3. bölüm / 5
KARŞI TARAFIN SAVUNMASISINIRLAR VE SAVUNMALAR
Bölümler 5Şu an: SINIRLAR VE SAVUNMALAR
Ayaz bir adım yaklaştı.
-Ama sen, hissetmediğini bu kadar hızlı savunuyorsan bir şeylerin yolunda olmadığını ikimiz de biliyoruz avukat hanım.
-Neden savunayım ki, ortada savunulacak bir şey yok!
Gözlerini, gözlerime dikiverdi. Dudakları kıvrıldı ve kurnaz bakışları bu sefer de dudaklarımı buldu.
- Savunuyorsun...
Hem de gerçeği kendinden saklıyacak kadar savunacak bir şeylerin var.
- Şuanda saçmalıyorsun, burada biraz daha beklersek ikimiz de hasta olacağız ve bir şey savunacak sesimiz kalmayacak.
Utangaç bir tavırla, kirpiklerimin altından ona ürkek bir bakış attım. Adliyede aslan kaplan kesilen o güçlü kız aslında çok utangaçtı. Beni utandırmayı sevmiş olmalı ki her defasında bu kozu oynuyordu.
- Ben zaten olmuşum.
dedi gülerek.
- Ne olmuşsun?
- Hasta.
Bir hastalığı falan mı vardı? Hadi canım onu niye bu kadar merak eder olmuştum. Verdiğim bu anlamsız değer neden yani? Daha bir günde tanıdığın bir insanın hayatını merak etmek saçma olurdu.
- Ben diyorum, avukat hanım... Ben, zaten hasta olmuşum.
Ellerini çırpar gibi yaptı, köpekle ilgilenirken üzerimize biraz tüy bulaşmıştı. Bir adım bana yaklaştı ve devam etti:
- Beklemedigim bir anda, beklemediğim bir yerde... Belki çaresi de yoktur. Doktor söyleme dedi kimseye. Sır kalmalıymış, çünkü birisi bilirse...
Geri çekilip, ona çıkıştım:
- Bilirse ne? Ayrıca şu dibime girme huyundan da vaz geç. Kimse seni hiç uyarmadı mı bu konuda? İnsanın ağzının içine düşecek gibi dibine giriyorsun, miyop falan mısın? Uzağı göremiyorsan anlarım ama yarım metre öteni de görürsün yani! Yazı okmuyorsun ya sonuçta ne bu samimiyet daha ilk günden?
- Çok konuşuyorsun.
- Ben mi çok konuşuyorum?
- Evet. Sinirlenince yani.
- İyi konuşmam! Hasret kal o sesime avukat bey.
- Hasret mi kalayım... İlginç olana bak ne bu samimiyet daha ilk günden?
- Benim lafımı bana satma!
- Peki, o gömleği giyecek ve yağmurdan korunacak mısın, yoksa iki aşık gibi yağmurda dans etmeye başlayalım mı?
- Edelim, senin kıyafetini giyip burada sana madara olacağıma dans edelim oldu mu?
- Olur.
Olur mu kulaklarım da yanlış duymaya başladı herhalde... Ne gömlekmiş arkadaş sanki yağmurluk, mont falan ne ısrarcı çıktı başıma.
Tekrar aramızdaki mesafeyi kapattı. mehter Marşı sanki bana mübarek, ileri geri... Ne yapmaya çalışıyor bilmiyorum.
- Amacın ne senin! Benim kafamı kurcalayıp, etkilersen... Davayı düşürmeyi mi planlıyorsun?
- Seni etkilemek bu kadar kolay mı?
- Ne o, meslekti etik kuralların dışarıda geçerli değil mi yoksa?
- O nasıl söz Yazel Hanım? Tabiki geçerli.
Ters köşe yapmak istedim ona, belki o zaman beni rahat bırakırdı. Kötü niyetli birine benzemiyordu. Ama temkinli olmakta fayda vardı. Her insana güven olmaz sonuçta. Rahatsız edecek bir şey yapmadı ama ben hep kendimi ondan uzak tutmaya çalıştığım için onu tersliyordum. Onu şaşırtmak istedim.
