4. bölüm · KARSİYA
Bölüm3-Gölgenin aldığı prenses
Cristina’nın yaralı ayağı, Reskin’in terasının kenarındaki sert taş zemine vurduğunda keskin bir acı bacağını sardı. Dişlerini sıktı ama yine de boğuk bir inilti dudaklarından kaçtı.
Tam o anda içeriden gelen hafif bir adım sesi duyulunca panikledi.
“Hayır… beni görmemeli…”
Yürümeye çalıştı ama ayağındaki ağrı yüzünden sendeleyerek çatının diğer tarafına doğru ilerledi. Karanlık gece, dolunayın parlaklığıyla birleşip saçlarındaki bakır gölgeleri parlatıyordu.
Bir adım attı…
Sonra bir ses.
Tık.
Cristina’nın saçları eski bir demirin ucuna takıldı. Bir tutamı kopup aşağı—Reskin’in terasına—düştü.
Cristina’nın kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Hemen toparlandı, saçını kurtardı ve acıya aldırmadan hızla çatı boyunca koşarak uzaklaştı. Fakat aceleden bir şeyi daha düşürdüğünü fark etmedi:
Üzerinde “C” harfi işlenmiş yeşil saç tokası…
Aşağıda ise Reskin, karanlık terasına düşen o bakır saç tutamına bakakaldı.
Parmaklarıyla tutamı kaldırdı, ay ışığına doğru incelendi.
“Cristina…?”
Tam o sırada arkasında ağır bir kapı açılma sesi yankılandı. Reskin irkildi, elindeki saç tutamını avucuna sıkıştırdı.
Kapıdan içeri Kaelthorn girmişti.
Genç adamın üzerinde savaş eğitiminden kalma hafif zırh vardı, yüzünde her zamanki ciddi ama sıcak ifade… Reskin’in elindeki gizemi fark etmeden yanına yaklaştı.
Kaelthorn:
“Prens… biraz konuşabilir miyiz? Baban yine sinir içinde. Herkesi köşeye sıkıştırıyor.”
Reskin derin bir nefes aldı, elindeki saç tutamını gizlice cebine koydu.
Reskin:
“Biliyorum. Savaş yaklaşınca daha da kötü oluyor. Yine kimlere bağırdı?”
Kaelthorn hafifçe gülümsedi, omuzlarını silkti.
Kaelthorn:
“Bana. Sana. Komutana. Bahçıvana. Yoldan geçen kediye bile bağırabilir durumda.”
Reskin istemsizce güldü. O gülüşü görmek Kaelthorn’u her zaman rahatlatırdı.
Kaelthorn:
“Biliyor musun… bazen babanın öfkesi altında ezildiğini düşünüyorum. Sen ışığı seviyorsun, barışı seviyorsun. Ama baban… onun hırsı başka.”
Reskin başını eğdi.
Gözleri ciddiyetle gölgelendi.
Reskin:
“Antuan’ın geleceği uğruna her şeyi yapmamı istiyor. Her şeyi… Onun kadar acımasız olamayacağımı kabul etmiyor.”
Kaelthorn, Prens’in omzuna hafifçe dokundu.
O dokunuşta hem sadakat hem kardeşçe bir güven vardı.
Kaelthorn:
“Reskin… Sen baban değilsin. Ve iyi ki değilsin. Biz—ordu, halk, ben—senin gibi bir prensin peşinden gitmeyi seçiyoruz.”
Reskin’in içi biraz olsun yumuşadı. Yine de aklı çatıda bıraktığı gizemdeydi.
Reskin:
“Bazen… şu sarayda nefes almak bile zor. Sanki her adımım izleniyor.”
Kaelthorn:
“Ben buradayım. Yanında. Ne olursa olsun.”
Reskin ona baktı; Kaelthorn’un sözleri güvendi, gerçekti.
İkisi de sessizleşti.
Ama Reskin’in karanlık düşüncelerinden bir tanesi inatla geri geliyordu:
Cristina… çatıda gerçekten o muydu?
