7. bölüm · KARSİYA

Bölüm6-İki krallık arasında bir nefes

Siyam ☆

Hançer hâlâ Cristina’nın elindeydi.
Ama kan…
kan taş zemine damlıyordu.
Ferzent Ovası’ndaki küçük sarayın soğuk taşları üzerinde, kırmızı damlalar sessizce genişliyordu. Mum ışığı titredikçe, kan siyaha yakın bir renge bürünüyordu.
Cristina nefes almayı unuttu.
Bakışları hançerden Reskin’e kaydı. Gömleğinin göğsünde hızla yayılan ıslaklık, gözlerini yakarcasına parlıyordu. Dizlerinin bağı çözüldü; olduğu yere çöktü.
“Ben…”
Sesi çıkmadı.
“Ben… hayır…”
Reskin sırtüstü yatıyordu. Göğsüne bastırdığı eli titriyordu. Nefesi düzensizdi ama gözleri açıktı. Bilinci yerindeydi. Acı, yüzünü bembeyaz yapmıştı ama bakışları hâlâ sakindi.
“Cristina…” dedi kısık bir sesle.
Bu tek kelime, onu donduğu yerden çekip çıkardı.
Cristina’nın elleri havada kaldı; yaraya dokunmaya korkuyordu. Parmakları uyuşmuştu, kalbi kulaklarında atıyordu.
“Ne yaptım ben…” diye fısıldadı. “Tanrılar… ben seni yaraladım…”
Reskin dişlerini sıktı. Acı dalga dalga geliyordu ama Cristina’nın gözlerindeki dehşeti görünce kendini zorladı. Elini yavaşça kaldırıp onun bileğini tuttu.
“Sakin ol.” dedi.
Sesi zayıftı ama emrediciydi.
“Şimdi… sakin ol.”
Cristina başını iki yana salladı. Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Kanıyorsun… çok kanıyorsun… ben— ben seni öldürdüm—”
“Hayır.”
Reskin nefesini toparladı.
“Henüz değil. Ve öldürmedin.”
Cristina gözlerine baktı.
“Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun?”
Reskin acıyla gülümsedi.
“Çünkü biri panik yapacaksa… ikimiz birden yapamayız.”
Bir anlık sessizlik oldu. Yalnızca Cristina’nın titreyen nefesi ve Reskin’in zorlanan soluk alışları duyuluyordu.
“Burası…” dedi Reskin yavaşça. “Küçük saray. Bimerhane odası… hâlâ içeride olmalı.”
Cristina irkildi.
“Evet… evet, var. Arkada. Ama—”
“Beni oraya götür.”
Gözlerini kapatıp açtı.
“Burada kan kaybedersem… zor olur.”
Cristina hızla başını salladı.
“Tamam. Tamam.”
Onu kaldırmaya çalışırken elleri titriyordu. Reskin’in kolunu omzuna doladı, kendi gücünden çok rüzgâr gücüne yaslandı. Adımları yavaş, düzensizdi.
Reskin inledi ama sesini bastırdı.
“Özür dilerim…” dedi Cristina nefes nefese.
“Her adımda… özür dilerim…”
“Sonra özür dilersin.” dedi Reskin. “Şimdi… yürü.”
Bimerhane odası loştu ama düzenliydi. Kullanılmamıştı belki, ama terk de edilmemişti. Raflarda eski şifa kitapları, dolaplarda bezler ve şişeler hâlâ duruyordu.
Cristina Reskin’i yatağa yatırdığında dizlerinin titrediğini hissetti. Hemen mumları yaktı, ışık odayı sarı bir sıcaklığa boğdu.
Kitaplardan birini çekip aldı. Sayfaları aceleyle çevirdi.
“Delici yaralar…” diye mırıldandı.
“Baskı… temizleme… dikiş gerekmezse—”
Ellerini durdurdu.
Derin bir nefes aldı.
“Bunu yapabilirim.” dedi kendi kendine.
“Yapmak zorundayım.”
Suyu hazırladı. Bezi ıslattı. Yaraya dokunduğu an Reskin’in nefesi kesildi.
“Acıyorsa—” dedi Cristina.
“Acıyor.”
Sonra ekledi, sesi daha yumuşak:
“Devam et.”
Cristina kanı silerken elleri hâlâ titriyordu. Parmakları kana bulandı. Kitaptaki satırlara baka baka yarayı temizledi, baskı uyguladı.
“Ben seni düşman sandım.” dedi boğuk bir sesle.
“Awora’ya zarar verdiğini sandım.”
Reskin gözlerini kapadı.
“Biliyorum.”
“Keşke… keşke seni dinleseydim.”
Reskin zor bir nefes verdi.
“Sabah… beni dinlersin.”
Cristina sargıyı dikkatle sardı. Son düğümü attığında Reskin’in rengi solgundu ama nefesi biraz daha düzenliydi.
Cristina yatağın kenarına çöktü. Kanlı ellerine baktı, sonra yüzünü ellerinin arasına aldı.
“Ben buradayım.” dedi.
“Sabaha kadar. Gözümü bile kırpmam.”
Reskin gözlerini araladı.
“Gitme.” dedi kısık bir sesle.
Cristina başını kaldırdı.
“Gitmem.”
Ve küçük sarayın bimerhane odasında, gecenin ortasında—
öfke tamamen dağılmış,
yerini korku, pişmanlık ve kırılgan bir bağa bırakmıştı.
Gece ağırlaştıkça, küçük sarayın taş duvarları soğuğu daha fazla içine çekti.
Mumlar kısalmış, alevleri titrekleşmişti. Odanın içinde yalnızca iki şey hareket ediyordu:
Reskin’in düzensiz nefesi
ve Cristina’nın durmaksızın uzanıp geri çekilen eli.
Cristina sabaha kadar Reskin’in başından ayrılmamıştı.
Bir tabureyi yatağın yanına çekmiş, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Bir an bile gözünü ondan ayırmıyordu. Elindeki bezle Reskin’in alnındaki teri siliyor, sonra tekrar tekrar aynı yere bakıyordu; sanki gözünü çekerse bir şeyler kaçacakmış gibi.
“Bir şey olacak…” diye fısıldadı.
“Ya bir şey olursa… ne yaptım ben…”
Bezi tekrar alnına bastırdı. Elleri titriyordu.
“Onu suçlamamalıydım.”
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Dinlemeliydim… Tanrılarım, ben onu dinlemedim…”
Reskin inledi.
Cristina hemen doğruldu.
“Elimden kayıp gidiyorsun sandım…” dedi nefes nefese.
“Lütfen… lütfen gözlerini açma bile, sadece nefes al.”
Reskin’in göz kapakları hafifçe aralandı. Bakışları bulanıktı, sanki odanın içini değil de çok uzak bir şeyi görüyordu.
“Cristina…” diye mırıldandı.
Cristina hemen elini onun elinin üzerine koydu.
“Buradayım. Gitmiyorum. Sakın konuşmaya çalışma.”
Reskin dudaklarını kıpırdattı.
“Annem…” dedi belirsiz bir sesle.
“Annem de… böyle kokardı. Şifa odaları… hep böyle kokar.”
Cristina yutkundu.
“Anneni mi hatırladın?”
Reskin gözlerini tekrar kapattı.
“Hatırlamak… istemiyorum aslında.”
Nefesi düzensizleşti.
“Ama gelince… durmuyor.”
Cristina başını eğdi.
“İstersen anlatma. Dinlen.”
“Hayır…” dedi Reskin zorlukla.
“Konuşursam… uyanık kalırım.”
Cristina’nın kalbi sıkıştı.
“O zaman konuş.” dedi. “Ne istersen.”
Reskin’in sesi zaman zaman netleşiyor, zaman zaman tamamen dağılıyordu.
“Ben… Awora’ya dokunmadım.”
Bir nefes aldı.
“Yemin ederim. Onu kaçıranlar… benim adamlarım değildi. Babamın emriydi ama— ama ben bilmiyordum.”
Cristina gözlerini kapattı.
“Biliyorum.” dedi fısıltıyla.
“Artık biliyorum.”
Reskin kaşlarını çattı.
“Bana inanıyor musun?”
Cristina hemen cevap verdi.
“Evet.”
Hiç tereddütsüz.
Bu kelime Reskin’in yüzündeki gerginliği biraz gevşetti.
“İnanmana… ihtiyacım vardı.” dedi.
“Çünkü… herkes bana baktığında ya bir prens görüyor… ya da Anton’un oğlunu.”
Cristina elini biraz daha sıktı.
“Ben seni görüyorum.”
Reskin hafifçe gülümsedi.
“Bu… bu korkutucu.”
“Niye?”
“Çünkü ilk kez… biri beni gerçekten görüyor.”
Nefesi hızlandı.
“Ve ben… kaybetmekten korkuyorum.”
Cristina’nın boğazı düğümlendi.
“Beni kaybetmeyeceksin.”
Reskin’in gözleri yeniden kapandı. Bir süre sessiz kaldı. Cristina onun nefesini saymaya başladı. Bir… iki… üç…
Sonra tekrar konuştu.
“Babam…”
Sesi sertleşti, sonra tekrar dağıldı.
“Babam güçlüdür derler. Ama gücü… yağmur gibi. Ne zaman yağacağını… kimse bilmez.”
Cristina kaşlarını çattı.
“Bugün…” dedi yavaşça. “Bugün seni yaraladı mı?”
Reskin cevap vermedi hemen. Sonra çok hafif bir baş hareketi yaptı.
Cristina’nın eli dondu.
“Reskin…” dedi kısık bir sesle.
“O sana vurdu mu?”
Reskin’in dudakları titredi.
“Acısı… bu kadar değildi.” dedi.
“Ama… daha soğuktu.”
Cristina’nın içi buz kesti.
“Bunu hak etmedin.”
Reskin acı bir gülümsemeyle mırıldandı:
“Prensler… bazen hak etmediklerini taşır.”
Bir süre daha bilinci gidip geldi. Bazen sayıklıyor, bazen tamamen susuyordu. Cristina her seferinde alnını siliyor, nabzını kontrol ediyor, sargıyı yokluyordu.