Kollarımı bir anda onun boynuna doladım ve yeşil gözlerine sakin sakin bakmaya başladım:
- Belki kolaydır?
Ayaz utanmaya başlamıştı, vücudu kaskatı kesildi. Nereye bakacağını, ne yapacağını bilemedi resmen eli ayağına dolaştı. Karşıma onun bu hallerini görmek aşırı komik gelmişti gülmemek için kendimi tuttum.
- Ne?
- Belki diyorum... kolaydır?
- Seni etkilemek mi?
- Hı hı.
kollarımı tutup benden uzaklaştı. Kafasını başka tarafa çevirdi ve bir süre bana bakmadı. Beni kendinden uzaklaştırdı ve derin bir nefes çekti ciğerlerine...
- Haklısın uzak duralım. Daha birbirimizi tanımıyoruz bile. Sınırlara dikkat edelim ki, sırlara da savunmalara da gerek kalmasın.
Kucağımda tuttuğum siyah gömleğini aldı ve yürümeye başladı. Bense ıslak bir şekilde onun arkasından babakaldım.
O gidiyordu ve ben, onun gidişini arkasından izliyordum...
Üç ay sonra...
Beklemek de yorar insanı.
Belirsizliği beklemek, umudu beklemektir.
Umut ise dünyadaki en masum duygudur;
Hasta iyileşmeyi, aşık kavuşmayı, bekleyen de umduğunu ister.
Ben de hep bekledim işte...
Kimi zaman gecelerden sabahlara kadar ağlayan sabırsız bir bebek gibi,
Kimi zaman olanları kabullenmiş sessiz ve bilge bir yaşlı gibi,
Kimi zaman yeni doğmuş biri gibi heyecanla hayata tutunarak,
Kimi zaman da, hayatın yorduğu biri gibi karanlıkta ölerek...
Ben hep bir şeylerin düzelmesini, gecenin bıraktığı gözyaşı izlerinin, sabaha kadar silinmesini diledim.
Ben hep bir şeyler diliyordum da yine gidiyordu yalnızlığımdan.
Hep dilerdim çünkü başarılı olmak beni nefes alabilmek gibi hissettirdi.
Nefesimi kesmek isteyen çok insan oldu.
Olanlar da olsun olmasına da,
Bir insanın başarıya olan hırsları, korkularının geri planında kalamazdı.
Sesim çıkmalıydı.
Susturulsam da, bastırılsam da, acı çeksem ,de, haksızlığa uğrasam da
O sesim bir şekilde duyulmalıydı.
Bazen birilerine laf anlatmak çok zordur.
Öyle zordur ki neredeyse imkansızdır...
Hele ki karşınızdaki kişi, kendinden başkasını düşünmeyen, hep başkalarını yetersiz hissettiren saygısız, bencil ve şiddete meğilli biriyse.
Belki de içinde, küçümsenmekten ve güçsüz görünmekten korkan bir tarafı susturmaya çalışıyordur. Başkalarını ezdikçe büyüdüğünü sanır, karşısındakini susturdukça kendisini güçlü hisseder; oysa gerçek güç, korku salmakta değil, öfkesine hükmedebilmekte saklıdır. Onun üstünlük iddiası dışarıdan bir taç gibi görünse de altında çoğu zaman bitmeyen bir ispat ihtiyacı vardır: çünkü kendinden gerçekten emin olan insan, başkalarını aşağılayarak kendi değerini kanıtlamak zorunda kalmaz. Şiddeti ise yalnızca öfkenin değil, kontrol etme arzusunun karanlık bir dışavurumu hâline gelir.
Kimse kimseden üstün değildir, tıpkı kimsenin kimseden eksik olmadığı gibi...
Bazen, vazgeçişler de bir kabulleniştir.
Karşındaki insandan vazgeçmezsin aslında.
