemek…” dedi,
“bu sabah Antuan’da kimsenin işine yaramıyor.”
Tam o anda—
Koridorun diğer ucundan ayak sesleri geldi.
Awora.
Yürüyüşü hızlı değildi ama adımları nett i. Gücü ortada değildi; hissedilmiyordu—
ama bahçedeki herkes, farkında olmadan omuzlarını dikleştirdi.
Güneş hâlâ gökyüzündeydi.
Ama ışık… sanki biraz daha soluktu.
Gölgelere bakan birkaç muhafız, nedenini bilmeden yer değiştirdi.
Awora’nın bakışları Kaelthorn’a kilitlendi.
“Bir adım daha atarsan,” dedi sakince,
“bunu bir elçi olarak değil, istilacı olarak sayarım.”
Kaelthorn başını eğdi.
“Prenses Awora.”
Awora durdu.
“Burada dur.” dedi.
Kaelthorn durdu.
“Babam birazdan gelir.” diye devam etti Awora.
“O gelene kadar konuşacaksan, kısa konuş.”
Kaelthorn derin bir nefes aldı.
“Prens Reskin yaşıyor mu?”
Bahçedeki herkesin bakışı Awora’ya döndü.
Bu soru…
Savaş çıkarabilirdi.
Awora gözünü kırpmadı.
“Bu,” dedi,
“sorulacak bir soru değil.”
Kaelthorn’un çenesi kasıldı.
“Majestem Anton, oğlunun öldüğünü hissediyor.”
Awora’nın kalbi bir an durdu.
Ama yüzü değişmedi.
“Anton,” dedi,
“çok şey hisseder.”
Bir an sessizlik oldu.
Sonra Kaelthorn bir adım geri attı.
“Demek yaşıyor.” dedi fısıltıyla.
Daniel küfretti.
Aspar hemen konuştu.
“Bu konuşma burada biter.”
Kaelthorn başını yavaşça salladı.
“Hayır.” dedi.
“Bu konuşma şimdi başlıyor.”
Gözlerini bimerhane kapısına çevirdi.
“Çünkü prensim,” diye devam etti,
“Karsiya’nın şifa odasında yatıyorsa…”
Bakışları tekrar Awora’ya döndü.
“Bu artık bir sır değil.” dedi.
“Bu bir rehindir.”
O an—
Bahçedeki ışık biraz daha ağırlaştı.
Kimse rüzgâr hissetmedi.
Ama herkes, sanki dolunayın doğmasına saniyeler kalmış gibi içten bir baskı duydu.
Awora bir adım öne çıktı.
“Kelimenin anlamını dikkatli seç.” dedi.
“Çünkü bir adım daha atarsan—”
“—savaş olur.” diye tamamladı Kaelthorn.
İkisi de durdu.
İki krallığın nefesi, aynı bahçede tutulmuştu.
Ve tam o anda—
Bimerhane kapısının içinden boğuk bir ses geldi.
Bir inleme.
Zayıf.
Ama gerçek.
Aspar’ın yüzü bembeyaz oldu.
Daniel’in eli titredi.
Kaelthorn’un gözleri kapandı.
Ve Anton’un hissettiği şey…
artık yalnızca bir sezgi değildi.
Bahçedeki sessizlik hâlâ bozulmamıştı.
Kimse konuşmuyordu.
Kimse yerinden oynamıyordu.
Bimerhaneden gelen inleme, havada asılı kalmıştı—
ne tamamen geçmişti
ne de tekrar etmişti.
Kaelthorn’un bakışları hâlâ o kapıdaydı.
Awora dimdik duruyordu.
Aspar’ın eli kılıcının kabzasındaydı ama çekmiyordu.
Daniel’in nefesi kısa ve kontrollüydü.
Ve tam o anda—
Taş zemine vuran ikinci bir ayak sesi duyuldu.
Bu adımlar acele etmiyordu.
Gizlenmiyordu.
Ama duraksamıyordu da.
Koridorun karanlığından iki siluet çıktı.
Öndeki, herkesin tanıdığı bir duruştu.
Kral Mayran.
Omuzları genişti, sırtı dikti. Üzerindeki koyu renkli pelerin işlemeli değildi—
ama taşıdığı ağırlık, en süslü taçtan bile ağırdı.
Yüzünde öfke yoktu.
Bu daha tehlikeliydi.
Arkasındaki ikinci siluet ise…
Bahçedeki birkaç muhafız istemsizce nefesini tuttu.
Âeras.
Sessizdi.
Bakışları yerde değildi ama kimseye de odaklanmıyordu.
Sanki çevresindeki her şeyi aynı anda görüyordu—
ve hiçbirine tam olarak bakmıyordu.
Mayran durdu.
Bahçedeki herkes diz çöktü.
Herkes.
Aspar.
Daniel.
Muhafızlar.
Hatta Kaelthorn’un adamları bile—refleksle, istemeden.
Sadece iki kişi ayakta kaldı.
Awora.
Ve Kaelthorn.
Mayran bunu fark etti.
Ama durmadı.
Bakışları doğrudan Kaelthorn’a kilitlendi.
“Antuan elçisini,” dedi sakin ama yankılı bir sesle,
“kapılarımı kırarak içeri girerken görmek…
sabaha pek yakışmadı.”