“Ne olur dayan…” diye fısıldadı defalarca.
“Sabah olunca… her şey düzelecek.”
Bir ara Reskin gözlerini tekrar açtı. Bu kez bakışları daha netti.
“Cristina…” dedi.
“Eğer… sabahı göremezsem—”
“Böyle konuşma!” diye fısıldadı sertçe.
“Bunu yasaklıyorum.”
Reskin dudaklarını kıvırdı.
“Komut mu veriyorsun?”
“Evet.”
Gözleri doluydu.
“Hayatta kalmanı emrediyorum.”
Reskin hafifçe güldü, sonra öksürdü.
“Beni… ilk kez biri emrediyor.” dedi.
“Garip şekilde… hoşuma gitti.”
Cristina başını eğdi.
“Ben… seni yaraladım.”
Sesi kırıldı.
“Bunu asla unutmayacağım.”
Reskin elini kaldırmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Cristina hemen eğilip onun elini tuttu.
“Dinle.” dedi Reskin.
“Beni yaralayan… sen değilsin.”
Cristina başını iki yana salladı.
“Hançer benim elimdeydi.”
“Öfke… benim kanımda.”
Nefes aldı.
“Sen sadece… yanlış zamanda… yanlış yerdeydin.”
Cristina’nın gözlerinden yaşlar sessizce aktı.
“Keşke seni dinleseydim.”
Reskin gözlerini kapadı.
“Dinleyeceksin.” dedi.
“Sabah olunca… her şeyi anlatacağım.”
Sonra sesi iyice zayıfladı. Bilinci tekrar kayar gibi oldu.
Cristina onun elini bırakmadı.
“Ben buradayım.” diye fısıldadı.
“Gitmiyorum. Uyursan bile… buradayım.”
Gece yavaş yavaş soldu. Mumlar en son damlalarını verdi.
Ve sabaha karşı, Reskin’in nefesi ilk kez biraz daha düzenli hâle geldi.
Cristina başını yatağın kenarına yasladı. Gözleri kapandı ama eli hâlâ onun elindeydi.
Bir an bile bırakmadan.
~
Sabah, küçük saraya sessizce geldi.
Güneş, Ferzent Ovası’nın üzerinden ağır ağır yükselirken ışık, bimerhane odasının dar penceresinden içeri sızdı. Taş duvarların soğuğu kırılmış, gecenin kasveti yerini solgun ama umutlu bir aydınlığa bırakmıştı.
Cristina gözlerini araladığında ilk yaptığı şey elini yoklamak oldu.
Hâlâ oradaydı.
Reskin’in eli, onun avucundaydı.
Bir an nefesini tuttu. Sonra Reskin’in göğsünün düzenli bir şekilde inip kalktığını fark etti. Yavaş. Derin. Yaşıyordu.
Cristina’nın omuzları titredi. Sessizce, kimse duymasın ister gibi ağladı. Gözyaşları eline damladı ama elini çekmedi. Sanki bırakırsa gece geri dönecekmiş gibi korkuyordu.
Reskin kıpırdandı.
Kaşları hafifçe çatıldı, sonra dudakları aralandı. Gözlerini açtığında bakışları hâlâ yorgundu ama bu kez kaybolmuş değildi.
“Sabah mı…” diye mırıldandı.
Cristina başını hızla kaldırdı. “Evet.” dedi fısıltıyla.
“Ve buradasın.”
Reskin’in bakışları odanın içinde gezindi, sonra tekrar ona döndü. Gözlerinde bir şaşkınlık belirdi. “Gitmedin.”
“Gitmeyeceğimi söylemiştim.”
Reskin çok hafif bir gülümseme ile nefes verdi. “Sözünü tuttun.”
Cristina elini biraz daha sıktı. “Nasıl hissediyorsun?”
Reskin düşünmek ister gibi gözlerini kapatıp açtı. “Canım yanıyor.” dedi dürüstçe. “Ama… geceden daha iyiyim.”
Cristina’nın içi biraz olsun rahatladı. “Kanama durdu. Ateşin de düşmüş gibi.”
Sonra tereddüt etti.
“Konuşmak ister misin?”
Reskin başını yavaşça çevirdi. “Konuşmak…” dedi. “Evet. Ama önce—”
Duraksadı. “Önce şunu söylemem lazım.”
Cristina nefesini tuttu.
“Beni kurtardın.” dedi Reskin. “Yarayı sen açtın belki… ama beni hayatta tutan sendin.”
Cristina başını iki yana salladı. “Bu bir denge değil.” dedi kısık bir sesle. “Birini yaralayıp sonra iyileştirmek—”
“Bazen,” diye böldü Reskin,
“hayat tam olarak budur.”
Cristina ona baktı. İlk kez, Reskin’in bakışlarında yalnızca bir prens değil; yorgun, yaralı ama hâlâ ayakta duran bir adam gördü.
Kapının dışından ayak sesleri duyuldu.
Cristina irkildi ama Reskin sakin kaldı. “Merak etme.” dedi. “Bu sarayda bu saatte yalnızca bir kişi böyle yürür.”
Kapı aralandı. İçeri yaşlı bir şifacı girdi. Gözleri hemen Reskin’e kaydı, sonra sargıya, sonra Cristina’nın kan lekeli ellerine.
“Gece uzun geçmiş.” dedi yalnızca.
Cristina ayağa kalkmak istedi ama dizleri titredi. Şifacı bunu fark edip başıyla işaret etti. “Otur. Uykusuzluk da bir yaradır.”
Şifacı Reskin’i muayene ederken odada ağır bir sessizlik vardı. “Şanslısın prens.” dedi sonunda. “Hançer bir parmak daha kaymış olsaydı… sabahı göremezdin.”
Cristina’nın kalbi yeniden sıkıştı.
Reskin gözlerini kapattı. “Şans bazen insan şeklinde gelir.” dedi.
Cristina ona baktı ama bir şey söylemedi.
Şifacı çıktıktan sonra oda yeniden sessizliğe gömüldü. Güneş biraz daha yükselmişti artık. Taş duvarlar bile daha az soğuktu.
Reskin yavaşça konuştu: “Sabah olunca her şeyi anlatacağımı söylemiştim.”
Cristina başını kaldırdı. “Hazırım.”
Reskin derin bir nefes aldı. “Babam Awora’yı kullanıyor.” dedi. “Ve bu savaş… düşündüğümüzden çok daha kirli.”
Cristina’nın bakışları sertleşti. “Öyleyse dinleyeceğim.” dedi. “Bu kez… gerçekten.”
Ve küçük sarayın bimerhane odasında,
gece boyunca örülen o kırılgan bağ,
sabahın ışığında sessizce güçlenmeye başladı.
~
Awora, Âeras’ın ardından kapıyı kapattı.
“Yemeği yedir.” demişti.
Sesi sakindi ama içindeki huzursuzluk yerinde durmuyordu.
Cristina yoktu.
Bu düşünce bir süredir zihninin arkasında dolanıyordu ama artık görmezden gelemezdi. Awora odadan çıktı, koridoru geçti ve Cristina’nın odasının önünde durdu.
Kapıyı tıklattı. “Cristina?”
Cevap gelmedi.
Kapıyı açtı.
Oda boştu.
Yatak düzgün sayılmazdı ama kullanılmamıştı; sanki Cristina buraya sadece uğramış, sonra tekrar çıkmıştı. Pencere kapalıydı. Oda sessizdi.
Awora içeri girdi.
İlk fark ettiği şey, kapının yanındaki küçük sehpanın üzeriydi.
Orada durması gereken anahtarlar yoktu.
Bir adım daha attı, eğildi.
Yerde, taş zeminin üzerinde iki anahtar duruyordu.
Biri tanıdıktı.
Ferzent Ovası’ndaki küçük sarayın yedek anahtarı.
Diğeri ise bahçe kapısının anahtarıydı.
Awora doğruldu. Anahtarlara uzun bir an baktı. Parmaklarını sıkıca yumruk yaptı ama hiçbir şey söylemedi.
Masaya yöneldi.
Üzerinde yarım kalmış bir mektup vardı.
Mürekkep hokkası devrilmişti. Siyah leke kâğıdın yarısını kaplıyor, kelimeleri dağıtıyordu. Mektup gönderilmemişti.
Awora kâğıdı dikkatle kaldırdı.
Yazı aceleyle atılmıştı. Harfler bastırılmış, satırlar düzensizdi. Mürekkebin altında kalan yerleri seçmek zordu ama okunabilen kısım yeterliydi.
“Yarın Ferzent Ovası’ndaki küçük saraya gel—
Cristina”
Awora nefesini tuttu.
Mektubu yavaşça masaya bıraktı. Odanın sessizliği ağırlaştı. Mumun fitili çıtırdadı ama Awora kıpırdamadı.
Cristina gitmişti.
Ve bu, bir kaçış değildi.
Bu, planlanmış bir buluşmaydı.
Awora başını kaldırdı. Yüzündeki ifade sertti ama gözlerinde yalnızca öfke yoktu—hayal kırıklığı, endişe ve çok tanıdık bir korku vardı.
“Ne yaptığını bilmiyorsun…” diye fısıldadı.
Anahtarları aldı. Avucunda soğuktular.
Sonra arkasını döndü ve odadan çıktı.
Awora küçük saraya giden taş yolu adımlarken yüzü kararlıydı. Anahtarlar hâlâ avucundaydı; soğuk metal, zihnini ayakta tutuyordu.
Arkasından bir ses yükseldi.
“Awora!”
Âeras’tı.
Awora durmadı.
“Awora, dur—!”
Ses yaklaştı ama Awora işitmedi ya da işitmek istemedi. Adımlarını hızlandırdı, yolun kıvrımını döndü ve gözden kayboldu.
Âeras olduğu yerde bir an durdu. Kaşları çatıldı.
Bu yürüyüş…
Bu sessizlik…
Yanlış bir şey vardı.
Koşarak ahıra yöneldi.
Atlar huzursuzdu. Âeras hiç vakit kaybetmedi; eyer bile takmadan en hızlı atı çözdü. Bir hamlede sırtına atladı ve küçük saraya giden yola sürdü.