Onun, öyle bir insan oluşunu kabullenirsin korksanda.
İçinde hep bir yerler kalır sessiz bir noksanda.
Deva mıdır derde, yoksa devasa bir sancı mı yarada?
Mahkemenin kapısından çıktığım gibi olanları düşünmeye başladım. Hakimin sakinleşmemi söylemesi, beni daha çok öfkelendirmişti. Yaptığım şeyin elbette yanlış olduğunu ve tekrarlanmaması gerektiğini biliyordum ancak o sahipsiz notu açıklığa kavuşturmak, bir nebze olsun müvekkilimi haksız suçlamalardan korumak istiyordum. Ayaz'a duruşma sonrası mahkeme boşken, tokadı indirmiştim. Böyle bir şeye haddimin olmadığını bilmeme rağmen tahammül seviyem buna engel olmuştu. Uzaktan gelen ahşap zeminin çıkardığı yürüme sesine karşılık kafamı çevirdiğimde yemyeşil efkarlı gözlerle karşılaştım
- Özür dilerim.
- Biraz profesyonelce mi davransan diyorum avukat hanım. TCK m.86/2... Haberin vardır diye düşünüyorum.
Kafasını iki yana olumsuz anlamda salladı ve gülümsedi ve devam etti:
- Allah'tan mahkeme salonunda vurup da mahkeme salonunda düzeni bozmadın yoksa hakim kararıyla polisler seni hala paça dışarı atabilirdi, CMK m.203 avukat hanım.
- Haklısın, özür dilerim haddimi aşıp ileri gittim. Şikayetçi olabilirsin en doğal hakkı-
- Olmayacağım. Anlatsana biraz neler yaptın görüşmeyeli?
- Ne?
- Diyorum ki; sinirlerimize hakim olalım, yoksa hakim bey bize bir güzel hakimlik yapabilir. Neler yaptın anlat sohbet ederek durağa gidelim diyorum.
- Beni orada öylece bırakıp, giden siz değil miydiniz? O günden sonra neler yaptığımın bir önemi var mi sizce avukat bey?
- Önemi olmasa sormazdım avukat hanım.
Başımı yere eğdim, bu hayatı elde edebilmek için çok çabalamıştım ama "Acaba yanlış tercih miydi?" diye düşünmeden edemedim. Suratım öyle bir düşmüştü ki, yazın bir anda başlayan sağnak yağmur gibi hazırlıksız yakalanmıştım hayatımdaki her şeye.
- Daldın mı?
-Efendim?
- Ne düşünüyorsun böyle kara kara... Gözlerin dolmuş?
Gözlerimden yaşlar arka arkaya süzülmeye başladı. Islak kirpiklerimin altından kaldırımdaki beyaz çizginin hizasında yürümeye çalışıyordum.
- Şans mı şanssızlık mı bilmiyorum ama yine yağmur yağıyor... İstersen seni arabayla bırakayım boşu boşuna otobüsün gelmesini bekleme. Baksana, durak o kadar kalabalık ki dolmuş taşmış, aşırı uzun bir sıra var ve senin yine şemsiyen yok.
- Bu hikayenin sonunu ben biliyorum Ayaz, gerek yok. Teşekkür ederim teklif için ve ayrıca tekrar özür dilerim. Tutanak yazdırabili-
Elleriyle yanaklarımın iki tarafından tuttu ve nazikçe kafamı kaldırıp gözlerinin içine bakmamı sağladı sözümü keserek devam etti:
-Henüz başlamamış bir hikayenin sonunu bilemezsin. Tıpkı, yaşamadan ölümü tadamayacağın gibi.
Evet yaptın bir hata, yaptık bir hata... Yaptığın şeyi desteklemiyorum, ne bana ne başka bir insana bu muameleyi yakıştırmayız ikimiz de. Benim için, o güzel gözlerini suçlulukla doldurmana gerek yok. Tutanak falan tutturmayacağım sicilinde kara bir leke olmasını istemem ama başka insanlara böyle teşebbüsün olursa onların benim gibi düşüneceğini zannetmiyorum.
