7. bölüm · Karanlıkta Açan Çiçek

6 bölüm

sevinc yunusova

"Kalbinin içinde ki kadın"
Yıllar önce
(Yazarın anlatımıyla)
Bir kadın gitmiş ve bir adam değişmişti. O gün Yiğitin hayata küstüğü gündü. O gün toprağa yalnız sevdiği insanı değil ruhunu, hayatını, yüreğini ve nefesini vermişti.

İlk kez yalnızlık onu bu kadar boğuyordu. Eskiden Hevinin yanda ki odada olduğunu bilirdi, şimdiyse o oda bomboştu ve Yiğit bu sefer odaya girdiğinde yalnızdı. Yanında kahkahalarla gülen, koluna girip başını omzuna yaslayan o kadın artık bu dünyada yoktu.

Yiğit hiçbir şey yapmadan sadece odaya bakıyordu. Ne bağırmak geliyordu içinden, ne de konuşmak. Çünkü ne kadar bağırırsa bağırsın, haykırırsa haykırsın Hevinin geri dönmeyeceğini biliyordu.

Tek istediği ondan Hevinini alanları yok etmekti, ama adamın kim olduğunu bilmiyordu. Güçsüz değildi, sadece güvenebileceği çok az kişi vardı. Kılıç gittikten sonra çevresinde ki herkese karşı güveni kırılmıştı.

O karanlık günlerin üzerinden 1 hafta geçtiğinde, Yiğit’in kalbi bir taş kadar soğuk, zihni ise intikam hırsıyla bilenmiş bir bıçak kadar keskinleşmişti. Kılıç Akdemir’le olan dostluğunun yıkıntıları arasında, kimin ihanet ettiğini sorgulamaktan vazgeçmişti; artık tek gerçeği, Hevin’in kanını yerde bırakmamaktı.

Her gece, aynadaki yansımasına baktığında kendine yabancılaşıyordu. Gözlerinin feri sönmüş, o eski umut dolu bakışların yerini, karşısındakini bir hamlede yok etmeye hazır olan bir avcının bakışları almıştı. Evin içindeki o sessizlik, sanki bir katil gibi üzerine çöküyordu. Hevin’in eşyalarına dokunmaya cesareti yoktu, ama onları her gördüğünde içindeki yara yeniden kanıyordu.

Bir gün Yiğit salonda içkiler arasında kaybolurken beklenmedik bir isim eve gelmişti; Kılıç Akdemir. Adımları emin bakışları keskindi, Yiğitin durumunu gördüğü gün yanına gidememişti. Ama içinde ki o vicdanla cebelleşirken birden kendini bu evde bulmuştu.

Her ne kadar Yiğite karsı hâlâ güvensiz olsa da onun yanında olmak istiyordu.

İçeriye girdiğinde burnuna dolan tütün ve alkol kokusuyla yüzünü buruşturdu. Yiğit koltukta bir ölü gibi uzanmış duvarda ki Hevinin çizdiği fotoğrafa bakıyordu. Sanki orda Hevini görüyormuş gibi gözlerinin içi parlıyordu.

Kılıç sessizce Yiğitin yanına oturup onun gibi duvara baktı. Üstüne giyindiği takım elbiseyi düzeltip arkasına yaslanarak ellerini dizinin üstünde birleştirdi.

"Seni böyle görse kafana televizyonu geçirirdi," dedi Kılıç sessizliği bölerek. Günler sonra Yiğitin evinde ilk kez ses duyuluyordu ve bu ses eski dostunun sesiydi. Yiğit Kılıçın dediklerine karşı büyük bir kahkaha atıp elinde ki içki şişesini bir kenara attı. Şişe parçalara ayrılıp etrafa saçılırken Kılıç hiç istifini bozmadan olduğu gibi durdu.

Yiğit sendeleyen adımlarla ayağa kalkıp bir şişe daha alıp kendini koltuğun üstüne attı. Kılıç, dostunun bu hali karşısında dişlerini sıktı; Yiğit artık o eski, kontrollü adam değildi. Sanki içine bir başkası sızmış, Yiğit’in bütün neşesini ve insani yanını çekip almıştı. Kılıç, kırılan şişenin cam kırıklarının üzerinde duran dostuna bakarken, aralarındaki o kopmaz sanılan bağın nasıl da keskin bir uçurumla bölündüğünü bir kez daha anladı.

"İçmen bir şeyi değiştirmeyecek," dedi Kılıç, sesi şimdi daha sert, daha otoriterdi. "Onu geri getirmeyecek, katilini de ayağına sermeyecek."

Yiğit, şişenin kapağını tek bir hamlede dişleriyle açtı ve kafasına dikti. Boğazından geçen her yudumla, sanki Hevin’in yokluğunun acısını biraz daha uyuşturmaya çalışıyordu. Gözlerini Kılıç’a diktiğinde, bakışlarındaki karanlık genç adamı bir anlığına ürpertti.