Awora küçük sarayın kapısına vardığında güneş iyice yükselmişti.
Anahtarları çıkardı. Fakat kapı zaten açıktı.Kapıyı açtı ve içeri girdi.
Taş duvarlar serindi. Sessizlik… tanıdık ama rahatsız ediciydi.
Bir adım attı.
Arkasında nal sesleri duyuldu.
Awora başını çevirdi.
Âeras, atından iniyordu.
“Awora!” dedi sert ama nefes nefeseydi.
“Neden buraya geldin?”
Awora bir an cevap vermedi. Gözleri küçük sarayın avlusundaydı, sanki bir iz arıyordu.
Sonra konuştu.
“Cristina yok.” dedi.
Âeras duraksadı. “Ne demek yok?”
“Odasında değildi.” Awora devam etti.
“Yedek anahtar burada. Bahçe anahtarı da.”
Bir an durdu.
“Ve bir mektup.”
Âeras’ın bakışları ciddileşti. “Ne mektubu?”
Awora gözlerini ondan ayırmadan konuştu. “Gönderilmemiş. Aceleyle yazılmış.”
“‘Yarın Ferzent Ovası’ndaki küçük saraya gel.’”
Sessizlik çöktü.
Âeras yavaşça nefes aldı. “Yani… buraya gelmesi gerekiyordu.”
“Evet.” dedi Awora. “Ve geldi.”
Âeras küçük saraya baktı. “Tek başına mı?”
Awora’nın sesi alçaldı. “Bilmiyorum.”
Ama cevabın ne olduğunu ikisi de hissediyordu.
Rüzgâr avludan geçti. Taş duvarların arasından yankılandı.
Âeras kılıcının kabzasını sıktı. “İçeri mi bakacağız?”
Awora başını yavaşça salladı. “Evet.”
Ve birlikte, küçük sarayın kapısından içeri girdiler.
Küçük sarayın içi sessizdi.
Bu sessizlik, insanı rahatlatacak türden değil; adımların bile fazla geldiği, nefesin yankı yaptığı türdendi.
Sonra—
Cam kırıldı.
Ses bimerhane yönünden geldi. İnce, tiz ve ani.
Awora’nın başı bir anda o yöne döndü. Âeras çoktan hareket etmişti.
“Oradan.” dedi kısa bir sesle.
Koşmadılar. Ama adımlar hızlandı. Taş zeminde yankılanan her ses, gerilimi biraz daha sıkıyordu.
Bimerhane kapısına vardıklarında kapı aralıktı.
İçeriden ağır bir koku geliyordu: kan, şifa otları ve yanmış mum.
Awora kapıyı itti.
Manzara, nefesini kesti.
Reskin yatağın üzerinde yarı baygındı. Rengi kül gibiydi. Göğsü zorla inip kalkıyor, başı yana düşüyordu. Sargının altından sızmış kan, çarşafa yayılmıştı.
Ve hemen yanında—
Cristina.
Dizlerinin üzerine çökmüş, bir eli Reskin’in omzunda, diğeri kırılan camın bulunduğu masanın kenarındaydı. Gözleri kocaman açılmıştı. Şokla bakıyordu.
Sanki zaman bir anda durmuştu.
Cristina başını kaldırdı.
Awora’yı gördü.
Yüzündeki renk çekildi.
“A—Awora…” dedi fısıltıyla.
Awora konuşmadı.
Bakışları Reskin’den Cristina’ya, sonra tekrar Reskin’e kaydı. Yüzünde öfke yoktu. Daha tehlikeli bir şey vardı: kontrollü bir sessizlik.
Âeras bir adım öne çıktı. Gözleri hemen Reskin’e kilitlendi. “Durumu kötü.” dedi alçak bir sesle. “Bilincini kaybediyor.”
Cristina sanki bir anda çözülmüş gibi konuştu. “Ben… sabaha kadar başındaydım. Kanama durmuştu ama— cam şişe elimden kaydı, korktu— sonra birden—”
Awora elini kaldırdı.
Cristina sustu.
Awora nihayet konuştu. “Çık.” dedi.
Cristina’nın nefesi kesildi. “Ne?”
“Şimdi.” Awora’nın sesi sakindi ama tartışmaya kapalıydı. “Âeras, yardım et.”
Âeras tereddüt etmedi. Cristina’nın kolundan nazik ama kararlı bir şekilde tuttu. “Gel.” dedi.
Cristina yerinden kalkarken gözlerini Reskin’den ayıramadı. “Onu yalnız bırakmayın…” dedi titreyerek.
Awora yatağa yaklaştı. Reskin’in nabzını yokladı. Zayıftı ama vardı.
Gözlerini kaldırdı. “Ölmeyecek.” dedi. “Henüz.”
Cristina kapıdan çıkarken Awora’nın arkasını gördü. O an, ilk kez, yaptığı şeyin gerçek sonuçlarıyla yüz yüze kaldığını hissetti.
Bimerhanenin kapısı kapandı.
İçeride yalnızca Awora, Âeras ve ölümle yaşam arasındaki Reskin kaldı..
Awora kapının kapanmasıyla birlikte derin bir nefes aldı. İçeride bıraktığı hava ağırdı; kan, cam ve bastırılmış korku kokuyordu. Bir an gözlerini kapattı, sonra Cristina’ya döndü.
Cristina hâlâ olduğu yerdeydi. Dizleri titriyor, bakışları kapalı kapıya takılı kalıyordu.
“Buradayım.” dedi Awora, sesi yumuşaktı ama kararlı. “Şimdi bana bak.”
Cristina başını kaldırdı. Gözleri kızarmış, yüzü bembeyazdı. “Onu… yalnız bıraktım.” dedi kısık bir sesle.
“Hayır.” Awora bir adım yaklaştı, ellerini Cristina’nın omuzlarına koydu. “Onu hayatta bıraktın. Bu, tek başına yeterince ağır bir şey.”
Cristina’nın nefesi düzensizdi. Awora rüzgâr gücünü çok hafifçe serbest bıraktı; görünmez bir serinlik Cristina’nın etrafını sardı, kalp atışlarını yavaşlatacak kadar. Zorlamadı. Sadece tutundu.
“Şimdi dışarı çıkıyoruz.” dedi. “Temiz hava alacaksın. Ayakta durman gerekiyor.”
Cristina itiraz etmedi. Sanki direnirse dağılacakmış gibi, Awora’nın yönlendirmesine teslim oldu.