Yaralı bir ayak sesi… bakır saç… ve o tokadaki C harfi…
~
Cristina, terasın taş duvarından uzaklaşırken nefesi kesik kesikti. Yaralı ayağı her adım attığında zonkluyor, karanlık koridorlarda yankılanan hafif bir topallama sesi kalıyordu arkasında. Reskin’e görünmeden kaçmayı başarmıştı ama bu dönüş yolculuğu... düşündüğünden daha zorluydu.
Karsiya’ya dönene kadar tek düşündüğü şey şuydu:
“Awora beni öldürecek.”
Gökyüzü karanlık, dolunayın silik parıltısı ağaçların arasından süzülüyordu. Cristina, sarayın geniş kapısına ulaştığında neredeyse yığılıp kalacaktı. Büyük kapının önünde nöbet tutan yeni şövalye Daniel, mızrağını omzuna yaslamış ayakta dikiliyordu. Gençti, fit bir vücuda sahipti; kumral saçlarının bir kısmı alnına düşüyor, su mavisi gözleri keskin bir dikkatle etrafı tarıyordu.
Cristina’yı görünce gözleri irileşti.
“Cristina? Bu saatte dışarıda ne işin var— bir dakika… ayağın kanıyor” diye fısıldadı panikle.
Tam o sırada kapının iç tarafında adımlar duyuldu. Fener ışığıyla birlikte uzun saçları omuzlarına dökülen Awora göründü. Gözleri öfke ve endişe karışımı bir parıltıyla Cristina’ya kilitlendi.
“Cristina!”
Awora neredeyse çığlık atacaktı ama kendini tuttu. “Nerede kaldın sen?! Saat kaç oldu farkında mısın?”
Cristina başını eğdi, nefesi titriyordu.
“Awora… açıklayabilirim.”
Awora bir an hiç konuşmadı. Cristina’yı süzdü, bakır saç tutamının arasında kan bulaşmıştı, yürüyüşü dengesizdi.
Sonunda dişlerinin arasından konuştu:
“Odana çıkıyoruz. Şimdi.”
Daniel hemen araya girdi, destek olmak için.
“Ben yardımcı olayım, Prenses.”
Awora kısa ama sert bir bakış attı.
“Tamam, Daniel. Odanın kapısına kadar bizimle gel.”
Daniel, Cristina’nın kolunu nazikçe kaldırıp destek oldu. Cristina’nın ayağı yere her değdiğinde acı yüzünden sesi çıkacak gibi oluyor ama kendini tutuyordu.
Üçü birlikte sarayın sessiz koridorlarından geçtiler. Kristal avizeler sarkıyor, mermer zeminde adımlar yankılanıyordu. Saray uyuyordu… ama gecenin ağırlığı üzerlerinde dolaşıyordu.
Cristina’nın odasının kapısına vardıklarında Daniel nazikçe gülümsedi.
“Umarım iyi olursun,” dedi içten ve hafif bir kaygıyla.
Awora somurtarak cevap verdi: “Teşekkürler Daniel. Nöbetine dön.”
Kapı kapanınca odada bir sessizlik oldu. Cristina başını biraz kaldırdı ama Awora’nın bakışından kaçamadı.
Awora kollarını göğsünde birleştirdi. Kaşları çatıktı, gözleri ateş gibi.
“Neredeydin.”
Ne bir bağırış, ne bir çığlık… sadece sakin ama tehlikeli bir ton.
Cristina yutkundu.
“Awora… lütfen. Öfkeleneceğini biliyorum ama—”
Awora eliyle susturdu.
“Beni aptal yerine koyma. Yaralısın Cristina, hem de ciddi şekilde. Bu halde Karsiya’dan tek başına çıkıp gece yarısı geri dönmek?!”
Gözleri dolmuş gibiydi ama öfkesini saklıyordu.
“SAVAŞ var farkında mısın?!”
Cristina iç çekti, bakışlarını yere indirdi.
“Ben… sadece birini merak ettim.”
Awora’nın nefesi kesildi.
Tek bir an.
Sonra:
“Reskin.”
Cristina donakaldı.
“B-ben… nasıl bildin?”
Awora gözlerini devirdi.
“Cristina, senin bakışlarını görmem için kahin olmam gerekmiyor. Savaşın ortasında bile her şeyi unutup o çocuğu düşünüyorsun. Yani, en azından saklayamıyorsun.”