"Senin burada ne işin var, Kılıç?" diye mırıldandı Yiğit, sesi pürüzlü ve derinden geliyordu. "Beni terk edip giden sen değil miydin? Şimdi gelmiş, yasımı mı tutuyorsun?"

Kılıç derin bir nefes alıp bir kez daha odaya baktı; sigaralar yerlerde sürünüyor, halının üzerinde yanık ve içki lekesi vardı, demek olursa neredeyse cam kırıkları vardı. Kılıç için bu yeterince ağır bir görüntüydü.

"Düşmanlığı bırakalım Yiğit," dedi bakışlarını Yiğite dikerek."En azından sen iyileşene kadar, yanında olayım. İstemezsen de anlarım." Yiğit Kılıçın bu teklifine karşı affalladı. Arkadaşı yine en dar gününde onun yanındaydı, tıpkı eski günlerde ki gibi.

Yiğit, elindeki şişeyi yere bırakırken parmakları titriyordu. Kılıç’ın "yanında olayım" cümlesi, duvarlarında yankılanıp omuzlarına ağır bir yük gibi bindi. Gururu, "git" diye haykırmasını söylüyordu ama o karanlıkta boğulurken tutunacak tek dalının, aslında kopan o dal olduğunu çok iyi biliyordu.

"İyileşmek mi?" diye sordu Yiğit, sesi acı bir tınıyla doluydu. "Kılıç, sen hangi dilden bahsediyorsun? Ben yaşarken öldüm. Ölüler iyileşmez, sadece çürür."

Kılıç, dostunun bu karamsar kabullenişi karşısında yerinden kalktı. Yiğit’in yanına, o kırık camların arasına çöktü. Hiç çekinmeden, sanki bir savaş alanında yara sarmaya hazırlanan bir asker gibi, Yiğit’in omuzlarından tutup onu kendine doğru çevirdi. Göz göze geldiler. Yiğit’in gözlerinde, Hevin’in son bakışındaki o sönmüş ışığı görmeye çalıştı ama gördüğü tek şey, sonsuz bir boşluktu.

"Yaran hep orda kalacak, ama bu kapanmayacak demek değil. Yarayı temizlemek gerekir, sen ölü değil gerçeklik olacaksın." Alnını onun alnına yasladı."Onun yokluğunun kalbini nasıl yaktığını biliyorum." Sertçe yutkundu."Ve şu an bana ihtiyacın olduğunun da farkındayım."

Yiğit, Kılıç'ın alnını kendi alnına yaslamasıyla ilk kez o duvarlarının arkasındaki buzun kırıldığını hissetti. Kılıç'ın sesi, sanki yıllardır duymadığı bir melodi gibi, ruhundaki o karanlık dehlizlere sızıyordu. Yiğit, gözlerini sımsıkı kapattı; dışarıdaki dünyanın uğultusu, içerideki o yakıcı özlemle birleşiyordu. Kılıç'ın varlığı, sanki Hevin’in ölümünden beri hissettiği o devasa boşluğun üzerinde, geçici de olsa bir köprü kuruyordu.

Yiğit, başını yavaşça geri çekti ve Kılıç'ın gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki o donuk ifade, yerini yavaş yavaş bir kabullenişe bıraktı. Kılıç’ın desteği, ona ihtiyacı olduğunu bildiği o sert gerçeği tokat gibi çarpmıştı. Yiğit’in omuzları çöktü, hırsı ve öfkesi bir anlığına durulup yerini sessiz bir teslimiyete bıraktı.

"Kabul ediyorum," dedi Yiğit, sesi kısık ve yorgundu. "Yanımda ol. Ama bunun bir dostluk ziyareti olmadığını bil."

Kılıç, başını hafifçe sallayarak destekleyici bir şekilde omzuna vurdu. "Ne olduğunun önemi yok. Sadece seni bu çukurdan çıkarana kadar buradayım."

Yiğit, yerden destek alarak ayağa kalktı. Odanın içinde sendelese de bu sefer yere düşmedi, masaya tutundu. Gözleri, Hevin'in duvardaki resmine döndüğünde, içindeki intikam ateşi yeniden körüklendi. Kılıç’ın ona sunduğu o çıkış yolunun, aslında daha derin bir uçuruma açıldığını biliyordu ama umurunda değildi.

"Bana katili bul Kılıç," dedi Yiğit, sesi şimdi bir komutanın emri gibi soğuk ve keskinleşmişti. "Kim olduğunu öğrenene kadar durmayacağım. Bu evden, bu şehirden, bu hayattan o adamı silip atacağım. İntikamımı alana kadar kanım soğumayacak."

Kılıç, dostunun bu sözleri üzerine ayağa kalktı. Odanın ışığını yakmadı, karanlıkta sadece ikisinin gölgesi vardı. Yiğit'in intikam hırsının büyüklüğünü gören Kılıç, bir an duraksadı. Dostunun gözlerindeki o karanlık tutkuya bakarken içindeki o haklı tereddüt yeniden baş gösterdi.