Kaelthorn başını eğdi.
“Majesteleri.”
Mayran bir adım daha attı.
Taş zemin, o adımda hafifçe ısındı.
Kimse bunu açıkça söylemedi.
Ama herkes hissetti.
Işık değişmedi.
Gölge oynamadı.
Ama hava, Mayran’ın varlığıyla daha netti—
daha keskin.
“Silahsız gelmişsin.” diye devam etti Mayran.
“Bu bir nezaket göstergesi.”
Kaelthorn doğruldu.
“Bir mesaj getirdim.”
“Mesajlar,” dedi Mayran,
“kapılar çalınarak getirilir.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Kaelthorn konuştu.
“Majestem Anton—”
“—Anton,” diye kesti Mayran.
“on yıldır benimle konuşacak cesareti kendinde bulamadı.”
Bu söz, bahçede görünmez bir çizgi çekti.
Kaelthorn nefes aldı.
“Prensi kayıp.”
Mayran’ın yüzünde hiçbir şey değişmedi.
Ama Âeras’ın eli…
bir an için, neredeyse fark edilmeden, yumruk oldu.
Awora bunu gördü.
Kaelthorn devam etti:
“Ve Karsiya’da bir prensin kanı döküldüyse—”
Mayran’ın bakışı bir anlığına bimerhane kapısına kaydı.
Sonra tekrar Kaelthorn’a döndü.
“—o kan,” dedi Mayran,
“Antuan’ın sorumluluğudur.”
Bahçedeki hava gerildi.
Kaelthorn’un sesi daha sert çıktı.
“Prens Reskin yaşıyor mu, Majesteleri?”
Bu soru, Awora’nın kalbine daha önce değmişti.
Ama şimdi—
Bu soru, tahtın önünde sorulmuştu.
Mayran cevap vermedi.
Bir anlık sessizlik.
Sonra Mayran başını hafifçe yana çevirdi.
“Âeras.”
Bu tek kelime…
bahçedeki herkesin tüylerini diken diken etti.
Âeras başını kaldırdı.
İlk kez.
Bakışları Kaelthorn’la buluştu.
Ve o an—
Işık parladı demek doğru olmazdı.
Isı yükseldi demek de.
Ama Kaelthorn’un boğazı kurudu.
Çünkü Âeras’a bakarken…
bir şeyin yanlış olduğunu hissetti.
Bu çocuk—
—tahtın gölgesinde duruyordu
ama gölgenin kaynağı o değildi.
“Sen,” dedi Âeras sakince,
“Antuan’dan geliyorsun.”
Kaelthorn’un kaşları çatıldı.
“Evet.”
“Zamanı taşıyorsun.” diye devam etti Âeras.
“Ve o zaman… akmak için değil."
Mayran, Âeras’a baktı.
Bakışı sert değildi.
Ama uyarıcıydı.
Âeras sustu.
Bir adım geri çekilmedi.
Ama konuşmayı bıraktı.
Kaelthorn bu anı fark etti.
Ve içgüdüsel olarak, yanlış bir soru sordu.
“Bu genç—” dedi,
“kim?”
Bahçedeki sessizlik derinleşti.
Aspar başını kaldırdı.
Daniel’in gözleri büyüdü.
Mayran’ın sesi, ilk kez biraz daha sert çıktı.
“Karsiya’nın evladı.”
Bu cevap…
doğruydu.
Ama eksikti.
Kaelthorn başını eğdi.
“Majesteleri Anton, Karsiya’da saklanan bir gücü hissediyor.”
Âeras’ın nefesi bir anlığına durdu.
Awora’nın bakışları Mayran’a kaydı.
Mayran ağır ağır konuştu:
“Anton çok şey hisseder.”
“Çok azını anlar.”
Kaelthorn son kozunu oynadı.
“Eğer prensim burada ölürse—”
“—ölmez.” dedi Mayran.
Bu kez söz kesilmedi.
Netti.
Kesindi.
Kaelthorn dondu.
Mayran bir adım daha attı.
Artık aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı.
“Prensin yaşıyor.” dedi.
“Ve bu sarayda nefes aldığı sürece—
Antuan tek bir damla daha kan dökemez.”
Kaelthorn’un sesi kısıldı.
“Bu bir savaş sebebi olur.”
Mayran eğildi.
Gözleri Kaelthorn’un göz hizasına geldi.
“Hayır.” dedi fısıltıyla.
“Bu, savaşı erteleyen bir merhamet.”
Ve sonra—
Mayran doğruldu.
“Gidin.” dedi.
“Güneş batmadan önce.”
Kaelthorn başını eğdi.
Ama bu kez…
isteyerek değil.
Geri çekilirken bakışları son bir kez Âeras’a takıldı.
Ve o anda Kaelthorn anladı:
Bu çocuk, henüz ne olduğunu bilmiyordu.
Ama bir gün—
tahtlar, onun etrafında dönecekti.
Kaelthorn döndü ve bahçeden çıktı.
Kapılar kapandığında—
Mayran derin bir nefes aldı.
Omuzları ilk kez az da olsa gevşedi.
Awora konuştu.
“Baba…”
Mayran başını çevirdi.
“Biliyorum.” dedi.
Sonra Âeras’a baktı.