Cristina utançla yanağına düşen saçlarını düzeltti.
“Awora… bir şey hissetmiyorum.”
Gözlerini kaçırdı.
“Yani… bilmiyorum. Sadece iyi olduğunu görmek istedim. O kadar.”
Awora derin bir nefes aldı. Öfkesi biraz yumuşadı ama gitmedi.
“Cristina. Sen benim kuzenimsin. Benim ailem. Böyle pervasızca davranamazsın. Ya sana bir şey olsaydı? Ya yakalansaydın? Ya—”
Cristina hafifçe gülümsedi.
“Merak ettiğini bilmek güzel memesiz.”
Awora bir an durdu. Gözlerini kısmıştı. Sonra istemsizce güldü.
“Sinirlenme hakkımı elimden alma, tamam mı?”
Cristina hafif bir kahkaha attı ama acı bacağında yankılanınca yüzünü buruşturdu.
Awora hemen diz çöküp yaraya baktı.
“Bunu kim yaptı sana?” diye sordu Awora, parmaklarını hafifçe yaraya bastırarak.
Cristina inledi.
“Düşündüğün gibi değil. Savaşta ufak bir çarpışma oldu. Ben de… biraz dikkatsiz davrandım.”
Awora kaşlarını kaldırdı.
“Bayağı ‘ufak’ bir çarpışmaymış.”
Küçük bir sandıktan ilaç şişeleri ve temiz bezler çıkardı. Çok hassas davranıyordu, her dokunuşu dikkatliydi.
Cristina sessizce izledi.
“Awora… sinirli olduğunu biliyorum ama—”
Awora gözlerini devirdi.
“Hayır, hala sinirliyim. Ama seni parça parça sorgulamak için daha fazla gücüm yok şu an.”
Cristina gülerek başını yastığa yasladı.
“Yani… affettin mi?”
Awora yarayı bağlarken mırıldandı:
“Affettim demedim. Sadece… seni sağ salim karşımda gördüğüm için şanslıyım.”
Cristina kalbinde bir sıcaklık hissetti.
“Ben de seni seviyorum, kuzen.”
Awora durdu, gözlerini kısarak Cristina’ya baktı.
“Duygusal konuşmalar yapma. Yoksa gerçekten sinirlenmeye başlarım.”
Cristina kahkahayı bastıramadı.
“Sen böyle deyince daha komik oluyor.”
Awora dudak büktü.
“Yat. Dinlenmen lazım.”
Cristina battaniyenin altına girdi. Awora da yanına uzandı, kollarını başının altına koydu.
“Awora,” dedi Cristina kısık sesle, “gerçekten kızgın mısın hâlâ?”
“Evet.”
“Biraz mı?”
“Birazdan fazla.”
Cristina mızmızlandı.
“Aworaaa…”
Awora gülümsedi.
“Uzatma. Yarın yine azar işiteceksin. Şimdi uyu.”
Cristina gözlerini kapadı, ama gülümsemeyi kesemedi.
“Tamam… ama gerçekten merak ettim onu.”
Awora iç çekti.
“Ben de seni merak ettim. Aramızdaki fark bu.”
Cristina gözlerini aralayıp şaka yaptı:
“Aramızdaki tek fark benim memelerimin daha büyük olması.”
Awora kahkaha attı.
“Rüyanda görürsün. Uyu artık, yoksa Daniel’i çağıracağım.”
İkisi de istemsizce güldüler.
Gecenin son sessizliği onları sardı.
Savaşın gölgesi dışarıdaydı ama içeride… iki kuzen bir süreliğine huzur bulmuştu.
Ve sonunda uyku ikisini de uyku aldı.
~
Sarayın pencerelerinden içeriye narin bir sabah ışığı dökülüyordu. Hava hâlâ savaşın ağırlığını taşıyordu; kuşlar bile daha kısık ötüyordu.
Âeras zırhını düzeltirken ciddi görünüyordu. Yanında beliriveren Aspar ise her zamanki düz saçlarıyla gelmişti ama adımları ağır, yüzü dingindi.
Tam o sırada iki muhafız hızlıca eğildi.
“Kral Mayran, Âeras ve Aspar’ın acilen taht odasına gelmesini istiyor.”