İçeride, Âeras çoktan Reskin’in yanına çökmüştü.
Gözleri hızlı ama kontrollüydü. Sargıyı açmadı; sadece kanın sızdığı yeri kontrol etti, nabzını yokladı. Zayıftı ama ritmi vardı. Reskin’in yüzüne eğildi.
“Beni duyabiliyor musun?” dedi.
Reskin’in dudakları kıpırdadı. Anlamsız bir ses çıktı ama göz kapakları hafifçe titredi.
Âeras bunun üzerine elini Reskin’in göğsüne koydu. Ne büyü ne de tam bir şifa—daha çok bedeni ayakta tutmaya yönelik, yıllar önce saray hekimlerinden öğrendiği yöntemler. Nefesin ritmini zorladı, kan dolaşımını düzenlemeye çalıştı.
“Burada duramayız.” dedi kendi kendine. “Bu oda onu ancak sabaha kadar taşır.”
Reskin’in bilinci bir an için daha netleşti. Gözleri aralandı. Âeras bunu fark etti.
“Güzel.” dedi alçak bir sesle. “Uyanık kalman gerekmiyor. Ama pes de etmiyorsun.”
Ayağa kalktı. Kapıya doğru seslendi: “Awora. Onu buradan çıkarmalıyız. Saray hekimleri. Hemen.”

