1. bölüm / 5
KARŞI TARAFIN SAVUNMASIKARŞI TARAFIN SAVUNMASI
Bölümler 5Şu an: KARŞI TARAFIN SAVUNMASI
* YAĞMURLU BİR SABAH *
Hayatımız boyunca kaçıyorduk aslında. Kimi zaman hislerden, kimi zaman insanlardan, kimi zaman da kendimizden. Kaçıyorduk kaçmasına da, başarabiliyor muyduk peki? Tuhaftı; çünkü insan, hep kaçtığı şeyi kovalar hâle de gelebilirdi. Hayatta her şey zıttıyla var olur; yaz biter kış başlar, güzel anılar sona erdikten sonra ardında özlemle akan bir çift göz bırakır. O gözlerin içi gülerken ne olur peki? Güzel anılar geçmişe karışıp gittiğinde o zamanlar insanı güldüren hatıralar şimdilerde insanı hüzünlendirebilir. İnsan en çok da hatıralarında kaybolur. Kaybolamayanlar da zaten o hatıraları çoktan kaybetmiştir. Zıtlıklar her zaman hayatımızın içindedir. Bir şeyi ne kadar çok arzularsanız o sizin sınavınız olur. Çok yoğun duygular yaşayan insanlar da hissizleşebilir. Hiç bir şey hissedemeyen insanlar da tekrar hayatın renklerini fark edebilir. Neyin noksan kaldığını hissederseniz, o tarafınız hep bir yara alır. Ne kadar geçti zannetseniz de geçmiş kolay kolay geçmez. Bir halının altına süpürülemez. Arka plana atılan her söz, her davranış, her geçmiş bilinçaltınıza ilmek ilmek özenle işlenir. Korkularınızın, hayallerinizin önüne geçmeyi denediği her an, aslında birer kayıptır. Kaybetmek bazen de güzeldir daha güzelini kazanabilmesi için imkan tanır sizlere. İnsanoğlu gariptir. Her şeye alışmayı öğrenir zamanla. Her ne kadar "alışamadım" dese de o "alışamamış" haline bile alışır insan. Acı çeker öleceğini düşünür, hasta olur sağlıklı olduğu zamanları özler, bir kere başarısız olur önceki başarılarını ve ne kadar çabaladığını unutur hâle gelir. Bazen de unutamaz insan; her şeyi unutur dün ne yedigini, karşısındakinin ne söylediğini... Bir de vardır ki; çok fazla unutmayı denedikleri ama unutamadıkları... Hayat; bazen renklerini gösterir bize, bazen de karanlığını... Tattığımız her duygu, bazen ödül bazen ceza olarak döner bizlere. Rahatladığımız şeyler, kabuslarımıza dönüşebilir. Kabuslarımız ise güvenli limanlarımızda bizi bekliyor olabilir. Neyin doğru neyin yanlış bir seçim olduğunu yaşamadan bilemeyiz. Her getiri bizlerden bir şeyler götürür: Çok başarılı olmak isterseniz, çok alın teri dökersiniz. Gözünüzden sakınarak sevdiğiniz insandan gün gelir nefret de edebilirsiniz. Neyi çok fazla yaşarsanız onun zıddına dönüşmeye başlarsınız. Çok fazla terk edilmek, aşırı bağlanmaya; sürekli kontrol edilmek, kontrolü tamamen bırakma arzusuna; fazla sevilmemek, sevgiyi değersizleştirmeye; sürekli güçlü olmak zorunda kalmak ise en küçük kırılmada bile dağılmaya dönüşebilir. İnsanın, yaşadıklarıyla baş etme biçimleri, savunma mekanizmaları ve öğrenilmiş davranışları belirleyicidir. Belki de insanın en büyük çelişkisi, uğruna çabaladığı her şeyden tek kalemde vazgeçecek kadar gözünü karartacak hâle gelebilmesidir.
Su damlası, taşana kadar çabalar ve sonra gitmeyi tercih eder çünkü artık orda bir yerinin kalmadığını anlar. Anlar anlamasına da; o kadar damlaya yer varken, bir damlacık ona her yok mudur? Zoruna gider çünkü koskoca kovada bir tek o damlaya yer kalmamıştır. Sorgular kendini: "Bir ben mi fazlaydım yoksa yetersiz mi?" Soruların cevabını arar arar ama bulamaz çünkü asıl soruların cevabı, hayatın kendisine saklanmıştır.
Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Sanki bulutlar birbirleriyle savaş veriyorcasına öfkeli gürültüler çıkarıyorlardı.
Yazel
Geç kalacağım ya! Nerede bu dosya? Son bir okuma yapmam gerek, müvekkilin yüzünü kara çıkarmamalıyım. Çok gerginim, resmen vücudum minik bir kuş gibi tir tir titriyor. Açık kahverengi dalgalı ve kaküllü saçlarımı tararken bir yandan da müzik dinliyordum. Aklım hala dosyadaydı çünkü davanın duruşma saatine iki saatten de az kalmıştı. Saçlarımla işim bittikten sonra saçlarımla aynı renk olan gözlerime biraz maskara sürmüş, yanaklarımı gül goncası gibi al al yapmıştım. Doğal tonlarda kırmızı ruju da sürdükten sonra. Oldukça hafif duran makyajım bitmişti. Üzerimdeki siyah cekete son bir bakış atıp, takımın herhangi bir yerinde sorun var mı diye kontrol ettim. Odadan çıktığımda, annem içeriden melodik naif sesiyle bana seslendi:
- Kızım,dosyan burada kalmış, yemeğin de hazır babanla içeride seni bekliyoruz!
Kendi kendime gülümsedim. Bu, benim stajdan sonraki meslek hayatına atılmış bir "avukat" olarak ilk duruşmamdı.
- Geliyorum anne!
Merdivenleri koşar adımlarla indim.
Babam:
- Vayyy, bizim küçük kızımız artık güzeller güzeli, başarılı bir avukat olmuş!
Küçük bir çocuk gibi heyecanla ellerimi çırpıp, babama ve anneme sırayla sarıldım.
- Baba duruşma sence nasıl geçer? Ya orada çok kıdemli avukatlar, hakimler ve savcılar varsa? Ben yetersiz hissedersem kendimi?
Dudağımı büzdüm, ister istemez moralim biraz düşmüştü.
- Daha meslek hayatına yeni başlıyorum.
- Kızım bunun için ne kadar çabaladığına; gece gündüz demeden ağlayarak, düşe kalka denediğine şahit olduk. Sonunda istediğin yerdesin. Şimdi o gözlerini doldurmadan bir şeyler ye.
Babam alnıma bir öpücük kondurdu ve sofraya oturduk.
Çok aç değildim ama hızlıca ağzıma bir şeyler atarken, bir yandan da müvekkilin ifadelerini düşünüyor, dosyayı okuyordum. Acaba karşı tarafın avukatı nasıl bir savunma hazırlamıştı? Kanunları biliyordum elbette ama pratikte nasıl olacağımı kestiremiyordum. Stajyer avukat olarak çalışırken dosya takibi yapıp, duruşmalara girip izliyordum. Stajyer avukat için adliye, yalnızca koridorlarında cübbelerin dalgalandığı bir bina değil; mesleğin bütün ağırlığının yavaş yavaş omuzlarına bırakıldığı bir yerdi. Günleri, yanında staj yaptığım avukatın dava dosyalarını incelemek, gerekli hukukî araştırmaları yapmak, dilekçeleri ve yazışmaları hazırlamak, dosyaları düzenlemek, mahkemeler ile idarî makamlar nezdindeki işleri takip etmek ve duruşmaları izlemekle geçerdi. Avukatın yazılı oluruyla ve onun gözetimi ve sorumluluğu altında, mevzuatın izin verdiği mahkemelerde duruşmalara katılabilir, icra müdürlüklerindeki işleri takip edebilirdim. Bazen saatlerce bir dosyanın başında oturup tek bir ayrıntının peşine düşer, bazen adliye koridorlarında bir sonraki işlemin ne olduğunu öğrenmeye çalışır, bazen de deneyimli avukatların duruşma salonunda kurduğu birkaç cümlenin, yıllarca edinilmiş bir mesleki birikimin sonucu olduğunu fark ederdim. Hukukun kâğıt üzerindeki kurallarını gerçek insanların hayatlarına değen bir mesleğe dönüştürmeyi öğrenmek için çok hevesliydim.