Kılıç ağır adımlarla Yiğit'in yanına geldi ve elini onun omzuna koyarak onu Hevin’in resmine değil, doğrudan kendi gözlerine bakmaya zorladı.

"Peki ya sonra Yiğit?" dedi Kılıç, sesi odadaki sessizliği yırtan bir kırbaç gibi yankılandı. "O adamın kanını döktüğünde, o intikamı aldığında... Hevin geri gelecek mi? Kalbindeki o devasa boşluk, o soğuk çukur dolacak mı?"

Yiğit, Kılıç’ın bu sorusuyla sarsıldı. Bir an nefesi kesildi. Kılıç, onun en büyük korkusunu, aslında intikamın bile onu kurtaramayacağı gerçeğini yüzüne vurmuştu. Yiğit, ellerini saçlarına geçirdi ve acıyla inledi.

"Hiçbir şey dolmayacak," dedi Yiğit, sesi odada bir hayalet gibi dolaşırken. "Ama o adam nefes aldığı sürece, benim yaşayacağım tek şey nefret. Hevin gelmeyecek, biliyorum. Ama katili mezara girene kadar, kendi cehennemimde yalnız kalmayacağım."

Bu sefer kahkaha atan Kılıç oldu. Sinirle saçlarını çekiştirip arkasını Yiğite döndü."Ben sana intikam alma demiyorum! Ama şu an sırası değil! Şu an güçlenmeye ayağa kalkmaya ihtiyacın var!" Kılıç’ın haklı isyanına karşı başını dik tutup bakışlarını Hevinin fotoğrafının yanından ayrılıp Kılıçın yanına geldi.

"Ama ben bekleyemiyorum! Her gün biraz daha acı çekiyorum!" Kılıçın göğsüne sertçe vurdu."Sen beni anlayamazsın! İçimde ki yangını hissedemezsin! Kalbimden kopan parçayı farkedemezsin! Sen beni göremezsin Akdemir! Ne yaparsan yap canımdan kopan parçaları geri getiremezsin!"

Kılıç göğsüne inen yumruğa rağmen Yiğit'i kendine çekip sıkıca sarıldı."Anlayamam," dedi kısık bir sesle. Sesi sadece ikisinin duyabileceği frekanstaydı."Canından kopan parçaları geri getiremem. Ama yaranı sarmana yardım ederim."

Yiğit o an gerçekten yalnız olmadığını anladı, Kılıçın ona sarılması onun için büyük bir destek oldu, ama Kılıç bunun farkında değildi. Ona göre bu sadece öylesine bir şeydi. Yiğit ona sarılıp başını omzuna koydu, o an gerçekten bütün yüklerinin üstünden atıldığını hissetti.

Yılların verdiği o sert kabuk, Yiğit'in yıllardır tuttuğu o gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu. Kılıç, dostunun omuzlarının sarsıldığını hissettiğinde, sadece fiziksel bir destek vermediğini; aslında Yiğit'in yıllardır bastırdığı "insan" olma ihtimalini de hayatta tutmaya çalıştığını biliyordu.

Yiğit, başını Kılıç'ın omzundan çektiğinde gözleri kan çanağı gibiydi ama o anlamsız, boş bakışların yerini artık net bir hedef almıştı. Geri çekildi, derin bir nefes alarak üzerindeki ceketi düzeltti. Sanki dakikalar önce o yerlerde sürünen, şişelere sarılan adam gitmiş; yerine küllerinden doğmaya çalışan bir enkaz kalmıştı.

"Haklısın," dedi Yiğit, sesi artık daha dingin ama her zamankinden daha ürkütücü bir kararlılıkla çıkıyordu."Acıyla verilen hiçbir karar doğru olmaz, akıllı olmak gerekir. Ve ben de öyle olacağım. Sadece yanımda dur, fazla değil bir ay yeter. Gerçekten yanımda olduğunu hissedeyim. Belki içimde ki acı diner, eski dostuma gerçekten ihtiyacım var."

Hiçbir şey değilde "eski dost" kelimesi Kılıçı yıktı, kalbinden sanki parçalar kopup yere düştü. Kalbinin acısını hissetti. Bir zamanlar birbirlerine kardeşten öte olan iki insan artık eski dost olmuştu.

Yılların biriktirdiği güven, ihanet söylentileri, yanlış anlaşılmalar ve o soğuk mesafeler, Yiğit’in zihninde onları çoktan "eski" bir hatıraya dönüştürmüştü. Kılıç, göğsünde oluşan o boşluğu derin bir nefesle bastırmaya çalıştı. Gözlerinde, geçmişin omuz omuza verdikleri altın günlerinin hayaleti gezindi ama yüzündeki ifadeyi bozmadı.