Avluda, Awora Cristina’yı kendi atına bindirdi. Cristina eyerin önüne tutundu, hâlâ titriyordu.
“Düşmeyeceksin.” dedi Awora. “Ben buradayım.”
Cristina başını salladı. “Reskin…”
“Âeras onunla.” Awora’nın sesi netti. “Ve biz de birazdan.”
Ahırdan metalin taşa sürtünme sesi geldi.
Âeras, küçük sarayın bahçe ahırındaki eski ama sağlam at arabasını çıkarmıştı. Hızla kendi atına bağladı. Hareketleri aceleciydi ama panik yoktu—yalnızca zamanla yarışan biri gibiydi.
Bimerhaneye döndü.
Reskin’i ayağa kaldırmak kolay olmadı. Prens tüm ağırlığını Âeras’ın omzuna verdi. Bir an sendeledi.
“Tutun.” dedi Âeras dişlerinin arasından. “Sadece birkaç adım.”
Reskin yarı bilinçliydi ama yönlendirmeyi hissediyordu. Bir elini Âeras’ın omzuna attı, diğeri boşlukta sallandı. Birlikte avluya çıktılar.
Cristina bunu gördüğünde nefesi kesildi. Awora hemen atın dizginlerini tuttu.
“Bakma.” dedi yumuşak ama kesin bir sesle. “Benimle kal.”
Âeras Reskin’i dikkatlice at arabasına yatırdı. Başının altına bir örtü yerleştirdi, sargıyı yeniden kontrol etti. Kanama hâlâ vardı ama hızlanmamıştı.
Atına bindi.
“Hazırım.” dedi.
Awora dizginleri sıktı. Cristina’nın önünde, yolu açacak şekilde öne geçti.
“Doğrudan Karsiya.” dedi. “Durmak yok.”
Âeras başını salladı. At arabası ağır ağır hareket etti, sonra hızlandı.
Küçük saray arkalarında kalırken, taş yolun sesi sabahın sessizliğini böldü.
Cristina arkasına baktı. Reskin’i göremiyordu ama varlığını hissediyordu; bu, onu hem ayakta tutuyor hem de içini parçalayan bir ağırlık gibi göğsüne oturuyordu.
Awora öne bakıyordu. Yüzü sertti ama zihni nett i.
Bu artık yalnızca bir yaralanma değildi.
Bu, savaşın iç yüzüydü.
Ve Karsiya’ya vardıklarında, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
~
Saray kapıları açıldığında ilk duyulan şey nal sesleri değil, sessizlik oldu.
At arabası avluya girer girmez muhafızlar refleksle yerlerinden doğruldu. Sonra gözleri arabanın içine kaydı—ve o an yüzlerindeki ifade dondu.
Karşı krallığın prensi.
Yaralı.
Karsiya sarayının avlusunda.
Fısıltılar bir anda kesildi. Kimse bağırmadı, kimse kılıcına davranmadı. Şok, hepsini zincirlemişti.
Tam o sırada, bahçenin gölgeli kısmında oturan Aspar ve Daniel başlarını kaldırdı. Güneş altında sakin bir sabah olmalıydı; ama Âeras’ın sesi havayı yırtar gibi yükseldi.
“ASPAR! DANİEL!”
Ses… komutan sesi değildi yalnızca.
Acele, tehlike ve geri dönüşsüzlük taşıyordu.
İkisi de aynı anda ayağa fırladı.
“Ne oldu Âeras?” dedi Aspar koşarken, sesinde alışıldık merak vardı—ta ki at arabasına yaklaşana kadar.
Bir an durdu.
Gözleri arabanın içine kilitlendi.
Renk yüzünden çekildi.
“PRENS RESKIN!” diye bağırdı.
Daniel’in eli refleksle kılıcına gitti ama Âeras sert bir bakışla onu durdurdu.
“Sonra anlatırım.” dedi kısa ve net.
“Aspar, şifacıları hemen bimerhaneye topla.”
“Daniel—muhafızlar. Prensi taşıyın. Dikkatli. Sarsıntı istemiyorum.”
Komutlar tartışmasızdı.
Daniel başını salladı, iki muhafıza işaret etti. Reskin’i sedyeye alırken yüz ifadeleri gerilmişti; bu, düşman taşımak değildi—ölümle yaşam arasındaki birini taşımaktı.
Aspar koşarak bimerhaneye yöneldi. “Yolu açın!” diye bağırdı. “Ateşli su, temiz bez, kan durdurucular—hepsi!”