Uzun uzun.
“Yaklaştı.” dedi sadece.
Âeras başını salladı.
“Evet.”
Ve ilk kez…
güneş, kendi adını duymuş gibi
sessizce kıpırdadı.
~
Mayran bahçeden ilk çıkan oldu.
Adımları acele değildi ama geri dönülecek bir yol bırakmıyordu. Taş koridorun serinliği, bahçedeki gerilimi ardında kapatırken, sarayın içi daha sessizdi—fazla sessiz.
Âeras bir adım arkasındaydı.
Ne soruyordu
ne de suskunluğunu açıklamaya çalışıyordu.
Koridor boyunca meşaleler yanıyordu ama Mayran’ın gölgesi, ışıkların önüne düşüyordu. Bir süre konuşmadı. Bu, bilerek seçilmiş bir sessizlikti.
Sonunda—
“Antuan sabırsızdır.” dedi Mayran.
Sesi yüksek değildi. Ama yankı yaptı.
Âeras başını hafifçe kaldırdı. “Kaelthorn sabırsız değildi.” dedi.
Mayran yürümeye devam etti. “Anton’un sabırsızlığı, adamlarının üstüne çöker.” diye karşılık verdi.
“Kaelthorn bugün kendi iradesiyle değil, kralının huzursuzluğuyla konuştu.”
Bir dönemeçten geçtiler. Taht odasının kapıları henüz görünmüyordu.
Âeras’ın sesi sakindi: “Reskin’in yaşadığını biliyorlardı.”
Mayran durmadı. “Biliyorlardı demek fazla olur.” dedi.
“Hissediyorlardı.”
Bu kelime— hissetmek— Âeras’ın içinde, tanımlayamadığı bir rahatsızlık bıraktı.
“Anton,” diye devam etti Mayran, “kan bağıyla konuşur. Mantıkla değil.”
Âeras birkaç saniye sustu. “Bu yüzden mi savaş kelimesini bu kadar kolay kullandılar?”
Mayran kısa bir nefes aldı. “Anton savaş istemez.” dedi.
“Kontrol ister.”
Taht odasının kapıları açıldığında, içerideki hava değişti. Yüksek tavan, işlemeli sütunlar ve bekleyen muhafızlar…
Ama Mayran için burası bir salon değil, bir yüktü.
İçeri girdi. Tahta doğru yürüdü. Ve tam oturmadan önce durdu.
Bir an.
Sonra ağır ağır tahtına oturdu.
O anda— her şey yerine oturmuş gibiydi.
Mayran başını kaldırdı. Bakışları doğrudan Âeras’taydı.
“Reskin.” dedi.
Âeras’ın omuzları fark edilmeden gerildi. “Evet.”
“Antuan için bir prens değil artık.” dedi Mayran. “Bir gerekçe.”
Taht odasında kimse nefes almadı.
“Ve gerekçeler…” diye devam etti, “başkasının elindeyken tehlikelidir.”
Âeras dikkatle dinliyordu. Sormuyordu. Bu, Mayran’ın istediği şeydi.
“Bu yüzden,” dedi Mayran, “Reskin’le bizzat sen ilgileneceksin.”
O an— sarayda görünmez bir şey yer değiştirdi.
Âeras bir adım öne çıktı. “Majesteleri?”
Mayran’ın sesi netti. “Bimerhane. Muhafızlar. Şifacılar.”
“Hepsi seni dinleyecek.”
Kısa bir duraksama. Sonra ekledi:
“Onu hayatta tutmak yetmez.”
“Uyanışını da sen izleyeceksin.”
Âeras’ın kaşları hafifçe çatıldı. “Ben bir şifacı değilim.”
Mayran’ın bakışları sertleşmedi. Ama derinleşti.
“Hayır.” dedi. “Sen bir denge unsurusun.”
Bu kelime açıklanmadı. Açıklanmayacaktı.
Âeras başını eğdi. “Emredersiniz.”
Mayran bir an daha ona baktı. Sanki söylemek isteyip de söylemediği bir şey vardı.
Sonunda sadece şunu dedi: “Antuan’ın gözü artık bu sarayda.” “Ve senin attığın her adım—” kısa bir duraksama “—bir mesaj olacak.”
Âeras döndü. Taht odasından çıkarken, sırtında tarif edemediği bir ağırlık vardı.
Ne olduğunu bilmiyordu. Ama bir şeyin merkezine doğru yürüdüğünü hissediyordu.
Ve güneş— adı anılmadan, hiç kimse fark etmeden— bir kez daha sessiz kaldı.
~Bimerhane, sarayın taş kalbi gibiydi.
Duvarları kalındı; ses burada boğulur, yankı bile yolunu şaşırırdı.
Mumlar yanıyordu. Alevleri sessizdi.
Âeras kapıyı kapattığında içeride yalnız kaldılar.
Reskin sedirin üzerindeydi.
Soluk alışı derin değildi ama düzenliydi.
Göğsü her inişinde, sanki biraz daha zorlanıyordu.
Âeras elini suya batırdı.
Bezi sıktı.
Bandajı yavaşça çözdü.
Yara genişti.
Demir izi taşıyordu.
Kanı durdurulmuştu ama et hâlâ sıcak, hâlâ dirençliydi.