"Olacağım, 1 ay yanında duracağım. Gerekirse her şeyi yapacağım ve içinde ki acıyı dindirene kadar burdayım. Ama sende şu içkileri artık topla ve at. Kendine zarar veriyorsun." Kılıçın bu tavrına karşı Yiğitin dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Yıllar önce olsa hiç şaşırmazdı, lakin şimdi sadece garip geliyordu. Kılıçın onunla olan dostluğunu bitirdikten sonra bile ona karşı bu kadar korumacı olması, onu bir kardeş gibi sahiplenmesi.

Bunlar Yiğit için eskide kalmış şeylerdi. Aralarında ki düşmanlığı ikiside görüyordu, bu düşmanlık ikisini de yeyip bitiriyordu. Ama şöyle bir deyim vardı; eski dosttan düşman olmazmış.

Onlar her ne kadar birbirlerini düşman olarak görselerde; aslında hala,iki kardeş iki dosttular.....

------------
Şimdiki zaman/Demirsoy malikanesi
(Deryanın anlatımıyla)
Demirsoy malikanesinin büyük kapılarından içeriye girdiğimizde bizi büyük bir kurt figuru karşıladı. Malikanenin büyüklüğüne karşı ağzım açık kalmıştı. Bu zamana kadar sadece kendi malikanemizi görmüştüm. Belki de o yüzden büyük geliyordu, lakin bu malikanenin yanında bizimkisi küçücük kalırdı.

3 katlı, geniş bir malikaneydi. Etrafta çam ağaçları ve farklı türden çiçekler vardı. Evin tam önünde yine bir kurt figürü vardı. Adamlar sırayla dizilmiş o tarafa bu tarafa geziyordular. Araba durduğunda Yiğite baktım.

Kaşlarını çatarak önünde ki bilgisayara bakıyor,bir şeyleri tartıyor gibiydi. Bakışlarımı ondan çekip önüme döndüm ve kapının açılmasını bekledim. Kapıyı Yiğitin sağ kolu olan adamı Poyraz açtı. İnmeden Yiğite baktım ama o hâlâ oturduğu yerden kalkmıyordu.

Daha fazla ona bakmayıp indim. Adamlar beni görünce hepsi hürmet alemeti olarak ceketlerinin önünü ilikleyip başlarını hafifçe indirdiler. Gülümseyerek başımla onlara selam verdim. Bana böyle hürmet etmeleri garip geliyordu.

Çünkü ailemizin adamları dahi bana hürmet etmiyordu. Belkide hayat bana Yiğit ile evliliği bir şans olarak yaşatmıştı. Belkide gerçekten bir süreliğine de olsa huzuru tatmam için.

Derin bir nefes aldım ve Poyraza döndüm."Bana eşlik eder misin?" dedim sakince. Poyraz başını salladı ve eliyle sanki yol senin dedi. Yiğitin aksine sakin bir havaya sahip olduğu belliydi.

Poyraz’ın gösterdiği yoldan ağır adımlarla ilerlerken, malikanenin içine ilk adımımı attım. İçerisi, dışarıdaki heybetin aksine, neredeyse ürkütücü bir soğuklukla döşenmişti. Yüksek tavanlar, koyu tonlarda mobilyalar ve her köşeye sinmiş o ağır, tütün ve deri kokusu... Burası bir evden ziyade, bir kaleyi ya da bir komuta merkezini andırıyordu.

Adımlarımın parke zeminde çıkardığı ses, devasa salonda yankılanırken kendimi küçük bir misafir gibi değil, izinsiz girmiş bir yabancı gibi hissettim. Tam merdivenlere yönelmiştim ki, bahçede bıraktığım o adamın, Yiğit’in sesini duydum.

"Poyraz sen gidebilirsin," dedi sesi buz gibiydi. Aldığım nefesle göğsüm inip kalktı. Sertçe yutkunup elimi elbisemin önünde birbirine kenetledim.

Poyraz kafasını hürmetle eğip yanımdan ayrıldı. Ben ise arkamı dönmeye cesaret edemiyordum. Lakin ben yalnış bir şey yapmamıştım ki, ben sadece yaşayacağım evi gezmek istemiştim. Bence bu benim en büyük hakkımdı.

Olduğum yerde bir an duraksadım. Kendi kendime, "Neden korkuyorsun Derya?" diye sordum. "Burası senin de evin artık." Bu düşünceyle cesaretimi toplayıp yavaşça arkamı döndüm.

Yiğit, malikanenin devasa giriş kapısının önünde, elleri pantolonunun ceplerinde duruyordu. Az önce arabadaki o sinirli, bilgisayarına gömülmüş hali gitmiş, yerine daha durgun, neredeyse yorgun görünen bir adam gelmişti. Gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmıyordu.

"Evi keşfetmekte bu kadar hevesli olmanı beklemiyordum," dedi. Sesi, az önce malikanenin kapısında duyduğum o buz gibi tonun aksine, şimdi daha yumuşak, hatta içerisinde belli belirsiz bir merak barındıran bir tınıdaydı.