Bimerhane kısa sürede doldu.
Şifacılar Reskin’i taş yatağa yatırdığında gömleği tamamen kesilerek açıldı. Sargı çözüldü. Kan yeniden sızmaya başlamıştı ama düzensiz değildi—vücut hâlâ direniyordu.
Yaşlı başşifacı eğildi. Parmakları yaraya dokunduğunda yüzü ciddileşti.
“Derin.” dedi. “Ama kalbi kıl payı sıyırmış.”
Âeras hemen yanına geçti. “Yolda bilinci açıldı. Sonra tekrar gitti.”
“İyi.” dedi şifacı. “Demek ki beden hâlâ savaşta.”
Sıcak su hazırlandı. Yarayı temizlerken Reskin’in bedeni kasıldı, boğazından boğuk bir ses çıktı. Gözleri aralandı ama bakışları odaklanmadı.
“Tutun.” dedi şifacı. “Şimdi acı gelecek.”
Kan durdurucu otlar bastırıldı, ardından özel bir merhem sürüldü. İki şifacı aynı anda baskı uyguladı. Zaman uzadı. Mumlar eridi. Sessizlik, yalnızca nefeslerle bölündü.
Bir an için herkes aynı soruyu düşündü ama kimse dile getirmedi.
Sonunda şifacı geri çekildi.
“Şimdilik…” dedi yavaşça, “yaşıyor.”
Oda sanki aynı anda nefes aldı.
“Kanama kontrol altında.” diye devam etti. “Ama ateşi yükselebilir. Bu geceyi atlatması gerek.”
Aspar yumruklarını sıktı. “Ya atlatamazsa?”
Şifacı ona baktı. “O zaman… Tanrılar karar verir.”
Âeras Reskin’in yanına yaklaştı. Prensin yüzü hâlâ solgundu ama nefesi artık daha düzenliydi.
“Direndi.” dedi alçak sesle. “Sandığımdan daha fazla.”
Daniel kapının yanında duruyordu. “Awora nerede?” diye sordu.
Âeras başını kaldırdı. “Avluda. Cristina’yla.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Herkes aynı şeyi fark etmişti.
Bu yalnızca bir tedavi değildi.
Bu, iki krallık arasına saplanmış bir hançerin ilk yankısıydı.
Ve Reskin, henüz gözlerini açmamışken bile, Karsiya sarayının kaderini çoktan değiştirmişti.

~

Antuan Krallığı sabaha uyanmıştı ama sarayın içindeki hava, geceyi henüz bırakmamıştı.
Anton terasında duruyordu. Yağmur gücünün efendisi olan kral, alışkanlıkla gökyüzünü değil, yan dairenin terasını izliyordu. Orası… Reskin’in yeriydi.
Ama teras boştu.
Dün geceden beri.
Tokadın sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. Sert değildi belki ama soğuktu. Hesaplıydı. Ve o tokattan sonra Reskin gözden kaybolmuştu.
Anton dudaklarını sıktı.
“Bu kadar da uzun sürmez.” diye mırıldandı.
Adımını attı. Reskin’in dairesine gitmeye karar vermişti ki—
bir anda göğsünün ortasına keskin bir ağrı saplandı.
Nefesi kesildi.
Elini kalbine götürdü, dizleri çözülür gibi oldu. Gücüyle ayakta kalmaya çalıştı ama beden onu dinlemedi. Sert taş zemine diz çöktü. Yağmur gücü içgüdüsel olarak kıpırdandı ama dışarı çıkamadı; sanki bir şey onu içeriden bastırıyordu.
Bir… iki… üç nefes.
Ağrı yavaş yavaş geri çekildi. Tamamen kaybolmadı; yalnızca yerini huzursuz bir ağırlığa bıraktı.
Anton ayağa kalktı ama yüzü solgundu.
“Bu…” dedi kısık bir sesle. “Benim değil.”
Muhafızlara döndü. “Kaelthorn’u çağırın.”

Kaelthorn geldiğinde Anton terastan ayrılmamıştı. Gözü hâlâ boş duran yan terasa takılıydı.
“Reskin nerede?” diye sordu Anton, araya tek bir kelime bile koymadan.
Kaelthorn duraksadı. Bu, nadirdi.
“Majesteleri…” dedi sonunda. “Dün geceden beri prensi bulamıyoruz.”
Anton başını yavaşça çevirdi. “Ne demek bulamıyorsunuz?”
“Odasında değil. Eğitim alanında değil. Şehirde de iz yok.”
Sessizlik çöktü.
Anton’un parmakları korkuluğun taşına gömüldü. Bir süre konuşmadı. Sonra sesi beklenmedik şekilde sakindi.
“Hiç mi iz yok?”
Kaelthorn başını eğdi. “Hayır, Majesteleri.”
Anton gözlerini kapattı.
Kalbindeki ağrının bir anlamı vardı artık—ama anlam, henüz şekil almamıştı.
“Bir şey oldu.” dedi kendi kendine. “Ama ne…”
Gözlerini açtığında bakışları sertleşmişti. Çözemezdi belki. Henüz.
Ama yağmurdan önce gelen o ağır havayı…
çok iyi tanıyordu.