Aspar kısa bir iç çekti, ama sesi sakindi:
“Günümüz yine kral emriyle başlıyor.”
Âeras hafif gülümseyerek: “Şanslıysak sadece üç emir verir.”
Aspar hafif başını salladı.
“Ben de sabah sabah ok deposunda kaybolmak istemem. Ama yapacağız.”
Birlikte taht odasına doğru yürüdüler.
~
Kapılar açıldığında Mayran ayakta bekliyordu. Işık gücü yüzüne hafif bir parlaklık katıyordu ama savaşın izleri hâlâ görünüyordu.
Âeras eğildi.
“Asil Kral Mayran, emrinizdeyiz.”
Aspar sakin ve kontrollü şekilde eğildi, saçını hiç umursamadan. Yüzü ciddiydi.
Mayran konuşmaya başladı: “ İki cephede de düzen bozuldu. Tüm oklar, kılıçlar ve zırhların yeniden dizilmesi gerekiyor. Antuan saldırabilir. Hazırlıksız kalamayız.”
Âeras:
“Kılıç deposunu ben hallederim.”
Aspar net bir sesle: “Oklar bende. Sayarım, kırıkları ayırırım.”
Mayran başını salladı. “Daniel de bugün size katılacak.”
Âeras şaşırdı.
“Aspar kim olduğunu biliyor musun?”
Aspar omuz silkti.
“Yeni şövalyeyi daha görmedim ama birlikte çalışırız.”
Mayran onları el işaretiyle gönderdi. “Öğlene kadar tam liste istiyorum.”
Çıktıklarında Aspar sessizce söyledi: “Umarım çok gergin biri değildir. Yeni şövalyeler bazen fazla sert oluyor.”
Âeras:
“Göreceğiz.”
~
Avluda antrenman sesleri yükseliyordu.
Ve kule merdivenlerinden biri indi: Daniel.
Daniel’in adımları tedirgin, yüzünde utangaç bir gülümseme vardı. Zırhı yeni parlıyor, sanki ilk gün heyecanı üzerindeydi.
Daniel çekingen bir sesle: “Âeras… Aspar… sizi arıyordum. Bugün… birlikte… şey… çalışacakmışız.”
Âeras ona el uzattı. “Hoş geldin Daniel.”
Aspar yavaş ve kendinden emin adımlarla yaklaştı. Ses tonu derin ve sakindi. “Ben Aspar. Ok deposunu ben yönetiyorum.”
Daniel el uzatma esnasında ayağını bir taşa taktı— ve öne doğru düşerken Aspar onu hızlıca belinden tuttu. Tek hamlede dengede tuttu.
Daniel’in yüzü kıpkırmızı oldu. “B–ben şey… taş… yani… dikkat etmedim.”
Aspar’ın dudaklarında hafif bir espri saklıydı: “Taş yerinde duruyor. Sorun sende.”
Danielin nefesi kesildi. “Ö–özür… yani şey… sabahları biraz—”
Aspar: “Sabahlar kimseyi affetmez. Merak etme.”
Âeras geriden: “Taş… kayganmış galiba?”
Daniel:
“Y–yo… normal taş işte…”
Aspar sessiz bir tebessümle: “Hadi. Ok deposuna gel.”
Depoya girdiklerinde toz kokusu yayılmıştı. Daniel raflara bakarken elleri belirgin şekilde titriyordu.
Daniel: “Bu okların çoğu… yani… şey… iyi durumda. Bazıları kırılmış ama… bakıyorum.”
Aspar ağır bir şekilde bir sandalyeye oturdu, yaklaşmadan önce Daniel’i izledi. “İlk gün herkes böyle olur. Telaşın geçer.”
Daniel utangaç bir kahkahayla: “İ–inşallah. Ben biraz heyecanlıyım da…”
Aspar rahat bir tonda: “Heyecan iyidir. İşini daha düzgün yaparsın.”
Daniel gözlerini yere indirip gülümsedi: “Sen böyle… çok rahatsın.”
Aspar: “Rahat olmayı severim. Hayat kısa.”