Ona doğru bir adım attım. Bakışları, elbisemin üzerindeki ellerime kaydı. "Burası yabancısı olduğum bir yer, Yiğit. Ve ben... içine hapsedildiğim yeri tanımak istiyorum," dedim, sesimdeki netliği korumaya çalışarak.

Yiğit birkaç adım atıp aramıza daha makul bir mesafe koydu. Bakışları, etrafımızdaki devasa sütunlarda ve yüksek tavanlarda gezindi, sonra tekrar bana döndü. "Hapishane mi?" diye sordu, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Sanki bu benzetme onu şaşırtmıştı. "Burası bir hapishane değil Derya. Burası senin evin. Senin nefes alabileceğin bir yer. Böyle düşünmem beni üzüyor."

Boğazımdan gülüp, muzip bir şekilde tebessüm ettim. Aramızda ki boy farkından dolayı başımı kaldırmadan ona bakamıyordum."Söylesene bu evlilik ikimiz içinde bir hapisten başka ne?" dedim onun tam kömür karası gözlerini bakarak. Bir adım daha atıp tam önümde durduğunda kalbimin hızla atmaya başladığını hissettim.

Başını eğdiğinde nefesi tenime çarpıyordu."Ben bu evliliğin sana hapis olmaması için uğraşırım." Bu yakınlık yüzünden sertçe yutkundum. Bedenimden elektrik akımı geçmiş gibi geliyordu. Titrek bir nefes alıp ister istemez bir adım arkaya gittim. Yiğit bunu farketmiş olacak ki tam 2 adım arkaya gitti ve aramızda ki eski mesafeyi yeniden koydu."O ev cehennemin olduysa bile bu ev olnayacak. Seni en iyi şekilde koruyacağıma emin ol."

Yiğit’in o mesafe koyan, ancak bakışlarıyla hala üzerimde bir ağırlık yaratan duruşuna karşı içimdeki o ürkeklik yavaş yavaş yerini bir sorgulamaya bırakıyordu. "Beni koruyacağından bahsettin," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyerek. "Peki ya kendinden? Kendine 'bu kadın için bir kafes miyim yoksa gerçekten bu evin bir parçası mıyım' diye hiç sordun mu?"

Sözlerim havada asılı kaldı. Yiğit’in yüzündeki o hafif tebessüm bir anlığına silindi; bakışları, o kömür karası derinliklerinde sakladığı bir şeyin yansımasıyla doldu. Bir süre sessiz kaldı, sanki kelimelerini tartıyor, bana ne kadarını göstermesi gerektiğine karar veriyordu.

"Derya," dedi, sesi önceki o sert tondan çok daha derin ve pürüzlüydü."Sana kafes olmayacağıma yemin ederim. Anlaşma da bu da vardı; dördüncü madde de 'Yiğit Demirsoy Derya Işığın yahut Işık Demirsoyun işine karışma hakkına sahip değildir' yazıyor. Eğer istersen anlaşmayı salonda okuruz." Sonra ekledi."Hatta şu anda okuyabiliriz."

Başımı hafifçe salladım. Anlaşmayı gerçekten okumam gerekiyordu. Resmen mal gibi imzalamıştım. O önden yürürken bende arkasından yavaş yavaş gidiyordum. Malikanenin her yeri incelemekle meşguldüm. Malikanenin bir çok yerinde kurt figürleri vardı. Gerçekten sembolüne sadık bir adamdı.

Bizim evde bile bu kadar ayı figürü yoktu. Aslında evinin böyle özenle döşenmiş olması normaldi. Çünkü Demirsoylar en güçlü dört aileden biriydi. Biz onlara her ay gelen paranın yarısından daha az alıyorduk.

Aslında bizde o ailelerden biri olabilirdik, lakin biz sondan birinci olmayı seçmiştik. Tarzımız farkımız diyelim. Şahsen Yiğitle evlenmemin en iyi yanlarından biride şuydu; para konusunda rahat olacaktım. 1 yıl gibi kısa bir süre zenginliği gerçekten tadacaktım.

Salondan içeriye girdiğimizde beni gerçek anlamda devasa bir salon karşıladı. Salonun bir tarafında yemek masası. Öbür tarafındaysa koltuklar ve başka aksesuarlar vardı. Gerçek anlamda muhteşemlikdi.

Yiğit, salonun ortasındaki gösterişli, deri koltukların olduğu bölüme yöneldi. Bir an durup bana döndü, elini masanın üzerindeki kristal bir kutuya götürdü ve içinden mühürlü bir zarf çıkardı. Hareketleri o kadar kontrollüydü ki, sanki her adımını saatler önce planlamış gibiydi.

"İşte," dedi, zarfı sehpaya bırakarak. "Okumak istediğin her şey burada. Hatta okumadığın küçük harfler bile."