Yirmi dört yaşında genç bir kızdım. Geçmişimin bazı karanlık edaları zaman zaman dalıp gitmeme sebebiyet veriyordu. Bazen de "geç kalmış" hissediyordum. Bazen insan, hayat koşuşturmasına dalıp kendi hayat akışının bireyselliğini unutup, toplumun ona dayattıklarına boyun eğiyordu ama ben eğmek istemiyordum. Ne olursa olsun dimdik durmak için kendime söz vermiştim. Peki bu sözü tutabilecek miydim?
Ayaz
Duştan henüz yeni çıktım. Kirpiklerimin altından nemli saçlarıma bakıyordum ki telefonum çalmaya başladı. Savcı arıyordu. Muhtemelen olay yeri görüntülerini kolluk kuvvetlerindeki polislere sorgulatmış, görüntülerde şüpheliyle ilgili yeni bir husus fark etmişti ve bana haber verecekti.
Telefonu açtığımda Savcının sakin ve olgun sesiyle karşılaştım. Tahmin ettiğim gibi beni bunun için aramıştı. Teşekkür ettikten sonra telefonu kapatıp hazırlanmaya başladım. Belimdeki havluyu banyodaki çamaşır makinesinin içine atıp, giyinmeye başladım. Siyah bir gömlek ve pantolon giydikten sonra parfümümü de sıktım. Kumral saçlarıma biraz şekil verdikten sonra aynadaki yeşil gözlerimle bakışıyordum. Dişlerimi fırçaladıktan sonra kendi kendime sinsi bir gülüş attım.
- Hadi oğlum,her zamanki gibi bu davayı da al!
Kendi kendimi gaza getirmem anlık komiğime gitse de bunu her mahkeme öncesi yapıyordum. Yirmi sekiz yaşında bir avukattım. Yeşil gözlerimden kaçan ayrıntı pek olmazdı ama yine de dikkat etmek gerekirdi. Davayı, küçük ama önemsiz gibi gözüken ince detaylar kazandırabiliyordu. Buna çok kez şahit olmuştum. Karşımdaki avukatı merak ediyorum, benim karşımda hiç şansı yok.
Dışarısı felaket yağmurluydu. Şemsiyemi de alıp uzun bir kaban giyip kendimi dışarı attım. Adliyeye geçmeden önce bir arkadaşımın hukuk bürosuna uğradım.
- O kimler gelmiş, hoş geldin aslanım!
- Hoş buldum kardeşim.
Birbirimize sıkı bir şekilde sarılıp selamlaştık. Yoğunluktan onu neredeyse dört aydır görmüyordum.
- Eeee Ömer, işler nasıl? Geliyor mu dosya, yoğunluk var mi?
- Nasıl olsun be Ayazım...
Başını yere eğip, usul usul iki yana salladı. Sesi çatallanmıştı, kederli gözlerinden bir emare geçti.
- Dosya gelmiyor, en son bir tanıdığın tazminat davasına baktım o da hatır gönül derken danışma ücreti de vermedi.
- Olsun be Ömerim, düzelir inşallah. Bunu yine konuşalım, olmadı başka yollardan gitmeyi deneriz.
-İnşallah ya.
- See anlatsana seninkiyle nasıl gidiyor?
Suratımda munzur bir ifadede ve manidar bakışlar vardı.
- Tripli. Karşıdan kuş geçse, tribini bana atıyor. Hem sen ne anlarsın? Hayatında birini göremiyoruz ki beyefendi. En son ilkokulda bir kıza açıldın onda da kıza beslenme örtüsü hediye etmiştin.
- Aman be Ömer! Aşka kim inanır? Şu hâlime bak, hiç bir kıza gönül kaptıracak adam mıyım ben?
- Vallahi sen kaptırır mısın orasını bilemem ama ben seni görüp de etkilenmeyecek kadın olduğu gerçeğine inanmıyorum.
Gülerek kafamı onaylar anlamda salladım. Ömer'in neşesini biraz olsun yerine getirmek beni de canlandırmıştı.
- Neyse aşk kelebeği ben gidiyorum yoksa hakim de beni...
- Haklı birini duyunca hemen kaç zaten!
- Çay güzelmiş! Bir dahakine de benim eve beklerim Ömer Bey!