Daniel tam bir ok çekmeye çalışırken eli takıldı. “Ah!— şey… elim kaydı…”
Aspar hafif bir gülümsemeyle: “Demek ok değil, sen kayıyorsun.”
Daniel bir anda kızardı. “B–ben öyle şeyler… yani… kaymam normalde…”
Aspar: “Ben düşürmemerim. Merak etme.”
Daniel kalakaldı.
Âeras kapıdan içeri girdi.
“Ok sayımı bitti mi? Yoksa burada… tatlı bir sahne mi izliyorum?”
Daniel bir anda panikledi. “N–ne tatlı sahnesi?! Biz sadece—”
Aspar sakince: “Sayım bitti.”
Âeras kaşını kaldırdı, Aspar’a eğilip kısık sesle: “Daniel’den hoşlanmışsın ha?”
Aspar en ufak utanç belirtisi göstermeden:
“Evet. Belli değil miydi?”
Âeras:
“Ben şaka yapıyordum…”
Aspar:
“Ben yapmıyordum.”
Daniel arkadan kekeleyerek: “N–ne konuşuyorsunuz?! D–duymadım galiba ama duymamam iyidir herhalde!”
Aspar ona dönüp hafif bir tebessüm etti: “Zamanı gelince duyarsın.”
Daniel daha da kızardı.
~
ANTUAN KRALLIĞINDA SABAH
Antuan’ın sabahı her zamanki gibi sisli ve griydi. Taş avlunun üzerinde çiğ damlaları parlıyor, her nefes soğuktan buğu bırakıyordu. Reskin, siyah antrenman zırhını giymiş, geniş avluya doğru ilerlerken Kaelthorn onu çoktan bekliyordu.
Kaelthorn, Antuan’ın en sert savaşçılarından biriydi; uzun boylu, pürüzlü yüzlü, ama Reskin’e karşı şaşırtıcı derecede yumuşaktı. Elinde iki kılıç tutuyor, birini Reskin’e doğru uzatıyordu.
“Hazır mısın prens?”
Reskin kılıcı alırken gülümsedi.
“Her zamanki kadar hazırım.”
Kılıçların çarpmasıyla sabah sessizliği bozuldu. Metalin metal üzerindeki keskin sesi avluda yankılandı. İkisi de terlemeye başlamış, nefesleri hızlanmıştı. Bir süre sonra Kaelthorn hamlelerini hafifletti.
“Yüzün dün geceden beri gergin. Bir şey var sende.” dedi Kaelthorn, kılıcını savunmaya alırken.
Reskin, bir hamleyi yarım bırakıp gözlerini kaçırdı.
“Ben mi… yok bir şey.”
Kaelthorn gülerek onu itti.
“Ben seni dün geceden beri tanımıyorum, Reskin. Konuş.”
Reskin kılıcını yere vurup hafifçe dinlenmek için doğruldu.
“Ben… sadece Cristina’yı düşündüm dün gece.”
Kaelthorn’un kaşları kalktı.
“Cristina mı? Karsiya’nın rüzgâr prensesi Cristina?”
Reskin derin bir nefes aldı.
“Evet. Savaşta onu yaralı gördüm. O an içimde bir şey… kırıldı gibi. Onu düşündüm. İyi olup olmadığını merak ettim.”
Kaelthorn alaycı bir grin yaptı.
“Yani sonunda gönlün birine takıldı ha?”
Reskin gözlerini devirdi.
“Hayır, öyle değil. Sadece… o iyi bir insan. Savaşın tam ortasında bile başkalarını düşünüyor.”
Kaelthorn kılıcını sırtına koydu.
“Sen de öylesin. Belki bu yüzden onu düşünmen garip değil.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Kaelthorn devam etti:
“Ben de Maggie’yi düşünüyorum.”
Reskin gülümsedi.
“Maggie mi? İşte bunu bekliyordum.”
Kaelthorn içini çekti.
“Maggie çok inatçı. Bazen beni delirtmek için doğmuş gibi. Ama… onda bir sıcaklık var. Sarayın karanlığına rağmen gülmeyi biliyor.”
Reskin başını salladı.
“Sanırım ben de bunu Cristina’da gördüm.”
Kaelthorn kılıcını tekrar çekip Reskin’e döndü.