Âeras başını eğdi. “Dayanmışsın.” dedi kısık sesle.
Reskin’in parmakları hafifçe kımıldadı.
Âeras durdu.
Elini çekmedi ama bastırmadı da.
Reskin’in dudakları aralandı.
Gözleri açılmadı.
“Yağmur…” diye mırıldandı.
Ses, taşın içinden gelir gibiydi.
Âeras biraz yaklaştı. “Buradasın.” dedi. “Karsiya’dasın.”
Reskin’in soluğu sıklaştı. “Babam…” dedi. Sesi kırıldı.
Âeras başını kaldırdı. “Anton.”
Reskin’in kaşları çatıldı. “Duyar.” dedi. “Kan… çağırır.”
Âeras bezle yarayı sildi. Eli titremedi. “Bu taşlar arasında ses yok.” dedi. “Ne rüzgâr var, ne yağmur.”
Reskin’in yüzünde belirsiz bir çizgi belirdi. Acı mıydı, anı mı—ayırt edilemezdi. “O durmaz.” dedi. “Beklemez.”
Âeras bandajı yeniledi. Sargıyı sıkı ama incitmeden sardı.
“Baban,” dedi, “buraya seni almaya gelmedi.”
Reskin başını çok az çevirdi. “Gelir.” dedi. “Her şeye gelir.”
Âeras bir an durdu. Sonra sordu: “Kaçmak mı istedin?”
Reskin cevap vermedi. Nefesi düzensizleşti.
“Beni…” dedi. Sonra sustu. Sözcük dağılmıştı.
Âeras elini Reskin’in bileğine koydu. Atış zayıftı ama sürüyordu.
“Yaşayacaksın.” dedi. “Ve burada kalacaksın.”
Reskin’in dudakları bir kez daha kıpırdadı. “Onu…” dedi. “Durdur.”
Bu söz, odanın ortasında asılı kaldı.
Reskin’in soluğu yavaşladı. Gövdesi gevşedi. Bilinci geri çekildi.
Âeras doğruldu. Mumlara baktı. Alevler bir an uzadı. Sonra tekrar sakinleşti.
Kapıya yöneldi. Sonra geri dönüp Reskin’e baktı.
Bu odadan çıktığında— taşıdığı yükün ağırlaştığını biliyordu.
Ama adını koyamıyordu
~
Kaelthorn Antuan’a gün batmadan ulaştı.
Saray, yağmur öncesi sessizlik içindeydi.
Hava ağırdı; gökyüzü henüz kararmamıştı ama ışık soluktu.
Taş duvarlar nem tutmuş gibiydi.
Anton onu bekliyordu.
Tahtta oturuyordu ama sırtı tahtın yasına dayanmıyordu.
Ellerini dizlerine koymuştu.
Bu, bir kralın değil—bir babanın duruşuydu.
Kaelthorn diz çöktü. “Majesteleri.”
Anton elini kaldırdı. “Yaklaş.” dedi.
Kaelthorn doğruldu. “Reskin yaşıyor.”
Bu söz, salondaki havayı böldü.
Anton başını eğdi.
Bir an için gözlerini kapadı.
Sonra derin bir nefes aldı—ama bu, rahatlama değildi.
“Bunu biliyordum.” dedi. “Kalbim susmadı.”
Kaelthorn sustu.
Anton ayağa kalktı. Tahtın önünde bir aşağı bir yukarı yürüdü. “Mayran…” dedi. “Kapılarını açmadan cevap verdi.”
Sonra durdu. Kaelthorn’a döndü.
“Oğlum onların ellerinde.” dedi. “Ve Karsiya, bunu inkâr etmiyor.”
Kaelthorn başını eğdi. “İnkâr etmedi.” dedi. “Sadece adını koymadı.”
Anton’un çenesi kasıldı. “Adı yoksa—” dedi, “ona biz bir ad veririz.”
Kaelthorn başını kaldırdı. “Emriniz?”
Anton bir an sustu. Sonra yavaşça konuştu: “Karsiya’dan birini istiyorum.” “Öyle sıradan birini değil.” “Saraylarında sözü geçen…” “Gücü olan…” “Kanı değerli birini.”
İsim söylemedi.
Kaelthorn anladı. “Canlı mı?” diye sordu.
Anton’un sesi soğuktu. “Yaşasın.” dedi. “Şimdilik.”
Kaelthorn, yanına yalnızca bir muhafız aldı: Vano.
Antuan’dan çıktıklarında üzerlerinde ne arma vardı ne renk.
Tüccar kılığına büründüler.
Bir at arabası, birkaç sepet yaban otu…
Ve üstü örtülü sessizlik.
Karsiya topraklarına girdiklerinde pazar kalabalıktı.
O sırada Daniel, elinde küçük cam şişelerle tezgâhların arasında yürüyordu.
Lavanta suyunun kokusu, taş sokaklara sinmişti.
Yalnızdı.
Aspar’la arasındaki soğukluk, onu saraydan uzağa itmişti.
Verilen işleri tek başına yapıyordu.
Kaelthorn onu gördüğü anda tanıdı.
Saray bahçesinde. Aspar’ın yanında. Dik duran, silah taşımasa bile soylu olduğu belli olan biri.
Kaelthorn bakışlarını ayırmadı.
