6. bölüm · Karanlıkta Açan Çiçek
5 bölüm
"İlk İsyan"
Rüzgârın uğultusuna karışık büyük bir ses kulaklarımı doldurdu. Dünyayla aramda ki bağ yeniden kurularken gözlerimi yavaşça açtım. Bir kaç saniye etrafa baktım. Güneşin doğduğunu görünce gülümseyerek kalktım. Elimi tutulmuş belime koydum. Telefonum ısrarla çalmaya devam ederken sonunda açtım ve hoparlöre aldım.
"Sonunda açtın," dedi Yiğit. "Saatten haberin var mı?" dedi biraz öfkeyle. Saat maksimum kaç olabilirdi ki? 11 mi yoksa 10 mu? Ben fazla uyuyan biri değildim.
"Kaç ki?" dedim pürüzlü sesimle.
"Saat tam bir Derya," dedi nefesini bıkkınlıkla dışarıya verirken. Yaşadığım aydınlanmayla hızla saate baktım. Saat artık 13:07'ydi. Elimi saçlarımın arasına geçirip arkama yaslandım.
"Nasıl!?" diye bağırdım."Off!" Bu adam beni neden aramıştı ki? "Sen beni neden aradın ki?" dedim konuyu değişerek.
"Diyordum ki bu gün nikah için sana bir şeyler seçelim. Hem de konuşalım." Görmediğini bildiğim halde kafamı salladım. İlk önce küçük olan işimi yapmalıydım. Bana bunu yapanlara gereken dersi vermeliydim.
"Olur," dedim."Sadece saat ikide gelsen daha iyi olur." Esnerken ağzımı kapattım."Biraz hazırlanmam biraz uzun sürecek."
"Sen nasıl istersen," dedi. Araba durma sesi geldi. "O zaman ben biraz buralarda oyalanayım. Saat tam ikide orda olurum." Bu adam da çok dakik! Aynı fikirdeyiz sanki 47 dakika beni bekleten Yiğit değildi.
"Hadi o zaman görüşürüz." Cevap vermesini beklemeden telefonumu kapatıp hızla ayağa kalktım. Telefonumu elime almadan ayağa kalkıp içeriye geçtim.
Banyoya geçip yüzüme çarptığım buz gibi su bile içimdeki o hırsı, o kırgınlığı dindirmeye yetmemişti. Üzerime sade, beyaz bir keten takım geçirip saçlarımı alelacele topladım. Aynadaki yansımama baktım; gözlerimde korkudan eser yoktu, sadece yılların birikmiş sitemi ve ilk isyanın kıvılcımları vardı. Odadan çıkıp merdivenlere yöneldim. Annemle Ceren’in bugün anneanneme gideceğini biliyordum, evde olmamaları aslında bir bakıma iyiydi; çünkü bugün bu konakta kopacak kıyamete şahit olmalarını istemiyordum.
Aşağıya indiğimde salondaki atmosfer her zamanki gibi kasvetliydi. Dedem baş köşede, bastonuna yaslanmış oturuyor; babam ve amcam ise ellerindeki dosyalarla bir şeyler konuşuyordu. Cemile yengem ve İlayda ise her zamanki gibi sinsice fısır fısır kaynatıyorlardı. Beni görür görmez ikisinin de yüzünde o iğneleyici, kibirli gülümseme belirdi.
"Ooo, gelin hanım sonunda uyanabilmiş," dedi yengem, sesindeki zehri akıtarak. "Desene şimdiden Demirsoyların parası rahat geldi, uyku düzeni bile değişti."
"Ay anne sorma," diye atıldı İlayda, sarı saçlarını arkaya atarken. "Yiğit Demirsoy gibi bir adamı bekletmeye alışıyor herhalde. Gerçi Yiğit seni ne kadar bekler, orası meçhul."