“Bak prens. Birini düşünmek ayıp değil. Ama bunu babana söylemek… tehlikeli olur.”
Reskin gülümsedi.
“Şimdi sen de babam gibi konuşmaya başladın.”
Kaelthorn omzunu silkti.
“E o kadar yıl onunla çalışınca insana geçiyor demek ki.”
♧
Tam o anda avlunun girişindeki büyük kapı yavaşça açıldı. İçeri ağır adımlarla Kral Anton girdi. Siyah pelerini yerde sürünüyor, yüzü her zamanki gibi soğuk ve katıydı.
Kaelthorn hemen saygıyla eğildi.
“Majesteleri.”
Reskin da kılıcını indirip diz çöktü.
“Baba.”
Anton başıyla hafif bir selam verdi.
“Devam edin.”
Kaelthorn, Anton'un rahatsız edilmesini istemediğinden Reskin’i birkaç adım öne çağırdı. İkisi tekrar kılıç çalışmaya başladı. Reskin hamle yaptıkça Anton dikkatle izliyordu.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra, yanında duran muhafızına doğru eğildi. Çoğu kimsenin duymayacağı kadar kısık bir sesle mırıldandı:
“Ben oğluma… eziyet mi ediyorum?”
Muhafız şaşkına döndü.
“Majesteleri… ben…”
Anton bir anda irkildi, sanki ağzından çıkanı kendi duymamış gibi.
“Bu soruyu unut.”
Muhafız hemen başını eğdi.
“Emredersiniz.”
Anton tekrar oğluna baktı. Reskin terliyor, nefes nefese ama güçlü duruyordu.
Anton’un yüzünde bir anlık bir gölge belirdi; pişmanlık mı, kırıklık mı, yoksa özlem mi… belki hepsi.
Son kez kaşlarını çatıp pelerinini savurdu ve ağır adımlarla odasına doğru yürüdü.
Kapı kapanır kapanmaz Anton yüksek sesle konuştu:
“Dışarı çıkın. Hepiniz.”
Muhafızlar bir bir eğilip odadan ayrıldı.
Kapı kapanınca odada yalnızlık çöktü.
Odada büyük bir ateş yanıyor, duvarlarda zırhlar asılıydı. Köşede ise uzun, zarif bir masa üzerinde duran Debra’nın portresi vardı.
Debra…
Antuan’ın eski kraliçesi.
Anton’un hayatındaki tek yumuşak nokta.
Hem ona zarar vereni öldürmüş… hem de onun kanını sarayda saklamış bir acının adamı.
Anton yavaş adımlarla portreye yaklaştı. Debra'nın nazik gülümsemesi, bakır bukleli saçları ve derin bakışları odayı dolduruyordu.
Anton’un sesi çatallandı.
“Ben oğluma eziyet mi ediyorum, Debra?”
Bir cevap yoktu.
Sadece sessizlik.
Anton’un kendisi bile bu soruyu duyunca şaşırmış gibiydi.
Kısa bir nefes aldı, gözleri karanlıkla doldu.
Portreye biraz daha yaklaştı.
“Söyle… doğru mu yaptım? Onu böyle güçlendirmek… böyle yetiştirmek…”
Ateşin çıtırtısı dışında hiçbir ses yoktu.
Anton’un dizleri pes etti ve yere çöktü.
Ellerini saçlarına götürdü.
“Onu korumak istedim…
Ama… ona zarar mı verdim?”
Bir an için Anton'un yüzündeki bütün sertlik kayboldu.
İçindeki baba tamamen ortaya çıktı.
Reskin’e duyduğu sevgiyi yıllardır bastıran adam… o birkaç saniyelik sessizlikte tüm zırhını indirmişti.
Ama sonra…
Fısıltı gibi bir şey geçti içinden.
O eski hırs.
O eski öfke.
Antuan’ın karanlık tahtı gibi büyüyen güç arzusu.
Gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Ve eski hali geri geldi.
Soğuk.
Duygusuz.
Güçlü.
Ayağa kalktı. Pelerininin üzerindeki kırışıkları düzeltti.
“Duygular… zayıflıktır.” diye mırıldandı kendi kendine.
“Reskin güçlü olmak zorunda.”