“Bu olur.” diye düşündü.
Tam o sırada Vano sessizce Daniel’e yaklaştı. “Efendim.” dedi. “Pazarın bitiminde…” “Dar bir sokakta…” “İlk evin önünde…” “Aspar’ı zorla içeri sürüklemeye çalıştıklarını gördüm.”
Daniel bunu duyduğu anda durdu.
Gözleri büyüdü. Elindeki şişeler yere düştü. Cam kırıldı. Lavanta kokusu taşa yayıldı.
Hiç düşünmeden koştu.
Sokağa daldı. Evin kapısına ulaştı. Vurmadan içeri girdi.
Ev boştu.
Ne Aspar vardı. Ne de başka biri.
Bir adım attığı anda—
ARKASINDAN.
Kalın bir odun, bütün ağırlığıyla başına indi.
Daniel sendeledi. Dizlerinin bağı çözüldü. Yere düşerken gözleri kapıya kaydı.
Kaelthorn’u gördü.
“Sen…” dedi. Söz yarım kaldı.
Bilinci karardı.
Kaelthorn ve Vano onu tuttular. Pelerinini iyice sardılar. Yüzünü gizlediler.
Daniel’i at arabasına koydular. Üzerini yaban otu sepetleriyle örttüler. Kimse baksa, yalnızca yeşillik görürdü.
Akşamüstü kapıya vardıklarında muhafız arabayı durdurdu.
“Ne taşırsınız?” diye sordu.
Kaelthorn konuşmadı.
Vano öne çıktı. “Yaban otu, efendim.”
Muhafız elini uzattı.
Vano duraksadı. “Altın mı istersiniz?” dedi.
Muhafızın yüzü sertleşti. “Ne altını be tüccar!” “Majesteleri’nin mühürlü izni nerede?” “Kralımız kendi mührü olmadan dışarı mal çıkarmaz!” “MUHAFIZLAR—”
Vano hemen konuştu. “Hayır, hayır efendim.” “Bilirim bu kuralı.” “Lakin son olanlardan sonra Majesteleri çok meşguldü.” “Mühürlü kâğıdı göndermeye vakit bulamadı.”
Muhafız düşündü.
Son günleri… Saraydaki huzursuzluğu… Konuşulanları…
Sonunda elini indirdi. Kapıyı açtı.
“Geçin.” dedi. “Bir daha böyle olmayacak.”
At arabası ilerledi.
Karsiya’nın kapıları arkalarından kapandığında— Daniel hâlâ baygındı. Ve Antuan, artık elinde bir koz tutuyordu.
Daniel gözlerini açtığında, soğuk ilk hissettiği şeydi.
Yüzüne çarpan su, nefesini yarıda kesti. Göğsü istemsizce kasıldı. Zincirlerin sesi, bilincine suyun ardından ulaştı. Kolları yukarıdan bağlıydı. Ayakları yere tam basmıyordu; dizleri taş zemine değiyordu.
Bir kez daha su döküldü.
“Uyan.” dedi bir ses.
Daniel başını kaldırmaya çalıştı ama boynu ağırdı. Göz kapakları zor açıldı. Önce ışığı seçti—yüksek tavanlı bir salonun meşaleleri. Sonra gölgeleri. En son da, gölgelerin ortasında duran adamı.
Anton.
Tahtında oturmuyordu.
Ayaktaydı.
Daniel’in bakışları bulanıktı ama o duruşu tanımamak mümkün değildi. Omuzları genişti. Üzerindeki giysi sade ama sertti. Yüzünde öfke yoktu—bu daha kötüydü.
“Demek uyanabiliyorsun.” dedi Anton.
Daniel cevap vermedi. Dudakları çatlamıştı. Nefesi düzensizdi.
Anton başını hafifçe yana çevirdi. “Üzerini çıkarın.”
Muhafızlar tereddüt etmedi.
Daniel’in pelerini çözüldü. Gömleği yırtılarak sıyrıldı. Zincirler gerginleşti. Omzu açığa çıktığında, meşalelerin ışığı bir an orada durdu.
Ejderha damgası.
Koyu, eski ve derinin altına işlemişti.
Anton’un gözleri daraldı. “Biliyordum.” dedi alçak sesle. “Karsiya bunu boşa koymaz.”
Daniel dişlerini sıktı.
Anton yaklaştı. “Adın?” diye sordu.
Sessizlik.
Anton’un eli kalktı. Bir işaret.
Muhafızlardan biri Daniel’in yanına geçti. Omzuna bastırdı. Zincirler daha da gerildi. Daniel’in sırtından istemsiz bir inilti yükseldi ama kelimeye dönüşmedi.
“Adın.” dedi Anton tekrar. “Ve neden bu damgayı taşıyorsun.”
Daniel başını yana çevirdi. “Bir hizmetkârım.” dedi kısık bir sesle. “Kimse değilim.”
Anton güldü. Ama bu gülüşte neşe yoktu.
“Kimse,” dedi, “omzunda ejderha taşımaz.”
Bir adım daha attı. “Reskin nerede?”
Bu kez Daniel cevap vermedi.
Anton elini kaldırdı. Muhafızlardan biri demir bir çubuk getirdi. Meşalenin ucuna tuttu. Demir kızarmadı ama ısındı.