Hiçbirine cevap vermedim. Onlar benim için sadece arka plandaki gürültüden ibaretti. Adımlarım doğrudan salonun ortasına, dedemle babamın tam karşısına doğru ilerledi. Dik durdum, ellerimi ceplerime koydum. Bütün dikkatim, gözlerim bu iki adamın üzerindeydi. Dedem başını kaldırıp bana baktığında, gözlerinin içine dik dik baktım.
"Para için kendi canını kanını satmak nasıl bir şey?" dedim birden. Sesim o kadar pürüzsüz ve net çıkmıştı ki, salondaki tüm fısıltılar bıçak gibi kesildi.
Babam öfkeyle dikleşti. "Derya! Ne biçim konuşuyorsun sen dedenle?" diye kükredi.
Onu duymamazlıktan geldim. Bakışlarımı dedemin o ifadesiz yüzünden çekmeden, hemen yanımda duran konsolun üzerindeki el yapımı, antika vazoya uzandım. Pahalı ve dedemin en değer verdiği parçalardan biriydi. Vazoyu parmaklarımın ucunda havaya kaldırdım.
"Bütün istedikleriniz, tüm o güç ve para hırsınız bunlardan daha pahalı değil mi?" dedim, acı bir gülümsemeyle. "Beni feda ederken arkasında durduğunuz o holdingler, o mallar..."
"Derya bırak onu yerine!" diye bağırdı babam bu sefer.
Cevap olarak ellerimi serbest bıraktım. Ağır, pahalı vazo ahşap zemine çarparak büyük bir gürültüyle tuzla buz oldu. Parçaları salonun dört bir yanına dağılırken yengemle İlayda korkuyla çığlık attı. Ama ben durmadım. Konsolun üzerindeki büyük, gümüş çerçeveli aile fotoğrafını elime aldım. Bizim tırnak içinde 'mutlu' ailemizin resmiydi.
"Sen benden o kadar nefret ediyorsun ki," dedim dedeme doğru bir adım atarak. Sesim bu sefer bir fısıltı kadar tehlikeliydi. "Ailevi fotoğraf dediğinde bile bana yer vermemiştin. Beni bu evde her zaman bir fazlalık, bir gölge gibi gördün." Framedeki resme tiksintiyle baktım. "Alın şimdi tepe tepe kullanın o çok sevdiğiniz ailenizi!"
Çerçeveyi bütün gücümle sertçe dedemin tam ayaklarının altına fırlattım. Cam büyük bir gürültüyle patladı, çerçeve dedemin bastonunun ucuna çarparak dağıldı.
"Yeter ulan yeter!" Babam Rıfat Işık, gözü dönmüş bir halde oturduğu yerden fırladı. Yumruklarını sıkmış, üzerime doğru büyük adımlarla geliyordu. Öfkesinden gözleri kararmıştı, bana vurmak, beni susturmak için geliyordu.
Bir adım bile geri atmadım. Ama o daha bana ulaşamadan, arkamdan fırtına gibi geçen bir beden önüme siper oldu. Abim Deha, babamın karşısına bir duvar gibi dikildi ve babamı göğsünden sertçe geriye doğru itti. Babam aldığı darbeyle birkaç adım sendeledi.
"Deha! Sen ne yapıyorsun, çekil önümden!" diye bağırdı babam, şok içinde oğluna bakarak.
Abimin çenesi kasılmıştı, gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu. Babasının karşısında bir milim bile kımıldamadan, sesindeki o buz gibi tehditle konuştu:
"Eğer bir daha ona dokunmaya çalışırsan baba maba demem, seni çekir vurarım!"
Salona ölümcül bir sessizlik çöktü. Abimin bu restiyle babamın da amcamın da dili tutulmuştu. Deha abi arkasını döndü, elimi sıkıca kavradı. "Yürü güzelim, yukarı çıkıyoruz," dedi. Onun arkasından, yerdeki cam kırıklarının üzerinden geçerek merdivenlere yöneldik. Arkamızda bıraktığımız o enkaz, Işık ailesinin sahte görkeminin yıkılışıydı.