Zarfa doğru yürürken adımlarımın sesi koca salonda yankılandı. Yanına ulaştığımda, aramızdaki o görünmez mesafeye rağmen varlığının ağırlığını hissedebiliyordum. Zarfı elime aldım, parmaklarım kâğıdın pürüzlü dokusunda gezindi. Yiğit, kollarını göğsünde birleştirmiş, hiçbir şey söylemeden beni izliyordu. Bakışlarının altında, sanki bir sınav kâğıdını teslim etmemiş bir öğrenci gibi hissettim.

Zarfı açıp içindeki kâğıdı çıkardım. Maddeler gözlerimin önünden hızla geçiyordu. Evet, o maddeyi gördüm: Dördüncü madde. Gerçekten bu madde benim için işe yarayan bir maddeydi.

Diğer maddeleri sesli okumaya başladım."İlk madde; Evlilik sadece kağıt üstündedir.
İkinci madde; Yiğit Demirsoy ve Derya Işık 1 yıl gibi bir süre evli kalacak.
Üçüncü madde; Derya Işık istediği zaman dışarıya çıkabilir."

Dördüncü maddeyi okumayıp direkt 5'e geçtim."Beşinci madde; Aileler her bayram ziyaret edilmek zorundadır." Bu maddeye karşı kafamı kaldırıp Yiğite asık yüzümle baktım.
Bu madde olmasaydı olmaz mıydı ki! Daha fazla düşünmeden diğer maddelere geçtim.
"Altıncı madde; Evlilik sürecinde birbirleri nereye isterlerse oraya gideceklerdi." Yok ebesinin---! Daha neler!

Yiğit ise sanki dünyanın en normal, en basit sözleşmesini imzalamış gibi bir tavırla, kollarını göğsünde kavuşturmuş beni izliyordu. O kara gözlerinde, bu maddelerin bende yaratacağı tepkiyi önceden tahmin etmiş olmanın o hafif, kibirli eğlencesi vardı.

Kâğıdı hızla masaya geri bıraktım. "Altıncı madde mi?" dedim, sesimdeki şaşkınlık yerini yavaş yavaş sinire bırakıyordu. "Birbirimiz nereye istersek oraya gidecekmişiz? Yiğit, biz evliymiş gibi yapıyoruz, birbirimizin seyahat acentesi değiliz! Bu nasıl bir madde?"

Yiğit, ağır adımlarla bana doğru yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi öyle bir ustalıkla kapattı ki, geri çekilmek yerine olduğum yerde çivilenmiş gibi kaldım. Üzerindeki o hafif tütün kokusu, salonun havasına iyice sinmişti.

"Şu anki sinirini anlıyorum," dedi sesi sakin, neredeyse öğretici bir tondaydı. "Ama 'istediği yere gitme' hakkı, her iki taraf için de geçerli. Senin özgürlüğünü kısıtlamadığım gibi, kendi özgürlüğümü de koruma altına alıyorum. Bu, birbirimizin hayatına görünmez birer duvar örmemek için var."

"Ama bu benim özgürlüğüme kısıtlama!" diye isyan ettim. Bu durumun başka açıklaması olamazdı. Resmen hem özgürlüğümü veriyordu, hem de aynı anda kısıtlıyordu. Gerçek anlamda delirmeye hakkım vardı.

Yiğit bir adım daha atıp aramızda ki mesafeyi yok etti. Yine sertçe yutkundum."Alakası dahi yok," dedi kendini savunarak ve rahat bir tavırla. Sanki her şey normalmiş gibi davranması sinirlerimi bozuyordu."Sadece ben seninle gezip tozmak ve bize mutlu çift imajı vermek istiyorum."

Yok bu adam baya baya rahatdı. Ya da öyle davranıyordu. Çünkü bunun başka açıklaması olamazdı. Ben ay diyordum bu çay diyordu. Bu adam insanı delirtirdi.

"Tamam!" dedim sonunda. Elimle onu bir tarafa itip zarfı da masanın üstüne bıraktım. Kollarımı göğsümde birleştirip bacağımı bacağımın üzerine attım. Yiğit gülerek kafasını iki yana sallayıp karşımda ki koltuğa kuruldu. Heybetli bedenini dikkatle incelediğımde kolunda ki dövme dikkatimi çekti. Tam sağ kolunun üzerinde kurt sembolü vardı.

Adam resmen ailesinin sembolünü bedenine kazıtmıştı. Gerçekten de bu kadar bağlı olması garip geliyordu.

Sonunda merakıma yenilip aklımda ki o soruyu sordum."Neden evin her yerinde bu kadar çok kurt figürü var? Ailenin sembolü olduğunu biliyorum da..." Biraz öne doğru eğildim."Bu kadarı da fazla değil mi?" Elimle onu ve etrafı gösterdim.

Yiğit, oturduğu deri koltuğun arkasına yayıldı, bacaklarını hafifçe açıp dirseklerini dizlerine yasladı. Bakışlarını bir an için kolundaki dövmeden çekip yüzüme diktiğinde, omuzlarındaki o ağır yükün bir kısmını sanki sadece bakışlarıyla üzerime yıktı.