Daniel bunu gördü. Gözlerini kapattı.
Çubuk omzuna değdiğinde, bedeninin tamamı kasıldı. Dişlerinin arasından boğuk bir ses kaçtı. Nefesi kesildi. Dizleri titredi ama çökmemek için direndi.
Anton’un sesi sakindi. “Bir daha soracağım.” “Prensim nerede?”
Daniel gözlerini açtı. Ter, yüzünden damlıyordu. “Bilmiyorum.” dedi. “Bilsem de—”
Sözünü bitiremedi.
Bu kez darbe geldi. Sırtına. Sonra bir tane daha.
Her seferinde Anton konuştu. “Sarayda mı?” “Mayran’ın emriyle mi saklanıyor?” “Awora mı başında duruyor?”
Her soru— bir baskı bir darbe bir sessizlik.
Daniel’in sesi kısıldı. Ama dili çözülmedi.
Sonunda başı düştü. Nefesi hırıltılıydı. Ama hâlâ hayattaydı. Hâlâ susuyordu.
Anton bir süre baktı.
Sonra arkasını döndü. “Bu çocuk,” dedi, “ya gerçekten sadık…” “ya da gerçekten aptal.”
Tahtına doğru yürüdü. Oturdu.
“Zindana atın.” dedi. “Yaşasın.” “Ama konuşana kadar güneşi görmesin.”
Muhafızlar zincirleri çözdü. Daniel’i sürükleyerek götürdüler.
Kapı kapandığında— taht odasında yalnız kalan Anton, gözlerini bir an kapadı.
“Dayanıyor.” dedi kendi kendine. “Demek Reskin yaşıyor.”
Ve Antuan’ın taşları, o gün ilk kez, yağmurdan önceki sessizliği tanıdı.
☆ASPAR☆
Merdivenleri inerken söyleniyordum.
Sessizce değil.
Dişlerimin arasından.
Kendi kendime.
Cristina’nın yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Solgundu. Uykusuzdu. Şifacılar durmadan girip çıkmış, ben ise elimden gelen tek şeyi bile zamanında yapamamıştım.
Lavanta suyu.
Basit bir iş.
Bir şişe.
Bir koku.
Ama Daniel’e bıraktım.
Mutfağın kapısını ittim. İçerisi her zamanki gibiydi: sıcak, buharlı, gürültülü. Kazanlar kaynıyor, ekmekler taş fırından yeni çıkmıştı. Aşçı başı, tezgâhın ardında bıçak biletiyordu.
“Hey.” dedim. “Cristina için gönderdiğim lavanta suları nerede?”
Aşçı başı başını kaldırdı. Kaşları çatıldı.
“Gelmedi.” dedi.
Duraksadım. “Nasıl gelmedi?”
“Daniel sabah erkenden pazara indi.” dedi. “Henüz mutfağın kapısından girmişliği yok.”
Bir an sustum.
Sonra güldüm. Kısa, sert bir gülüş.
“Geç kalmıştır.” dedim. “Pazarda oyalanmıştır.”
Ama içimde bir şey, bu sözlere inanmadı.
Aşçı omuz silkti. “Olur.” dedi. “Ama öğle geçti.” “Bu saatte dönmemesi tuhaf.”
İşte o an—
İçimde bir şey koptu.
Daniel geç kalmazdı.
Daniel oyalanmazdı.
Daniel, verdiğim işi asla yarım bırakmazdı.
Elimi tezgâha koydum. Parmaklarım taşın soğukluğunu hissetti.
“Kimse görmedi mi?” dedim. “Saray kapısından girerken—” “Ya da pazardan dönerken?”
Aşçı başı başını salladı. “Gören yok.”
Arkamı döndüm.
Mutfağın gürültüsü bir anda boğuklaştı. Sanki kulaklarımın içine su dolmuştu. Ayak seslerimi duyuyordum ama başka hiçbir şeyi net seçemiyordum.
Sabah.
Bana bakışı.
‘Tek başıma hallederim’ deyişi.
Dişlerimi sıktım.
“Ben bakacağım.” dedim. Kime dediğimi bilmiyorum.
Merdivenleri çıkarken adımlarımı hızlandırdım. Koridoru geçtim. Saray bahçesine çıktım. Gözlerim her köşeyi tarıyordu; saçma bir umutla Daniel’i bir sütunun dibinde, elinde şişelerle bekler bulurum sandım.
Yoktu.
Bir muhafıza yaklaştım. “Bugün pazardan dönen biri oldu mu?” “Elinde şişeler olan, koyu pelerinli—”
Muhafız başını salladı. “Hayır efendim.”
Kalbim hızlandı.
Pazara indim.
Taş sokaklar kalabalıktı ama kalabalığın içi boştu. Tezgâhların önünden geçtim. Baharatçıya sordum. Ot toplayana sordum. Lavanta satan kadına sordum.
“Genç bir delikanlı geldi mi?” dedim. “Benden uzun değil. Sessiz.”
Kadın düşündü. “Sabah geldi biri.” dedi. “Lavanta aldı.” “Şişeleri eline zor sığdı.”
“Nereye gitti?” diye sordum.
Kadın omuz silkti. “Dar sokağa saptı.” “Pazarın bitimine doğru.”