- Gelirim hadi iyi şanslar! Al gel o davayı!
- Alırım tabi, kaybetmek bizim lugatımızda var mı?
- Alem çocuksun be Ayaz!
Ömer, omzuma yatıştırırcasına vurdu:
-Görüşürüz aslanım, narçiçeğime selamlarımı ilet.
- İletirim abisi seni çok seviyor zaten.
On bir yaşındaki küçük kız kardeşim, Ömer'i en az benim kadar çok severdi.
Ömer'in hukuk bürosundan ayrıldım.
Görelim bakalım, karşı tarafın savunması neymiş.
Yazel
Adalet Sarayının önüne gelmiştim, otobüste biraz midem bulanmıştı çok heyecanlıydım resmen bacaklarım titriyordu. Hukuk fakültesindeyken okuduğum o kalın kitapları, sınavlardaki örnek olay sorularını “A, B’ye şu şekilde zarar vermiştir...” diye başlayan ve hukuki çözüm bekleyen soruları pratiğe dökme zamanı gelip çatmıştı. Öğrendiğim kanunların ve adaletin konuşma zamanıydı.
Telefonumu çıkarıp en yakın kız arkadaşımı aradım. Heyecanımı yatıştırmak için güvenli alanımda olmalıydım. Telefonu açmadı. Biraz sonra telefonuma bir mesaj geldi: "Kankaların bir tanesi, dedemin ilaçlarıyla falan ilgileniyorum. İşim bitince arayacağım seni birazdan."
Mesajı yanıtladım: " Tamam kanka, dedene selamlarımı ilet. Bekliyorum seni."
Hızlı adımlarla adliyenin kapısının önüne doğru ilerledim. İçeri girdim. Koskocaman bir yerdi! Göz kamaştırıcı gözüküyordu. Büyüleyici gözlerle bakıyordum ki arkamdan gelen sesle irkildim. Omuzlarım üzerinden arkama baktığımda yemyeşil bir çift göz ile karşılaştım. Oldukça özenli duran, nemli kıyafetlerine taranmış kuru sayılabilecek saçlarına bakıyordum. Elinde beyaz bir şemsiyesi vardı. Boyu uzundu. Dürüst olmak gerekirse nefes kesici gözüküyordu. Koluna astığı avukat cübbesinden onun da buradaki bir duruşma için geldiğini anlamıştım.
- Affedersiniz… 3. Aile Mahkemesi'nin duruşma salonu burası mı?
Genç adam elindeki dosyadan başını kaldırıp bana merakla baktı.
- Hayır, burası 2. Aile Mahkemesi. 3. Aile Mahkemesi bir sonraki koridorun sonunda.
- Teşekkür ederim. İlk kez geliyorum da, biraz karıştırdım.
- Belli oluyor.
kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
Nasıl yani?
- Sizi daha önce burada görmedim. Burada yeni misiniz?
Tebessüm ettim. Biraz utanmıştım, yanaklarıma ateş basmaya başladı.
- Evet yeniyim.
- Anladım. İlk celseniz mi?
- Evet.
Adamın bakışları elindeki dosyaya kaydı.
- Boşanma dosyası mı?
- Evet.
- Ben de aynı celse için buradayım.
Bir an duraksadım. Midem kasılıyordu.
- Siz… karşı tarafın vekili misiniz?
- Sanırım öyle.
Dosyanın üzerindeki esas numarasına baktı. Sonra da yeşil gözlerini üzerime dikti.
- İlk celse olduğu için hâkim genellikle tarafların ve vekillerin yoklamasını yapar. Ardından dava şartları ve usule ilişkin hususlar değerlendirilir. Dosyanın durumuna göre deliller ve tanıklar konusunda da ara karar kurulabilir diye düşünüyorum.
- Tesadüfe bak, ilk resmi duruşmamda karşı tarafın avukatıyla karşılaştım. Tanıkları şimdiden dinlerler mi?
- Dosyanın aşamasına bağlı. Eğer bu ilk celseyse çoğu zaman doğrudan tanık dinlenmesi yapılmayabilir. Ön inceleme aşamasındaysa hâkim, tarafların iddia ve savunmalarını netleştirip uyuşmazlık konularını belirler. Eee söyleyin bakalım çalıştınız mı dosyanızı? Benim karşımda pek şansınız olmayabilir.