"Fazla mı?" dedi, sesi o kadar soğuk ve düzdü ki sanki sıradan bir hava durumundan bahsediyordu. Dudaklarının kenarında, hafif bir alay ile karışık o acımtırak gülümseme belirdi. "Bir Demirsoy için kurt, sadece bir aile arması değildir Derya. Kurt; sadakattir, güçtür, ama en önemlisi... yalnızlıktır. Bir kurt, sürüsü olmadan da hayatta kalabilir ama kendi kurallarını asla çiğnemez."

Dövmeli kolunu hafifçe havaya kaldırdı, parmakları sanki o görünmez çizgileri takip ediyormuş gibi kasıldı. "Bu figürler, benim kim olduğumu ve bu malikanenin kime ait olduğunu hatırlatıyor. Sürüsü olmayan bir adamın, kendi bölgesini nasıl koruduğunu... ve o bölgeye girenlerin, kurallara uymak zorunda olduğunu."

Söyledikleri tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Onun "kendi kuralları" dediği şeyin, aslında benim bir yıllık hayatımı çizen o maddeler olduğunu anladığımda boğazımda düğümlenen o yumruyu yutkunmaya çalıştım.

"Yani," dedim sesimi net tutmaya çalışarak. "Ben de o bölgeye giren, kurallarına uymak zorunda olan o yabancıyım, öyle mi?"

Yiğit yavaşça koltuktan doğruldu. Hareketleri o kadar yırtıcı, o kadar sessizdi ki, bir anlığına gerçekten bir avcıyla aynı odada olduğumu hissettim. Aramızdaki mesafeyi yine yok etti, tam önümde durduğunda aramızdaki boy farkı nedeniyle başımı kaldırıp ona bakmak zorunda kaldım. Kömür karası gözleri, sanki ruhumun en derinindeki korkuyu arıyor gibiydi.

"Sen yabancı değilsin," dedi net bir sesle. İstifimi bozmadan sadece başımı salladım. Başka ne diyebilirdim ki? Aklıma diyecek hiçbir şey gelmiyordu.

"Şey bana kalacağım odayı gösterir misin?" dedim yana kayarken. Hemen başını kaldırdı ve geçmem için alan tanıdı. Vakit kaybetmeden ayağa kalkıp yanından uzaklaştım. Bakışlarımı ona çevirdim.

"Önden," dedi. Başımı sallayıp yavaş-yavaş yürümeye başladım. Bu adamla aynı evde yaşamanın avantajları olduğu kadar zorlukları da vardı.

Arkamda olduğunu bilmek garip geliyordu, ona zor alışacağıma emindim.

Hep dediğim gibi; biz aynı çatı altında bir süreliğine yaşayacak olan iki yabancıydık.

------------------
(Yiğitin anlatımıyla)
Dosyaları bir kenara atıp sandalyemi arkaya verdim. Başımı koltuğun başına yaslayıp boş gözlerle tavanı izlemeye başladım. Hayatın garip geldiği evrelerden birinde yaşıyor gibiydim. Gerçekten kimdin ben? Herkesin korktuğu o Demirsoy lideri Yiğit mi? Yoksa sevdiği kadın öldükten sonra yıkılan Hevinin Yiğit'i mi?

Acaba başka biriyle evlendiği mi görse ne hissederdi? Onsuzluğu iliklerime kadar hissediyordum.

Fakat gerçek şuydu ki ben sadece onun toprağına sarıla bilirdim. Onu kaybedeli yıllar olmuştu, ama acısı kalbimden hiç gitmiyordu. Belki de en büyük acı unutamamaktı.

Kalbimi saran ateşin sebebi belki de buydu.

Acı aslında dinmişti, sadece unutamamak beni hergün biraz daha tüketiyordu. Ama onu unutmak kalbimi söküp atmak gibi geliyordu. Ben onu unutursam her şeyi yok edecekmişim gibi geliyordu.

Canım yandığında ilk aklıma gelen isim onun ismiydi, yalnızlığı ilk onu kaybettiğim de anlamıştım. Ben onsuz aslında canavara dönüşmüştüm.

Bazen aklıma şey geliyordu,'Sevdiğin insanın gidişi her kim olursan ol seni derinden sarsar. Kalbinin derinlerine kazınır.' Hala bu cümleyi nerde gördüğümü ve ya duyduğumu hatırlamıyordum. Belki bir gün hatırlardım ve o kişiyi görüp teşekkür etme şansım olurdu.

Ceketimi çıkarıp yana bıraktıktan sonra gömleğimin kol düğmelerini de açtım. Gerçekten bu sürede tek iyi gelen şey sessizlikti.