Debra’nın portresine son kez baktı.
“Benim yolum bu, Debra.”
“Ve kimse beni bundan döndüremez.”
Gözlerindeki son sıcaklık kırıntısı da silindi.
Anton artık yine eski, keskin, buz gibi kraldı.
~
Karsiya sarayının ince işlemeli perdelerinden süzülerek odaya altın bir parıltı bırakıyordu. Awora yüzünü yastığa gömmüş, saçları her zamanki gibi dağınık halde Cristina’nın omzuna yayılmıştı. Cristina ise uyanık gibi görünse de aslında yarı uyur hâlde, Awora’nın yüzüne bakıp duruyordu.
Awora homurdanarak döndü.
Awora: “Niye dikiliyorsun suratıma böyle? Uykumu izliyorsun yine…”
Cristina sırıtarak yastığı onun yüzüne bastırdı.
Cristina: “Sen uyurken çok komiksin, farkında mısın? Dudakların arada böyle ‘pup’ diye kıpırdıyor.”
Awora: “YALAN! Ben öyle uyumam!”
Awora hışımla doğruldu ama saçları gözlerinin önüne düşünce korkunç bir tehdit havası bozuldu. İkisi de kahkaha attı. Yatakta birbirlerini ittiler, yastık savaşı çıkacakken kapı birden açıldı.
Kral Mayran içeri girmişti.
İki kız bir anda dimdik oturup yüzlerine melek masumiyeti takındı.
Mayran: “Günaydın kızlar… Cristina, ayağın nasıl? Neden hâlâ tam iyileşmedin?”
Awora tam “Çünkü dün gece Antuan’a gidip dönmek moral bozuyor da ondan kralım…” diyecekmiş gibi ağzını açtı ama aynı anda Cristina panikle onun kolunu çimdikledi. Awora da şaşırıp ona baktı.
Cristina kaşlarıyla “Sakın söyleme!” diye adeta dans ediyordu.
Bir kaş kalktı, göz kırpıldı, dudak büküldü, bir daha kaş kalktı… tam bir felaket gösterisi.
Mayran kızlarının bu garip mimikleşmesini görünce gözlerini kıstı.
Mayran: “Bir sorun mu var?”
Awora hemen uydurdu:
Awora: “Şey… baba… Cristina dün gece odadaki merdivene takıldı. Yani böyle pat diye… ayağını çarptı. O yüzden hâlâ tam düzelmedi.”
Cristina başını hızla salladı.
“Evet evet merdiven! Çok hain bir merdivendi…”
Mayran derin bir nefes aldı.
Mayran: “Bu odadaki merdivenlere kırk kez dedim, yeniden yapılacak… Neyse. Dinlenmeye devam et Cristina. Awora, sen de birkaç saate toplantı var, hazırlıklı ol.”
Kral çıkınca iki kız aynı anda nefes verdi.
Cristina yastığa gömülürken gülmeye başladı.
Cristina: “İyi ki söylemedin memesiz... Yoksa amcam var ya… kesin çok kızardı bana!”
Awora’nın gözleri bir anda büyüdü.
Awora: “CRISTINA!
Cristina kahkaha attıkça Awora’nın siniri daha çok kabardı ama aynı zamanda gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.
Awora: “Cidden seni döveceğim şimdi… bir daha dün gece dışarı çıktığını babama söylememeye kalkarsan seni Antuan sınırında nöbetçi diye bırakırım.”
Cristina kahkahayı kesip gözlerini kocaman açtı.
Cristina: “Tamam tamam ben bir şey demem sen bi ara sakince söylersin. Ama… bir şey diyeceğim… dün geceki görevimi başarıyla tamamladım sonuçta.”
Awora gözlerini devirdi.
Awora: “Evet, sonuç: ayak sakat, ben stresliyim… harika bir başarı.”
Cristina suratını asıp battaniyeye sarıldı, sonra başını çıkarıp fısıldadı:
Cristina: “Ama yine de söylemedin… teşekkür ederim Awora.”
Awora gülümsedi, saçlarını düzeltip ona sarıldı.
Awora: “Seni korumak zorundayım. Çünkü başın belaya girmeye bayılıyorsun.”