~

Karsiya Krallığı’nda bimerhanenin kapıları kapanmıştı ama gecenin ağırlığı henüz dağılmamıştı.
Awora, Cristina’yı kolundan tutup dairesine getirdiğinde kızın bedeni hâlâ titriyordu. Yürüyor gibiydi ama gözleri hiçbir şeyi gerçekten görmüyordu; bakışları boşluğa sabitlenmişti. Sanki ruhu birkaç adım geride kalmıştı.
Awora kapının önünde durdu. Muhafızlara döndü.
“Bimerhaneden lavanta suyu getirin.” dedi net bir sesle.
“Ve saray mutfağından bir tas çorba. Sıcak olacak.”
Muhafızlar tereddüt etmeden uzaklaştı.
Awora Cristina’yı yatağın kenarına oturttu. Dizleri hâlâ kilitliydi, parmakları etek kumaşına gömülmüştü.
“Bak bana.” dedi Awora yumuşak bir tonla.
Cristina bakmadı.
Awora iç çekti ama zorlamadı. Bunun bir panik değil, şok olduğunu biliyordu. Rüzgâr gücünü bu kez hiç kullanmadı. Dokunuşlarının sakinliği yeterliydi.
“Üzerin kan kokuyor.” dedi sessizce. “Değiştireceğiz.”
Cristina itiraz etmedi. Awora kendi elleriyle pelerini çıkardı, lekelenmiş giysileri çözdü. Hareketleri aceleci değildi; sanki her düğüm, Cristina’nın içindeki bir düğümü de gevşetiyordu.
Temiz bir elbise giydirdi, saçlarını parmaklarıyla arkaya topladı.
Kapı çalındı.
Lavanta suyu ve çorba geldi.
Awora tası aldı. Kapıyı kapattıktan sonra küçük şişeyi açtı. Çorbanın içine iki kaşık lavanta suyu koydu. Kaşıkla yavaşça karıştırdı. Koku odayı doldurdu—sakinleştirici, ağır ama güvenli.
Cristina’ya döndü.
“İç.” dedi. Bu bir rica değil, bir sığınaktı.
Cristina tası iki eliyle tuttu. İlk yudumu aldığında dudakları titredi. İkinci yudumda gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Sessizdi; hıçkırık yoktu, yalnızca durmaksızın süzülen gözyaşları.
Awora yanına oturdu, omzuna hafifçe dokundu.
“Artık tutmak zorunda değilsin.” dedi fısıltıyla.
Çorba bittiğinde Cristina’nın göz kapakları ağırlaşmıştı. Başını yastığa yasladı. Bir şey söylemeye çalıştı ama kelimeler gelmedi.
Gözleri kapandı.
Awora birkaç dakika kıpırdamadı. Cristina’nın nefesini dinledi. Düzenliydi. Derindi.
Üzerini örttü. Yorganı omuzlarına kadar çekti.
Ayağa kalktı ama kapıya yönelmeden önce bir an durdu. Cristina’nın yüzüne baktı. Uykuda bile kaşları hafifçe çatılıydı.
“Güvendesin.” dedi çok alçak bir sesle.
Kapıdan çıktı.
Dışarıda bekleyen muhafızlara döndü.
“Sarah hizmetlerinden iki kişi.” dedi. “Başında bekleyecekler. Gözünü üzerinden ayırmayacaklar.”
Muhafızlar başlarını eğdi.
Awora koridora doğru yürürken omuzlarındaki ağırlık artıyordu. Çünkü artık sakinleştirmek bitmişti.
Şimdi…
hesap vakti yaklaşıyordu.