Dar sokak.
Koşmaya başladım.
Ayaklarım taşlara vuruyordu. Nefesim boğazımda yanıyordu. Sokağın başına vardığımda, yerde cam kırıkları gördüm.
Durduğum an— lavanta kokusu burnuma doldu.
Dizlerimin bağı çözüldü.
Yerde kırılmış şişeler vardı. Cam parçaları güneşte parlıyordu. Mor sıvı taşların arasına sızmıştı. Parmaklarımı dizlerime bastırdım.
Düşürmezdi.
Asla düşürmezdi.
Evin kapısına baktım. Açıktı.
İçeri girdim.
Boştu.
Duvarlar sessizdi. Ocak sönüktü. Kimse yoktu.
Ama— bir şey vardı.
Yerde sürüklenmiş iz. Kapının arkasında, duvara yaslanmış kalın bir odun.
Elimi uzattım. Dokundum.
Soğuktu.
Ama içimdeki şey— ateş gibiydi.
“Daniel…” dedim. Sesim yankılandı. Cevap gelmedi.
Dışarı çıktığımda güneş hâlâ gökyüzündeydi. Ama bana artık ışık vermiyordu.
Başımı kaldırdım. Saray yönüne baktım. Sonra Antuan tarafına.
İçimde ağır bir his vardı. Adını koyamadığım. Ama bildiğim bir şey vardı:
Bu, basit bir gecikme değildi. Bu, bir yanlışlık değildi.
Bu— bir alınmaydı.
Ve ben— onu tek başına göndermiştim.
Elimi yumruk yaptım. Tırnaklarım avucuma battı.
Daniel.
Dayan.
Çünkü seni orada bırakan kişi— seni bulmaya geliyor.
~
Cristina uyuyordu.
Nefesi hafifti ama düzensizdi.
Awora, sedirin yanına oturmuştu; bir elini Cristina’nın alnına koymuş, diğer eliyle saçlarını düzeltmişti. Mumlar alçak yanıyordu. Oda, lavanta ve ilaç kokuyordu.
Awora başını kaldırdığında— önce sesi duydu.
Dışarıdan.
Keskin. Boğuk. Bastırılmış.
Birinin konuşmasına izin verilmiyordu.
Awora ayağa kalktı.
Cristina kıpırdanmadı.
Kapıyı açtı.
Koridora çıktığı anda gördü.
Aspar.
Daha doğrusu— Aspar’ın içeri girmeye çalıştığını.
İki muhafız önünde duruyordu. Kolları gergindi. Aspar’ın yüzü öfke ve çaresizlikle sertleşmişti. Omuzları düşüktü ama bakışları yanıyordu.
“Bırakın beni.” diyordu. “Geçmem gerek.”
“Emir yok.” dedi muhafızlardan biri. “Prensesin dairesi—”
Awora’nın sesi araya girdi. “Bırakın.”
Tek kelimeydi.
Ama muhafızlar geri çekildi.
Aspar Awora’yı o an fark etti.
Bakışları bir anlığına dondu.
Sonra sertliği çözüldü.
“Awora…” dedi. Sesindeki çatlak, saklanacak gibi değildi.
Awora elini uzattı. “Gel.” dedi. “Burada değil.”
Aspar itiraz etmedi.
Dairenin kapısı kapandığında, dışarının sesi arkalarında kaldı. Awora onu masanın yanına yönlendirdi. Aspar ayakta durdu. Oturmadı. Ellerini nereye koyacağını bilmiyordu.
“Daniel yok.” dedi bir anda.
Awora’nın bakışları sertleşmedi.
Ama dikkat kesildi.
“Ne demek yok?” diye sordu.
Aspar başını iki yana salladı. “Pazara gönderdim.” dedi. “Lavanta suyu almaya.” “Geri dönmedi.”
Sustu.
Sonra bir adım attı. “Saatler geçti.” dedi. “Sordum.” “Aradım.” “Bulamadım.”
Awora’nın kalbi ağırlaştı. “Pazarda mı?” dedi.
“Evet.” dedi Aspar. “Şişeler kırılmış.” “Ev boş.” “Bir odun…” Sesi kısıldı. “Onu oradan kendi ellerimle almalıydım.”
Bu sözlerle birlikte— Aspar’ın omuzları çöktü.
Bir adım daha attı. Ve Awora’ya sarıldı.
Bu, bir savaşçının sarılışı değildi. Bu— dayanamayan birinin sarılışıydı.
Awora tereddüt etmedi. Kollarını onun etrafına sardı. Başını omzuna koydu.
“Suç senin değil.” dedi. “Bunu tek başına taşıma.”
Aspar’ın nefesi titriyordu. “Ben gönderdim.” dedi. “Ben yalnız bıraktım.” “Ve şimdi—” Sözünü tamamlayamadı.
Awora onu biraz geri çekti. Yüzüne baktı. “Aspar.” dedi. “Beni dinle.”
Aspar başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı.
“Daniel sıradan biri değil.” diye devam etti Awora. “Ve bu sarayda yaşananlar—” “—tesadüf değil.”
Aspar’ın yüzü gerildi. “Antuan.” dedi. “Kaelthorn.”
Awora başını salladı. “Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Awora konuştu: “Bunu krala bildirmeliyiz.” “Ve Âeras’a.”