Yeşil gözleri alayla bakıyordu. Böylesine saygıdeğer asil bir mesleğe sahipken bu ukala tavırları ve küçümseyici tavırları pek hoşuma gitmemişti. Hayat tesadüfleri severdi ama onu şuradaki yağmur birikintisinde boğmak istedim nedense. Yakışıklı olmasına yakışıklıydı ama onun hakkında niye böyle ters düşüncelere kapılmıştım anlayamadım.
- Cevap vermedin?
Gözlerini kısarak bana doğru yaklaştı ve üzerime doğru eğilip, aradaki mesafeyi azalttı. Naneyle karışık çay kokan sıcak nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Bu kadar yaklaşması beni utandırmıştı. Tek gözünü kıptı ve eğildiği için yüzüne yakın olan çenesini dikleştirdi:
- Cevap vermedin adliye prensesi, yorgun musun yoksa?
Yutkundum.
- Adliye Prensesi mi?
- Hı hı...
Noluyor be! Niye kalbim, göğüs kafesimde zorla tutuluyor da bıraksam koşarak benden ayrılacak gibi hızlı atıyor?
- Nerden prenses oluyormuşum? Böyle konuşma cesaretini kendinizde nasıl buluyorsunuz?
- Kızdırdık sanırım avukat hanım.
Yavaşça yaklaştığı üzerimden çekildi. Yüzüne tatlı bir gülüş yerleştirdi ama bakışları karşısındakini yiyecek gibiydi. Yani beni...
- Evet kızdırdın.
- Öyle mi? Bak sen şu işe umarım duruşmada da kızdırmam, yoksa olacakları tahmin ediyorsunuzdur avukat hanım.
Anlık durduk. Adliye koridorunda ilerlemeyi bırakıp, aynı anda sözleşmiş gibi birbirimize döndük. Ona karşı bir çekim hissediyordum bu garipti çünkü onu tanımıyordum ama içimde bir şeyler beni, ona karşı koyamam gibi hissettiriyordu. Vücudumu bir sıcak ele geçirmeye başladı. Ona sinir olmuştum aslında. Kendini beğenmiş biri olduğunu düşündüm sanki etrafındaki herkesi birer "kolay yem" olarak görüyordu.
Hikayeleri derindi, tesadüfleri ise oyunun bir kuralı...
Her oyun kuralına göre oynanmalıydı.
Peki, kurallara uyulmazsa nolurdu?
Hapse mi atılırlardı, Ağırlaştırılmış müebbet hapsine mi çarptırılırlardı?
Söz dinlemezlerse ters kelepçe mi yerlerdi?
Oysa kalp, ne hapis ne de kelepçe dinlerdi.
Kalp, oyunu kuralsız oynardı.
Kalp, kendi neyi bilirse, ona inanırdı.
Savunma hakkı kime kalırdı?
Kalbin çırpınışına mı, beynin sessiz dinginliğine mi?
Oysa insanoğlu savunmasızdı aşkına,
Bir söz, bir bakış uğruna müebbet de yatardı uğruna.
...
Ayaz
Gözleri ve saçları aynı tonlarda kahveliğe sahipti. Onu ilk gördüğümde, insanın yıllarca kaçtığı bir şeye ansızın yakalanmasını gördüm. Bakışlarıma değdiği ilk saniyede içimde bir yer sustu. Sanki bütün hayatım boyunca kendime anlattığım yalanların sesi kesilmiş, geriye yalnızca onun nefes alışını duyabileceğim kadar derin bir sessizlik kalmıştı. Garip olansa bu hisler tanıdık geliyordu bana. Onun kahve gözlerindeki manidar masum bakışların sıcaklığı beni boğuyordu.
Onun kahve gözlerine bakmak tehlikeliydi bana göre...
İnsan, bazı gözlerde kendini bulmazdı; kendini kaybederdi.
Ben onu gördüğüm ilk an, onda kayboldum.
Aşka inanmıyordum, sebebini bilmediğim bir hüznü kalbime düğümlüyordu aşk. Bir ara sanki bana düşmanıymışım gibi baktı.
Yavaş yavaş duruşma yerine doğru ilerlemeye başladık.
...
...
Bölüm etkileşimi