İnsanların yanında olmak isterdim, lakin bazen fazlalık boğabilirdi. Ve beni kalabalık boğuyordu.
Çünkü benim kalabalığım kendi beynimin içiydi.
---------------
(Deryanın anlatımıyla)
Bir süreliğine de olsa yaşayacağım odayı incelemeye vaktim olmuştu. Odada beyaz ve gri tonları hakimiyet kurmuştu. Benim odamın iki katı büyüklüğünde bir odaydı. İster dolabı, ister yatağı isterse de banyosu ve giyinme odası olarak. Fazlasıyla şık değildi, lakin bana göre büyüktü. Acaba Aksoyların malikanesinde ki odalar nasıldı?

Çünkü liderler arasında en büyük malikane onlarındı. Gerçekten orayı görmek isterdim. Herkes tarafından beğenilen bir malikaneyi görmek ve oranın her karışını izleyip zihnime kazıma şansına sahip olmak istiyordum.

Daha fazla odanın ortasında durmayıp bavulumdan sade kahverengi ayıcıklı pijama alıp giyinme odasına geçtim. Giyinme odasında bir sürü boş dolap vardı. Odadan inanılmaz derecede güzel bir koku geliyordu.

Gerçekten de bu koku insanı sarhoş edecek kadar hoştu.

Daha fazla beklemeden üzerimde ki kıyafetden kurtulup elbiseyi düzgünce büktüm ve pijamamı üzerime geçirdim. Kahverengi saçlarımda tokadı çıkarıp kolumda ki siyah tokayla saçlarımı sık bir topuz yaptım. Odadan çıkarken elbisemi ve tokamı almayı ihmal etmedim.

Kapıyı arkamdan kapatıp elbisemi koltuğun üzerine bıraktım. Tokamıysa makyaj masasının üzerine bırakıp ordan da okuyacağım olan kitabı; Yabancı- Albert Camus'un kitabını okuyacaktım. Son günlerde doğru düzgün oturup kitap okumaya vaktim yoktu.

Kitabımı da aldıktan sonra yatağın yanından geçerek geniş terasa çıktım. Dışarıya çıktığım an beni İstanbulun eşsiz manzarası karşıladı. Hemen vakit kaybetmeden koltuğa geçtim ve bardaj kurup kitabı dizlerimin üstüne yerleştirdim.

Kitabı kaldığım yerden açıp okumaya başladım. O sırada rüzgar esiyor etrafta ki sessizliği bıçak gibi kesiyordu. Saçlarım rüzgârın etkisiyle uçuşuyor,lakin kitap okuduğum için bununla uğraşmıyordum.

Beynim kitabın her cümlesini zihnine kazıyor, beğenmediği cümleleriyse unutmamı sağlıyordu. Kitap o kadar güzel gidiyordu ki vaktin nasıl gittiğini anlamaz haldeydim. Gerçekten de bazı insanlar gerçek dünyadan kaçmak için kitaplara sığınırlar.

Ben de o insanlardandım. Bu kadar yalnızlığın içinde sadece kitabları okuyarak kendimi rahatlata bilirdim. Dertlerimi unutabilirdim. Gerçekten nefes alabilirdim. Belki de gerçek huzura böyle kavuşacaktım; susup çığlıklarımı bastırarak.

Çünkü kitapları okurken kimse duymasa da en büyük çığlığı atıyordum. Beni anlatan her cümleyi aklıma kazımakla yetinmezdim asla, hep altlarını çizerdim. Her kitabı açtığımda o cümleleri bir kez daha okur derin düşüncelere dalardım.

Çünkü kitaplar benim herkes tarafından susturulan haykırışlarımdı.

Bu hayatda beni anlayan tek kişi abimdi. Annem de anlardı elbet, lakin hiçkimse abim olamazdı. O bu hayatta beni sorgulamadan koruyan tek insandı. Ben hep onun gibi abiye sahip olduğum için gururlanırdım, benimde en büyük gururum abimdi işte. Başka kızların gururu babası olurken benim gururum bana baba gibi olan insandı.

Kitabın sayfaları arasında kaybolmuşken, rüzgârın hafifçe serinleyen nefesiyle irkildim. Terastaki koltuğuma iyice gömülmüş, İstanbul’un geceye teslim oluşunu izliyordum. Uzaktan gelen şehrin uğultusu, buradaki o tekinsiz sessizlikle birleşince insanın içine tuhaf bir huzursuzluk doluyordu.

Kitabın okuduğum sayfasını bitirmem için son bir cümle kalmıştı. Onu da okuduktan sonra kalkacaktım, çünkü artık belim tutulmuştu. Elimi belime koyup dikleştim ve parmağımla unutmayım diye tuttuğum o satrı okudum.

Ama ilk kez bir satrı içimden sesli okumak geldi.

"İnsan, dünyanın ve hatta kendi çevresinin ortasında bile, en yakınlarına karşı ne kadar da yalnız olabilir."

Ne kadar da güzel ve anlamlı bir cümleydi. Belki de okuduğum kitaplar arasında en çok beni anlatan kitap buydu.

İsmi gibi ben herkese yabancıydım. Kendi öz aileme dahi.....