Aspar irkildi. “Âeras’a mı?”
“Evet.” dedi Awora. “Reskin’le bizzat ilgileniyor.” “Ve Daniel—” bir an durdu “—onu seçmiş olabilirler.”
Aspar’ın yumrukları sıkıldı. “Onu geri alırım.” dedi. “Gerekirse tek başıma—”
Awora başını iki yana salladı. “Hayır.” dedi. “Bu kez yalnız yürümeyeceksin.”
Masaya doğru yürüdü. Kapının önünde durdu. “Bu saray artık uyanık.” dedi. “Ve Antuan, sandığından daha erken hata yaptı.”
Aspar derin bir nefes aldı. Başını eğdi. “Emrine uyarım.” dedi. “Ama Daniel’i bana bırak.”
Awora ona baktı. Gözlerinde kararlılık vardı. “Onu hepimize bırak.” dedi.
Kapıyı açtı.
Koridora çıktıklarında— saray artık eskisi kadar sessiz değildi.
Bir şey harekete geçmişti.
Ve bu kez— karanlık, yanlış kişiye dokunmuştu.
♧
Bir gün geçti.
Daniel bunu biliyordu çünkü acı yer değiştirmişti.
İlk saatlerde omuzları yanıyordu.
Sonra sırtı.
Sonra bacakları.
Şimdi—
artık neresi acıyordu, ayırt edemiyordu.
Zindanın duvarları nemliydi. Taşlar soğuktu. Zincirler, her nefes alışında hafifçe ses çıkarıyordu. O ses, zamanın aktığını hatırlatan tek şeydi.
Gözlerini açtığında karanlık vardı.
Kapattığında da.
“Keşke…” diye mırıldandı.
Sesinin çıktığını fark edince şaşırdı.
“Keşke…” dedi tekrar. “Keşke…”
Ne olduğunu bilmiyordu.
Ama bir şeyinin eksik olduğunu biliyordu.
Herkesin bir şeyi var.
Kılıç.
Işık.
Kan.
Rüzgâr.
Onun yoktu.
Sadece bedeni vardı.
Ve bu beden, şu an zincirler arasında tükeniyordu.
“Lanet olsun…” dedi dişlerinin arasından. “Kendime lanet olsun…”
Eğer bir gücü olsaydı—
bir kıvılcım bile—
bu taşlar onu tutamazdı.
Ama bilmiyordu.
Hiçbir şeyi bilmiyordu.
Başını geriye yasladı. Taş alnını kesti ama umurunda olmadı. Nefesi titriyordu. Omzundaki yanık hâlâ sızlıyordu.
“Bilmiyorum…” dedi. “Nasıl yapılır bilmiyorum…”
Ses yükseldi. Karanlıkta yankılandı.
Ve yankı— başka kulaklara ulaştı.
Zincirlerin ötesinde adımlar duyuldu.
Bir anahtar sesi. Bir kapı gıcırtısı.
“Kes sesini.” dedi biri.
Daniel cevap vermedi. Zaten gücü yoktu.
Kırbaç ilk indiğinde, sırtındaki hava yarıldı.
Nefesi boğazında sıkıştı. Omurgası gerildi. Zincirler geriye çekildi.
İkinci darbe geldi. Üçüncü.
Muhafızlar saymıyordu. Gerek yoktu.
“Sus.” dedi biri. “Ya da devam ederiz.”
Daniel’in dudaklarından boğuk bir ses çıktı. Bir isim değildi. Bir kelime bile değildi.
Sonra— bir isim oldu.
“Aspar…”
Ses o kadar zayıftı ki, kendisi bile duyduğundan emin değildi.
Bir darbe daha geldi. Ama artık hissetmedi.
Beden yorulmuştu. Acı, içeri giremiyordu.
Başını yana düşürdü. Gözleri kapandı ama bilinci tamamen gitmedi.
“Aspar…” dedi tekrar. Bu kez daha net. “Geç kaldım…”
Zincirler hafifçe sallandı. Muhafızlardan biri durdu.
“Bırak.” dedi diğeri. “Ölmeyecek.” “Henüz.”
Adımlar uzaklaştı. Kapı kapandı.
Sessizlik geri geldi.
Daniel’in nefesi düzensizdi. Göğsü zorla kalkıyordu. Başının içi uğulduyordu.
Keşke…
Bir şey yapabilseydim…
O an—
Yukarıdan bir ses geldi.
Metal.
Taşa çarpan ağır bir metal sesi.
Bir şey yuvarlandı.
Daniel’in gözleri yarı kapalı hâlde açıldı.
Zindanın üst açıklığından— karanlığın içinden— bir şey düştü.
Demirden yapılmış bir yıldız.
Köşeleri keskin, ağır, eski.
Taşa çarptı. Bir kez döndü. Sonra Daniel’in önünde durdu.
Zincirlerin hemen ötesinde.
Daniel’in bakışları ona kilitlendi.
Bu— bir süs değildi. Bir oyuncak değildi.
Bu— bir işaretti.
Kimin attığını görmedi. Nedenini bilmiyordu.
Ama içindeki boşluk— ilk kez, hafifçe yer değiştirdi.
Ve zindan— ilk kez tamamen sessiz kaldı.