Ağlamaya başladım... Bana doğru yaklaştı ve şunları söyledi:
- Sarılmak ister misin?
Kollarımı onun boyununa sardım ve kafamı onun hızla inip kalkan göğüs kafesine yasladım. Gözyaşlarım onun beyaz gömleğinde ıslak lekeler bırakıyordu.
İnsan, insana karşı bu kadar güven duygusuyla bir çekim hissedebilir miydi?
Parmağı nazik hareketlerle saçlarımı okşadı. Dokunuşları kısa ve ürkekti. Dalgalı, açık kahverengi saçımdan bir bukle alıp, parmağına narin bir hareketle doladı. Geri çekildim nemli gözlerle ona içli içli baktım. Sesi çok sakinleştiriciydi.
- Gidelim.
Minik adımlarla onun arkasından ilerliyordum. Ağaçların olduğu tarafa doğru konuşmadan, uyumlu adımlarla ilerlemeye başladık. Siyah bir Mercedes CLA 220 AMG arabanın önünde durduğumuzda, arabanın camındaki Türkiye Barolar Birliği'ne ait, hukuk terazisi logosu olan araç stickerından anlaşıldığı üzere bu onun arabasıydı. Kendi kapısından önce benim kapımı açtı koltuğa oturup, emniyet kemerini taktıktan sonra o oturana kadar çoktan kablolu kulaklıklarımı takmıştım. Ayaz koltuğa oturdu. Kulaklığı kulağımdan çekerek çıkardığında anlamayan bir suratla ona bakıyordum.
- Biz böyle hiç konuşmadan, bakışarak mı anlaşacağız? Bahsetsene kendinden, anlatsana kendini bana uzun uzun...
- Zor bir çocukluk geçirdim, çoğunluğu üzücü olan bir hikayem var emin ol şu an kafanı ağrıtmak istemezdin.
- Ben annesiz büyüdüm Yazel. Belki yeri ve zamanı değil konuşmak için. Belki de hiç yeri ve zamanı gelmeyecek orasını bilemem. Tek bildiğim yanında nefes alabileceğim birine ihtiyacım olduğu.
Yaşadığı hayatı, ruhu nasıl terk eder insan?
Hani eceli alırdı, insanın sevdiğini yanından?
Seni yazdığım satırlardan bile kaçırdım gözlerimi.
Onlar bile bir satır misali kanattı attı yüreğimi.
Gözlerin, gözlerime dokunduğunda yine dokunamazdım sana.
Hasretin nefsime uymadan, gel geri bu baharda.
Ömrümü gönlüne bağlasam da, yine durmaz mıydın yanımda?
Yalanların acıtır beni bu viran dağlarda.
*** Yazel bilmiyordu ki Ayaz, onun için nice satırlarla konuşacaktı... ***
- Başın sağ olsun. Anlatmak istediğin ne varsa dinlerim.
- Amin sağ ol. Ben de seni dinlerim dinlemesine de, gözlerin hep ürkek bakıyor. Bana karşı çekincelerin mi var?
- Var evet.
Bu kadar dürüst olmamı beklemiyordu. Annesinden bahsederken gözleri dolu doluydu. Kızarmış gözlerini gizlemeye çalışarak arabasıyla ilgilenmeye başladı. Bir çocuğun annesiz olması kadar can yakan bir şey olamazdı. Kolundan tuttum:
- Ayaz, belli ki birbirimize anlatacağımız yoğun duygular ve yaşantılar var ama görüyorum ki bu seni buruk hissettirdi. Kendini ne zaman hazır hissedersen anlat; beni meslektaşın, karşı masanın savunması olarak görme. Beni arkadaşın olarak gör istediğini anlat mutluluğunu, mutsuzluğunu, heyecanlarını ve korkularını. Seni her zaman dinlerim.
- Seni daha önceden tanıyorum gibi hissediyorum. Sana olan hislerim ilk gördüğüm andan beri çok farklı. Sen de böyle hissediyor musun?