~
Awora daireden çıktığında saray koridorları ona her zamankinden daha uzun geldi. Ayak sesleri taş zeminde yankılanıyor, her adım onu biraz daha ağırlaştırıyordu. Yine de durmadı. Yönü belliydi.
Taht odası.
Kapılar açıldığında içerideki ışık, dışarıdaki solgun gün ışığından daha sertti. Kral Mayran tahtında oturuyordu. Önünde açılmış haritalar, yarım kalmış raporlar vardı ama Awora içeri girer girmez hepsi anlamını yitirdi.
Mayran başını kaldırdı.
Awora’nın yüzünü gördüğü an kaşları çatıldı.
“Konuş.” dedi. “Bu yüzle gelen şey iyi değildir.”
Awora eğildi ama diz çökmedi. Sesini toparladı.
“Baba…” dedi. “Bu gece Ferzent Ovası’ndaki küçük sarayda bir şey oldu.”
Mayran sessiz kaldı. Awora devam etti.
“Cristina, Reskin’in Awora’ya zarar verdiğini sandı.”
“Onu düşman zannetti.”
“Ve hançerini çekti.”
Oda bir an sessizliğe gömüldü.
Mayran ayağa kalktı. Işık gücü fark edilmeden kıpırdandı; havadaki sıcaklık değişti.
“Cristina mı?” dedi sertçe. “Cristina bunu yaptı?”
Awora gözlerini kaçırmadı. “Evet.”
Mayran’ın yumruğu tahtın koluna indi. “Bu kabul edilemez.”
“Bilerek yapmadı.” dedi Awora hemen. “Yanıldı. Korktu. Ve sonra—”
Duraksadı.
“Sonra… sabaha kadar onun hayatını kurtarmak için elinden geleni yaptı.”
Mayran’ın öfkesi bir an sendeledi ama tamamen sönmedi.
“Yine de hançer…” dedi. “Antuan’ın prensini—”
“—Karsiya topraklarında hayatta tutan da Cristina oldu.” Awora’nın sesi ilk kez sertleşti. “Eğer o olmasaydı Reskin sabahı göremezdi.”
Mayran ağır bir nefes aldı. Tahtın önünde yürüdü. Ellerini arkasında kenetledi.
“Durumu net söyle.” dedi. “Şu an yaşıyor mu?”
“Yaşıyor.”
“Saray hekimleri müdahale etti. Kanama kontrol altında ama durumu hâlâ kritik.”
Mayran gözlerini kapattı. Bir süre konuşmadı.
“Anton bunu öğrenirse…” diye mırıldandı.
“Öğrenecek.” dedi Awora. “Ama ne zaman ve nasıl… onu biz belirlemezsek, savaş bizi belirler.”
Mayran başını kaldırdı. Bakışları kızına kilitlendi.
“Cristina şu an nerede?”
“Uyuyor.” dedi Awora. “Şoktaydı. Güvende. Başında nöbet var.”
Mayran’ın yüzündeki öfke yerini daha soğuk, daha tehlikeli bir şeye bıraktı: hesap.
“Bu bir yanlış anlaşılma değil artık.” dedi.
“Bu… zincirleme bir felaket.”
Awora bir adım öne çıktı. “O yüzden sana geldim.”
Mayran yavaşça başını salladı.
“Reskin’i iade edemeyiz.” dedi. “Bu hâliyle asla.”
“Zaten istemiyoruz.” dedi Awora. “Çünkü o konuşacak.”
Mayran durdu. “Ne biliyor?”
“Anton’un Awora’yı nasıl kullandığını.”
“Ve bu savaşın sandığımızdan kirli olduğunu.”
Mayran’ın yüzü karardı.
“Öyleyse…” dedi ağır ağır, “önce durumu çözeriz.”
Tahta geri oturdu.
“Reskin iyileşecek.”
“Cristina korunacak.”
“Ve Anton… henüz hiçbir şeyden emin olmayacak.”
Awora başını eğdi. “Emrin?”
Mayran’ın sesi sertti ama kontrollüydü.
“Bimerhane gizli tutulacak.”
“Kimse prensi görmeyecek.”
“Ve sen, Awora—”
Bakışları kızına saplandı.
“Bu işin ortasındasın artık.”
Awora başını kaldırdı.
“Zaten başından beri öyleydim.”
Taht odasında ışık biraz daha parladı.
Fırtına başlamamıştı.
Ama herkes, yaklaşmakta olduğunu hissediyordu.

~

Saray bahçesi, öğleden sonra güneşine rağmen ağırdı.
Aspar, bimerhaneye bakan taş kemerin altında duruyordu. Kolları göğsünde bağlıydı; bakışları kapıya sabitlenmişti. Daniel ise birkaç adım ötede, çimenlerin üzerinde oturmuş, kılıcının kabzasını parmaklarıyla yokluyordu.
“Prens Reskin hâlâ hayatta.” dedi Daniel, sesi alışıldık rahatlığındaydı.
“Bunca karmaşa… biraz fazla dramatik.”
Aspar başını çevirmedi. “O dramatik dediğin şey, iki krallığı savaşa sokabilir.”
“Ya da sokmayabilir.” Daniel omuz silkti. “Bazen insanlar fazla anlam yüklüyor.”
Aspar nihayet ona baktı. “Bu senin ağzından çıkmamalı.”
Daniel kaşlarını kaldırdı. “Neden?”
“Çünkü bu sarayda seni kollayan biri var.” dedi Aspar. “Ve o kişi ben olunca, sen her şeyi hafife alabiliyorsun.”
Daniel’in elindeki kılıç bir an durdu.
“Ne demek istiyorsun?” dedi yavaşça.
Aspar iç çekti. “Daha ne diyeyim?”
“Reskin avluya girdiğinde muhafızların önüne kim geçti?”
“Awora bağırdığında kim seni arkasına aldı?”
“Bimerhanede herkes gerildiğinde kim ‘Daniel karışmasın’ dedi?”
Daniel ayağa kalktı.
“Beni korumak mı sanıyorsun bunu?” dedi. Sesi hâlâ sakindi ama altı sertti.
“Beni görünmez yapıyorsun, Aspar.”
“Saçmalama.” dedi Aspar. “Seni hayatta tutuyorum.”
“Ben çocuk değilim!” Daniel’in sesi yükseldi.
“Komutan şövalye değilim belki ama bu sarayın askeri benim de!”
Aspar bir adım yaklaştı. “Bu iş senin için fazla tehlikeli.”
“Karar verme yetkisi sana mı ait?” Daniel bağırdı.
“Yoksa benim yerime düşünmeyi ne zaman görev edindin?”
Bahçedeki hava gerildi. Uzaktan muhafızlar bakıyordu ama kimse yaklaşmıyordu.
“Ben seni kaybetmek istemiyorum!” dedi Aspar.
“Bunu anlamak bu kadar mı zor?!”
Daniel’in yüzü bir an dondu.
Sonra öfke yükseldi.
“İşte sorun bu!” diye bağırdı.
“Sen beni bir asker olarak değil, taşınması gereken bir yük gibi görüyorsun!”
“Yalan!” Aspar’ın sesi bahçede yankılandı.
“Ben seni sevgilim gibi—”
“—sevgililer zincirlenmez!” Daniel bağırarak sözünü kesti.
“Benim önümde durma! Arkamda saklama! Yanımda dur ya da çekil!”
Aspar’ın yumrukları sıkıldı. “Yanında durursam ölürsün!”
“Ölmek benim seçimim olabilir!” Daniel ileri atıldı.
“Senin değil!”
İkisi de nefes nefeseydi artık. Sesleri taş duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
“Beni bir kez olsun kendim olmama izin ver!” dedi Daniel.
“Beni koruma, Aspar. Bana güven!”
Aspar cevap veremedi.
Tam o anda—
GÜMMM.
Saray kapısı, devasa bir güçle yumruklanmış gibi sarsıldı.
Toprak titredi. Kuşlar havalandı. Muhafızlar silahlarına sarıldı.
Bir darbe daha geldi.
Daha güçlü.
Daha kasıtlı.
Aspar ve Daniel aynı anda kapıya döndü.
Kavga bitmişti.
Ama başka bir şey başlıyordu...