Odaya çıktığımızda abim kapıyı kapattı ve bana döndü. "İyi misin?" dedi endişeyle.
"İyiyim abi. İlk kez bu kadar nefes aldığımı hissettim," dedim. Abim bana sarıldı, saçlarımı öptü. Annemle Ceren’in evde olmaması tam da tahmin ettiğim gibi işleri kolaylaştırmıştı. Tam o sırada aşağıdan korna sesi yükseldi. Saat tam ikiydi. Yiğit gelmişti.
Aşağıya indik, abim beni dış kapıya kadar geçirdi. Kapının önünde durup ona baktım. "Kendine dikkat et abi," dedim.
"Sen de küçüğüm. Bir telefon uzağındayım, unutma," dedi ve beni Yiğit'in arabasına uğurladı.
Arabanın kapısını açıp bindiğimde Yiğit bana kısa bir bakış attı. Yüzümdeki o sakin ama kararlı ifadeyi fark etmişti. "Gidelim," dedim sadece.
Arabayı hareket ettirdi. Yol boyunca çok konuşmadık. Yarım saatlik bir sürüşün ardından Demirsoy Alışveriş Merkezi'nin o devasa binasının önüne geldik. Arabayı valeye teslim ettikten sonra içeriye adımladık. Burası onların bölgesiydi ve etraftaki güvenliklerin, çalışanların gözü üzerimizdeydi. Mecburen, dışarıya o beklenen imajı vermek adına kol kola girmek zorunda kaldık. Yiğit kolunu hafifçe büktü, ben de elimi onun sert koluna geçirdim. Birbirimize ne kadar zıt olsak da dışarıdan mükemmel bir çift gibi görünüyorduk.
Doğrudan lüks tasarımların olduğu bir butiğe geçtik. Sade bir nikah elbisesi bakıyorduk. Birkaç model denedikten sonra, askıları zarif, tamamen beyaz ve vücuduma tam oturan sade ama asil bir ipek elbise seçtik. Yiğit elbiseyi üzerimde gördüğünde bir anlığına duraksadı, gözlerindeki o saniyelik şaşkınlığı yakaladım ama hemen maskesini geri taktı.
Elbise işini hallettikten sonra bir mücevher mağazasına geçtik. Yiğit, sözleşmeli de olsa bu evliliğin kurallarına göre davranıyordu. Mağaza müdürü bizi kapıda karşıladı. Yiğit benim bir şey seçmemi beklemeden vitrindeki beyaz altın ve pırlanta detaylı zarif bir set ile şık bir bileklik seçti.
"Bunları hazırlayın," dedi net bir sesle.
"Yiğit, bunlara gerek yoktu," diye fısıldadım kulağıma doğru eğildiğinde.
"Gerek var Derya. Demirsoyların gelini olacaksın, dışarıya karşı eksik bir şey kalmayacak. Bunlar benim sana hediyem," dedi mesafeli ama centilmen bir tonda.
Alışverişi bitirdikten sonra zemin kattaki şık bir kafeye geçtik. Cam kenarında, nispeten sakin bir masaya oturduk. Siparişleri verdik. Kısa süre sonra Yiğit’in önüne dumanı tüten bir Türk çayı ve şerbeti tam kıvamında bir şekerpare geldi. Benim önüme ise sıcak bir latte ile nefis kokan bir San Sebastian cheesecake bırakıldı.
Yiğit çayından bir yudum alıp şekerparesinden bölerken, ben de lattemden içip tatlımın tadını çıkardım. Az önce konakta yaşanan o büyük kavganın ardından, buradaki bu sakinlik ve Yiğit'in yanındaki o garip, sessiz güven hissi ruhuma iyi gelmişti.
"Eee ne konuşacağız?" dedim konuya girerek. Ona bakarken gülümsediğimi görünce o da hafifçe tebessüm etti."Eğer kötü bir şeyse sonraya sakla. Keyfim şu an fazlasıyla yerinde."