-Tuhaf aynı soruyu ben de sana sormayı düşünüyordum.
Arabayı hızlandırdı...
- İnsan, hiç bildiği hislerin ona ne hissettirdiğini unutur mu avukat hanım?
- Unutmamalı.
-Ya unuttuysa? Ya bir şeyler kaybolduysa içinde?
-Kaybolan şeyler geri bulunur, kaybolan şeyler unutulmaz. Asıl soru; unutulup, unutulmadığıdır. Eğer bir şey unutulursa, insanın aklına onu aramak gelmez ama eğer kaybolduysa er ya da geç bulunur.
İnsan, kaybettiği şeyi arar da bulamazsa en azından hatıralarında var eder onu.
Unutulmak ise en kötüsüdür. Hisleri unutmak, birini unutmak, anıyı unutmak... Sanki hiç hissetmemişsin gibi, sanki o insan hiç var olmamış gibi, sanki o anı hiç yaşanmamış gibi...
- Ne güzel söyledin. Peki senin hayatında hiç böyle bir an oldu mu?
- Nasıl bir an?
- Yavaş yavaş unutuldun mu hiç?
- Belki evet... Belki de hayır... Bunun cevabını hiçbir zaman öğrenemedim. Tek bildiğim şey hani çiçekler alındığı ilk gün çok güzeldir. Misler gibi kokar, capcanlı renkleri vardır. Almadan önce bakarsın satıcıdaki bütün çiçekler capcanlıdır. Bazen, hediye edilen çiçeklerine evde ne kadar iyi bakmaya çalışırsan çalış eski canlılığı kalmaz. Yavaş yavaş solduğunu hissedersin, saksıda olan buket çiçeği daha büyük daha verimli toprağı olan bir saksıya alırsın, suyunu verirsin ışığını eksik etmezsin. Bir de bakarsın ki, çiçek kendi ışığını doldurmaya başlamış... Belki de insanlar da böyledir; sevdiğimiz biri bize çiçek aldığında, en güzelini en canlısını seçer. Sırf karşısındakinin mutluluktan gözlerinin kısıldığını görmek için, ona para öder alır ve süpriz yapar. Güzeller güzeli çiçek eve geldiğinde yavaş yavaş ölür. Geldiği yerde capcanlıyken hem de... İnsanlarla çiçekler çok benziyor aslında.
Bir çiçek misali güzel gözüken bütün anılar, yavaş yavaş solup gidiyor. Ve sen hep keşke dediğinle kalıyorsun. Keşke ona daha güzel bakanbilseydim. Oysa geldiği kalabalık içinde ona ne kadar iyi bakıldığı...
Bunu bilmiyoruz bile. Bazen çabalasan da olmaz. Bazen de hiç çabalamadan dünyanın en güzel şeyi seni bulabilir.
Keşke hayat, tesadüfleri sevdiği kadar emeği de sevebilseydi.
Ayaz yutkundu.
- Metaforları seviyor gibisin avukat hanım. Sahiden söylesene bana seni bir çiçek gibi kenarda unuttular mı hiç?
- Kurudu diye atılmaz her şey. Çiçeğin o cansız soluk rengine bakarken hâlâ renkleri görebiliyorsan seni mutlu etmeye devam eder. Bu yüzden, en sevdiğim renk de kahverengi. Kahverengi güzeldir, kimisine ölümdeki toprağı anımsatırken, kimisine topraktaki canlılığı anımsatır. Çiçeklerin güzel anılardan sonra ne renk olursa olsun Usul usul kahveleştiğini görmek beni buruk da olsa mutlu eder. Beni kenarda unuttular mı bilmiyorum ama gidişime baktıklarında hâlâ güzel anıları anımsıyorlarsa...
Sözümü kesti:
- O kadar güzel bakıyorsun ki hayata Yazel... Keşke geçirdiğimiz daha çok vakit olsa. Bu şu anda en çok isteyeceğim şey olurdu.