Cristina kıkırdadı.
Cristina: “Evet… ama kabul et, eğlenceliyim.”
Awora: “SEN eğlencenin başka bir tanımı olmalısın.”
İkisi de yeniden kahkaha atarak eğlendiler.
~
Karsiya sarayının arka bahçesinde ışık heryere dolmuştu. Çiçek kokuları, hafif esen rüzgâr ve kuşların sesiyle birlikte bahçe her zamanki gibi huzurluydu. Awora yürürken etekleri hafifçe sürtünüyor, Aspar ise onun yanında çocukluğundan beri yaptığı gibi adımlarını komik bir şekilde ona uydurmaya çalışıyordu.
☆Aspar birden yanına iyice sokulup dirseğiyle Awora’yı dürttü.
Aspar: “Aworaaa… sana bir şey söyleyeceğim ama dalga geçmeyeceksin, tamam mı?”
Awora onu hemen tanıyan bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırdı.
Awora: “Ne zaman dalga geçtim ki? Hadi söyle. Suratın zaten ‘çok önemli bir şey olacak’ diye bağırıyor.”
Aspar utangaç bir şekilde burnunu kaşıdı, sonra bir anda heyecanla patladı:
Aspar: “Daniel.”
Awora göz kırptı.
Awora: “Daniel mi? Bizim utangaç, düzgün çocuk Daniel mi?”
Aspar yandan yandan sırıtıp ellerini saçlarına daldırdı.
Aspar: “Eveeet o Daniel. Awora… bilmiyorum… böyle… onu görünce mideme kelebekler giriyor. Saçlarımı düzeltiyorum. Bir de… gülüşü güzel yahu! Bayağı güzel. Resmen güzel yani.”
Awora kahkahasını tutamadı.
Awora: “Aspar! İlk defa birini böyle anlatıyorsun. Aşık olmuşsun!”
Aspar ellerini havaya kaldırdı.
Aspar: “Ben mi? Aşk mı? Ben? Yoo… yani… belki… evet… olabilir… kesinlikle evet.”
Awora, gülerek onun koluna hafifçe vurdu.
Awora: “Sana yardım edeceğim. Daniel zaten seni seviyor gibi bakıyor. Aranızı yaparım, merak etme.”
Aspar’ın yüzündeki gülüş neredeyse kulaklarına kadar uzandı.
Aspar: “Awora sen mükemmel bir insansın! Zaten çocukken de hep beni kurtarırdın. O gün hatırlıyor musun? Beni havuza itmiştin, sonra da ‘yanlışlıkla oldu’ demiştin!”
Awora kahkahalarla cevap verdi:
Awora: “Sen de yüzme bilmiyorum sanmıştın! Suyun içinde ‘Aworaaaa boğuluyorum!’ diye bağırmıştın, hâlâ unutamıyorum.”
İkisi de o anı hatırlayıp gülmekten neredeyse nefesleri kesildi. Aspar gözlerinden yaş silerken hâlâ gülüyordu.
Aspar: “Karnım ağrıdı gülmekten. Ama gerçekten acıktım.”
Awora ellerini beline koydu.
Awora: “Tahmin ettim. Seninle bir saat dolaşayım, sonunda yemek molası veriyoruz.”
Aspar dramatik bir reverans yaptı.
Aspar: “Prensesim, sizin için saray mutfağının en özel hazinesi olan… muzlu turtadan iki dilim çal… yani alıp geliyorum.”
Awora gözlerini devirip gülümsedi.
Awora: “Git ama çabuk gel.”
Aspar koşarak mutfağa gitti. Ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Birkaç dakika sonra iki büyük dilim muzlu turtayla geri döndü, yüzünde zafer ifadesi vardı.
Aspar: “Awora! Sana en büyük dilimi—”
Cümle orada kesildi.
Awora’nın durduğu yerde artık sadece hafifçe ezilmiş çiçekler ve birkaç damla taze kan vardı.
Aspar’ın elindeki iki dilim muzlu turta yere düştü.
O, donakalmış bir şekilde sadece fısıldayabildi:
Aspar: “Awora…?”
Bahçeyi rüzgârın uğultusu doldurdu.
Awora yoktu...