"Nikah konusunda," dedi arkasına yaslanarak. "Bence ailemizden bir kaç kişi gelse yeter. Zaten düğün istemiyoruz."
"Bende seninle aynı fikirdeyim," dedim cheesecake'mi yerken."Düğün istemediğimizi bence anladılar." Yiğit kafasını hafifçe salladı.
Sonra yine sessizlik oldu. Sessizce ya önümüzdekilerle ilgileniyor ya da etrafa bakınıyorduk. Başka ne yapabilirdik ki zaten. Birbirimizi diyeceklerimiz aslında o kadar çoktu ki,sadece dediklerimizi öbürünün kabul edip etmeyeceğinden emin değildik.
Çünkü biz aynı çatı altında yaşayacak olan iki yabancıydık.
--------------------
2 gün sonra/Nikah günü.
(Yazarın anlatımıyla)
Günler geçti,sonunda Derya ve Yiğitin nikah günü gelip çattı. Bu gün ikisi için de ölüm fermanlarına evet dedikleri ve imzaladıkları gündü. Ne Derya, ne de Yiğit bu gün için özenle süslenmemişti. Sanki tek istedikleri bu gününün hemen bitip gitmesiydi.
Çünkü bu gün onlar için sadece ruhen öldükleri gündü.
Derya nikah için aldığı zarif elbiseyi üzerine giyinmiş ve saçlarını arkadan beyaz kurdeleyle bağlamıştı. Ayağına sade beyaz topuklu giymiş ve yüzüne neredeyse belli olmayacak bir makyaj yapmıştı.Yiğit ise klasik takım elbise giymişti.
İkisi içinde bu gün öylesine bir gün gibiydi.
Nikah salonundan içeriye girdiklerinde herkes ayağa kalkıp alkışlamaya başladı. Yiğit ve Derya ise yalandan gülümseyerek onlara baktılar. Masanın yanına geldiklerinde Yiğit Derya için sandalyeyi çekti. Derya oturup ona yandan bir bakış attı.
Nikah memuru konuştu, 'evetler' dendi ve imzalar atıldı. Nikah memuru ayağa kalktığı an herkese ayağa kalktı. "Buyurun gelin hanım," dedi sıcakkanlı ve babacan bir tavırla. Derya gülümseyerek evlilik cüzdanını eline aldı."Gelin hanımı öpebilirsiniz," diye Yiğite bakarak devam etti.
Derya Yiğite dönüp başını hafifçe salladı. Yiğit Deryanın başını ellerinin arasına alıp alnına kısa bir öpücük kondurdu. Derya gözlerini bu öpücüğe karşı kapattı. Yine alkış sesleri salonu ele aldı.
Alkışlar yavaş yavaş dinerken nikah salonu yeniden o yapay neşesine büründü. Fotoğraf makinelerinin flaşı ardı ardına patlıyor, konuklar tebrik için sıraya giriyordu. Derya elindeki evlilik cüzdanına bir an baktı. O küçük kırmızı defter, artık hayatının en ağır zinciri gibi duruyordu avucunda. Yiğit ise dimdik, her zamanki gibi kontrollü ve mesafeliydi. Yüzünde ne zafer ne de üzüntü vardı. Sadece bir görevi tamamlamış bir adamın ifadesizliği.
Dışarı çıktıklarında Demirsoy ailesinin şoförü onları bekliyordu. Siyah, geniş bir SUV’un kapısı açıldı. Yiğit önce Derya’nın binmesine yardımcı oldu, sonra kendisi yanına oturdu. Araç hareket ettiğinde ikisi de uzun bir süre konuşmadı. Camdan dışarı akan şehri izliyorlardı. İkisi de farklı düşüncelere dalmıştı.
Biri sevdiği kadınının ölüsüne ettiği ihaneti düşünürken, diğeri ise sevmediği adamla yaşayacak olmanın zorluğunu içinde bir yara gibi taşıyordu.....