Gülümsedim.
- Teşekkür ederim.
- Ne için?
- Her şey için.
Ayaz'ın gözünden bir damla yaş aktı. Aynı anda benim de... Birbirimize baktığımızda bu anı ikimiz de fark ettiğimiz gibi gülüşmeye başladık.
Hava kararmıştı, tek karanlıkta kalmayan şey onun renkli gözleriydi...
Tekrar odağını yola çevirdiğinde, kırmızı ışıkla birlikte durmuştuk. Sert bir frendi, sohbete dalmış olacak ki hızı biraz daha düşürmesi gerekirken bunu yapmamıştı. Hafifçe öne savrulurken Kemer, bizi sıkı sıkı tutarak korumaya devam etti. Ana caddeye çıkmıştık.
- Bu arada, az ilerideki fırından sola döneceğiz. Konum da açmadık ama istersen tarif edebilirim. Tam evin önünde bırakma olur mu hem sana zahmet olmasın, yağmur da azaldı, hem de...
- Hem de ne? Evini öğrenmemi istemediğin için mi?
- Onun için demedim ama geri kalanı yürürüm. Biraz müzik dinleyerek yürüyüş yapmak istiyorum.
- Seni müziğinden de ettik desene.
Diyerek bana takıldı.
- Şimdi de sağa döneceğiz Kestane satan amca var ya oradan aşağı doğru inebilirsin.
- Tamamdır sevgili avukat.
Nedense utanmıştım. Kestane satan amcanın biraz gerisinde durdu. Amcadan biraz kestane aldı ve amca ona babacan tatlı bir tavırla bakarken sırtını sıvazladı. Amca gülümseyerek Ayaz'a bir şeyler anlatıyordu. Ayaz' da ilgili bir şekilde onu dinliyordu. Ayaz, sarı poşedi eline aldıktan sonra benim görmemi istemiyormuş gibi amcaya alttan alttan bir miktar para verdi. Miktarı gereğinden fazla gibi duruyordu. Çok iyi kalpli ve saygılı bir insandı. Onu ne zaman görsem hayran kalıyordum. Cidden ona nasıl el kaldırdım, nasıl vurdum anlayamadım. Ah Yazel ah! Şu kafanı doğru düzgün kullansan nolurdu sanki. Kendi kendime söylenirken amcaya el sallayıp arabaya geldiğini gördüm.
- Kusura bakma lütfen beklettim seni. Çok severim birlikte yolda yeriz diye düşündüm, belki midem bulandıysa bastırır hem de sıcak. Üşüdüysen.
- Klima çalışıyor.
- Ne?
- Sıcak yani içeri.
- Elini yakma, açabilir misin?
- Çocuk değilim herhalde.
- Yine başa döndük. Niye sinirlendin ben gidip gelene kadar? Açamazsın demedim nezaketten sordum.
- Hep böyle iyi biri misin?
- Estağfurullah. Her insan nasıl olmalıysa öyleyim diyelim.
Ellerimi yüzüme kapatarak ağlamaya başladım.
- Neden böyle hissediyorum?
- Nasıl hissediyorsun?
- Bilmiyorum işte.
- Neden ağlıyorsun diye sorabilir miyim?
- Sorma devam et. Evime gitmek istiyorum.
Bana doğru yöneldi sonra bir anda durup vazgeçti.
- En sevdiğin çiçek ne? Hatta çiçekler?
- Niye sordun ki?
- Kız arkadaşıma çiçek alacağım ona sorsam anlar sürprizi kaçar diye sana sorayım dedim.
- Kız arkadaşın mı var senin?
- Niye sordun ki?
- Beni niye tekrarlıyorsun?
- Eeee cevap? En sevdiğin çiçek ne?
- Kız arkadaşın varsa, niye bu kadar ilgili davrandın?
Ayaz güldü.
- Kıskanç biri misin?
- Ne alakası var şimdi? İndir beni ben tek giderim.
- Uğraşıyorum ya, yok kız arkadaşım sadece seni tanımak için sordum. İyi en azından kafanı biraz olsun dağıttı da ağlaman durdu.
- Zambak ve şakayık. Seninkiler ne?
- Bilmem, erkekler çicek sever mi ki?
- Niye sevmesinler, cinsiyetçilik yapma.
- Lale olabilir zarif duruyorlar.
Açarak avucumda biriktirdiğim üç kestaneyi ona doğru uzattım:
- Al hadi, senin için açtım bunları.
Derin gözlerlerle bana baktı:
- Benim için mi?
- Evet senin için.
Ayaz' ın dudağı belli belirsiz kıvrıldı ve gözlerine tekrar bir acı oturdu. Dolu ve düşünceli gözlerle avcuma baktı.
- En son annem, ben altı yaşındayken bana kestane açmıştı. Beni ve babamı terk etmeden önceki akşam. Çocuk aklı işte, uykum geldi diye uyuyup yememiştim. Sabah olduğunda, o kestaneler buz gibi olmuştu. Annemin yokluğu yeterince beni ayaz soğuğunda bırakmamış gibi o kestaneler de soğuktu. Bir de göz yaşlarımla bir güzel ıslanmıştı. Saatlerce ağladıktan sonra sabaha doğru babam eve geldiğinde durumu idrak ettim. Ben, hep annemin bana gelmesini bekledim ama o hiç bana gelmedi. Bir yerlerde nefes alıyor mu onu bile bilmiyorum. Birkaç gün sonra yine ağlayarak o kestaneleri sobada ısıtmaya çalıştım çünkü o kestaneler, bana annemden geriye kalan son şeylerdi. Annemin elinin değdiği son şeydi...
Ayaz sesi titreyerek yutkunup anlatmaya devam etti:
-Kestaneleri sobada ısıtmaya çalışırken, babamın bana bağırmasıyla korkup, avcumu sobaya bastım. Bu yanık izi o günlerden kalma.
Ben, anne sevgisi görmüştüm ama o annesi tarafından terk edilmişti. Ben, babama istediğimde sarılabilirken o korkup kendine zarar vermişti...
Avucunun içine acı ve dolu gözlerimle baktım, daha sonra elini dudaklarıma götürüp, yara izinden nazikçe öptüm.
Ayaz
İkimiz de yavaş yavaş birbirimizle duygusal bir bağ kuruyorduk. İçten içe kendini savunamayan bu yaralı iki küçük çocuğun, kendi ayakları üzerinde duran birer avukat olduğunu görmek beni tuhaf hissettiriyordu. Biliyordum ki Yazel' in de içinde bir şeyler eksik kalmıştı. Belki susturuldu, belki unutuldu, belki de çok sevildi... Aramızdaki iletişim arttıkça onu daha iyi tanıyacaktım. Yazel' in gözleri, anneminkilere benziyordu. Ya da ben annemi öyle çok özlemiştim ki herkeste onun hissiyatını arıyordum.
Ama Yazel bambaşkaydı o ne birine benziyordu, ne de birinin hissiyatına...
Dudaklarını yumuşak ve kısa bir şekilde avuç içimdeki yaraya kondurdu. Vücudum elektriklendi. O kadar ince ruhlu bir kızdı ki... Bana tokat attığında bile o pişmanlığı görebiliyordum. Ona karşı hislerimi tarif etmek zordu. İtiraf etmek ise en zoru...
Yazel
Ona kıyamıyordum nedenini hiç bilmiyorum ama durum buydu. Üç ay önceki duruşmanın devamı için buradaydık. Yaklaşık on bir sefer onu uzaktan adliyede görmüştüm ama o beni görmemişti. Bu ikinci sefer yüz yüze gelişimizdi.
- İzler geçer Ayaz, Sen o bahsettiğin soğuk ayazda kalmak istemediğin sürece.
- Beni hiç yazında ısıtan olmadı Yazel. Ben baharı bile tadamadım hiç. Söylesene Bahar gelip çiçekler açmadan yazın güneşi, insanın içini ısıtır mı?
Sustum. Verecek cevaplarımın istemeden de olsa onu kırabileceğinden korktum. Adliye' de o kadar yorulmuştum ki. İkimizin üzerinde de yoğun hisler vardı. Sığ bir insan değildi. Derin acılar saklıyordu yüreğinde ama bunu pek belli edecek birine benzemiyordu. Telefonu çaldı:
- Efendim Ömer?
- Vay naber kardeşim!
Sesindeki çatallaşmayı düzeltmek isteyerek boğazını temizlemeye çalışan sesler çıkardı.
- İyi kardeşim, yoldayım seni sormalı halletiniz mi aranızdakileri?
-Yok o tripli ona alıştım da, hayrola sesin niye böyle kötü geliyor? Bak endişelendirme beni. Bir şey mi oldu?
- Geçmişi hatırladım ondan böyle, yoldayım şimdi haberleşiriz, konuşuruz.
- Ah be Ayazım... Dikkat et, yol bu şakaya gelmez istersen ben kullanayım ya da seni alayım?
- Sağ ol Ömerim, eksik olma da yanım dolu.
- Yanın dolu muuuu! Sonunda sağ koltuk prensesini buldun demek ha?
Telefondaki sesleri az çok duyduğum için sinirle Ayaz'a döndüm:
- Ne prensesi, ehliyetim var benim sağ koltuk için h-
Ayaz sözümü gülerek kesti:
- Arıycam seni sonra görüşürüz.
- Aşk olsun insan haber vermez mi?
- Ömerrr!
- Tamam tamam Ayazım, varınca ara beni. Yanındaki atarlı hanımefendiye selamlar.
İkisi karşılıklı gülüşüp vedalaştılar. Yola da az kalmıştı, Ayazla biraz daha sohbet ederek eve vardık. Kapının önüne geldiğimizde arabadan inip, teşekkür ettim. İçeri girip, ailemle biraz vakit geçirdikten sonra duşa girip çıktıktan sonra yatağa uzandım.
Ne gündü ama...
Sabah alarmın sesine uyanmayı beklerken kapı zili sesine uyandım. Beyaz yünlü pofuduk pijamalarımla aşağı inecektim ki Ayaz' ın sesini duymamla beynimden vurulmuşa döndüm. Buz gibi bir şeyler dolaştı içimde. Yataktan bir hışımla kalktığım gibi battaniyem bacağıma dolandı ve yere düştüm. Sinirle söyleniyordum ki aşağıdan annemlerin sesi geldi. Beni çağrıyorlardı. Saçım başım dağılmıştı, daha yüzümü bile yıkamamıştım. Yüzüm şişmiş, gözlerim baygın, kaşlarım çatık bir şekilde aşağı indim. Son dört basamak kala yine düşüyordum ki Ayaz' ın gülme sesini duydum.
Kafamı kaldırdığımda onunla göz göze geldik. Siyah gömlek, siyah ceket giymişti. Elinde üç beyaz şakayık ve iki zambaktan oluşan beyaz kaplamalı jelatini olan Pembe kurdeleli zarif bir buket tutuyordu. Tek kolunu kapıya dayamış diğer elinde çiçek buketiyle sabah hava yeni yeni aydınlanırken çiseleyen yağmurda bizim eve gelmişti.
Çok etkileyici gözüküyordu, gözleri cam gibi yeşilleri hafif maviye çalıyordu, kokusu çok güzeldi. Bu güzel çiçekleri bana mı almıştı... Dur bir saniye ben ne haldeydim? Dişimi fırçalasaydım bari... Benim en sevdiğim çiçekleri sabahın bu erken saatinde hangi çiçekçiden ne ara almıştı? Hafif bir mide ağrısı ve uykulu yarı açık gözlerle telefondan saate baktım. 06.07 ... Yüzü çok prüzsüz duruyordu, belli ki yeni tıraş olmuştu, saçları da hafif ıslanmıştı.
Bölüm etkileşimi
